
Çam ağaçlarının ortasında kalan evimizi hatırladım… Sabahın erken saatinde o çamlardan evin çinko tavanına düşen kozalakları birde… İnsanların çoğalmasıyla, bilinçsizce kirlenen ama o kirliliğe aldırmadan çam gövdesinden yaptığımız kayıkları yüzdürdüğümüz o incecik suyu… Çamur içinde eve döndüğümüzde annemin yüzündeki, biraz kızgın biraz “çocuk işte” diyen ifadeyi ve o buz gibi suyla akşamın serinliğinde yüzümüzü kesercesine temizlenmemizi… Dünyanın o kirlenmiş havasından uzakta kaygısızca uykuya dalışlarımızı ve rüyalarımızda devam eden oyunlarımız anımsadım… Ve Allah’a şükrettim… İnsanoğluna böylesi bir hafıza ve anımsama özelliği verdiği için…
Çam pürülerinin üzerinden nasılda kayardık korkusuzca… Yöntem öyle karmaşık değildi… Bir tahta parçası ve evden aşırılmış bir parça sabun… Tahta parçasına özenle sürerdik sabunu… Ne kadar kayganlık o kadar fazla hız demekti… Ve ne kadar çok hızlı kayarsak o kadar zevk alırdık… Çocukluk işte… Bir yerimizin incinmesi, kırılması gibi korkularımız olmadan bırakırdık kendimizi… Sonuçta kocaman bir mutluluk, boşluğu daha doğrusu sivri sivri taşların üzerine uçmayla oluşan yara berelere aldırmadan deliler gibi eğlenirdik…
O zamanlar elektrikte gelmemişti yaylamıza… Akşam gaz lambası ile aydınlanırdı odalarımız. Şimdi anlıyorum da o aydınlık bizim çocuk yüreklerimizdenmiş… O güzellikleri yaşadığımız anlardan ve annenin dizinde yaptığımız o kısa süreli şekerlemelerdenmiş… Babanın kucağında yatağına gömülmektenmiş… Tahta evin o aralık yerlerinden yüzümüze çarpan soğuktanmış ve yüzümüze değen günle birlikte duyduğumuz çilek kokusundanmış…
Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/1570970/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder