29 Haziran 2008 Pazar

Hep özlenen Muhsin Bey -ÜÇ NOKTA

Share it Please
Ne zaman ekranda görsem otururum başına, ortasıymış sonuymuş demem iştahla izlerim. Öyle bir filmdir Muhsin Bey. 1987 yılında seyirciyle buluşan bu güzelim film bir fidandır. O fidan sonraki yıllarda Yavuz TURGUL-Şener ŞEN birlikteliğinin devamını getirdi ve beyaz perdede en güzel meyvelerini verdi.

Turgul, senaryosunu yazdığı bir çok filminde oyuncu olarak kendine yer edinen Şener Şen ile yönetmen koltuğunda da aynı şiirsel uyumu yakalayıp bunu Sinemasal zerafete dönüştürmeyi bildi.

"Bitirim ikili " beyaz perdede çeyrek asıra dayanan Gölge Oyunu, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, gişede fırtınalar estiren Eşkıya, Gönül Yarası, ve son olarak vizyona giren Kabadayı ile önemli başarılar kazandı. Çok gözyaşı döktürdü, yanaklarda ıslaklığı dururken kahkahaya karıştırdı.

Bu filmografide herkesin beğeni sıralaması farklı, karar vermek de zor elbette ama benim nazarımda Muhsin Bey bambaşka. Sanki bu film sayesinde inceden bir su yolu açılmış da sonrakilerle coşkun sel halini almış gibi gelir bana.

Nasıl olmasın ki, her izlediğimde, şarkıları, çiçekleriyle mutlu ve iddiasız bir yaşam süren Muhsin Bey"in ellisinden sonra hayata karşı verdiği meydan muharebesinin öyküsüne dalarım.

İyimser bir hevesle başlayan girişimin zamanla "bu kaseti yapacağız" sözüne dönüşmesine, o sözün, altında kalmamak pahasına uğruna sermayeyi kediye yüklemesine, varolma mücadelesine, kimseye minnet edip kapısına dayanmamışken Ali Nazik gibi düşmekten korkan toy bir Anadolu delikanlısını "adam" etme uğraşıyla peşinden savruluşuna, ol sebepten dost bildiklerinin hiç de umduğu gibi çıkmadığını görünce ince bir sitemle " ne çok dostum varmış" deyip düştüğü derin hayal kırıklıklarına, sistemin pespayeliklerine direnmesinin hazin dramına akıp giderim yine.

Bir dönem filmidir aynı zamanda. Herşey değişmekte , köklerinden sökülmektedir. Moral değerler, incelikler saksıda çürüyen çiçekler gibidir. İzlerken güvenin, dostluğun, paraya tahvil edildiğini plakçılar çarşısında baba dostlarından yediği silleler, yüzüne kapanan kapılarla görürsünüz.

Bir hüzün havası, yıkılan eski evlerle birlikte çöker üstünüze. Pencere önünde sularken konuştuğu çiçeklerine:

"Güneş tamam, yerleri aynı, ama kurumuşlar.

Bunlara suni gübre veriyorsun, kuduruyor namussuzlar.

Sonra anlamıyorum bir anda soluyor" derken sahte sevgilerin varlığından dem vurur.


Muhsin Bey , kalitesizliğin, günübirlik beğenilerin, piyasaya göre iş yapanların nemalandığı bir dünyayla kendi hayatının ipini çekmek pahasına mücadele eder. Ne ki hayat hoyrat, o beş parasız ve gururludur. Sıkışır kalır. Nasıl çıkacak bu girdaptan diye sürükler izleyiciyi peşinden.

Aşkı da, onuru da yenilir yabancısı olduğu piyasada. Kendine verilen değeri sınarken, kimin ne olduğunu daha iyi anladığı bu zorlu yolculukta hep düşer. Yine de içten içe bir umut büyütür, filizini hep taze tutar. O sebepten birden fazla final yaşanır filmde. Kimi, hapiste plağı dinlediğinde "nihayet başardı" der.

Kimi, uğruna yaşamını hallaç pamuğu gibi dağıttığı adamı alemin emrine amade, pavyonda başına güller dökülürken ki halini gördüğünde bitirir filmi.

Her izlediğimde akla nakşedilen repliklerde gönül gezdiririm ben. Çarçabuk köşe dönücülük varken, kendi bildiklerinden taviz vermeden yaşama kafa tutması az bir adamlık değildir. Her daim keşke dedirtir, keşke daha çok olsa bu adamlardan.

İzledim yine bugün Muhsin Bey'i.

Koydu döner plağını, inceden bir sanat müziği sesiyle bir yudum aldı rakısından. Sonra seyirtip penceresine, itiraf edemediği aşkına çiçeklerin diliyle serenat yaptı.

Hiç yorum yok:

Blogger templates

Blogroll

About