29 Haziran 2008 Pazar

Depresyonda misunuz; yoksa neredesunuz?- FARUK SÜRENER

Çok deyerli bi o kada da kiymetlu arkadaşlarum. Bi Toplum Aydinlaticisu olarak gun geçmiyor ki başima ilgunç olaylar celmesin. Bunlardan birinu da dün yaşadum. Hakkaten çok ilgunç ve enterasan idu. Ama yaşadiğum olayin bucünkü konumizla bi ilcisu olmadiğu içun size anlatamayrum. Kusura bakmayun.

Haa şimdu, içinuzden bazi kendinu pilmezlerun “E Tarik, oldu mi şimdu! O zaman niye oyle bi giruş yaptun yaziya daa!” dediğunu duyar cibi olayrum. Onlari bu konida aydinlatayum. “Ula kendinu bilmez! Bi kere yazi, üç bölumden oluşir. Giriş, geluşme ve soniç. Giruş bölumu olmadan yazuya nasil cirebilirsun ki! Misal, senun oturduğin evin giriş bölumu (yani kapi ve antire) olmadan evine girebilir misun? Giremezsun. Eee, o zaman neyi tartişayruz (kendume not: Bu penzetme iyu cittu, daha sonra da kullanayim).

Neyse efendum, bugünkü konimuz depresyon. Size “Çağimizun en onemli hastaliklarinu sayin” desem. Dersiniz ki, “Şimdi mi sayayum?”, ben de derim ki “E herhalde, yazi yazayruz burada, interaktif olsin, hemen soyleyun”. Siz de bunun uzerine “Peki” dersinuz ve sayarsinuz, “AIDS, Sitres, Depresyon ve Feysbuk. Bildum mi?”. Ben de size “Teşekkur ederum” derum, siz de “Rica ederum benim içun zevkti... Bu arada saat kaç oldi?” diye sorarsinuz. Muhabbet boyle uzar cider, ben de bu sefer size kizarum, “Kardeşum ha buraya bi yazi yazmaya çalişayrum, koniyu dağitmayun daa!”

Depresyon dişunda diyerlerinu beş aşaği 3 yukari hepinuz biliysinuz. Ama acaba depresyon nedur, oni bi açiklamak lazimdur. Daha da onemlisu ya depresyonda isenuz ve depresyoni bilmediğinuz içun depresyonda olduğunizun farkinda değulseniz, nasil çikacaksinuz depresyondan! Di mi! Bu onemli! Nasil ki, evinizun çikiş kapisu olmadan evden çikamazsanuz, bu da oyle bişey (kendime not: oh oh bu ev penzetmesu ile iyu yere tezgah açtuk) (kendume tekrar not: yazinun sonunda bu kendume notlaru sileyum de, yanlişlukla pilogda yayimlanmasun).

Evet, depresyon nedur? Misal sabahlaru bi türlu uyanmak istemezsenuz, gece geç saatlere kada anlamsiz anlamsiz şeyler yaparsanuz, surekli “ölem ben, ölem ben” diye inlersenuz depresyonda olabilirsinuz. Tikkat edun!

Size bucün fazla yuklenmeyeceğum ve tek soriluk bi test yapacağum. Çikarun maus kilavyeleru! Lutfen yanitinuzu kendinuz verun, yanitinuzu yazarken yaninizdakilere bakmayun. Zaten internetten bişey yazarken surekli sağinuza soluniza bakiyorsanuz, şuphe uyandirirsinuz, (ula ne haltlar kariştiriyor bu heruf şeklunde).

SORU: Diyelum ki sevdiğinuz adam ya da kadin sizu terkettu. Ne hissedersinuz?

YANIT:
a. Ölesum gelir! Kendimu kötu hissederum. Bi yere girerum ama nereye girdiğimu bilemem! (Dedim ya, depresyona girmuş ama zavallicuk depresyoni bilmediğu içun oyle olayi)

b.Çişum gelir. Genellukle terketme konişmalaru uzun olur ve karşimizdakinun sözunu “tuvaletum geldu” diye kesemeyuz.

c. Tarik Bey! Tarik Bey! Benim hiç sevgilim olmadı. El değmemiş bi insanım ben. Ohhh ne kadar etkileyici testleriniz var. ;) (Ula ara ara testlerde bana hafiften sarkintiluk yapan bi payan var ama tam anlayamayrum oni)

Evet şimdu de testi deyerlendireyrum. Tikkatli dinleyun. Eğer A şikkunu işaretlediysenuz, depresyondasinuz da haberinuz yok. Hahh hahh hah. Çok komik di mi! Bence siz de gülun. İşte boyle, kendinizu ve olaylaru bu kada kafaya takmazsanuz ve yaptiğinuz hatalara gülup geçersenuz depresyona da girmezsinuz.

Gelduk yazinun sonuç bölümune. Bu kisumda yazinun girişunde soylediğimuz bişeyi artik soniçlandirmaliyuz. Evet girişte de dediğum cibi bi toplum aydinlaticisu olarak başima surekli ilgunç olaylar geliyor. Sonuç: Zaten gelmese şaşardum!..

Bi kere daha siz deyerlu toplumumi aydinlattum. Sizce de oyle değil mi! İçinuzden bazilarinun “Evet Tarik, depresyondaymişum da, senun sayende ancak şimdu farkedebildum, çok yaşa sen e mi!” dediğinu duyar gibi olayrum (Duyar gibi olayrum ama sonra “Acaba bana mi oyle geldi” diye de düşunmeden edemeyrum). Neyse...

Hoşçakalun daa!
Tarik (Toplum Aydinlaticisu)

Resim: Arnold Böcklin

Çılgın kalabalıktan uzak- FULYA

Hayır hayır beni yanlış anladınız. Thomas Hardy'nin "Çılgın kalabalıktan uzak" adlı kitabından söz etmeyeceğim. Kaldı ki o kitabı henüz okumadım bile. Henüz... High Fidelity adlı filmde eski sevgililer arasında bir diyalog geçer. Kadın eski sevgilisine yeni tanıştığı başka bir adamdan söz ederken "Henüz onunla beraber değilim" der. Kıskançlıktan kıvranan adam önce çılgınlar gibi sevinir ama bir süre sonra henüz kelimesine takılır kalır. Çünkü henüz kelimesi kadının şu an o adamla beraber değilse bile onunla ileride bir zaman beraber olmaya niyetli olduğu anlamına gelmektedir. Evet, Thomas Hardy'nin Çılgın Kalabalıktan Uzak adlı kitabı için "henüz okumadım" diyorum. Niyetim iyi yani. Okuyacağım. Bu arada tek bir kelime ne kadar çok şeyi değiştiriyor. Bak şu "henüz" kelimesinin yaptığına.


Çılgın kalabalıktan uzak diyordum. Evet başlığı çaldım. (Kendimi Hardy'e affettirmek için 1 dakika sonra bu kitabı sipariş edeceğim. Söz) Çünkü anlatmak istediğimi Thomas Hardy'nin kitap isminden başka anlatacak üç kelime (illa 3 kelime olmak zorunda değildi elbet) bulamadım. Tembellik ya da yeteneksizlik adı her ne ise o dertten muzdarip olabilirim. Duyduğuma göre bu kitap kırda yaşayan çiftçilerin hayatını anlatıyormuş. Doğa üzerine kurulu yani. Şu aralar benim gibi "Ah keşke çiftçi olsaydım. Gündüz inekler (ineklerden korkarım ama bir süre sonra dost olabilirdik sanırım) tavuklar, koyunlar ve atlarla, bahçedeki çiçekler, sebzeler, ağaçlarla ilgilenseydim, akşamları da şömine (bak bak hayale bak sen) başında kitabımı okusam müzik dinleseydim." diyen biri için bulunmaz bir nimet bu kitap. Hemen okumalı. (İlk başta kitaptan söz etmeyeceğim demiştim değil mi? E ne yapalım insanlar değişir. Yılları bırak bir kaç dakika içinde bile değişebilirler. Hatta bir yazının tam ortasında bile fikir değiştirebilirler ki ben böyle yazıları okumayı severim. Ruhun ve aklın zıplamaları. Bundan doğalı var mıdır? (Vallahi kendi yazdıklarımdan söz etmiyorum.) Ama ne yazık ki hepimiz güçlü, akıllı ve acaip derecede normal görünebilmek için aklımızın içine yerleştirilmiş bir çiple yaşıyoruz ki yeni sloganım şu: "Toplumun aklımıza yerleştirdiği tüm çiplere ölüüüüüüüüüüüüm".) Tamam sadede geliyorum.

Bazen, kendimi kocaman bir çılgınlar topluluğunun ortasında hissediyorum. (Bazen mi? Külliyen yalan. Genel olarak demek daha doğru. Son 10 yıldır desek çok daha doğru.) Sanırım bir zaman kafamın tam ortasına görünmez bir sopa indi. (İşte çipim o sırada zarar görmüş olmalı.) Ve o sopa bana şu cümleyi söyletti: "Ne işim var benim burada?" Tek bir yer için değil. Pek çok yer için söyledim bu cümleyi. Evde, sokakta, işyerimde, tuhaf, garip dilini bilmediğim insanların yanında (en çok da onlar arasında galiba) söyleyip durdum. Ben bir dahi değilim. Deli de değilim. (Deli olsam, deli olup olmadığım üzerine düşünmezdim herhalde değil mi? Peki ya dahi olsam. Dahi olup olmadığım üzerine düşünür müydüm?)

Bir bilim kurgu filmi gibi. (belki de hayat bir bilim kurgu filmidir.) Bir zavallı yuvasından koparılıp bilmediği bir dünyaya götürülür. Tanrım herkes aynı üniformayı giymekte ve genel olarak aynı yöne doğru gitmektedir. Öyle ki yüzlerindeki ifade bile aynıdır. Bu bir kabus olmalıdır. Bizim zavallı yuvasından koparılmış adam ya da kadıncağız pijamalarıyla tüm bu üniformalı topluluk içinde şaşkın şaşkın durmaktadır. Kendini yabancı, ait olmayan hissetmekte evini, kitaplarını, yatağını özlemektedir. Ama dünya fersah fersah uzaklıktadır. Ve bizim pijamalı oraya nasıl gideceğini bilmemektedir. O pijamalı, şu an işyerinde masanın başında oturan ben oluyorum. (İşte çılgın kalabalık böyle birşey. Üniformalılar arasında pijamalı olma durumu diyebiliriz.)

Hayır hayır beni yine yanlış anlıyorsunuz. Kendimi birşey sandığım falan yok. Keşke sansaydım, ama bu ayrı bir konu. Şöyle bir adam tanımıştım. Adam balık gibiydi. Hayır yüzü balığa benzemiyordu. Yüzgeç ve solungaçları da yoktu. Ve yine hayır balık adam kıyafeti de giymemişti. Ama balığa benziyordu işte. Sanki hayatın içinde öylece yüzüyordu. Doğal bir su gibiydi hayat. Bir okyanus içinde yüzüyor gibi yaşıyordu. İşte hep öyle biri olmak istedim. Ama sanırım benim ruhum bir balıktan esinlenerek imal edilmemiş. Daha çok yabani olan ve tek başına dolaşan bir kuşa benzediğimi söyleyebiliriz. Hangi kuşun yüzünde umursamaz ya da şaşkın bir ifade var acaba? Kendimi ona ruh kardeşi hissedeceğim de. Bir çizgi filmde kızılderililer kendi ruhlarını seçtikleri bir hayvandan alıyorlardı. Kimbilir belki ben de o kuşun hayatını inceleyerek ne yapmam gerektiğini bulabilirim. İyi bir yöntem mi bilinmez ama denemekten zarar gelmez.

Tüm bu kelimelerin, cümlelerin, paragrafların ve parantez içlerinin anlamı ne? Gerçekten bilmiyorum. Belki biraz eğlenmek istemişimdir. (Bize ne bundan mı dediniz? Eh haklı olabilirsiniz.) Belki de anlatmak istediğim birşey vardır ama ben o anlatmak istediğimin ne olduğunu bilmiyorumdur da yaza yaza bulmaya çalışıyorumdur. (Aptalca mı? Kim bilir belki. Belki de değil) Ya da benim bile bilmediğim birşey ama sizin bildiğiniz birşeydir. Ya da hiç birimiz bilmiyoruzdur. Şunu söyleyebilirsiniz: "Amaaan ne anlamsız sözler bunlar?" Sadece gülümserim. Alay ederek değil ama. Dedim ya sadece gülümserim. Sadece, sadecedir öyle değil mi? İçine başka bir anlam karışmaz ve sözü bulandırmaz.

Anlatmak istediklerimi anlatabildim mi? Henüz değil. Ama niyetim iyi. Dedim ya henüz değil. Sadece anlattım. İçine başka birşeyler katmadan ve sözü bulandırmadan. (Sahi söz bulanmadı mı?)

Bitti.

Resim: Gina Leslie


Dantel keyfi-HOŞSADA


Ben gelenek-göreneklerine bağlı bir insanımdır. Annemin yetiştirdiği gibi( anneannem de annemi, onun annesi de anneannemi öyle yetiştirmiş) büyüklerime saygılı, eski değerlerimizi korumaya özen gösteren, el işi gibi el emeği göz nuru uğraşları devam ettirmeye çalışırım. Ben böyle yetiştirildim. Çizgimden, özümden asla kopamam :)))


Bu aralar bu hevesim ve bağlılığım en üst seviyeye ulaştı. En büyük uğraşım dantel, oya, örgü gibi insana zevk verip, stres attıran işler yapmak. Ailemin beni hayranlıkla izlemesi de bana büyük bir gurur ve istek veriyor :)))) Size yaptıklarımdan birkaç örnek vermek istiyorum.

— Kuzenlerim Alper ve Tarık öğretmen. Onlara öğretmeler gününde yetiştiremediğim hediyeyi şimdilerde yaptım. İki tane dantel kravat işleyip, hediye ettim. Susup kaldılar. Sanırım sevinçten ne diyeceklerini bilemediler :))))

— Fulya’nın hatırı sayılır miktarda kitabı vardır. Yazarları ülkelerine göre ayırıp, kitap kapağı ördüm. Fransız yazarlara yeşil, Amerikalı yazarlara mavi, Rus yazarlara daha ciddi bir renk olması için siyah, Türk yazarlara tabiî ki kırmızı renkte örgü kaplar yaptım. Onu odasında bıraktığımda çığlık çığlığa bağırıyordu. Ay canım çok mutlu oldu. Sevinçten çığlık atıyor :)))) Ama sonrasında biraz yüzsüzlük yaptı. Neymiş “kitabı kaplarından dolayı okuyamıyormuş. Üzerine isimlerini yazacakmışım”… Yüz verince astarını istemek diye ben buna derim :)))

— Bizim Fulya işyerini değiştirdi. Daha doğrusu bina değişti. Artık yaka kartları ile giriyorlar. Bende boş durmadım tabii… Yaka kartı için muhteşem bir dantel ördüm. Ama nankör bizimki, takmıyor. Neymiş efendim; “Turnikeler dantel olunca okumuyormuş”… Bu gençlerimiz günden güne geleneklerinden kopuyorlar. Çok üzülüyorum :)))

— İş yerini değiştirdi dedim ya; bir hediye yapmalıyım dedim. Hemen sabaha kadar uyumadan 6 adet örtü işledim. Bilgisayarının, masasının, dolabının, klavyesinin, telefonunun ve sandalyesinin üzerine serdim. Birde ahşap boyama tekniği ile tüm masasını boyadım. Görünce çok mutlu oldu. Çünkü ben “güle güle kullan” derken; gözlerini ayırmış sesi çıkmadan o muhteşem görüntüye bakıyordu :)))) Şimdi tüm valilikten “benim masamı da böyle güzel hale getir” diyen çok arkadaşım var ama bu kuzenime özel bir durumdu. Birde hoş görünsün diye iğne oyasından çiçekler yapıp, etaminden bir tablo yapmayı planlıyorum. Ayrı bir hava katsın diye :))))

— Patronum lüks bir araba aldı. Yalakalık bu değil mi? Hemen dantelden yastık ve karpuz dilimi işledim :)))) Bayıldı vallahi. Maaşıma zam yapmayı düşünüyor :))))

— Metrekaresinde 5278 sık iğne olan halı yaptım dantelden. Bembeyaz, kar gibi :))) Çeyizime koydum. İleride evime gelen misafirler uçarak geçmek zorunda kalacaklar üzerinden :))) Ehhh geçmemeleri durumunda başlarına ne geleceği konusunda garanti vermiyorum :)))

— Geçenlerde el işlerine bağlılığımı bilen ve hayran olan bir belediyemiz; yaptığım haritaların kâğıt çizimlerini değil de; dantel üzerinde gösterilmesini istedi. Biraz yorucu oldu ama haritayı tamamladım. Muhteşem görünüyordu :)))) Eserimle gurur duyuyorum :))

— Ailem elektrik işleri ile uğraşır. Babam ve ağabeylerim. Onlara takımlarını koymaları için dantel ve kanaviçeden kılıflar yaptım. Üzerine pullarla isimlerini işledim. Çok şık görünüyorlar :))))

— Rüyamda mükemmel bir çiçek modeli gördüm. Uyandığımda saat 02:43 gösteriyordu. Üşenmedim… Kalktım gördüğüm o modelden çaydanlık örtüsü yaptım :)))) Çay bardaklarının altına koymak içinde küçük parçalar ilave ettim. Süper bir takım oldu :))))

— Ailenin kızlarına sık iğneden yapılan bir modelle yaka ördüm. Kazakların üzerinde muhteşem görünüyor :)))) Her ne kadar kızlar takmak istemse de ben zorluyorum. Biliyorum ki; hayranlıklarından dolayı kullanmak istemiyorlar :))

— Bizim Fulya duvarına resim, fotoğraf, afiş yapıştırmayı çok sever. Dedim şuna bir sürpriz yapayım. Yine dantelden en sevdiği yazar olan Paul Auster’ın afiş büyüklüğünde tablosunu yaptım. Astım duvarına. Görünce ağlamaya başladı. Çok sevindi yaa… İyi ki yapmışım :))))

— İşyerimde evimdeki gibi rahat olmayı severim. Bu yüzden masamın üzerine büyük bir örtü yaptım. Takımı tamamlamak için 6 parça küçük örtü, sık iğne yöntemi ile işlenmiş kalemlik ve iğne oyasından bir perde yaptım. Evimdeki gibi rahatım şimdi.

— Geçenlerde programlardan birinde gördüm. Renkli dantel iplerinden sabunluk yapmışlar. Bende denedim. Gerçekten güzel oluyor. Yaptım 5-10 tane… Sevdiklerime hediye ederim artık :))))

— Bahar geldi çattı. Botlardan kurtulmanın vakti geldi. Ne yapabilirim diye düşündüm. Pembe, beyaz, mavi elbiselerimizin altına çok şık dantel ayakkabılar yaptım. Çok kibar görünüyor. El emeği gibisi yok vallahi. Her kıyafetime göre ayrı model ve renkte yaptım :))) Hem daha ekonomik :)))

Aslına bakarsanız dantele hiç merakım yoktur. Bu sadece her şeye dantelden örtü, kılıf yapanlarla uğraştığım bir yazı oldu. Ben yazarken pek bir keyif aldım. Okurken keyif almanız dileğiyle… Okuyana bir adet dantel sabunluk hediye edeceğim :))) Ahahahahah

Fotoğraf : http://2.bp.blogspot.com/_U9j8A12eT5g/R92oRq3EDOI/AAAAAAAAFS0/Ywh8sLzuFeU/s1600-h/833447406040303868.jpg

Macera dolu bir gün- KEREM OĞUZ

Ellerim cebimde tek başıma okulda dolaştığım bir günü hatırlıyorum. "Kerem" diye bir ses duydum, döndüm baktım, annemdi. Okul aile birliği toplantısı için gelmişti. "Oğlum sen neden yalnız geziyorsun" demişti. Bu sorunun cevabını hiç düşünmemiştim. Yalnız olduğumu farkında değildim. Demek istediğim bu benim için bir sorun teşgil etmiyor olaktı. Bu soru şu sorlarla eş tutlabilird benim için;


senin neden kulakların var?
işemek için neden pipini kullanıyorsun?
neden senin kanatların yok?
denize atlayınca neden ıslanırız?

işte bu sorularla eş bir şeydi annemin dediği. ne diyebilirdim ki, bir günlük bir şey değildi. hep böyleydi. hala da böyle. iş yerinde de türlü bahanelerle yemeğe tek başıma çıkıyorum. çünkü kolay strese giriyorum ve etrafımdakileri de sıkıyorum gibi geliyor bana. mesela dört kiş yemeğe çıktık. en yavaş ben yiyorsam panik oluyorum. herkes beni bekliyor gibi geliyor. hızlı hızlı yutuyorum, sonra boğazımda kalıyor. devamında fabrikadaki açık kafeye gidelim çay içelim diyorlar. o allahın belası sigara dumanı da her zaman benim üstüme geliyor. dumanı geçtim küllerde gelince tepem atıyor. bir kaç hafta daha tek başıma çıkmaya devam ediyorum.

benimle aynı saatte yemekhanede sadece bir tip oluyor. o da beş vakit namaz kıldığından yemek vaktini namaza göre ayarlıyor. yani yine de benim kadar yalnız sayılmaz. netice olarak başkasıyla bir randevusu olduğun için yemeğe tek geliyor. ya ben? ya ben ne olacağım, hep böyle acıların çocuğu olarak mı kalacağım?

bu sefer bir değişiklik yapayım dedim. yine arkadaşara karıştım bugün. kafede siparişleri verdik. ikisi bir şey içmezmiş, birisi sütlü neskafe dedi. ben ise az şekerli istedim.

kahvem hemen geldi ama arkadaşımınki gelmedi. onun kahvesi bayağı bir geç kaldı hatta. "sarı kızı arkaya bağladılar, sütü sağıyorlar" diye espiri yaptı kahve içmeyenlerden birisi. komikmiş gibi güldüm. sonra ben daha da komiğini demek istedim. "kahve çekirdeklerini ekmişler berezilya'da. suluyorlarmış" diyecektim. ama çekindim. hiç komik değildi aslında ama ben çok söylemek istedim. lafı değiştirdiler. ben hala aynı espiriyi yapmak istiyordum. almanya maçı ne olur falan diye konuşuyorlardı. tam o sırada kendimi tutamayıp ;

"ABİ SENİN KAHVE ÇEKİRDEKLERİNİ DAHA YENİ EKMİŞLER BEREZİLYA'DA HAHA HA HA HAA"

diye bağırasım geldi. insanın kusası gelmesi gibi bir durum. kusmuğu da tutamazsın. elinle ağzını kapasanda fşşş diye taşarı, sızar bir yerlerden. etraftakiler ağzından uranyum salgılıyormuşsun gibi panik olup kaçışır. bence bu kadar telaş yersizdir. pis ciğerden çıkan sigara dumanından kimse kaçmaz. oysa kusacak olsam kustuğum 15 dakika önce hepsinin yediği yemeğin aynısı. bir mideye girip çıkması onu nasıl bu kadar tiksinçleştirebilir?

işte bunu düşünürken birisi kusmak üzere olduğumu anlayıp "kerem sen bir şey mi diyecektin" dedi.

berezilya...
kahve çekirdekleri...
geç kalan kahve...

Bu kötü espiriyi yapsaydım bir daha kimse benle konuşmak istemeyebilirdi. Belki de kurtuluşum olurdu bu, beni hiç bir yere çağırmazlardı ben de mescitten çıkmış nur yüzlü arkadaşımla takılırdım. hem namaza da başlardım ne güzel. demin bir hesap yaptım en son camiiye gideli 21 sene olmuş. Mahalledeki arkadaşlarla teraviye gitmiştik o zaman. O zamanlar ramazan yaza denk geliyordu. Ben önceki abinin ayaklarını gıdıkladığım için adam dönüp yanımda oturan İlker'e tokadı çakmıştı. İlker yapıyor sanmıştı. Bizi camiden kovdular. İlker gıdıklayanın kendisi değil ben olduğumu söylemeye çalışırken ben mekaplarımı elime alıp çıplak ayaklarla eve doğru koşmaya başlamıştım bile. eve gidince babama "çocukların işediği günahların kaç yaşına kadar yazılmadığını" sormuştum.

"nerden bileyim lan ben" demişti babam.

"bir şey mi diyecektin kerem" diyen çocuk ilgisini kaybetmek üzereyken uzaktan elinde kahveyle yaklaşan garsonu gördüm. "aaa bak kahve de geldi, inekte süt varmış bari" dedim. Bunu dedim evet, en azından bu kadarını demek zorunda kaldım.

Kahve çekirdeklerini de bloguma yazayım, oradakiler beni olduğum gibi kabul ediyorlar gülmeseler de dışlamazlar diye düşündüm.

Allahım ne maceralı bir gün oldu bugün de... Ve daha sadece yarısı bitti...

K.

Resim: http://aufgaben1.deviantart.com/art/coffee-17366918

Kesişmeler- MEHMET SAĞLAM

Bir bedene bürünmüş benliğimiz yaşamdaki hedeflerine doğru yol alırken, gördüğümüz her kilometre taşı bize iki şey düşündürür: Ne kadar mesafe aldığımızı ve geriye kalan yolun uzunluğunu... Birinci düşünce bizi sevindirir, ikincisi sabırsız kılar. Sabırsızlandıkça daha hızlı gideriz. Çünkü ilk duraktan sonra uğranacak daha çok yer vardır. Oysa her hızlı gidiş potansiyel tehlikeler taşır, ama buna pek aldırmayız. Zira risk almak gidişe heyecan katar ve bunu da cesaretimizin bir ödülü olarak algılarız. Fakat riskler alındıkça kazaların yakınlaşması kaçınılmazdır. Ve kaza anında ilk düşündüğümüz şey bahtımıza sitem etmektir: “Kime ne kötülük yaptım ki bunlar başıma geldi?” diye yakınırız çoğu kez. Oysa kaza “geliyorum” diye kaç kez haykırmıştır da, duymamış veya duymazlıktan gelmişizdir.


Aslında yaşamdaki her deneyim bir kazadır. Yaşananlar olumlu olduğu sürece bunu mutlulukla karşılar ve şanslılık veya başarı olarak etiketlendiririz; olumsuz olunca da kaza, kaos, kriz, talihsizlik diye dışlamaya uğraşırız. Hâlbuki yaşam bunların tümüdür. Nerede, hangi tesadüflerin kesişeceğini asla bilemeyiz. Çoğu kez bu kesişmeler hep olumlu gidince, hiçbir olumsuz kesişmenin olmayacağına inandırırız kendimizi. Ve işte hayal kırıklıkları da o zamanlarda gösterir kendini tüm şiddetiyle.


Bence yaşam bir sanattır ve hiçbir sanat kolunun gerektirmediği kadar geniş hayal gücü, hazırlık ve uğraş ister. Bedeli ağırdır mutlu yaşamanın. Bir çocuğun uçurtmasından aldığı hazzı her zaman yaşayamazsınız. Bedeller ödenmeden kana kana içemezsiniz yağmurlu bulutların getirdiği tatlı suları. Ve yarattığınız yaşam tablosuyla yetinirseniz, ilerleyemez yaşam sanatınız. Yeni kesişmelere yol açamaz ve aynı havuzda yüzmek zorunda kalırsınız çağıl çağıl akan coşkulu ırmaklar varken. Veya ciyak ezgili bir çıkrık gibi aynı kuyunun giderek ağırlaşan suları ile doyumsarsınız susuzluğunuzu. En kötüsü de bunları yaşamın kendisi zannetmeye başlarsınız. Oysa yaşam sanatkârlık ister ve ancak kesişmelere izin verdiğiniz sürece sanatınız yücelir, eserleriniz çoğalır, hazzınız artar.


Yaşam, yaşanmış ve yaşanacak monoton kesitler ve düzlemler değildir. Akıcı, devingen, evrimcil ve değişkendir; bazen bir kasırga kadar güçlü duygu fırtınasının depremiyle sarsılır, bazen düz bir ovada mışıl mışıl uyuyan bir gölet olur, bazen çıkılması gereken bir zirveye veya kolayca inilen bir yokuşa dönüşür.


Yaşam tüm bunları doyasıya yaşama sanatıdır. Ve uçurtmanızı bir deli rüzgâr havadayken yırtarsa, gözyaşı dökmeden yenisini yapmaya koyulma ve buna hazırlıklı olmaktır.

Yaşam sanatına kavuşmanız için muhtaç olduğunuz kudret yaşamdaki kesişmelerde mevcuttur. Ve yaşam sanatınız, ancak kesişmelere izin verdiğiniz oranda yücelir.

Yaşam, kesişme halkalarından oluşan upuzun bir zincirdir.

RESİM: Gaetano Previati

Sağlaklar dünyasında solak olmak- NİHAL YETKİN

Biz solaklar daha bebekken "Eller gider Mersin'e biz gideriz tersine" misali sol elimizi bol bol ve becerikli bir şekilde kullanmaya başlar ve etrafı şaşırtırız önce. Ne de olsa sağlaklar dünyasıdır burası, dikkat çekeriz hemen. Kimimizin ailesi diğer ele geçmemiz yönünde psikolojik baskı yapar, "bak bu cici elin, onu kullan" diye. Bilmezler ki bu beynin işleyişinin bir yansıması ve dayatmalar zararlı olabilecek. Kimimizin ailesi ise benimki gibi sevgiyle kucaklar bu durumu, "biliyor musunuz bizim çocuk solak, zeki olurmuş solaklar"ya da "sadece ne farkeder ki ha o el ha bu el" diyerek…

Yazarın dediği gibi "bir kitap okudum ve hayatım değişti" diyemeyeceğim bugüne kadar, ama birkaç sene önceydi, bir dükkana girdim ve solaklığıma ve geçmişe bakışım değişti, aydınlandı. "Sol Elim" diye bir mağazaydı bu. Müze gezer gibi merakla her bir parçayı inceledim ve hayretler içinde kaldım. Her şey sağlaklar için düşünülmüş önce... bizim akla gelmemiz çok yakın bir geçmişe gidebilir ancak…

Makasın önünde durdum ve düşündüm, ne zorlanırdım geçmişte diye, kesme yönü bana ters geldiğindenmiş meğer. Sonra dolmakalemi inceledim, demek dolmakalem kullanmayı da bu yüzden sevmiyormuşum dedim içimden. Benim yazış yönüm ters kalıyormuş meğer. Ya cezve, uzun süre kahve yapmayı hiç sevmedim, cezvenin tutuşu bana tümüyle tersmiş de ondan. Bir yandan bizler için üretilmiş bu ev eşyalarına bakıyor, bir yandan da geçmişe gülümsüyordum. Satıcı çocuk alışkındı bu tepkilere. "Pardon, bir saniyenizi alabilir miyim, şu duvar saatini bir okur musunuz?" dedi. Tereddütsüz bir şekilde "3'e çeyrek var" dedim."Bir daha bakın bu saatte bir şey var, farkettiniz mi?"dedi. Bir değil defalarca baktım ama nafile. Sordum sabırsızca, "eee,söyleyin nedir burada farklı olan?Solaklıkla ne ilgisi olabilir ayrıca?" Çocuk güldü, zafer kazanmış bir edayla: "akreple yelkovan yer değiştirmiş burada, bu saati sadece solaklar rahatça okuyabiliyor, sağlaklar bakar bakmaz bu değişikliği bize iletiyorlar."dedi.Bir yaşıma daha girdim ben de! Derken solak müşteriler olarak birbirimizle sohbet etmeye ve anılarımızı anlatmaya koyulduk. "Siz de benim gibi geceyarısı odamdan çıkmam gerektiğinde kapının kulp tarafına değil de diğer boş tarafa elinizi atıyor musunuz?Bilinçaltımız sol tarafta kulp olması gerektiğini iletiyor bize, ne ilginç değil mi, gündüzleri ve yıllarca tekrar edilen bir davranış bilinç yarı yarıya uykudayken yerini bilinçaltına bırakıveriyor!" "Ben insanlarla tokalaşırken hemen sol elimi uzatıyorum, sonra yanak yanağa öperken birbirimizi, yine herkesin tersine önce soldan başladığım için bol bol çarpışma yaşanıyor!" "Sporda avantajlıyız ya, tam da bu yüzden, hele de teniste, boksta solaklar sağ gösterip sol vuruyorlar ya bayılıyorum izlemeye bu maçları" "Dil öğrenimine ve matematiğe de yatkın oluyoruz genelde" "Öğrenci olmak zor ama…Sınavlarda sol kolçak bulmak bir dert, en fazla üç tane oluyor,dershanelerde, ee biz de dil bölümündeyiz,üç kişiden fazla oluyoruz her dönem, döne döne yazmaktan oramız buramız tutuluyor, solak tasarımcılar yöneticiler uyuyor mu?" gülüyoruz sonra. Garip bir sevinçle oradan uzaklaşıyoruz, bu kadar solağı bir daha nerde bulup bunlardan bahsedip gülüşürüz ki...

Solaklık bence ne çok ayrıcalıklı ne de hayatı zindan eden bir durum. Diğer solakları bilmem ama bana solaklık tektip düşünüşe aykırı olma hali gibi gelir. "Evet, böyle de yazabilirim, böyle de topu atabilirim, böyle de düşünebilirim vs." diyorsunuz insanlığa bir şekilde. Leonardo da Vinci'nin sırf değişik bakış açıları geliştirmek için sol eliyle bir şeyleri düzenli olarak çizmeye zaman ayırdığını da bu noktada hatırlatayım. Ama sonuçta solak doğulur, olunmaz, belki de solaklık aykırılıklar içinde aykırı görünmek için olunamayan yegane haldir, ne dersiniz?

Resim: http://www.paulneaguhyphen.com/pictures/art_hand.jpg

Veda- ÖZLEM AKAYDIN

Her şey yerli yerindeyken ve hayat yolunda gidiyormuş gibi gözükürken, hatta kendimize göre kurulu şahane bir düzenimiz varken, günün birinde taşlar yerinden oynayıverirse; örneğin, yaşadığımız ülke, dünya ülkeleriyle girdiği, neden girdiğini bile bilmediği savaşı kaybederse, yaşadığımız şehir, düşman kuvvetleri tarafından işgal edilirse ve her şeye rağmen, ülkeyi yönetenlerin, bir bildiğinin olduğunu düşünmeye devam edersek, bizi neler bekler hiç düşündük mü?

Ters giden bir şeyler varken, hayat yolundaymış gibi nereye kadar yaşanabilir?

Acaba, günün birinde, istemeyerek de olsa, yaşadığımız toprakları terk etmek zorunda kalır mıyız?

Bu durumda katlanacağımız sonuçlar nelerdir?

Gitmek mi daha zordur yoksa kalmak mı?

****

Yıllar önce, 1. Dünya Savaşı bitmiş, İstanbul işgal edilmişken, Beyazıt’ta eski bir konakta yaşayanlar tam da bu düşünceler içinde hayatlarına devam etmektedirler.

Ülkede yaşananların yolunda gitmediğini fark etse de, padişaha gönülden bağlı, son Osmanlı Meclisi’nin Maliye Nazırı Ahmet Reşat Paşa ve ailesinin yaşadığı konaktaki insanlar, -özellikle kadınlar-, içinde bulundukları durumun vehametinden habersiz, yaşanmakta olanları görmezden gelmektedirler…


Oysa hayatın konakta yaşayanların her birine ayrı ayrı sunacağı sürprizleri olacaktır.

Roman, üç önemli kadın kahraman ve bunlardan ikisinin gölge gibi hayatlarının peşinde olan yaşlı bir kadın kahraman üzerine kurgulanmış.
Azra Ziya, Behice, Mehpare ve Behice ve Mehpare’nin bir şekilde hayatlarına müdahale eden/edebilen Saraylı Hanım.

Yazar romanı kurgularken, çağdaş, vatanı uğruna her şeyi göze alarak aşkı geri plana itebilen kadın kimliğini Azra Ziya’ya, eşine çocuklarına bağlı, tek amacı, eşine iki kız evlattan sonra erkek çocuk vermek olan, yüzünü batıya dönmeye çalışırken geleneklerinden kopamayan, batılılaşma isteği ise özentiden ve taklitten öteye gidemeyen Maliye Nazırı eşi kimliğini Behice’ye, Osmanlı geleneklerinden kopamayan, padişahtan ve saraydan ayrı düşünmeyi asla kabul etmeyen kadın kimliğini ise Saraylı Hanım’a yüklemiş. Bu kadınlar içinde cesareti ile ön plana çıkan, vatanı ve sevdiği adama olan aşkı için her şeyi göze alabilecek cesur kadın kimliğini ise Mehpare üstlenmiş.

Veda, okurların dikkatini iki tür insan tipiyle çekmeyi başarıyor:

Bir yanda Milli Mücadele için canlarını tehlikeye atmaktan korkmayan ve Anadolu’ya yer altından bile silah kaçırmaya çalışan yürekli insanlar, öte yanda İstanbul Hükümeti’nin hâla bir şeyler yapabileceğine inanan, - esir şehir-de yaşamlarını devam ettirmeye çalışan ancak işgal kuvvetlerinin havai fişek atışlarıyla yeni yıl kutlamalarını bile bomba sesleri sanarak bulundukları yerlere sığınmaya çalışan ürkek insanlar.

Veda, diğer adıyla – Esir Şehirde bir Konak- aslında bir üçlemenin ilk kitabı olarak tasarlanmış.

İşgal yıllarının İstanbul’u ile başlayan Veda’yı, ikinci kitap izleyecek.

İkinci kitap esir şehirdeki konağın sahibi Ahmet Reşat’ın ülkesine dönmesiyle başlayıp 1940’lı yıllara kadar devam edecek. Son kitap ise günümüze kadar ilerleyecek.

Benim kitap hakkındaki yorumum mu?

O dönemlerde yaşamış olsaydım, İstanbul'un işgaline dayanamaz, yerimde duramaz, her şeyi göze alarak çoktan Anadolu yollarına düşmüş olurdum.

Sizin de sakarlık gününüz var mı?- TUĞBA

-Sen iyi misin?

-Evet, iyiyim.

-Gerçekten iyi misin, aklımdan geçtin de sormak istedim'' derken bir iki saat sonra olacakları görmüştü ısrarla nasıl olduğumu soran arkadaşım.

Gelelim iyi ruh halinden sakarlığa geçişe...Evet evet yanlış yazmıyorum sakarlık hali...Nasıl dilbilgisinde ismin ''i'', ''e'', ''de'', ''den'' ''yalın'' halleri varsa, hayatımızın da sakarlık hali var süreklilik ya da ara sıra varlığını gösteren, etkisini sürdüren.


İki yaşındaki yiğenimine her türlü oyunu oynayıp, kanal kanal reklamları arayarak yedirmeye çalıştığım bir kase çorbanın yarısını geçmişken saniyelik hata ile önce üzerime, ardından oturduğum kanepe ve halıya dökülmesiyle başlangıcı yaptığım sakarlık günümün faturası şimdiden kabarık. Kendime kızıp söylendiğim için dışardan gelecek olumsuzlukları bir ölçüde engellemiş olmak anı kurtaracak rahatlık olsa da ardından yenilenen durumlarda hiçbir katkısı olmuyor bunu da özellikle belirtmek isterim.


Bu çocuğa yemek yedirmek kolay değil elbet, halimi görmüyor musun? Annesinden daha sabırlıyım. Üstelik, reklamlar olmazsa kaşığı görür görmez başını çevirmeye başlıyor...Gerçi, onun için de iyi bir bahane oldu bu durum..Sandalyeden kurtulmak için kıpırdanıp duruyordu beş dakikadır. Neyse, fazla değil, iki kaşık dökülmüş...Silerim hemen, leke olmaz.

Havanın kapalı olması da ister istemez karamsar bir ruh hali yaratıyor. Herşeyin nedeni bu sanki ?
-Hadi hadi bahaneyi havada arama. Sen değil miydin, yağmur yağsın. Yazın yaşadığımız kuraklıktan sonra bu kış daha çok yağmur görmek istiyorum, işlerimi yapmak için dışarı çıkamasam bile şikayetçi olmayacağım, yeter ki yağsın ''diyen?
Evet, bendim. Yağmur yağmasını hala çok istiyorum ama bu kapalı havanın ruhuma yansımasının olumsuzluğundan şikayetçiyim. Yoksa yağmuru istemez miyim ? Neyse, ben biraz atıştırayım mutfağa gidip.
Pilav ısındı....Sebze yemeği de tamam....Bir şey eksik ama ne? Aaaaa yoğurt alacaktım dolaptan....Tamam işte burada...Üç kaşık yeter gündüz vakti uykumu getirir yoksa fazlası...

Şu yoğurdu dolaba tekrar koyunca herşey tamam.....

Olamazzz... Nasıl düştü bu böyle....Nasıl da kayıverdi elimden ? Tüh her taraf kirlendi....Bugün bir şeyler var bende ama çözemiyorum kaynağını? Gitti güzelim yoğurdun tamamı. Üst üste de bu kadar olmaz ki.? Sakarlık günü var mı kutlaması yapılan ya da sakarlığın nedenlerinin tartışıldığı konferanslar düzenlenen ?Yoksa bugün benim sakar günüm mü ?
Gitti güzelim yoğurt....
Arkadan annemin geldiğini görünce ona fırsat vermeden söylenmeye başlamak iyi bir taktik gibi görünüyor o an için.
Bu kadar da olmaz ki canım..Bugün bende ne var böyle..Tuttuğum herşey dökülüyor..Anlamadım gitti. Tam da yeni temizlik yapılmışken. Ahhh ah gitti güzelim yoğurt.

''Yoğurdun hepsi mi döküldü. E aşkolsun be kızım nasıl becerdin bu kadarını, aşık mısın nesin ?''

Aslında zor olmadı ama....Senininki de laf mı şimdi? Bir anda oldu işte anne...Sanki kasten yapmış gibi. Ayrıca, kasıt olsa bile yoğurdu harcar mıydım hiç ?
Siz buraya gelmeyin lütfen. Ben temizleyeceğim etrafı.
''Silmekle geçmez o lekeler..Yıkanması gerek halının. Bırak da çık dışarı''.
Yok yok...Ben yine de denemeden bırakmam.. Hata benim, temizlemek te bana düşer. Olmazsa yıkanır.. Bak sen ufaklığa....Emre sende mi gülüyorsun teyzene ?. Demek çok hoşuna gitti. Hadi durma burada üzerin kirlenecek doğru salona...Marş marş...
Hadi dedim ama....
Yoğurt koydum dolaba ellere vay.
''Ohhh keyfe bak...türküyü de bulmuş...''
Ne yapayım ağlamakla düzelmiyor ki durumlar....Zaten gitti güzelim yoğurt.
''Hala gitti güzelim yoğurt diyorsun..Biraz dikkat etseydin olmazdı bunlar...''
Tamam kabul ediyorum hatamı....Beceriksizliğimi.....Başka ne kaldı.....
''Başka ne olsun bu kadar işten sonra be kızım. Bu kadarı yeter fazlasıyla.''

Hep bu kapalı hava yüzünden...Sakar değilim yoksa ben. Dikkatliyimdir de genellikle ama....Bugün ne olduysa...
Bütün bunlar olmasa ne güzel yazı yazacaktım uzun zamandır aklımda olan konuları tek tek ele alaraktan.
Sürpriz sakarlık ne moral bıraktı ne de şevk....Gitti işte yarım günüm. Neyse ki daha büyük olumsuzluklara, moral bozukluğuna neden olacak durumlar yok...

O saatten itibaren mutfağa girmemeye özen gösterdim. Akşam olduğunda ne salata yapmak, ne de masa hazırlamaya girişimim oldu.. Neme lazım bir aksilikle daha karşılaşmaktansa uzak durmak iyidir.

Ve tarih 20 Kasım Salı...sabah saat 09:00 civarı....Kahvaltı yapmak üzere mutfağa girerken annem;
''Biraz bekler misin? Şu halıyı yerleştireyim de rahatlıkla dök dökeceklerini.. Bu arada dolapta 2 kilo süt ve taze yapılmış yoğurt var...Hangisinden başlamak istersin? '' diyor gülümseyerek....

Bimem ki...Yoğurt hakkımı dün kullandığıma göre sütten başlayayım bugün de...
''Geveze sende.''

Karşılıklı gülüşmelerle geçen günaydın faslı... Artık bir süre dalga geçip dururlar eminim...

Düşünüyorum da hakikaten, sakarlar günü var mı, varsa ne zaman kutlanıyor? Yoksa kapalı havalar mı neden oluyor bu aksiliklere ? Peki sizin sakarlığınızın yoğun olduğu günler var mı ?

Yine kapalı ama yağmurlu bir gün...Öyle güzel yağıyor ki dışarı çıkıp yürümek istiyorum saatlerce...Kimbilir bu sayede Fulya'ya uğrar kahve molası veririm. Ohhh mis gibi kokusunu hissettim şimdiden. Az şekerli Türk kahvesinin.......
Yağmur yağıyor ağır ağır çalan bir melodi ritminde..Bu saate kadar herhangi bir sakarlık olmadığına göre geçmiş olsun diyebilirim dünde kalan sakarlık günüme.....

resim kaynağı:http://files.myopera.com/cornebarrieu/blog/deviantARTists.jpg

Hep özlenen Muhsin Bey -ÜÇ NOKTA

Ne zaman ekranda görsem otururum başına, ortasıymış sonuymuş demem iştahla izlerim. Öyle bir filmdir Muhsin Bey. 1987 yılında seyirciyle buluşan bu güzelim film bir fidandır. O fidan sonraki yıllarda Yavuz TURGUL-Şener ŞEN birlikteliğinin devamını getirdi ve beyaz perdede en güzel meyvelerini verdi.

Turgul, senaryosunu yazdığı bir çok filminde oyuncu olarak kendine yer edinen Şener Şen ile yönetmen koltuğunda da aynı şiirsel uyumu yakalayıp bunu Sinemasal zerafete dönüştürmeyi bildi.

"Bitirim ikili " beyaz perdede çeyrek asıra dayanan Gölge Oyunu, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, gişede fırtınalar estiren Eşkıya, Gönül Yarası, ve son olarak vizyona giren Kabadayı ile önemli başarılar kazandı. Çok gözyaşı döktürdü, yanaklarda ıslaklığı dururken kahkahaya karıştırdı.

Bu filmografide herkesin beğeni sıralaması farklı, karar vermek de zor elbette ama benim nazarımda Muhsin Bey bambaşka. Sanki bu film sayesinde inceden bir su yolu açılmış da sonrakilerle coşkun sel halini almış gibi gelir bana.

Nasıl olmasın ki, her izlediğimde, şarkıları, çiçekleriyle mutlu ve iddiasız bir yaşam süren Muhsin Bey"in ellisinden sonra hayata karşı verdiği meydan muharebesinin öyküsüne dalarım.

İyimser bir hevesle başlayan girişimin zamanla "bu kaseti yapacağız" sözüne dönüşmesine, o sözün, altında kalmamak pahasına uğruna sermayeyi kediye yüklemesine, varolma mücadelesine, kimseye minnet edip kapısına dayanmamışken Ali Nazik gibi düşmekten korkan toy bir Anadolu delikanlısını "adam" etme uğraşıyla peşinden savruluşuna, ol sebepten dost bildiklerinin hiç de umduğu gibi çıkmadığını görünce ince bir sitemle " ne çok dostum varmış" deyip düştüğü derin hayal kırıklıklarına, sistemin pespayeliklerine direnmesinin hazin dramına akıp giderim yine.

Bir dönem filmidir aynı zamanda. Herşey değişmekte , köklerinden sökülmektedir. Moral değerler, incelikler saksıda çürüyen çiçekler gibidir. İzlerken güvenin, dostluğun, paraya tahvil edildiğini plakçılar çarşısında baba dostlarından yediği silleler, yüzüne kapanan kapılarla görürsünüz.

Bir hüzün havası, yıkılan eski evlerle birlikte çöker üstünüze. Pencere önünde sularken konuştuğu çiçeklerine:

"Güneş tamam, yerleri aynı, ama kurumuşlar.

Bunlara suni gübre veriyorsun, kuduruyor namussuzlar.

Sonra anlamıyorum bir anda soluyor" derken sahte sevgilerin varlığından dem vurur.


Muhsin Bey , kalitesizliğin, günübirlik beğenilerin, piyasaya göre iş yapanların nemalandığı bir dünyayla kendi hayatının ipini çekmek pahasına mücadele eder. Ne ki hayat hoyrat, o beş parasız ve gururludur. Sıkışır kalır. Nasıl çıkacak bu girdaptan diye sürükler izleyiciyi peşinden.

Aşkı da, onuru da yenilir yabancısı olduğu piyasada. Kendine verilen değeri sınarken, kimin ne olduğunu daha iyi anladığı bu zorlu yolculukta hep düşer. Yine de içten içe bir umut büyütür, filizini hep taze tutar. O sebepten birden fazla final yaşanır filmde. Kimi, hapiste plağı dinlediğinde "nihayet başardı" der.

Kimi, uğruna yaşamını hallaç pamuğu gibi dağıttığı adamı alemin emrine amade, pavyonda başına güller dökülürken ki halini gördüğünde bitirir filmi.

Her izlediğimde akla nakşedilen repliklerde gönül gezdiririm ben. Çarçabuk köşe dönücülük varken, kendi bildiklerinden taviz vermeden yaşama kafa tutması az bir adamlık değildir. Her daim keşke dedirtir, keşke daha çok olsa bu adamlardan.

İzledim yine bugün Muhsin Bey'i.

Koydu döner plağını, inceden bir sanat müziği sesiyle bir yudum aldı rakısından. Sonra seyirtip penceresine, itiraf edemediği aşkına çiçeklerin diliyle serenat yaptı.

Armağan- YEŞİM ÖZDEMİR

Önce, gözlerini kapat! Avuçların yukarı bakacak şekilde iki elini birleştirerek öne doğru uzat... Şimdi, seninle bir oyun oynayacağız; hazır mısın? Güzel… Sadece söylediklerime odaklanmanı istiyorum. Düşün! Şimdiye kadar yaşadıkların geçsin aklından. Yüreğinin bir kuş gibi kanat çırptığı mutlu anları anımsamaya çalış… Böyle anların çok az değil mi? Ya kendini dipsiz bir kuyuya düşmüşçesine çaresiz hissettiklerin? Ya da beklemediğin bir anda ansızın midene yediğin bir yumruk gibi, gafil avlandığın anların? Peki, çıkışını bir türlü bulamadığın sonsuz bir labirentte kayboldun mu hiç? İsyan ettiklerin olmadı mı? Kafan karışmadı mı? Bana cevabını verme; bırak sende kalsın. Sen, sadece düşün!

Avuçlarının içinde ne görmek istiyorsun, ona karar ver. İyice düşüncelerine yoğunlaş ve gözlerini aç! Ne görüyorsun? Hiç bir şey mi? İnan bana, daha iyisini yapabilirsin… Sadece benden ne istediğini düşün ve bir daha dene! Ya şimdi? Yavaş yavaş belirginleşmeye başlıyor işte! Bir deniz kenarındasın… Sakin ve dingin bir sahil, aynı senin gibi. Bütün yüz hatların gevşemiş, gülümsüyorsun. Elinde bir bardak dumanı tüten demli çay; gazete okuyorsun. Açıktaki balıkçı teknelerini izliyorsun bir yandan da. Önce ve sonranın olmadığı bir an! Zaman ve mekandan bağımsız gibi… Biliyorum, buna çok ihtiyacın var. Mutlu olup olmadığını sormama gerek yok; bu, o kadar belli ki!

Tekrar gözlerini kapat ve düşüncelerini serbest bırak... Şimdi ne görüyorsun avuçlarında? Bir müzik sesi duyuyorum uzaklardan. Gecenin lacivert koynunda, yumuşak bir ses, bir şarkı mırıldanıyor usulca... Dinliyorsun; senin için olduğunu bilmenin keyfiyle dinliyorsun! Gözlerin ışıl ışıl… Kulaklarından yüreğine akıyor melodiler adeta. Daha önce hiç ürpererek bir melodi dinlemiş miydin? Ya gözlerin dolmuş muydu birdenbire? Gene çok mutlusun; farkındayım… Yoo! Hayır! Asla veremeyeceğim bir şey istemedin henüz… Rahat ol!

Hadi , şimdi bir daha dene… O kadar hızlı koş ki, korkuların nefes nefese peşinden yetişemesin sana!

Kendini mi anlatıyorsun? Çekincesizce? Haklısın, elbette zordur insanın kendisini anlatması, ama imkansız değil. Başkasının yanında çırılçıplak kalabilmek ve “sen” olabilmek… Düşüncelerin dur durak bilmiyor, daldan dala atlıyorsun belki de. “Biliyor musun , bu gün ne oldu?” ile başlayan cümleler kurmak keyifli, değil mi? Dost zamanlar yaşamak? Başını yastığına yasladığında, rahatça uykunun kucağına bırakmak kendini? Beş duyunla var olduğunu iliklerine kadar hissetmek? Harikasın sen!

Sağlığını kaybettiğin zamanları hatırla! Şimdiye kadar seni üzen her şey, o anda ne kadar da anlamsız geliyor değil mi? Daha önce kafana taktıklarının ne kadar boş olduğunu görmek, seni dehşete düşürmüyor mu? Bırak kendini, ya bir sevdiğin hastaysa ya da yitirilmişse, ağzının tadı mı kalıyor insanın? Üstesinden gelinemeyecek ne var ki bundan başka? Avuçlarından, neşeyle gülen yüzünün yansıması, bana bunları düşündürdü bir anda… Haklısın, herkesin ağzının tadında olmasını istemek en önemlisi belki de… Ağız dolusu kahkahalar atabilmek! İstediklerine ve özlemlerine şöyle bir bakıyorum da… Bence, sen artık hazırsın!

İşte şimdi, sıra bende! Gözlerin kapalı öylece bekle… Sana bir armağanım var; hatta avuçlarına bıraktım bile… Sen… Yıllardır bu anı bekliyordun biliyorum. Hep, ters giden her şeye lanet okumuştun ya; hatırlarsın! Biliyorum, bana çok kızgınsın. Ben de biraz fazlaca üzerine gittim, haklısın. Sen zamanı tutamazken ve ben geçerken tam da senin içinden… Ve önemli olan o “an” ların hakkını vermekken… İşte şimdi silkinme zamanıdır… Omzundaki yüklerden ve olması gerekenlerden belki de. Ne görüyorsun parmaklarının arasında? Dikkatli bak… Evet! Beyaz bir gül… Yıllardır özenle senin için büyütüyordum onu. Bu gül, artık senin... Sadece senin…

Ben, herkes için ayrı bir gül yetiştiririm. Zamanı geldiğinde de asıl sahiplerine veriririm usulca. Kimisi bir gülden, gül bahçesi yaratır kendisine; kimisi ise çürütür gider hoyratça ve umursamazca. Kurumuş gülleri yerlerden toplarken içim sızlar her seferinde… Sen, istersen, ömrünün sonuna kadar gülün hep taze kalacak; eğer istemezsen fırlat, at gitsin! Tercih sadece senin... Bu kararı vermeden önce iyi düşün ama! Önce derin bir nefes alarak, şu kokuyu bir güzel içine bir kez daha çek… Sen istediğin sürece, o hep senin olacak; bunu unutma! Sakın korkma ve bana bu kez güven!

Ne duruyorsun hala? Haydi kur şu bahçeyi artık!

Resim: Albert Braut

22 Haziran 2008 Pazar

Obes misunuz; üzülmeyun- FARUK SÜRENER

Canimdan çok sevdiğum pilogir kardeşlerum. Yazilarimla topluma hizmet etmeya devam edeyrum daa. Yaz celdu, pilajlar açildu, bikinu mevsimu (Bu kelimeler zayiflama ile ilgilu herhangi bir yazida sitandart olarak bulunmalidur diye ben de koydim). Ozellikle "obez" diye tabir ettiğimuz insanlar bu yaziyu iyi okuyun. Tüm sikuntularinizdan beş dakika sonra kurtulabilirsinuz da!

Oncelikle obez misinuz, deyil misinuz, nesinuz, oni anlamak lazimdur. Bunun için sizlere kendi ellerimle aşağidaki obezlik testinu hazirladum.

OBEZLİK TESTİ
Bu test içun eşinizun karşisina bikinilu olarak çikun (erkek olanlar bikininun üstunu ciymezler, hatirlatayum dedim). Eşinizun karşisunda oyle bikinilu olarak durun ve sorun, "Canim ben bu aralar piraz kilo mi almişum?" (tabi benim dilum tam dönmuyo, o yuzden kendu şivenuzle sorun ki, eşinuz tumur olmasin). Şimdu durun! Kipirdamayin! Burada eşinizun vereceği cevap çok onemlidur. Ha oni iyu dinleyin ve ona core aşağidaki şiklardan birinu işaretleyun.

a. Eğer eşinuz, "Yok canim, nereden çikardin oni, gayet supersun" diyorsa, piroblem yok, obez deyilsinuz.

b. Eğer eşinuz, "Bilmem, belki piraz kilo almiş olabilirsum ama pek anlaşilmiyor" gibi ve sayire geveliyorsa o zaman bilun ki kesin kilo aldinuz, ama o gada kötü deyil. Hala obez deyilsinuz.

c. Eğer eşinuz kafasinu başka tarafa çevirup, "Boşver şimdu kiloyi miloyi, bu akşam Melih'lere cidelim mi?" diyorsa sizden umidi çoktan kesmiştur. Çiplak oldiğunuzda size pakmaya bile dayanamiyordur. Yani tip dilunde "Obez" şeklunde tabir edulen kilo pirobleminuz vardur (Durun daa! Hemen üzulmeyun, yazinun sonina gada bekleyun).

d. Eğer eşinuz sorduğinuz soruyu anlamayip "Evet bu bikinu sana yakişayi, niye sordin oni?" diyorsa, sizi duymamiş olabilur, tekrar sorin "Canim ben oni mu sordum sağa? K.çunla mi dinleysun benu canimin içu? Kilo mi almişum diye sorayrum sağa!". Eğer bu sorinuza da garşiluk eşinuz hala "Yok bu bikinu cuzel diyorum" falan diyorsa, sağir duymaz uydurur misali vardur bu pozisyonda, eşinizu bir kulak doktoruna cöturun. Doktor muayenehanelerinde mutlaka bir tarti vardur. Orada tartilup anlayabilirsinuz kilo alip almadiğinizu. Bir kuşla 2 taş yani..

e. Hiçbiru (Eşiniz yoksa bu şikku işaretleyun)

Neyse, yukaridaki testi yaptinuz ve doğru şikku (c şikku) işlaretleyerek obez olduğunuzi anladinuz. Hemen "Uyyy ben obez mişum... vay ben obez mişum... off aman aman aman..." diye üzülup dovunmeyun daa. Obezlik oyle kanser, verem veya Drakula cibi korkunç bişey deyildur. Ben de oni daha once belali bir hastalik saniridum. Deyulmuş daa! Dün oğrendim oni. Obezler sıkı durun, iyi dinleyun beni, yahu siz sadece şişkosunuz daa, üzulmenize cerek yok. Obez demek şişman demekmuş, oyle kanser cibi bişey deyul! Aynen yazimun başliğinda da dediğum cibi "Obez misinuz, üzulmeyun"

İşul işul aydinlatan bir yazinun daha sonina celdum sevgili pilogirlar. Demek ki neymuş? Hiçbir şeyu der etmeye değmezmuş. Hoşçakalun daa!

Fotoğraf: http://www.52lives.com/wp-content/uploads/2008/02/lose_fat_not_weight.jpg

Çok sular aksın zamanı silercesine- FULYA

Çok sular aksın bu köprünün altından çok. Yağmurlar yağsın üzerine ve sonra kar... Mevsimler gelip geçsin, gün parlasın, yaprak düşsün yaşlı bedenine. Ve öyle dursun şu koca hayat içinde, minicik. Öyle dursun hüzünle ve kendisiyle. Unutsun o küçük çocuğu. Bağrına, tam orta yerine taşı atıp kahkahlarla gülen o küçük çocuğu unutsun. Nasıl bir anda şaşkına döndüğünü, taşın ağırlığından ziyade atan ince koldan incindiğini unutsun. Çok sular aksın bu köprünün altından çok...


Bir parıldayan gün gelir şimdi aklına. Ve nehrin kıyısına gelmiş bir çocuk. Saçları gün ışığında parıl parıl. Öyle bakıp durur koca köprüye, kayıtsız. Bakar durur köprünün tam orta yerine çizilmiş, çizgileri kaybolmaya yüz tutmuş bir kalp ortasındaki okunaksız iki harfe. Köprü sever çocuğu. Tıpkı baharda ayakları dibindeki papatyaları sever gibi, koca çınar ağacının üzerine yağan yaprakları gibi, köpüren sular gibi, gece üzerinde parlayan ay gibi, yıldızlar gibi sever de sever. Çocuk yaklaşır köprüye bakar da bakar. Kimbilir belki köprünün kendisine belki de tam ortasında solmaya yüz tutmuş kalbe... Nedendir bilinmez bir anda kıyıdaki bir taşı alır atar tam kalbe. Nedendir bilinmez? "Bu zalimlik bu yüze çok fazladır" der köprü şaşkın. "Bu zalimlik bu masumiyete çok fazla..."

Ve bunun içindir ki çok sular aksın ister altından köprü. Zamanı ters yüz eder gibi, geçmişten yapraklar koparır gibi, bir yüzü ebediyen siler gibi akıp gitsin ister sular. İster ki o çocuk hiç gelmiş olmasın o kıyıya. Hiç gün ışığında parlamamış olsun saçları. İster ki o taşı almasın yerden ve atmasın onu cansız zannederek. İster ki o çocuk tümüyle silinip gitsin de inansın hala masumiyete ve yalansız bir hayata. Ve hala inanmak ister taş görünenin altında yatan kalbi gören gözün varlığına. İnanmak ister o masum yüzlerin altına gizlenmiş bir canavar olmadığına. Ve yine inanmak ister taşı atan o elin, şimdi içinde duyduğu sızıya. Oysa bilir ki o el başka köprülerin kalplerine atacaktır ceplerinde biriktirdiği taşları. Böyledir hamuru parçalar kendine dönmüş kalpleri. Böyledir. Ve sırf bu sebeple ister ki çok sular aksın altından çok...

Ve sırf nefret etmemek için ister silinmesini o bir tek günün. O çocuğun o kıyıya geldiği günün dünyanın bu koca kitabından silinmesi için yakarır her gece yıldızlara bakarak. Ve ister ki inansın yeniden masumiyetine hayatın. Nefret olmadan zulmü unutarak köpük köpük aksın hayat ayakları altından çok çok...

Resim: John William Waterhouse

Un kurabiyesi kıvamında-HOŞSADA

Diyor ki; "Hiç un kurabiyesi yaptın mı?"

Şaşkın şaşkın bakıyorum yüzüne. Durup dururken ve akşamın bu saatinde bu sorunun gerekliliğini düşünmeye başladım... "Neden?" dedim gülümseyerek... “Canın un kurabiyesi mi istedi?”

— Hayır. Canım un kurabiyesi istemedi… Sadece bu dünyadaki her şeyin birbiri ile bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Ve aklıma ilk olarak un kurabiyesi geldi.

— Nasıl bir bağlantı kurmayı düşünüyorsun peki?

— Un kurabiyesinin kıvamını tutturmak çok zordur biliyorsun. Yağı, unu, şeker oranını çok iyi ayarlamalısın ki, kurabiyeler hem çok güzel görünmeli, hem de ağzına aldığında o mükemmel tada ulaşmalısın… Dağılmalı ağızda ve tüm lezzeti yaşamalısın… Aklıma geliyor ama bir türlü bağlantıyı kuramıyorum…

—Yardım ister misin peki?

— Evet, lütfen…

— Bak şimdi un kurabiyesi mükemmel lezzeti ve kıvamı ile özen isteyen bir tat… Aynen insan kişiliğinin oluşması gibi… Uygun sıcaklıkta bekletilmiş yağı ister kurabiye, uygun bir çevre ister kişilik… İyi bir buğdaydan yapılmış bir un gerekir un kurabiyemiz için, iyi bir mayalanma süreci ister kişilik… Görüyorsun basit bir kurabiye insanın kişilik gelişimini gözler önüne nasıl seriyor… Kıvamdan bahsediyorsun mesela… İşte insan kişiliği ruhu içinde en önemli şey kıvamdır… Ne çok sert, ne çok yumuşak olmalı kurabiyenin de, insanında hamuru… Her şey kararında ve yeterli miktarda olmalı…

— Şöyle diyebiliriz o zaman. Kurabiyeler için yeterli miktarlar belirlendi ve iyi bir kıvam elde edildi… Mükemmel bir görüntü ile tabaktaki yerini aldı… Eline aldığın zaman dağılmayacak, uygun ortamı yani bulana kadar kendini koruyabilecek ve en sonunda mide yolunu tuttuğunda dağılıp o güzel lezzeti bırakacak… İnsan ruhu-kişiliği ise ne kadar olumsuz ortam olursa olsun kendini koruyacak, kıvamının verdiği güvenle şeklini koruyacak ve uygun bir ortamda yani sevgi-güven-huzur olan bir ortamda kendini bırakacak… Bir nevi ruhunu havalandırma işlemine girişecek…

— Ya da kıvamı tutturulamamış kurabiyeler vardır… Görüntüsü mükemmel ama yediğinde ağzının tadını bozan… Un gibi dağılmayıp, taşı çiğner gibi bir his uyandıran… Midene girdiğinde külçe gibi oturan… İşte kötü ruh dedikleri de kıvamı tutmamış kurabiyeler gibi… Albenisi olan ama tanımaya başlayınca aklını, ruhunu, duygularını, hayatını kemirmeye başlayan… Hayatına karabasan gibi müdahil olan…

— İşte kurabiye gibi kişiliklerimiz… Kıvamı tutturmak önemli olan… Sevgiden, aşktan, saygıdan, merhametten, duygusallıktan iyi bir hamur elde edip, güzelce muhafaza etmek işin sırrı… Hayat bu uygun şartları bir anda tersine çevirebilir… Bu yüzden kıvamı çok önemli ruhumuzun-kişiliğimizin… Aynen un kurabiyesi gibi…

Fotoğraf: http://www.tatlimutfak.com

Kelebek- KEREM OĞUZ

Haftaiçi rutin bir iş gününde her sabah yaptığım gibi uykum kaçmasın diye yüzümü yıkamadan, patlamış gözlerimi bile tam olarak açmadan zombi adımlarla siteden çıktığımda saat altıyı yirmibeş geçiyordu. Bu saatler ne tam olarak uyanabildiğim ne de uyuduğum saatler olarak bilincimin tam manasıyla "arada" kaldığı tuhaf, ayakta rüya görmeye ve türlü sürprizlere açık saatlerdir benim için. O sebeple gece kıyafeti ile alçak kaldırımın kenarında oturmuş, uzun bacaklarını nasıl topladığına şaşırdığım, kısa saçlı, sarı röfleli genç kadının varlığından tam olarak emin olamadım. Emin olmak için zihnimi gerçekten açmam gerekiyordu ve bunu yapmak istemiyordum çünkü bu seferde servisteki yarım saatlik ekstra uykumdan olacaktım.


Kadının hayal olduğunu varsayıp, kendime de icat çıkarmak istemeyip yanından kayıp geçtim. Kadının kafasının yanından geçen beni takip ettiğini hisettim, ama hiç bir şey uykumdan daha değerli değildi o sırada.

Ve servisi beklemeye başladım. Güneş ufuktan kurtulmuş, eğik ışıklarını gözüme gözüme sokup uyanmam için baskı yapıyordu. Sabah serinliği de sırtımı ürpertti. Bu bekleyiş bir kaç dakikayı bulduğu için uykum elimde olmayan bir şekilde yavaş yavaş açılmaya başladı. Uyanık ruh hali, gündüzgezen işe yaramaz benliğimi yavaş yavaş ele geçiriyordu. Uykum avucumdan kaçan bir kelebek gibi göğe yükseldi. Artık kuş olsam tutamazdım onu. Uyanmıştım.

Uyandığım zaman ilk aklıma gelen arkamda oturan kadın oldu. Onun gerçekten orada olup olmadığını görmek için dönüp baktım. Orada olmasaydı şaşrımayacaktım.

Oradaydı, işte buna çok şaşırdım.

Biraz evvelki ayaklarımı yere sürüyen, uykusunu tutmaya çalışan yürüyüşümden sıyrılıp sıradan bir sabah mamuru halimle yanına gittim. Bir bacağını kırmış, diğerini uzatmış dertli bir tribe girmişti, erkek gibi sigara içiyordu.

"Günaydın" dedim.

Kaldırımda oturan kadın bir fahişeydi. Bunu sabah ilk defa yanından geçerken de hissetmiştim. Sadece onun gerçek olup olmadığına karar verememiştim. Kıyafeti çok açık değildi, alnında öyle yazmıyordu. Tam olarak bile görmemiştim onu. Ama işte evet, bu bir şekilde çok belliydi.

"Günaydın" dedi.

"İyi misiniz?"

İyi değildi. Suratının yarısını kaplayan iri güneş gözlüklerinin arkasındaki taze, kabuk tutmamış yaraları ve çizikleri görebiliyordum. Tüm yaralara, yorgunluğa ve ucuz röflesine rağmen gerçekten de güzeldi. Gece verdiği hizmetin karşılığını alamamış, bir de üstüne dayak yemiş ve de soyulmuş olarak buralarda bir yere atılmıştı. Bu onun için ilk olmayabilirdi, ama ben öyle birisine ilk defa rastlamıştım. Nasıl yardım edeceğimi bilemedim.

"Eve gitmek için paraya ihtiyacım var" dedi. Elimi cebime attım. Üç lira yetmiş kuruş çıktı. Dizlerimin üstüne çömeldim. Kafasını kaldırıp bana ve arkamdan gelen parlak güneşe bakmaktan kurtulmuştu. "Kusura bakma," dedim. "Böyle sadaka verir gibi olacak ama... Üstümdeki tüm para bu. En az iki vasıta yapabilirsin"

" Kalsın, sağol" dedi. Bir vasıtaya binmek için iki kilometre kadar yürümesi gerekirdi. Ve otoyol kenarında yürümek istemiyordu. Yürüyemeyecek kadar bitkindi, henüz darp edildiği içinde fazlasıyla ürkekti.

O sırada korna sesi duydum, servisim gelmişti. Dönüp omuzumun üstünden baktım. Sonra yine önüme dönüp ona baktım. Bu sabahki ikinci kelebeğinde avucumdan kaçıp gitmesine izin vermek istemedim. Bugün değişik bir gün olsun istedim. Haber vermeden işe gitmeyeyim dedim, hayatımda ilk defa. Hayatımda ilk defa bütün bir günü hiç tanımadığım, güvenmem için hiç bir sebep olmayan birisini tanımaya çalışmakla geçireyim istedim. Eve bir kedi yavrusu alamazdım ama yaralarını temizleyip karnını doyurabilir ve okşayabilirdi onu. En azından bir günlüğüne.

Pervasız kalemim kalem olmakla kalmasın, elime saplansın, damarlarımdan yürüsün, önce kalbime sonra da beynime gitsin, ikisini de sırasıyla kuşatıp ele geçirsin ve tüm günümü pervasızca harcayayım istedim. En azından sadece bu günümü.

Servis ikinci kez kornaya bastı. Geri dönüp elimi kaldırıp "ben gelmeyeceğim" işareti çaktım.

Sonra kaldırıma konmuş kelebeğe döndüm;

"Kahvaltı edelim mi" dedim...

K.

Resim: Lord Frederic Leighton

Susamış ruhlar- MEHMET SAĞLAM

Her şeyi, her yeri ve herkesi didik didik tarıyoruz; ama o şeyi, o neyse o, onu bulamıyoruz...

Herkeste dillendirilmeyen bir susamışlık, farkına varılmamış gizli bir bıkkınlık ve yüzlerden apaçık okunan bir gönül yorgunluğu var.

Ruhumuz mu acıktı, bilincimiz mi susadı, bedenimiz mi bıktı, bilemiyorum; fakat süregiden bu yeni dünya düzeninden -bir avuç insan dışında- memnun olan kimse yok galiba.

Ne yapsak tatmin olamıyoruz. Öyle ki:
- Lüks arabalara, batmayan yatlara, konforlu katlara,
- Alışveriş merkezlerindeki sonsuz seçeneklere,
- İnternet’e, cep telefonuna, uydu antenine,
- Teknolojinin sunduğu binlerce mucizevî ürüne,
- Özel hayatlara, özel okullara, özel banka kasalarına,
- 10 dakikada katarakt, 4 saatte kalp ameliyatına,
- 7 saatte Amerika’ya, 17 saatte Çin’e,
- Para olunca dünyayı satın alabilme gücüne,
- Bireyselliği, özgür ifadeyi ve cinsel tatmini bütün çağlardakinden daha fazla elde etmiş olmamıza rağmen tatminkâr değiliz.

Neden?... Sahip olduğumuz bütün bu olanaklara, sabahtan akşama boş kalmayan midelerimize rağmen, neden hâlâ bir şeylere aç ve susuz; böylesine sıkkın, bıkkın ve mutsuzuz?!

Gerçekten neden bir aralıksız arayıştayız:

Kâh âşık olmayı deniyor; kâh derin dostluklar kurmayı...

Kimi zaman delice eğlenmeyi, bazen bir koltukta sızıp kalmayı...

Maske takıp rollere bürünmeyi, kalabalıklara nutuklar atmayı...

Mabetlere kapanmayı, daha fazla ibadet etmeyi...

Fallardan, muskalardan, yatırlardan medet ummayı...

İş kurup meşgul olmayı, şans oyunlarından zengin olmayı...

Filmlerdeki senaryolarda, romanlardaki hayatlarda ipuçları bulmayı...

Her şeyi, her yeri ve herkesi didik didik tarıyoruz; ama o şeyi, o neyse o, onu bulamıyoruz... Ruhumuzu doyuracak, susuzluğumuzu giderecek o şeyi..

.

Belki de yanlış yollarda yürüyor, yanlış yöne bakıyor, yanlış yöntemler deniyoruz!

Yoksa biz insanlar hep böyle miydik, böyle mi kalacağız? Aç ruhluluk insanlığın kaderi mi, ne?!

Ne bileyim, arayış bitince hayat biteceği için, belki de bu üç kuruşluk huzur arayışı zaten insan olmanın bir gereğidir.

Sözün özü; ruhsal açlığımın kökenine ben bir türlü inemedim dostlarım! 22 ülke, 200 şehir, binlerce kasaba; hiçbiri doyurmadı beni; kesmedi açlığımı ne doğal yaşam, ne modernizm, ne post-modernizm.

Neden, neden, neden!? Bir bilebilsem sizlere de duyuracağım; ama.

Resim: George Hillyard Swinstead


Zarf ile mazruf- NİHAL YETKİN

Zarfa bakma, mazrufa bak" diye bir sözlük girişi buldum geçenlerde. "İşin özü orda.Bakma ambalaja, aç paketi, gör ve sonra kararını ver"diyor yani. Peki biz nasıl bugünkü biz olduk? Sadece mazrufa bakarak mı? Ve şimdi sadece mazrufla yetinebiliyor muyuz?

Başta çocuktuk ufacıktık. Önce dünyayı gördük, kokladık, dokunduk, tattık, duyduk. Ve karşılaştırmalar yaptık kendimizce. İlk tercihlerimiz de buna göre oluştu. Mesela görüntüsünü beğenmediğimiz yiyecekleri yemedik baştan veya kulağımıza hoş gelmeyeni dinlemek istemedik. Yani zarf mazruftan önce geliyordu…

Sonra büyüdük. Farkettik ki zarf iyi görünmediği halde mazruf iyi çıkabiliyordu veya tersine zarf çok parlak görünüyordu ama içinden çıkan o kadar da ahım şahım bir şey olmayabiliyordu. Bu yüzden zor da olsa görüntüsünü beğenmediğimiz şeyleri tatma aşamasına geldik ya da önce sevmediğimiz bir müzik sonra güzel gelmeye başladı. Yine de zarftan kendini toptan soyutlamak mümkün olmadı. Yani her ne kadar "aslolan mazruf" diye kendimize telkinler yaparsak yapalım, zarfın da bize yakışmasına önem verdik. Örneğin araba alınacaksa ayağımızı yerden kesmesi yeterli olmadı, zarfı da fiyakalı olmalıydı ya da bir ev alınacaksa evin içi ne kadar iyi olursa olsun nerde olduğu da en az metrekaresi, planı kadar önemliydi.Tüketim toplumu olmuştuk bir defa.Daha yenisi, daha havalısı çıktı mı bir malın veya hizmetin, ona sahip olmak istiyorduk. Öyle ya yoksa niye kazanıyorduk, hayat kısa değil miydi? Hayata bir kere gelmemiş miydik?

Sadece metada kalmadı bu zarf hırsı. İnsan ilişkilerine de yansıdı. Etiketler insanların önüne geçti. Hiyerarşik iş düzeninde artık yalnız muadiller birbirine selam verir oldu. Üst alta selam veriyorsa "ne kadar mütevazı bir insan" dendi bu yüzden, alt üste hatır soramadı, "haddim değil" dedi, "nasılsın'a "teşekkür ederim" diyebildi,"ayıp olmasın" diye. Sanki herkesin herkese selam vermesi normal değilmiş gibi! Etiketler o kadar önem kazandı ki araç olmaktan çıkıp amaç oldular. Kendinizi tanıtın deyince etiket ilk üç cümlenin birinde mutlaka vardı. Bazıları ancak onunla saygı görebildi, bazıları ise bu prestije kavuşmak için kendini yedi bitirdi.

Zarfla olan bu ilişkimize şaşıracak ne vardı ki? Bizim Atalarımız değil miydi bu dünya "Ye kürküm ye!" dünyası diyen. Doğru demek değil bu, bizim kültürden çıkma demek, bizden bir şeyler taşıyor demek. Yüksek sesle "ben görünüşe aldanmam, ben etikete, markaya önem vermem" diyen kaç kişi hayatında bunu uygulayabilme başarısını gösterdi? Zarf tabi ki önemli ve insan önce algılayarak başlıyor işe. Kabul! Ama mazrufla ilgilenme sabrı yıllar geçtikçe kaç kişide kalabildi? Etrafta bu kadar uyarıcı varken, insan doğası hep daha fazlasını isterken bu sorular havada kalabilir,tümüyle uygulaması pratik da olmayabilir. Ama iddia ediyorum ki sadece görüntülerle bu kadar uğraşılmasa, insanlar hem kendileri hem de çevreleriyle daha barışık olabilir ve yalnız kendi tercihleriyle-moda olan diğerleriyle değil- yaşayabilir.

Sözlük anlamıyla zarf dönemi çoktan geride kaldı. Protokol işleri bir yana kimse zarfla da mektupla da uğraşmıyor. Kabullendik durumu "Yandı mı bu postaneler, yıkıldı mı yoksa?" da demiyor kimse şimdi. Ama aslında hayatımız metaforik zarf ve zarfın içindekileri değerlendirmekle geçiyor, ne dersiniz?

Uçurtma avcısı- ÖZLEM AKAYDIN

Uzun, çok uzun zamandır başladıktan birkaç saat sonra bitirdiğim bir roman okumamıştım. Bir kitabı elinden bırakmadan okumanın verdiği hazzı ancak kitap kurtları bilebilir. Bana bu hazzı yaşatan kitabı paylaşmak istedim.

“ Yeniden iyi biri olmak mümkün... Bir kez daha yukarıya, ikiz uçurtmalara baktım. Hasan’ı düşündüm. Baba’yı, Ali’yi, Kâbil’i. Her şeyi değiştiren o 1975 kışına kadar olan yaşamımı. Her şeyi değiştiren ve beni, bu gün ne isem o yapan kışı”…

Emir ve Hasan iki küçük çocukturlar.

Çocukluğun getirdiği doğallıkla çok da iyi arkadaştırlar.

Yeni başladıkları hayatlarında ortak paylaşımları o kadar çoktur ki. İkisi de annesiz büyümektedir. Birinin annesi ölmüş, diğerininki doğumdan kısa bir süre sonra kaçmıştır. Yaşadıkları ev ortaktır, süt anneleri ortaktır. Üstelik yaşadıkları topraklarda henüz savaş yoktur ancak savaşın habercisi küçük belirtiler vardır. İki çocuk bunun farkında değildir henüz. Patlayan bombaların, ördek avı için yapıldığını sanacak kadar da masumdurlar.

Kendilerince mutlu geçen çocukluk anılarından en önemlisi, ikisi için de Kâbil’in mahalleleri arasında her yıl düzenlenen uçurtma yarışlarıdır. Kâbil’li her oğlan çocuk için uçurtma turnuvasının başladığı gün kış mevsiminin en önemli günüdür çünkü. Üstelik iki çocuk bir gün uçurtma yapmaktan çok, uçurtma yarıştırmayı becerebildiklerini fark ederler.

Günün birinde, bir sabah uyandıklarında hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını hissederler.

Emir babası ile birlikte zorlu bir yolculuk sonunda Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmeyi başarır. Hasan ise kalır, kalmak zorundadır, çünkü Emir ünlü bir iş adamının oğludur, Hasan ise hizmetkârın.

Amerika’da yeni bir yaşam kuran Emir’in günün birinde Hasan’la ilgili eski bir dosttan aldığı haber karşısında Kâbil’e gitmesi gerekir. Zorlu ve katlanılması güç bir durumdur bu. Zira Emir Kâbil’de gördükleri karşısında hayal kırıklığı ile sarmalanmış derin bir sızı duyacak ve Kâbil’in yeni halini, durumu çok iyi olan eski bir dostunun sefalet içine düştüğüne tanık olmaya benzetecektir. Ancak Emir’in zorlu yolculuğunun sonunda mükemmel bir de kazanımı olacaktır.

* * * * * *

Kitabın ilk basımı Everest yayınları tarafından 2004 yılında yapılmış. Yazar Khaled Hosseini Kâbil’de bir diplomatın oğlu olarak doğmuş ve halen ABD’de yaşayan bir doktor. Kendisi ile yapılan bir röportajda edebiyatla hiçbir ilgisinin olmadığını, yazdıklarının kendiliğinden ortaya çıktığını söylüyor. Okura, bizim için yakın bir coğrafyada neler olup bittiğini çok güzel bir dille anlatmış yazar.

Afganistan özgür olma fırsatı verilmemiş bir ülke. Bu da üzerinde yaşayan insanların geleceğini ve özgürlüğünü bir şekilde etkiliyor. Yazar romanın satır aralarında bunu da başarı ile okura aktarıyor.

Uçurtma Avcısı’nın filmi de çekilmiş, sinemalarda rastlamadım, DVD olarak bulmak mümkün, film de güzel ancak şunu söylemek isterim ki, kitap filmden çok daha güzel.

Dostluk- TUĞBA

Sessiz sedasız içeri girişinden, ses tonundan, her zamanki neşesinin olmamasından farklılık olduğu hissedilmişti. Yanaklarından eksik olmayan tebessümün yerini hüzün almış, gözleri şişmişti duyulmayacak bir ''günaydın'' kelimesi dudaklarından çıkarken.

Kimsenin alışık olmadığı bir durum olduğu için meraklı bakışlar üzerine çevrilmişti ister istemez. Durgunluğundan, canını sıkan bir konu olduğu, etkisinden de kurtulamadığı belliydi. Konuşmak istemediği mesajını verircesine yerine geçerek, dikkatini elindeki işe verdi. Rahatsızlık vermeden, bakışlarımı belli etmeden bir süre hareketlerini inceledim, üzülmesine neden olabilecek konuların neler olabileceğini düşünerek. Etrafla ilgilenmiyor, karşı masaya laf atmıyor, çimen gözlü ile uğraşmıyor ve göz göze gelmemeye çalışıyordu ''herşey yolunda mı?'' sorusu ile karşılaşmamak için.

Yarım saatlik bir sürenin ardından, ''çay alacağım, ister misiniz ?'' diyerek yerinden kalktı. ''Bitki çayı içtik. Belki daha sonra'' diyerek teşekkür etti masadakiler. Çıtır çıtır yanan sobanın üzerindeki çaydanlıktan yeni demlenmiş, ''tavşan kanı'' tabirine uygun bir bardak çay aldı. Demini fazla koymuştu yine. İki kaşık şeker ilave ettikten sonra masaya doğru gelirken telefonu çaldı. Bir elinde bardak, kısık ve bozuk bir ses tonuyla '' Efendim'' diyerek arayan kişiyi dinlemeye başladı. Sakin ve dikkatliydi. Konuşma uzadıkça, bakışları sertleşiyor, başını ve elini ''olur mu canım, sende'' anlamında sağa sola sallıyordu. Hala karşı tarafı dinliyordu. Gözleri masanın üzerindeki pakete takılınca uzanarak bir tane aldı, çakmağını çıkardı ve arka bahçeye doğru yürüdü.

Tam karşımdaki pencereden rahatlıkla görebiliyordum, derin derin çektiği sigarasının dumanını. Dudaklarının kıpırdamasından konuşmaya başladığı anlaşılıyordu. Konuştu, konuştu, uzun bir süre dolaşarak konuştu. Sonra, kanepeye oturdu. Arkası dönük olduğundan yüzü görünmüyordu artık. '' Ne zaman başladın bunu yapmaya ?'' sorusu bakışlarımı lale desenli, geniş yapraklı çini tabağa çevirdi. Yeşil yapraklar, türkuaz yuvarlak motiflerin ardından sıra laleleri boyamaya gelmişti. ''Dün'' dedim yavaşca. ''Hızlı boyamışsın, öğleye kadar biter harhalde'' sorusu konuşmayı devam ettirince ''evet, az kaldı '' yanıtı çıktı dudaklarımdan. Aklım dışardaydı. Başımı kaldırıp pencereye baktığımda arkadaşımın oturduğunu gördüm. İçeri gelmediğine göre, beni bekliyor olabilir düşüncesiyle ayağa kalktım ve arka bahçeye doğru yürümeye başladım.

Kapıyı açtığımda, elindeki ince belli bardaktan çayının son yudumunu içiyordu. İçten bir tebessümle kenara çekilerek, yer verdi oturmam için. Öylesine oturdum, soru sormadan. İsterse paylaşacağını çok iyi biliyordum. ''Altı yıllık dostluğum bitti dün akşam'' dedi, şaşkın ve üzüntülü bir ses tonuyla ve devam etti. ''Arkadaşım, dostumdu, ailemi, sevdiklerimi karşıma almıştım onun için ama yanılmışım, kandırılmışım yılllar boyu. Güvenmiş, inanmıştım ama bak yaşadığım hayal kırıklığına... Dostluk bu mu, hak ettiğim sonuç böyle mi olmalıydı, bunun bana nasıl yaptı, yıllarca yalanlarıyla kandırdı, uyuttu ?'' derken yaşadığı üzüntü, şiş gözlerinden anlaşılıyordu. Neden, niçin sorularının yanıtını arıyordu biraz olsun rahatlamak adına ama yoktu işte. Oysa, ne kadar uğraşmıştı onu çevresine kabul ettirmek, iş ortaklığını uzun yıllar sürdürmek için. Herşey anlamını yitirmişti artık. Güvendiği, dost bildiği insan yıkmış, hayal kırıklığına uğratmıştı. ''Yazık, çok yazık'' dedi sesi titreyerek.

Söyleyeceğim sözlerin teselli olamayacağını bildiğimden sessizce dinleyerek, rahatlamasını sağlamaktı gayem. Konuştukça açılırdı belki. Konuştukça eskilere, sevinçli yıllara döndü derin iç çekişlerle. Gülmüyordu bugün ve komiklikler yapamıyordu. Gerçeklerle yüzleşmek üzmüş, acı vermişti. İnanamıyordu, hak etmediği davranışlarla karşılaşmış olmaya. ''Of of ne kadar zormuş, dost tarafından kandırılmak'' dedi, gözleri dolu dolu olmuşken.

Bakışlarından akşam olmasını istediğini anlıyordum, evine gidip, rahatça ağlayabilmek için. Işıkları açmadan, aile üyeleri sesini duymadan ağlamak istiyordu. Gözyaşlarını içine akıtmaya alışmıştı yıllardır. Dışardan bakıldığında hiçbir sorunu olmayan, soğukkanlı, güçlü bir insan izlenimi veriyordu ama gerçek böyle değildi. Akşam olup, kendiyle kaldığında, sessizliğin şarkısını dinlediğinde durum değişiyordu. ..

Yaşadıklarının kötü bir rüya olmasını ne kadar isterdi kimbilir. İsterdi de biliyordu ne yazık ki rüyada olmadığını. ''Yapabileceğim, birşey var mı?'' dışında rahatça ağlayacağı güvenilir bir omuz gerekliydi şimdi. Güvenilir ve acı vermeyen. Zordu elbet unutmak, yeniden güvenmek. Başını kaldırdı, gülümsedi ve '' İyi ki varsın, dinliyorsun, güç veriyorsun...Yoksa kolay olmazdı'' dedi içtenlikle. Arkadaşımdı o benim, sevincini, hüznünü paylaştığım arkadaşım. Elbette yanında olacak, dinleyecektim. Gözlerim, ışıl ışıl olmuştu mutluluktan ''iyi ki varsın'' kulaklarımda çınlarken...........

Resim: William-Adoplhe Bouguereau

Evcil duyguların koynunda- ÜÇ NOKTA

Yaş kemale erip, yolun yarısına varacakken düştüm büyümekten; dik yokuşlardan.Geçtim yalancı sanışlar, içten kanamalı yaralardan, farkındalığın yitirilmiş sevinçlerinden.


Şaşkın çocuk olmuşum ben. Deniz kenarında bir parkta; oynuyorum kalbi tahterevalli çocukla .Havalanıyor soluğu “tut beni” diye açıyor kollarını.Salıncağın başında bekleyip tutuyorum sıkıca. Sarıyor boynumu.Boğulacağım; o kadar çok seviyor.

Bir çocuk kaçtı gözüme; gözyaşlarıyla.Yalınayak bastı yüreğime.Güldü bir çocuk; gülüşüne doldu bütün kaydıraklı zamanlar.Sonra almışlar elinden oyuncağını, çeke çeke kırmızı burnunu, ağlayarak sokuldu yanıbaşıma, bastım bağrıma.

Ağlama!
Daha güzelini alırım ben sana.

Bir çocuk nanik yaptı parmağıyla..Elim sende oynayalım dedi kaldı eli bende. Yetmedi sobeledi bir de. Kaçacak yerim yok oysa.

Emeklemek istedim bir çocukla. Bilmiyor bakmayı, görmeyi, gülmeyi bilmiyor.Kaybolmak istedim uykusunda.Birlikte büyümek; sancısıyla...

Tuttu çocuk burnumu, yüzüme dokundu . Ah...! Evcimen duyguların koynundaki o sütlü pudra kokusu... Şimdi saç diplerimden çekiştiriyor laf anlamaz hasretim.

Baba ol , baba ol!

Düşlerimden sesleniyor yavrukuşum.Duyuyorum sesini ceviz ağacına kurulmuş salıncakta

Babaaa…! Babaaa!

Biniyor bisikletine, uçuyor. Yetişemiyorum hızına…

Depreşmiş sevgiler nereye akar.Bir boğa gücünü neyle sınar. Kalakalmışım kapısında baba olunca anlarsın dediklerinin.

Şu belirsiz akşamüstünde dünyaya çatlak sesiyle merhaba diyen bir çocuk doğsun, benim olsun.Yoksa hep yitik çocukluğuma gidiyorum.Çalı çırpıdan kuru bir armut ağacının altına...Uzanmıştım boylu boyunca öğlen uykusuna . Altında sonbahardan kalan küçük taşlaşmış armutlarla oynuyorum. Yabani armutlar... Hani yersin, boğazında kalır. Kalışını özlemişim……

Resim: William-Adolphe Bouguereau

Zıt- YEŞİM ÖZDEMİR


Beynimde iki farklı kişi vardır benim. Yoo ! Ben tabii ki şizofren değilim. Kendimi bildim bileli bu ikiliyi tanıyorum; duyuyorum. Birbiriyle sürekli kavga edip duran, bir türlü aynı fikirde buluşmayan iki geçimsiz ses. Birinin “beyaz” dediği diğeri için “siyah”tır; geceyse gündüz… Birisi hep ağırbaşlıdır. Olması gerektiği gibi, özverili, nazik, yumuşak. Öncelikleri hep karşısındakine verir. Onların mutluluğuyla mutlu olur; üzüntüsüyle kedere düşer. Sevecendir; sabırlıdır. “Olgun Ben” derim ben ona… Diğeri ise şımarık bir okul çocuğudur adeta. Tembeldir, uçarıdır. Kendi istekleri ön plandadır daima. Ele avuca sığmaz; ne “dur” dan anlar ne de “sus” tan… Öfkesini kontrol edemez. Sabırsızdır; katıdır. Benim “Bencil Ben”imdir o…

Çok uzun yıllar önce –sanırım genç kızlığımın başlarına denk gelen bir zamanda- ikisinin arasında büyük bir kavga çıktı. O günden sonra “Bencil ” küstü birdenbire. Sesi soluğu çıkmaz oldu. Bütün meydan da “Olgun” a kaldı haliyle… O da istediği gibi at koşturdu özgürce. Çok ender de olsa “Bencil” sesini yükseltmeye çalışsa da “Olgun” tarafından bir güzel azarlanıp susturuldu. Ben tabii önceleri tarafsız kalmaya özen gösterdim. Her ikisi de bana aitti ne de olsa ve ben ev sahibiydim. Sessizce olanları izledim.

Sonraları içten içe “Olgun”un olur olmaz sebeplerle “Bencil” i hırpalamasından zevk bile almaya başladım itiraf etmem gerekirse. Çünkü bencil olmak kötüydü. Onları kimse sevmezdi; onlar da kimseyi sevemezdi. Ama olgunluk hep takdir edilendi. Kimseye zararı olmadığı gibi faydası saymakla bitmeyecek insanlardı bunlar. “Çok olgun bir insan!” diyerek övgüyle birbirlerine anlatırlardı. Ben hep dinlerdim. Ve “Olgun”un “Bencil” e attığı her yumrukta tarifsiz bir zafer hissi yaşardım. Artık istenmediğini kesin olarak anladığı gün “Bencil” gitti…

Onun gittiği gün , “Olgun” ve ben derin bir nefes alarak birbirimize gülümsedik. Artık , kalan hayatımızı mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşayacağımıza inanıyorduk. Keyfimizi kaçıracak ne olabilirdi ki? Ama hiç de öyle olmadı… “Olgun” kontrolden çıkmıştı çünkü! Her zaman olgun ve anlayışlı olduğum için çok yakınlarım bile gerektiğinde rahatlıkla özensiz davranmaya başladılar. Ne de olsa ben halden anlardım ve hoş görürdüm. Küsmezdim, kırılmazdım. Kapris mi? Unutun gitsin! Peki sabırlı olmak iyiydi hani? Sabrın da bir sınırı olmalıymış ve bu sınır benim zannettiğimden çok daha gerilerdeymiş meğerse! Kendime zarar verecek boyutta bir sabır hiç de iyi değilmiş. Yani “iyi” bir özelliğin fazlası “daha iyi “olarak sonuçlanmıyormuş. Bir de özveri vardı değil mi? Öncelikleri karşı tarafa verdiğinde , bunun büyük bir alışkanlık ve sıradanlık duygusuyla kabul gördüğünü fark ettiğimde ne yapmalıydım sizce? Kendi kendime “Keşke bencil de burada olsaydı” diye söylenmeye başladım. Günlerce onu her yerde aradım. Onu tekrar görmeyi çok istiyordum. Beynimin koridorlarında gezerken bir köşe başında “Olgun” la karşılaştığımızda birbirimize düşman gibi bakar olmuştuk. Aramıza kara kedi girmiş, büyük aşkımız hasar görmüştü.

Sonra bir gün artık umudumu yitirmeye başladığım bir anda “Bencil” geri döndü… Sevinç çığlıkları atarak karşıladım. Onu ne kadar özlediğimden bahsettim. Yaşadıklarımı anlattım susmak bilmeden, heyecanla. “Tamam, sakin ol!” dedi yüzünde hınzır bir gülümsemeyle; “Ben hallederim” Gözlerinde tuhaf bir pırıltı vardı… İçim rahatlamıştı. Artık kendimi daha iyi hissediyordum. Üzüldüğüm bir çok olayla, onun sayesinde başa çıkabiliyordum yavaş yavaş. Derken bir gün, daha önce sakin ve serinkanlı karşılayacağımdan emin olduğum bir durumda bir anda patlayıverdim. Bir volkan gibiydim adeta. “Bencil yönetimi iyice ele almaya başladı galiba” diye paniğe kapıldım. Bu, benim yıllardır hiç de alışkın olmadığım bir durumdu. Kendimi susturamıyor konuştukça kendimi daha kötü ve çirkin hissediyordum. Katı, acımasız ve öfkemi kontrol edemez bir durumdaydım. Kısacası kendimi tanıyamıyordum…

“İstediğin bu değil miydi?” diye seslendi bana “Bencil”. “Hayır!” diye bağırdım. “İstediğim bu değil!”… İstediğim her ikisinin doğru zamanlarda devreye girmeleri ve bana yardımcı olmalarıydı. Sonra oturup her ikisiyle de konuştum. “Olgun” , aramızda geçenler yüzünden bana biraz kırgındı hala; “Bencil “ ise kendisini kanıtlamak istediği için heyecanlı… İstediklerimi anlattım uzun uzun. “Eğer birlikte yaşayacaksak, kuralları ben koyacağım ve siz ikiniz bana yardımcı olacaksınız. İkinizin de iyi ve kötü yanları var. Biriniz olmadan diğerinizin de bir anlamı yok. Sırf bu yüzden bile birbirinizi kollamak durumundasınız. Yerine ve zamanına göre gerekirse birlikte bile çalışacaksınız. Ben de elimden geldiğince her ikinizi de rahat ettirmeye çalışacağım”

Şimdi mi? “Olgun” la aramızı düzelttik. Ama haşarı “Bencil” , ara sıra hiç ummadığım zamanlarda ortaya çıkıp yeni patlamalara neden olabiliyor. Sonra da “Olgun” dan okkalı bir azar yiyerek uslu uslu köşesine dönüyor. Biz böyle yaşayıp gidiyoruz işte...

Resim: Frida Kahlo

15 Haziran 2008 Pazar

Şarkılara sordum söylemediler- AHMED CEMİL


uyku tutmadı bu sabah sağa dön sola dön tekrar uyumanın imkanı yok. o halde dallamalığın da lüzumu yok kalk bir iki kitap oku bari dedim zatı alime. el yüz yıkama ve ihtiyaç faslı için önce banyoya tabi. ayıptır söylemesi kenefte oturuyorum le penseur gibim.

o da ne ? havalandırma boşluğunda tuhaf sesler..
evet evet martı sesleri bunlar.
keneften sonra söylemesi ikinci ayıbım, deniz manzarası olmasa da denize yakın olduğundan konutumuz yaz kış boldur martılarımız.
ama ilk defa bu kadar yakından şahit oldum konuşmalarına!

genç bir martı ile bilge bir martı biz insanları da ilgilendiren ilginç bir hasbihal yapıyorlardı.

ben diyeyim bilerek ve isteyerek siz deyin taammüden ama sonuçta kulak misafiri oldum olaya.

-lag lag klag klagg klagg

-auuuuw

-klag lag lag

- auuw. klagg lag klagg gag.

- auww.

-şinasi abi n’olacak bizim bu halimiz.

-ne varmış halimizde yiğit can.

-daha n’olsun abi. hadi yazın neyse de. kışın götümüz donuyor bu kiremitlerin tepesinde.

şu insanoğluna imreniyorum valla. kıskanıyorum hatta. ohh ne güzel sıcacık evlerinde mışıl mışıl uyuyorlar. yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında.
bize bak bir de! buz gibi denizin üstünde saatlerce balık kovala şansın varsa gün içinde belki bir iki tane girer boğazından içeri. ya da dakikalarca nefes nefese vapurdan atılacak bir lokma kuru simitin peşinde kanat çırp. hayat mı bu şinasi aağbi?

-bak yiğit can. o hayatlarına özendiğin insanlardan kaç tanesi de sana özeniyor biliyor musun? şu kuşlar, martılar kadar özgür olsam. göklerde, zirvede olsam kanat çırpsam güneşe yaklaşsam ve oradan izlesem doğayı, yeşili, maviyi kötülüğün ve insanların olmadığı yerden dediğini.

al işte özendiğin sıcak yatağında yatan insanlardan biri aşağıdaki 10 numara. evli ve çocuklu. iyi bir işi var iyi kazanıyor, aç değil açıkta değil ama mutsuz. ama huzursuz. kimsenin kendisini anlamadığını düşünüyor. kurulmuş robot gibi her gün aynı şeyleri yapmaktan sıkılmış. bırakıp gitmek uzaklaşmak istiyor her şeyden ama kanatları yok!

keza çaprazdaki 7 numaranın lise sona giden kızı. yoğun bir aile baskısı altında. o güzel sanatlar okumak istiyor. lakin her ikisi de avukat olan anne babası hukuk okumasını istiyorlar.
bunalmış durumda intihar etmesinden korkuyorum. ya beş numaraya ne demeli ? 30 sene bürokrat olarak çalıştığı kamu kuruluşundan geçtiğimiz sene emekli oldu. büyük bir boşlukta buldu kendini. fazla arası olmadığı içkiyle sıkı fıkı dostlar şimdi. sarhoş gezdiği zamanlar ayık gezdiği zamanlardan fazla.

- tamam tamam şinasi ağbi diğer örneklere geçme istersen. ben dersimi aldım ağbi. şimdi de boğaz havası almaya gidiyorum. istediğin bir şey var mı benden?

selametle git yiğit can selametle.

yazan’ın deepnotu : işbu yazı onaltıekimikibinaltı istanbul sabahında gerçek bir olaydan esinlenerek klavyeye alınmıştır. lakin bu haziran ıscağında niye tekrar gündeme geldiği net olarak bilinmemektedir. dolayısı ile alıcılarınızla oynamamanız hususiyetle rica olunur.

Du yu spiç inciliş da- FARUK SÜRENER

Sevcili arkadaşlar! Size diyrum size! Az yanima yaklaşin da bişey anlatacağum size. Aydinlatacağum yani. Yahu cel sen bi dinle, ondan sonra karar verirsun aydinlanmaya ihtiyacun olup olmadiğinu. Peki sen bilirsun. Biz yaziyu tiklayanlarla tevam edeceğuz. (Ondan sonra peşumden gelip de “Tariiik, Tariiik, ben ettum sen etme, lutfen aydinlat beni” deme ama).

Bugünkü konimuz yabanci dil, sevcili arkadaşlar. Yabanci dile karşi yabanciluk çekiysenuz bu yaziyu mutlaka okumalisinuz.

“Yabanci dil” ne demektur, once oni bi anlayalum da oyle yaziya başlayalum di mi? Evet, “yabanci dil” kelimesi dilimize kendi dilimuzden gelmiştir. Anlami şudur, diyelim ki yurtdişina cittun, karşinda bir adam konişiyor konişiyor, kendinu yirtiyor ve sen hiç bir şey anlamiyorsan o dil yabanci dildur. O konişan adami anliyorsan, o zaman niye bi saattir adami koniştiriyorsun kardeşum! Adam senun cibi Türk ve Türkçe anlatiyor, kendinu yirtiyor, ayiptur yaa, desene “Uyy hemşerum ben de Türküm, seni anlayrum”... (yok yok.. bugün sinurlenmeyeceğum)

Bazilarinuz soracaktur, “Tarik bu yabanci dili oğrenmek içun ne yapabiliruz?” Yabanci dil kurslarina katilun. Ben katildum. Cittum, bizim orda bi kurs varidu, girdim içeru, dedum, “bana şoyle havalisundan ve sitiratecik oneme sahip bi yabanci dil oğretun”. Ayda 500 YTL’ye Atlantisçe kursu alayrum şimdu. Kita bulunir bulunmaz, sıkı durun Atlantislu kizlar, derdinizu anliyacak bi adam var şu koca dunyada...

Yabancil dil kurslarina katilmayanlarinuz içun bi bilgi vereyum. Kurslarda oğrendiğinuz her seviyeyi 2-3 ayda tamamlarsinuz. İşte bu seviyelere “kur” denir. Fakat bazilaru bu “kur” kelimesinu, payanlara hoşina citsun diye cuzel laf ederken soylediğimuz “çapraz kur” kelimesi ilen kariştirayi. İkisu ayri şeylerdur, karişturmayun.

Tabi bazilarinuz yine diyecek ki, “Ula Tarik, başliğu İncilizce yazmişsun, en pöpüler dil olan İncilizce’den hiç bahsetmeysun, biz bu yaziyu belki İncilizce’yi Tarik sayesinde bu sefer oğreniruz diye okuyoriz, ha buraya yaz bi kaç kelime de oğrenelim.” Hay hay efendum, ne demek.

İncilizce’de “Hello” demek, “Merhaba” demektir (yazildiğu cibi okinur).

“Apple” demek “Elma” demektir (yazildiğu cibi yenir).

“Refrigirator” ise “Buzdolabi” demektir (yazildiğu cibi okinmaz, biraz beklenur, okunuşu hatirlamaya çalişilur). Bu kelimedeki “g” harfi Türkçedeki gibi “c” diye okinur (Hani Türkçede de “Giresun” kelimesi “Ciresun” diye okunir ya, oni kastediyrum).

Şimdi de bi cumle kuralim “The cat is going to the kitchen” cumlesinun anlami şudur, “Kedi mutfağa cidiyor, tikkat et tezgahtaki kuşbaşilara, once tedbir” okunişu da “Di çet iz coing tu di kitçun” dur.

Cördüğünuz cibi İncilizceyu anadilum gada cuzel gonuşayrum. (Yazinun burasinda Faruk abi celdi, bakti, bakti, “Yahu Tarik, senin ananin dilinu tarlada çalişirken hiç eşek arisu falan sokmuş miydu?” diye sordi ve cittu. İyidur ama piraz tuhaf bi adamdur bizum Faruk abi vesselam. Faruk abi dedim de aklima geldi, onun sayfasinda okumişidum, o da derdinu anlatacak kadar Japonca biliymuş ama dertlerinden bahsedup Japonlari sıkmak istemiymuş. Çok muhterem bi insan hakkaten)

Şimdu bazilarinuz diyebilir ki, “Tarik yazinu okudim ama hala İncilizce konuşamayrum. Yazinun başinda ne artislik yapaysun, ‘mutlaka okuyin’ falan diyerek”. Onlari oncelikle terbiyeye davet edeyrum. Zaten yazinun başindan beri konişup konuşip durdu onlar, (yok “Tarik şoyle nasil”, yok “Tarik boyle nasil”) konişmaktan dersi dinlemiyorlar ki! Dinleseydun dersi adam cibi kardeşum! (Yok yok, bucün kesinlukle sinurlenmeyeceğum).

Yine bi yazimla toplimu Oxford sokaklari cibi işul işul aydinlattiğum için çok mutluyim sevcilu arkadaşlar. Corüşmek uzere.. Bye... (“Bay” diye okunir. Onin da anlami “erkek” demektur, ama nedense İncilizler hep oyle ayrilur.)

TARİK (Toplum Aydinlaticisu)

fotoğraf: http://katrinavillasin.deviantart.com/art/english-69920943

Ruhumuz çöl olmasın- FULYA

Bazıları uyuyor, bazıları oturduğu sandalyede sıkıntıyla sürekli konum değiştiriyor bazıları da cep telefonu ile fazlaca meşgul...Konuşmacı devam ediyor: "Ağaçlar yok olduğu için bu topraklar çöle döndü...Biz insanlar doğayı yok ediyoruz, ormanı yok ediyoruz...Yakında çölün ortasında yaşayacağız...Çok geç olmadan bir şeyler yapılmalı..." Kendi kendime "Bizim ruhlarımız çöle döndü, belki de bu yüzden, sırf herşeyi kendimize benzetme alışkanlığımız yüzünden doğaya bunu yapıyoruz." diyorum. Kendi ruhuna özen göstermeyen neye özen gösterir ki, kendi ruhunu kurtarmaya çalışmayan neyi kurtarmaya çalışır ki, kendi ruhuna atılan çöplerin farkında olmayan neyin kirlendiğinin farkında olur ki...

İnsan artık hayatın üzerinden parmak uçlarında geçmeye başladı. Ayakları, hayatın o kumlu toprağına hiç mi hiç iz bırakmadan öylesine dokunuyor. Hiç bir şeye ilişmek istemiyor belli ki. Attığı hiç bir adımdan emin değil. Sürekli birileri kolundan bacağından çekiştirip duruyor, birileri sürekli bir şeyler fısıldıyor kulağına, birileri gerçek olmayan görüntülerle aptala çeviriyor onu...Neye inanacağını, nereye bakacağını, neyi dinleyeceğini şaşırıyor insan...Ruhundaki ağaçları tek tek koparıyor her aklı karıştığında...Sonra kıyamet gibi yağmur yağıyor ruhuna o can veren toprakları kayıp gidiyor...Tutamıyor insan o verimli topraklarını...Zaman geçiyor çöle dönüyor ruhu...Ne bir ağaç, ne bir kuş sesi...Çöl...Sonsuza uzanan ve kemik yığınları ile dolu ölümcül bir çöl...

Kimse onu çekiştirip durmuyor artık, kimse ona bir şeyler fısıldamıyor...O zaten ölümün kucağına atmış oluyor kendini çoktan...Düşüyorlar yakasından...O can veren ağaçlar yok artık...Biliyorlar ki bir daha hayat yeşermeyecek o ruhta...

"Çok geç olmadan bir şeyler yapmalıyız" diye devam ediyor konuşmacı..."Ağaçlar yok oluyor..."

Fotoğraf: http://nebulaskin.deviantart.com/art/Dancing-in-the-Desert-27933155

Suskun- HOŞSADA

Hiçbir şey suskunluğun verdiği üzüntüyü yok edemiyor. Ve o suskunluktan çıkan binlerce anlam insanı nefessiz bırakıyor. “Hani” diyorsun “hani öyle bir kasırga çıksa da alıp götürse içindekileri. Ya da bu suskunluğun dibine vursa seni” Ama ne o kasırga geliyor ne de o suskunluk bitiyor… Her şey uzuyor… Uzadıkça yalnızlaşıyor… Yalnızlaştıkça sorular çoğalıyor…

Hiçbir soru cevapsız değil ama çoğu soru dilsiz kalıyor bazen… Hayat ya da hayatındaki birçok insan seni suskunluğuyla cezalandırıyor. Ve anlıyorsun; hiç kimseye böylesi bir tutkuyla bağlanmamalısın. Ne bir sevgiliye, ne bir dosta ne ablaya, abiye, kardeşe ne de herhangi birine… Bağlandıkça dile geleceği yerde sesler sağırlaşıyor… Kimi zaman köreliyor… Kimi zamanda beklenmedik şekilde dile geliyor… Bu bir karmaşadır… Ve her karmaşa çözülmeyi bekler… Çözümsüz kalan her suskunluk yeni düğümler atar insanın içine…

İnsana biraz umut lazım… Hayattan uzak kalmak belki bir umuttu yeniden doğmaya, arınmaya… Kendini dinlemek her zaman iyi gelir… Ve toparlanmak belki de uzaklaşmak en güzel çözümdür…Kötü olan tek şey herkese uzak sandığının sadece sana uzak olmasıdır…

Fotoğraf: http://foureyes.deviantart.com/art/Silent-Words-1189359

Toplantı tutanakları- KEREM OĞUZ


İş yerinden çıkmama iki saat kadar kala, yaklaşık iki saatlik işim varken telefonum çaldı. Patronum onu temsilen bir toplantıya katılmamı rica etti. Hıyar tarlasında bir korkuluk lazımmış, gideriz. Daha öncede yapmadığım bir iş değil. Lakin bu durumda bugün bitmesi gereken işim için fazla mesai yapmam gerekecek. Bunu da tartışacak durumda değilim, zira daha yarım saat önce papara yedim. Yeni talimatta ise not tutmam ve sonrasında patrona anlatmam ısrarla tenbihlendi.

Toplantı sırasında her zaman yaptığım gibi ilk 20 dakika fırtınalar estiriyorum. Çünkü 20 dakika sonra konuyu anlayacak, takip edecek, açılım getirecek bir halim kalmayacak. Yaklaşık 40 dakika boyuncada papağanın okur yazarı misali not tutuyorum. 40 dakika sonra iş başka bir şeye dönecek biliyorum. Defterime şöyle bir giriş yaptığım anda iş kopuyor zaten ;

"İş yerinden çıkmama iki saat kadar kala, yaklaşık iki saatlik işim varken telefonum çaldı. Patronum onu temsilen bir toplantıya katılmamı rica etti. Hıyar tarlasında bir korkuluk lazımmış, gideriz"


Korkuluk benzetmemi çok seviyorum ben. Ve hatta yeni ismim olabilir bu diyorum. Kuşlar için varım ama içim saman dolu. Korkuluklar üzerinde düşünürken birisi bana bir soru soruyor. Hızla ve katiyetle, çok süper bir cevap verecek gibi yapıpı "I have no idea" diyorum. Ben bu cümlenin Almancasını da çok severdim. Okul hayatımda Alman hocalarıma karşı en çok kurduğum cümleydi bunun almancası. Böyle o kadar kesin ve hızla derdim ki adam / kadın şaşırırdı. Böyle insan bir hatırlamaya çalışır, bir şeyler mırıldanır, sağda solda kopya bekler di mi.

eeeehhh. bilmiyorum ulan işte.

Ben yaşlarda sempatik bir fransız bir iki iyi espiri yapma girişiminde bulunuyor. Ben de buldum şoparı tabi, kendi dümbeleğimi alıp hemen yanına varıyorum. Karşılıklı atışıyoruz falan. Ama hayır. Karpuz memeli patronice sevmiyor espirilerimizi. Yüzü buruşuyor, iş konuşmaya devam etmek istiyor. Etsin canım tutan yok. Hem ben sustim zati. Ama bu fransız oğlan benden de lakayıt çıktı. Hala konuşuyor, espiriler yapıyor falan. Patroniçe kıskanmış olacak ki bir espiri de o patlatıyor.

Hiç komik değil.

Hiç komik değil ama o çok gülüyor. En kötüsü de gülerken doğrudan bana bakıyor. Yani ben de gülmek zorundayım. Şu hayatta en beceremediğim şey yalandan gülmek. Onun haline gülsem diyorum, o da komik gelmiyor. Gözleri kırpışıyor, karpuzlar böyle yukarı aşşağı ata faytonu çeken atın başı gibi sallanıyor. Sonra ben de gülecek bir şey buluyorum nihayet. Kendime gülüyorum ben de. Kendi halime, zavallılığıma gülüyorum. İlahi patroniçe, çok komiksiniz hah haha hahaa. Vah zavallı başım benim vahhh...

Vakit geçiyor ve mesai saati bitiminde azad ediliyoruz. Yerime dönüp çalışmam lazım. Toplantı tutanaklarını yazmalıyım. Masama oturduğumda çaycı ayşegül geliyor, mesai saatine bitmesine rağmen "çay ister misin kerem abi" diyor. O da servise yetişecek ama bana kıyak geçiyor. "İstemiyorum çay, teşekkür ederim ayşegül."

Patron arayıp toplantı tutanaklarını soruyor. Hazırlıyorum efendim diyorum, geliyor tutanaklar.

Ve bir kere daha çaycıların, şöförün ve stajyerlerin en sevdiği çalışan olmayı başardığımı fark ediyorum. Bir gün umarım müdürümün de sevgisini hakederim. İşim gerçekten de çok zor...

K.


Fotoğraf:http://chop.deviantart.com/art/Meeting-box-36070902

Zaman tüneli- MEHMET SAĞLAM

Neden bazı deyişleri veya veciz ifadeleri çabucak benimser ve dağarcığımıza alıp hemen kullanmaya başlarız?.. Bence bunun üç nedeni var; ya ses uyumları kulağa hoş gelir, ya söz dizimleri göze hoş görünür ya da kolay ezberlenir ve alışılmadık bir yapıya sahiptirler. Ne var ki, bu aceleye getirilen kabullenişten ötürü, böylesi ifadelerin içerdikleri anlam çarpıklıklarını veya mantık hatalarını uzun süre fark edemeyiz.

Zaman Tüneli de böyle bir tamlama… Ve iki çok büyük yanlış anlamanın simgesi: a- Zaman düz, lineer bir çizgi olarak algılanmakta, b- Zaman dümdüz, karanlık ve uzun bir tünel olarak hayal edilmektedir.

Âşık Veysel’in “uzun ince bir yoldayım/gidiyorum gündüz gece” ve Cahit Sıtkı’nın “yaş otuz beş/yolun yarısı eder” dizeleri bu yanlışlığı bugünkü kuşaklara kuvvetle dayatmıştır, kanaatindeyim. Eğer Veysel ve Tarancı, Einstein’ı okumuş anlamış olsalardı, zamanın ne denli rölatif/göreli bir kavram olduğunu ve kronolojik bir sırayla yazılmış tarihin, zaman denen olguyu asla tanımlamadığını belki de görmüş olurlardı.

Oysa zamanın göreceli/izafi olduğu ne kadar da aşikâr…

Zaman var elbette ve uzayla birlikte evrenin bir boyutunu oluşturuyor. Fakat onun evrensel anlamda bir ölçüsü yok. Kendi işlerimizi kolaylaştırmak için oluşturduğumuz saat, gün, ay ve yıl gibi ölçüler sadece bizim sübjektif birer kategorizasyonumuz… Ve hele yolun yarısı veya uzun-ince bir yol hiç değil.

Evren bile, Büyük Patlama’dan bu yana geçen 15 milyar yıllık ömrünün farkında değilken ve teoriye göre Büyük Sıkışma yüzünden 5 milyar yıl sonra yok olacakken, 20 milyar yıllık dünyasal zaman dahi Kâinat’ın tek bir nabız atışı ancak olabilir.

Bence zaman; ölçümdışı ve özgür bir sonsuzluktur ve onu tünellere sığdırmaya çabalamak beyhude bir uğraştır!

Peki, acaba geçmiş zaman veya yaşanmış yıllar, zamanın birer donmuş, katılaşmış hâli olabilirler mi? Elbette hayır!... Tarih olsa olsa deneyimlerimizin zihinlerimize kazınmış sırasal bir listesidir veya bellek bankamıza yatırdığımız “tahviller”dir; ayrıca zamanı betimleyen bir olgu asla değildir.

O hâlde, zaman tüneli diye bir kavram olmaması gerekir. Ama bu iki sözcüğün ifade ettiği gerçek kavramı belki başka sözcüklerle anlatma olanağımız vardır: Donmuş Deneyimler desek mi acaba?

Olabilir…

Siz ne dersiniz?...

Gelelim “zaman tüneli”nin bir başka zararına... Daha doğrusu Veysel ve Tarancı’nın söylediklerinin bize verdiği zarara...

Önce iki farklı kültürü karşılaştıralım: Biri yaşamı yetmiş yıllık uzun ve ince bir yol olarak görüyor; o yolda gidiyor gündüz gece. Yol dümdüz, dikensiz, tehlikesiz ve monoton... Diğer kültür, “Hayat kırkından sonra başlar” ve “Yaşam yüksek bir dağa benzer; çıkışı zor, inişi kolay ve zevklidir...” diyor.

Bu iki kültürün doğruluğunu veya yanlışlığını tartışamayız elbet; ama bir kültürün o kültür içinde yaşayan insanlara kaybettirdiği veya kazandırdığı şeyleri ve yaşam felsefesini tartışabiliriz.

Sorun kendi kendinize: yaşam kırk yaşına kadar bin bir zorluk çektikten, yani yokuşu çıktıktan sonra elde ettiğimiz maddi ve manevi birikimlerden sonra daha kolay yaşamaya ve zevk almaya başladığımız bir olgu mu; yoksa upuzun, monoton yetmiş yıllık bir yol mu acaba?

Birincisinin daha doğru bir tanım olduğu kanaatindeyim ben.

Öyleyse, son bir soru daha: Veysel ve Tarancı’nın iki ayrı zamanda söylenmiş bu iki sözü bugünkü Türk Kültürü’nün yaşam felsefesini olumlu yönde mi etkilemiştir, olumsuz yönde mi?

Düşünceyle kalın...

Fotoğraf: http://muszka.deviantart.com/art/time-time-time-85094395

Anlaşmak üzerine- NİHAL YETKİN


Hangi ilişki içinde olduğunuz önemli değil, etrafınızdaki insanları şöyle bir aklınızdan geçirin. Benim görebildiğim, üç temel gurup var: Zaten anlaştıklarınız, (gönüllü ya da mecburen) emek vererek, zorlayarak ya da tartışarak anlaştıklarınız ve anlaşmamakta anlaştıklarınız. Yani diyelim iki nokta ve iki insan var: zaten aynı noktada olduklarınız, farklı noktalarda başlansa da ortada buluşabildikleriniz ve olduğunuz noktada kıpırdamadan kalmayı seçtiğiniz guruplar… Bu anlaşma ya da anlaşamama durumunun ne yaş, ne milliyet, ne cinsiyet, ne sınıf, ne mal, mülk, ne konum tanımayabileceğini ve zaman ve mekan yakınlığı ve uzaklığıyla göründüğü kadar ilintili olmayabileceğini hayatın içinden çeşitli örneklerle zaten biliyorsunuz.

Biraz daha ayrıntılı bakalım bu guruplara, anlaşacak mıyız, görelim...

1. gurup sizin kafa denginizdir. Her zaman eşduyuş, eşdüşünüş gerektirmez bu, yani her konuda aynı şeyleri düşünmek ya da hissetmek zorunda değilsinizdir. Ama iletişimdeki boşlukları ustaca kapatır, en az çabayla en sağlıklı köprüleri kurarsınız. Birbirinize karşı kalp ve mantık yolları sonuna kadar açıktır. O yüzden doğru soruları sorar, mesajı doğru kavrarsınız. Aylar önce burada sevgili Sibel'in bir yazısında ya da yorumunda okuyup benimsediğim gibi "aynı pencereden bakmasanız da aynı yere bakıyorsunuz"dur.

2. gurupla aynı dili konuşsanız da aynı dili konuşmuyorsunuzdur. Bu tesbit, ilk bakışta çelişkili görünüyor ama "dil"lere yüklediğim anlamın iki ayrı anlamı olduğunu düşündüğünüzde değildir! Anlaşamama nedeni iki yönlü olabilir, dilsel ve dildışı.

Dilsel derken kastım, kullanılan sözcük seçimi yanlış ya da maksadının dışında olabilir ya da söyleme biçiminiz söylediğiniz içeriğin anlaşılmamasına neden olabilir. Ne kadar doğru sözcükler kullansanız, ne kadar iyi bir üslupla konuşsanız da durum değişmeyebilir, çünkü her ifade bir parça eksiktir ve istenen yere doğru çekilebilir. Ayrıca söylediklerinizin nasıl algılanacağını hiçbir zaman kontrol edemezsiniz. Söylediklerinizin her zaman gerektiği gibi dinlendiği belirsizdir, bazen bir sözcük diğer tüm sözcükleri yutar ve kendinizi karşı tarafın kör zindanlarına yargısız olarak atılmış halde bulabilirsiniz.

Dildışı anlaşamamaya gelince, ismini bazen koyduğunuz bazen koyamadığınız şekilde bazı kişilerle anlaşamayabilirsiniz. Empati güzel bir reçete gibi sunulsa da yetersizdir çoğu kez. Yetersizliğin bir nedeni birinin diğerinin yerine asla ya da o an için geçemeyeceği ve onun gibi düşünemeyeceği durumlardır. Örneğin bir kız anne olmadan annesi gibi nasıl düşünebilir ya da daha marjinal olarak (çünkü biyolojik ve onun getireceği ruhsal farklılıklar vardır işin içinde) bir anne bir baba gibi ne kadar düşünebilir… Daha da önemlisi örneğin birinci örnekte kız anne olduğunda kendi annesi gibi ne kadar düşünebilir ve onu daha iyi anlar hale mi gelir?

Çoğu kez empati dendiğinde kişi karşı tarafın konumuna geçebilse de kendi psikolojisini ve kendi geçmişini beraberinde taşımaktadır. Bunu desteklercesine, bazı öğrencilerden öğretmenlerin de bir zamanlar öğrenci olduğu halde nasıl da olup da kendilerini anlamadığını duyuyorsunuzdur, ya da bir baba yöneticinin personeliyle aynı yaşta bir oğlu olduğu halde oğluna davranılmasını istemediği şekilde personele karşı davranışını görüyorsunuzdur. O yüzden empatiye giderek daha az inanıyorum ben. İddiamın tersi güzel örnekleri tecrübe eden şimdi konuşsun ya da ilelebet sussun!

Benim ileri sürdüğüm ve bana sorulduğunda işaret ettiğim alternatif şu: anlaşamadığın kişiyle anlaşamadığın nokta üzerinde emin misin ve bunu tamir için ne yapıyorsun? Tabi ki bunun hap gibi bir cevabı hiçbirimizde yok. Ama şahsen iletişimle halledilebilecek pekçok şey olduğuna inanırım ve bunu uygularım da. Bu noktada anlaşmak için görmenin önemine işaret etmek ve bununla bağlantılı benzetmelerden devam etmek istiyorum.

Bazı dillerde görmek anlamak anlamında kullanılır. Biriyle anlaşamıyorsanız bir şeyleri göremiyorsunuz demeye varır bu. O zaman ilk olarak kendinize dönüp, bir eksik keşfettiğinizde uygun bir gözlük bulmalısınız. Yok kendinizden kaynaklanmadığını düşünüyorsanız karşı tarafa uygun bir gözlük önermelisiniz. Eğer sorun ikinizin de kendi görüşünüzden kaynaklanmıyorsa duruma bir de uzaktan bakabilmek için uygun bir dürbün bulma işine girişebilirsiniz. Belki de olay görememek de değildir, baktığınız yerler farklıdır, o halde birbirinize o noktaları göstermeniz gerekir sakin ve sabırlı olarak.

Gerek dilsel gerek dildışı olsun, bütün engelleri aşabilirsiniz bu gurupla, er ya da geç. Çünkü birbirinizi zor ya da gecikmeyle de olsa dinleyebiliyor ya da anlayabiliyorsunuzdur…Çünkü o an ya da mevcut şartlarda bu emeğe değeceğini düşünüyorsunuzdur…

3. gurupla anlaşmak umutsuz bir vakadır. Birlikteyken diyalog değil, monologlar yaşanmaktadır. Bkz. TV'deki pek çok tartışma programı. Çünkü taraflar anlaşmaya hazır değildir, çıkar ve beklenti farklılığı ile anlaşamayacak kadar birbirlerinden kopuktur, kendi görüşlerinde ısrarcıdır ve en önemlisi geçinmeye gönülleri yoktur. Sertab'ın bir şarkısındaki gibi bir adım geriye uzlaşırlar ve birbirini görmezlikten gelirler.

Resim: http://akdreamweaver.deviantart.com/art/Communication-49811666

Adrasan- ÖZLEM AKAYDIN

Tatil için Akdeniz'in büyüsüne kapılıp, Antalya'yı seçtiyseniz ama tatil yaparken ille de huzur ve dinginlik arzuluyorsanız; 2 km.lik kumsalıyla ''Adrasan'' beldesi sizin için mükemmel bir alternatif olabilir.

Adrasan'ın adı günümüze mitolojik çağlardan geliyor. Antalya'nın Kumluca ilçesine bağlı Adrasan'ın bir diğer adı da Çavuşköy ancak yöre halkı ve beldeyi ziyaret eden yerli ve yabancı turistler Adrasan adını kullanmayı tercih ediyorlar.

Adrasan'ın en önemli özelliklerinden biri ; bir Antalya beldesi olmasına karşın ; sürekli esen rüzgarı sayesinde hava sıcaklığının Antalya’dan 3-4 derece düşük olup asla bunaltıcı ve nemli olmayışıdır; özellikle diğer şehirlerden gelenler için Mayıs ve Eylül ayları tatil için çok uygun bir dönemdir.

Antalya'ya 95 km., Kumluca 'ya 25 km. uzaklıkta olan bu güzel beldede tatil yaparken bir çok alternatife sahip olmak mümkün.

Yürüyüşe ilgi duyanlar için yürüyüş alanları var. Sazak Koyu'na veya Gelidonya Burnu'na rahatlıkla yürünebilir. Piknik yapmak isteyenler için ağaçların altında piknik alanları mevcut. Beldedeki doğal güzellik, piknik yapacakları doğayı kirletmemek konusunda en başından ikna edecek nitelikte.

Denizi sığ olduğundan çocuklarıyla tatile gelenler ya da yüzme bilmeyenler rahatlıkla denizden yararlanabilirler ancak deniz sporlarıyla profesyonelce ilgilenenler de üzülmesinler, su kayağı, sörf gibi alternatifler de mümkün.

Adrasan'da günü birlik tekne turları düzenleyen gezi tekneleri var. Bu gezilerle Sazak, Çıralı, Phaselis, Olympos ve Suluada'ya ulaşmak mümkün.Suluada'da biraz duraklamak lazım; çünkü adanın içinden çıkan, hem yazın hem de kışın soğuk olan bir su var. Yöre halkının anlattığına göre, bu su böbrek taşlarını ve kumlarını temizliyor. Böbrek rahatsızlığı olanlara şifa veriyor.

Günü birlik turlara katılınca Olympos antik Kenti'ni Yanartaş'ı, Çıralı'yı görüp de etkilenmemek elde değil. Tekne gezisi biraz uzarsa Demre, Patara ve hatta Kaş'a kadar uzanmak mümkün.

Adrasan'da tatil yaparken ve bir de tekne turuna çıktıysanız ilk fark edeceğiniz denizin rengi olacaktır. Mavinin mükemmel tonları uzun süre belleğinizden silinmeyecek.

Yine tatil süresince sadece birer kere de olsa güneşin doğuşu ve batışı Adrasan’dan izlenmeli.

Adrasan'da Akdeniz balıklarının pek çok çeşidini de bulabilmek mümkün ki bunların başında avlanması çok da kolay olmayan, eti lezzetli Grida ( – Lahos – da denir ) balığı geliyor.

Sit alan olmasından ötürü Antalya'nın beton haline dönüşmeyen beldelerinden biri olmasıyla, gidip görene verdiği huzuru ile, bu yıl farklı bir tatil geçirmek isteyenlerin, ya da tatilini Beldibi, Kemer, Çamyuva hatta Kumluca gibi yörelerde geçirmeyi seçenlerin, mutlaka görmesi gereken bir yer Adrasan.

ULAŞIM :

ÖZEL ARAÇLA GİTMEK İSTERSEK :

Antalya’dan Kumluca yönünde ana yoldan giderken, Adrasan (Çavuşköy) yazılı kavşaktan içeri girmemiz gerekiyor. Bundan sonra 22 kilometre süren bir yolculuk yapmalıyız. Yol biraz virajlı. Çam ağaçlarının kokusu ve sessizlik yolun virajını unutturuyor. Yolculuğun sonunda Çavuşköy Merkezine ulaşıyoruz. Köy merkezinden 2 kilometre daha gidersek sahil karşımıza çıkıyor.

OTOBÜS İLE GİTMEK İSTERSEK :

Antalya garajından, 15.45'de, Kaş- Patara minibüslerinin kalktığı yerden ise 16.00'da kalkan tek minibüs ile doğruca Adrasan’a gelmek mümkün. Ayrıca bazı oteller Antalya – Kumluca otobüsleri’ne binen yolcularını Adrasan yol ayırımından da alabiliyorlar.

KONAKLAMA: Adrasan’da tesisler genellikle Nisan ayının 15'inde çalışmaya başlıyor ve Ekimin ortalarına kadar hizmet veriyor.

Adrasan’daki Otel, Motel ve Pansiyonlardan Bazıları :

- Papirus Otel : 1999 yılında hizmet vermeye başlayan Papirus Hotel butik otel tarzında bir mekan. 9 odası bulanan otelin 23 kişilik yatak kapasitesi mevcut. Restoranı, havuzu, klimalı odaları, otoparkı , sahildeki şezlongları ile misafirlerine her türlü konforu yaşatma çabasında.

- İletişim adresleri : www.papirushotel.com , telefonlar 0242 883 10 46 ve 0242 883 11 16 / 0536 389 79 28.

- Yavuz Motel : Denize sadece 50 metre mesafede olan Yavuz Motel’in 12 odası var ve odalar klimalı. Her odada çift kişilik yatak var ve ihtiyaç halinde ekstra yatak da eklemek mümkün.

- İletişim adresleri : http://www.yavuzmotel.com/, telefon 02428831179

- FELİX PANSİYON : Denize sıfır sahilde, palmiyelerin arasında ve çimlerin üzerinde 3 tane lüx bungalovdan oluşuyor. Ahşap mobilyaları, barı, restoranı, banyosu, tuvaleti, kliması ile misafirlerin rahat etmesini sağlıyor.

- İletişim adresleri: http://www.felixpansiyon.com/ , telefon 02428831365

Fotoğraf: http://turizm.usahealtharticles.com/wp-content/uploads/2008/03/adrasan.jpg

Ağlayan bebek, çocukluğum, babalar günü- TUĞBA


Uzaklardan gelen ağlayan bebek sesi, gecenin sessizliğini bölerken zihnimde şimşek gibi çakan soru işaretlerinin oluşmasına da neden oluyordu ister istemez. Uykudan uyanan, acıkan, konuşamadığı için derdini ağlayarak anlatmaya çalışan bir bebek olamaz mıydı ? neden olumsuz düşüncelere kapılmıştım ? Saatin 02:00 olması mı, bir süre geçmesine rağmen hala devam etmesi miydi beni endişelendiren ?

Orada mısın....Sustun ? yazan mesaja, ''Bir bebek ağlıyor..Ses uzaktan geliyor ama çok net duyabiliyorum'' yazdım zihin karışıklığımı paylaşarak. ''Annesi doyurunca susar merak etme'' diyordu gelen yanıtta ama susmuyordu ki..Bir süredir devam eden karışık düşüncelerin etkisiyle, ''Yoksa, geleceğine, yalnızlığına, kimsesizliğine mi ağlıyor ? dedim içim sızlayarak. ''Bak işte öyleyse bu kötü...Hala devam ediyor mu ağlama sesi? Balkona çıkıp daha iyi dinlesene ?


''Ben de bunu düşünüyordum zaten’’...Bir dakika...Sustu...Evet, ağlama sesi yok artık...

''Hadi rahat ol Demek ki, annesinin kollarında’’

Öyledir değil mi? evet evet başka ne olabilir ki? rahatım artık....

Düşündüğüm gibi olsaydı, şimdiye kadar polis ya da ambülans gelmez miydi? Yakın çevredeki evlerden duyan olmaz mıydı ? Evet, mutlaka annesinin kollarında yeniden uykuya dalmıştır ağlayan bebek.

On dakikaya ne düşünceler, senaryolar sığdırdığımı fark edince, çocukluğum geldi aklıma. Eve geliş saati geçtiğinde balkon penceresinin önünde babamı beklerdim eğer gecikeceğini haber vermemiş, ya da şehir dışına çıkmışsa. Dilimde bir şarkı, zihnimde sorular olurdu, ''nerede'', ''neden gecikti'', ''nasıl gelecek''le başlayıp bahçe kapısında gördüğüm anda mutluluğun verdiği rahatlıkla boynuna sarılmak için koşarken. Basamakları sayardım, zile basacağı anda kapıyı açıp, ''seni bekliyordum'' demek için. Gülerek içeri girdikten sonra antep fıstıklı ''damak'' çikolatası görünürdü yemekten sonra açmak şartıyla. Verilen sözü unutmak için gereken süre beş dakika olurdu genellikle ve yedinci dakikada çikolata çoktan mideye doğru yol almış olurdu.

Uzun zaman geçti üzerinden çocukluk yıllarımın. Büyüdüm, orta yaş grubunda yol alıyorum ''zaman çabuk geçiyor'' sözünü doğrulayarak. Geciktiği zaman hala balkon penceresinin önünde yine babamı bekliyorum, bu kez elimde telefon ''acaba şarjımı bitti ?'', ''neden telefonu açmıyor ?'', ''gürültüden duymuyor mu ?'' ''geldi de bahçeyle mi uğraşıyor yoksa ?'' sorularıyla. Bahçe kapısında gördüğüm anda rahatlığın verdiği mutluluk ve tebessümle kapıya doğru koşarcasına yürürken, dilimde ''babamla benim şarkılarımızdan'' Nur Yoldaş'ın ''Sultan-ı Yegah''ı ile Nilüfer'in ''Kar Taneleri'' oluyor o kısa süreler içinde.

Babacığım..Senden o kadar çok şey öğrendim ki bugüne kadar. Nereden başlasam anlatmaya ... Yürürken düşmemek için verdiğin desteği, okula gitmeden aşıladığın Atatürk sevgisini, örneği az rastlanır kitaplığını kullanmayı, araba kullanmayı, doğru, dürüst olmanın ne kadar önemli olduğunu, sakinliği, ''bin düşünüp, bir konuşmayı'' , sevgiyi, hayatı....

Çocukken ''babana daha çok benziyorsun ''derlerdi, büyüdükçe annemden de özellikler, benzerlikler aldım şimdi ikinize de benzetilmek ne kadar mutlu ediyor. Çok şey öğrendim ve o kadar çok şey öğreneceğim ki birlikte olduğumuz sürece....Konservatuvar sınavlarında şehir şehir gezerken, kurs dönemlerinde benimle öğrenci yurdunda kalırken hep desteğimdin, yanımda olman keyifti.. Yıllar önce, İzmir'e ilk kez seninle gitmek, teleferik'e binmek, Bornova, Karşıyaka, Narlıdere, Urla, Çeşme'de gezmek ne büyük keyifti bilir misin ? Dedim ya en büyük desteğimdin hala da öylesin. Zaman da yıllar da geçse devam ediyor alışkanlıklar. Yaşlarımız büyüse de sizlerin yanında hep çocuk kalıyoruz.


Bugün, Babalar Günü. Varlığından mutluluk hissettiğimiz, uzaklarda, farklı yerlerde, ya da dönülmez yollarda oldukları için hüzünlendiğimiz, ''baba'' olma mutluluğunu tadamasa da yüreğinde hisseden, kollarına almaya doyamaz, gözünden sakınırken kara toprağa vermek zorunda kalan, evlat acısı yaşayan, Ömrünün ikinci ya da son baharında olan, ailesiyle ya da huzurevi'nde yaşayan, mutlu ya da mutsuz...... BABALARIN, BABALARIMIZIN GÜNÜ.

Unutmayalım, unutturmayalım, ''bir gün''le sınırlı kalmadan yarınlara da erteleme yapmadan sevgimizi gösterelim. Hayat hem uzun hem de çok kısa....

''Babalar Günü Kutlu Olsun.''

resim kaynağı: http://www.ibupediatri.net/images/ataturk_HS.jpg

Duydum ki unutmuşsun-ÜÇ NOKTA

Bazı şarkılar bazı anları bekler... Dolmuştasın. Herkes müsait bir aşkta inecek gibi. O sıra şöför isyan gibi basar gaza. Serçe parmağıyla atarken vitesi, fonda Orhan Abi'nin bitirim sesi ... 'feryada gücüm yok, feryatsız duy beni...' Ne yapacaksın şimdi. Yakalandın işte. Bazen yüzüne bakmadığın şarkılar fena paralar. O şarkının döndüğü ân'a dökülür herşey. Sen de dökülürsün.

Ne bekliyordun ki..?! 'Bir teselli ' mi? Şarkılar... Zaten yaşananların bir özeti değil mi...

Nesli tükenmeye yüz tutan kasetlerde, taş plaklarda yankılanır nakarat bir ömürmüş dedirten nağmeli sözler. Naftalin kokulu sandıklardan çıkar benzersiz sandığın, bir ben yaşıyorum dediğin 'inleyen nağmeler' Her şeyin bir sureti var şarkılarda. Derdin meydan okumaksa kendine! Dinle...!

kimseye etmem sikayet aglarim ben halime
titrerim mucrim gibi baktikca istikbalime
perdi-i zulmet cekilmis korkarim ikbalime
titrerim mucrim gibi baktikca istikbalime...

Bir kanun bir keman, bir klarnet bir de sen... Çaldığında bu şarkı, o vakit Kartallar yüksekten uçar dizisinin küçük çocuğusun. Anlamıyorsun o adam niye o kadar içli ağlıyor, neden doluyor kadehler o kadar.(1)

Kalınca o şarkılar geride yaş da erince otuza, efkar ne,şarkı ne anlıyorsun.Sen şimdi o yüzden bazen denize karşı bu hakiki ve içli şarkıları dinlemek istiyorsun.Koyup koyup gidiyorsun' Bir daha, sonra bir daha...

Bir şarkı asla yetmiyor. Naif, içli tertemiz aşkların zamanına akmak istiyorsun ... 'Eski' zaman şarkıları... Bir de bu zaman... Acıyor mu için? Sızlıyor mu bazen senin de? 'Hatırla sevgili' mi (2) bir çok sıkıldım iki yerim dar mı? Hangisi hakiki... Hangisi 'bir eşkıyanın kör bıçağı gibi' delip geçiyor, hangisi kalmadan gidiyor.

'sana kırmızı çok yakışıyor' dan ziyade 'aşk bu mu, sevda bu mu, kalp acı, dünya hüzün, göz yaş dolu mu...'

Bitti o aşklar tamam. Ya şarkıları ...

Söylesene sen mi eskidin yoksa zaman mı çok ilerledi.?!

(1) Yıllar öncesinin Kartallar yüksekten uçar dizisinde Sadri Alışık'la bildiğim ve unutamadığım şarkı

(2)Atv'de dizisini de izlerken aynı hazzı aldığım şarkı.

Fotoğraf: http://hallucination-walker.deviantart.com/art/Music-74719190

Bir kadın- YEŞİM ÖZDEMİR

Her sabah işe giderken, aynı kavşakta görürüm onu… Kül grisi -kirden mi ya da doğal rengi mi öyle bilemiyorum- kırpık kırpık kesilmiş kısacık saçları ve güneşin altında iyice bronzlaşmış kırışmış yüzü ile kaç yaşında olduğunu hiç tahmin edemediğim bir kadın… Tuhaf bir kadın… Ya da alışkın olmadığımız bir kadın diyelim…


Kırmızı ışık yandığında, gözüne kestirdiği araçların camına yaklaşıp kimi zaman para, kimi zamansa sigara ister. Bazen durduk yerde gülmeye başlar. İşte o zaman, nikotinden sararmış ve bazıları eksilmiş dişleriyle daha da yaşlı görünür gözüme… Hafif kambur ve kavruktur görüntüsü… Üzerine birkaç beden bol gelen bir pantolonu belinden iyice boğdurur, mevsimine göre bol bir kazak ya da kısa kollu penye bir bluz giyer daima…

Bazen elinde bir sopa olur, bazen de bir cep telefonu… Zararlarından sıklıkla bahsedilen radyasyondan korunmak için mi, kendisine önemli bir hava vermek için mi, yoksa herhangi bir radyo istasyonunu dinlemek için mi bilemem ama cep telefonunu mutlaka kulaklıkla kullanır. Yeşil ışık yanmasına yakın yavaşça kaldırıma çıkar ve bir elinde sigarası, giden araçları el sallayarak uğurlar. Her sabah oradadır… Mutlaka…

Yine bir sabah… Yine bir kırmızı ışık molası… Aralık olan camımdan birisinin bana “Günaydın” dediğini duyarak, başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Daha önce hep başka araçların yanında görüp uzaktan izlediğim kadın, bu sefer beni seçmişti! Neden olduğunu tam da kestiremediğim bir biçimde tedirgin olmuştum. Belli belirsiz bir sesle mırıldandım: “Sana da günaydın”.

Ama bir tuhaflık vardı o gün onda; çünkü her zamanki gibi gülümsemiyordu… “Nasılsın? İyi misin?” diye sordum merakla. Zaten bulutlu bakan gözleri hepten karardı:”Canım çok sıkkın”. Uzattığım sigarayı isteksizce aldı. O kadar mutsuz görünüyordu ki sormadan duramadım: ”Neden? Ne oldu ki?”. Sıkıntıyla derin bir nefes aldı:”Kocamla kavga ettik”. Bir an için şaşkın gözlerle öylece bakakaldım. Onun da bir kocası olduğu ve onunla kavga edebileceği hiç aklıma gelmemişti doğrusu. Neden böyle düşündüğüm konusunda da hiçbir fikrim yoktu aslına bakarsanız. Onu teselli etmek için umursamaz bir ses tonuna bürünerek “Amannn boş ver sen de! Üzüldüğün şeye bak! Kavga dediğin her evde olur…” derken buldum kendimi bir anda… Ümitsizce başını salladı sadece. Ne diyeceğimi bilemediğimden sustum.

Bir korna sesi ile birden irkildim. Yeşil ışık yanmış ve gitme vakti gelmişti ama ben gitmek istemiyordum. Elimle onu selamlayıp yavaşça ilerlerken, ikna etmek istercesine tekrar seslendim: “Sıkma canını! Olur böyle şeyler!” Dikiz aynasında giderek uzaklaşan görüntüsü içimi sızlattı bir an için. Evet! Tuhaf bir kadındı… Ama o bir kadındı… Bir kadın… Bu gerçeği bir daha hiç unutmadım…

Fotoğraf: http://persononfire.deviantart.com/art/Homeless-Woman-16071022

08 Haziran 2008 Pazar

Motoooor- AHMED CEMİL

çoook uzun zaman sonra orhan ya da ferdi dinlemeyen ama koltuğunda yan oturan, ve mesleğinden dolayı hala kız verilmeyen minibüscü biraderin teşviki ile balık istifinden hallice kalabalıktaki minibüsün motor mevkiine oturmak bana kısmet oldu geçenlerde. (off hiç bitmeyecek sandım cümleyi)

hemen yanımdaki iki liseli genç kız pas geçince haliyle elimde çantamla iki büklüm duran bana vurdu piyango. ama itiraf edeyim o kalabalıkta ayakta durmaktan iyiydi.

lakin motor üstüne oturmamın hemen akabinde delikanlı mükremin tribindeki minibüs şoförünün anonsu duyuldu;


- abicim sağ aynayı göremiyorum şöyle arkaya yaslansan iyicene. hah şöyle, rahatına bak baba... deyip geriye kaykılmama sebep olduğunda otoshoplarda araba tanıtan yarı çıplak mankenlerden daha çıplak hissettim kendimi.


nasıl hissetmeyeyim minibüsün salt çoğunluğu seni izliyor belli belirsiz. göz teması iletişimde çok önemlidir de hiç tanımadığım insanlarla ne halt edecem ben bu gözlerle. kaçırdık tabi gözlerimizi suçlu suçlu!
sağdan soldan estarabim yapıp ilginç tabelaları, afişleri okumaya başladım ben de.

fakat e-5 çıkıp müslüm'ü teybine yapıştıran minibüsçümüz fernando alonso gibi marifetlerini de sergilemeye başlayınca bir bir, hemşerum temel'in çift katlı otobüsün şoförsüz üst katında yaşadığı heyecanı damarlarımdaki asil kanda hissettim bir anda. motor üstüne beni layık gördüğü için mükremin abi’ye çok teşekkür edip önümüzdeki ilk sağda indim hemen minibüsten.
bu arada inerken aceleyle ayağına bastığım liseliden buradan bir kez daha özür diliyorum çok ama çok.
kastım yoktu. valla.

Fotoğraf: http://pleypley.deviantart.com/art/Living-in-a-minibus-75458109

Ve sessizlik boş bir kağıt gibiydi- FULYA

Ve sessizlik boş bir kağıt gibiydi. İnsanlar o boş kağıdı istedikleri hikayelerle doldurabileceklerini, o hikayelerle kendi günahlarından arınabileceklerini sanıyorlardı. Oysa o kağıtlar üzerinde aslında kanlı canlı hikayeler yaşanıyordu. Ama insanların kalemleri kapkaraydı.


*****
Sabahları sessiz sokaklardan geçiyor adam. Sokaklarda rastladıklarından "günaydın"ı esirgiyor. Tepesinde bir türlü düzleştiremediği bir tutam saç. İnsanlar o bir tutam saçın, onun ne kadar da inatçı ve aksi bir adam olduğunun en iyi işareti olduğunu söylüyorlar. Kimseyle konuşmuyor adam. Dükkanını sessizce açıyor. Müşterilerinin sorularını yanıtlıyor, gereksiz sohbetlere girmiyor. Ağzından bugüne kadar bir kaç kelimeyi geçen bir cümle çıktığını gören olmadı. Güldüğünü de öyle. Hep dalgın bakıyor ve kaşları hep çatık.

Ve insanlar... İnsanlar korku, öfke karışımı bir duyguyla bakıyorlar ona. Sabahları dükkanına gelirken, akşam evine dönerken öylece bakıyorlar. Kimse yaklaşmıyor yanına. Kimse sormuyor. Ve onu böyle kabullenmiyorlar. Kabullenemedikleri gibi hakkında olmadık hikayeler de uyduruyorlar. Alkolik olduğunu, karısını dövdüğünü, çocuklarına baskı yaptığını ve hatta çocuklardan birinin bu baskılara dayanamayıp intihar ettiğini, sonunda bütün ailesinin onu terkettiği... Ve insanlar kendi hikayelerine inanıp boy boy nefretler yetiştiriyorlar.

Günler böyle geçiyor. Adam hastalıklı, şeytani ve onlardan olmayan bir gölge taşıyor sırtında. Her sabah sokaklardan geçiriyor o gölgeyi. Ve gölgesine tükürüyorlar adamın her sabah. Adam farkında bile değil. Geçtiği yollardan akşamları geri dönerken güneş çoktan kurtumuş oluyor o tükürükleri.

Hikayeler çığ gibi büyüyor. O çığ büyüdükçe ve ete kemiğe büründükçe ona yaklaşmaktan iyiden iyiye korkar oluyorlar. Korktukları adamın içinde taşıdığı kötülük değil elbette. Onlar kendi yalanlarının yalan olduğunu, kurdukları hikayelerin gerçek değil birer masal olduğunu ve dahası bu adamın bunu onların yüzüne haykıracağından korkuyorlar.

Ve korkuyorlar hikayelerinin yalan olduğundan, her öğleden sonra dükkan önlerine atılmış taburelerde ağızlardan salyalar saçılarak anlatılan o öykülere veda etmek zorunda kalacaklarından, kendi içlerinde sakladıkları günahları bir başkası üzerine yamayıp itiraf etmekten yoksun kalmaktan korkuyorlar. Bu yüzden gerçek hikayeden şeytandan kaçar gibi kaçıyorlar.

VE GERÇEK HİKAYE

Adı Hüseyin adamın. Çok zaman önce babasının ölüsünü bıraktığı bir kasabadan geldi. Bir ekmek parası uğruna gırtlağını kestiler babasının. Tarlanın ortasında yatıyordu kesilmiş gırtlağıyla, ceplerinin astarları dışarıda. Daha 16 yaşında bir çocuktu ve dünyanın dehşetiyle babasının ölüsüne bakarken tanıştı. O zaman bu zamandır pek konuşmadı.

Uzun bir zaman o kasabada yaşadı Hüseyin. Ağaçların uğultusunu dinleyerek, güneşe bakarak, anasının hıçkırıklarını içine akıtarak, tarlaların, bahçelerin arasında dolaşarak, babasının mezarında göz yaşı dökerek büyüdü. Ve bütün bu seneler boyunca zorunda kalmadıkça konuşmadı.

Zaman geldi askere gitti. Döndüğünde evde anası ve tanımadığı bir kız bekliyordu onu. Sessiz bir kızdı. Güzelceydi de. Hüseyin kızın kaşından kirpiğinden çok sessizliğini sevdi. Evlendiler. Zaman geçti. Kasaba hala aynı kasaba günler hala aynı anası hala kederli karısı hala sessizdi. Tek değişikli karısının büyüyen karnı oldu. Kadın da Hüseyin de sessiz bir coşkuyla beklediler bebeği. Yüzlerinde hiç bir ifade olmadan sessizce ama sevinçle. "babamın adını koyarım erkek olursa" dedi içinden Hüseyin, karısı "babasının adını koyar herhalde erkek olursa" dedi içinden, anası "babanın adını koy oğlum erkek olursa" dedi hıçkırıklar arasında.

Bebek gelmedi ama anasından ayrılmadı da. Onu da götürdü gittiği yere. Hüseyin bir kez daha öksüz hissetti kendini. Anasının hıçkırıkları ikiye katlandı. Hüseyin cehenneme düştüm sandı. Bir gece ansızın tek bir eşya almadan düştü yollara. Nereye gideceğini bilmeden, yollarda ölmeyi dileyerek...

Ölmedi Hüseyin ölmedi ya ölüden de farkı kalmadı. Bir dükkan açtı kendini attığı bu kasabaya. Unutmak için unutabilmek için ve Tanrı'nın verdiği bu canı sürükleyebilmek için küçük bir evle dükkan arası bir yol çizdi kendine.

*****
Ve sessizlik boş bir kağıt gibiydi. İnsanlar o boş kağıdı istedikleri hikayelerle doldurabileceklerini, o hikayelerle kendi günahlarından arınabileceklerini sanıyorlardı. Oysa o kağıtlar üzerinde aslında kanlı canlı hikayeler yaşanıyordu. Ama insanların kalemleri kapkaraydı.

Kapkara...

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/854510/

Çilek kokusu- HOŞSADA

Bundan çok çok uzun seneler önceydi… Okulun tatile girip, uykunun en kralını yaşadığımız, akşamın çarçabuk olup, oyuna doyamadığımız… Yaylanın o yüksek rakımlı havasında elma yanaklı, kanlı canlı geçen çocukluğumuzu hatırladım. Hatırladım da o andan bir türlü kopup, şimdiki zamana dönemedim… Eskiyi böylesi güzel anımsatan anılara sahip olmanın verdiği mutlulukla gülümsedim içten içe… Ve o anlara gönderdim zaman zaman aklımı, ruhumu ve hani herkesin içinde olan, kiminin sevdiği kiminin nefret ettiği çocuğu…

Çam ağaçlarının ortasında kalan evimizi hatırladım… Sabahın erken saatinde o çamlardan evin çinko tavanına düşen kozalakları birde… İnsanların çoğalmasıyla, bilinçsizce kirlenen ama o kirliliğe aldırmadan çam gövdesinden yaptığımız kayıkları yüzdürdüğümüz o incecik suyu… Çamur içinde eve döndüğümüzde annemin yüzündeki, biraz kızgın biraz “çocuk işte” diyen ifadeyi ve o buz gibi suyla akşamın serinliğinde yüzümüzü kesercesine temizlenmemizi… Dünyanın o kirlenmiş havasından uzakta kaygısızca uykuya dalışlarımızı ve rüyalarımızda devam eden oyunlarımız anımsadım… Ve Allah’a şükrettim… İnsanoğluna böylesi bir hafıza ve anımsama özelliği verdiği için…

Çam pürülerinin üzerinden nasılda kayardık korkusuzca… Yöntem öyle karmaşık değildi… Bir tahta parçası ve evden aşırılmış bir parça sabun… Tahta parçasına özenle sürerdik sabunu… Ne kadar kayganlık o kadar fazla hız demekti… Ve ne kadar çok hızlı kayarsak o kadar zevk alırdık… Çocukluk işte… Bir yerimizin incinmesi, kırılması gibi korkularımız olmadan bırakırdık kendimizi… Sonuçta kocaman bir mutluluk, boşluğu daha doğrusu sivri sivri taşların üzerine uçmayla oluşan yara berelere aldırmadan deliler gibi eğlenirdik…

O zamanlar elektrikte gelmemişti yaylamıza… Akşam gaz lambası ile aydınlanırdı odalarımız. Şimdi anlıyorum da o aydınlık bizim çocuk yüreklerimizdenmiş… O güzellikleri yaşadığımız anlardan ve annenin dizinde yaptığımız o kısa süreli şekerlemelerdenmiş… Babanın kucağında yatağına gömülmektenmiş… Tahta evin o aralık yerlerinden yüzümüze çarpan soğuktanmış ve yüzümüze değen günle birlikte duyduğumuz çilek kokusundanmış…

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/1570970/

Ruhaltında inecek var- KEREM OĞUZ

bu tepesi, çukuru bol vadinin üstünde
binlerce pasta mumu gibi dikili bütün ağaçları,
yedi göllerin her birini,
asılı kalmış bulutları
ve
ve çağlayan serin suyu
ortaya bir karışık misali
ben yaptırmışım gibi
gülüyor yüzün
gülüyor yüzün...

***

rahimler bebelenmeyi,
yavru kuşlar kanatlanmayı
ve fabrikalardan çıkan tonlarca beyaz kağıt
karalanmayı beklerken

hayatım içindeki tüm kötü niyetiyle
mokar karı gibi uzanmış,
bacaklarını açmış
doldurulmayı beklerken...

altımı dolduruyorum.
burun deliklerim kapalı

***


bir masanın iki ucundaydık,
masanın tam ortada meyve kasesi ve
kasenin de ortasında
artık tüketilmesi gereken bir armut vardı.

arkadaşım benden tuzu istedi.

gözlerimle masayı kolaçan ettim.
gerçekten de tek tuzluk vardı ve o da benim önümdeydi.

"armudun üstünde buluşulım" dedim,
tam orta noktayd orası çünkü.

anlaştık.
ikimizde uzandık.
tam armudun üstünde
bayrak değiştiren
atletler gibi
tuzu elden ele aktardık.

bir tembellik olimpiyatındaydık
bizler gerçek şampiyonlardık.

***

bir saati yok, tabii telefonu da.
bir iş yaptığını değil gören
duyan bile olmamış hiç

taşıdığı sükunet bir delininkine mahsus.

sur borusu ötse şimdi
vuuut vuuut diye
o yine böyle sakin kalacak.
yer sallansa da,
volkan da patlasa çamlıca tepesinden
lavlar böyle üzerine üzerine sıçrasa
ve bir yandan erise cildi,
tutuşsa saçları

o yine böyle olacak,

araba kaportasında uyuyan bir kedi gibi
o hep sakin kalacak.

***

işte en çok korktuğum buydu
sürekli olarak bu şekilde yazacak
bir ruh haline demir atmak.
fantastik bilinçaltı
takla attı ve
akla
ve
mantığa ait
her bir sgmi süpürdü attı halının altına.

şimdi sen bana bakıyorsun sanıyorsun ama
o ben değilim.

her dediğini anladım sanıyorsun ama
hiç bir boku anlamıyorum.

hiç bir dediğinizi anlamıyorum,
ben bu oyunu oynamıyorum...

K.

Resim: http://www.deviantart.com/print/42219/

Anne makyajının derin izleri- MEHMET SAĞLAM

Annemin dudak renginin ilk kez değiştiğini gördüğümde beş yaşındaydım. Kimseden izin almaksızın, akşamın karanlık sokaklarından geçerek, benimle yaşıt olan kuzenimi açık hava sinemasına götürdüğümde ise sadece altı yaşındaydım.

“Ee, ne alakası var anne makyajının bu tür bir çocuk suçu ile?!” dediğinizi duyar gibiyim...

Yirmi yaşına girdiğimde Artvin ve Zonguldak dışında bütün kentleri gezip görmüştüm İngilizce bilen arabalı turistlere rehberlik ede ede. Çünkü ben çocukken, annem parfüm nedir bilmemişti!

Sekiz gün boyunca sadece otostop yaparak, Venedik’ten Londra’ya gittikten sonra, orada tek başıma yeni bir yaşam kurabileceğime olan özgüvenle öğretmenlikten istifa edip dilekçemi Bornova Anadolu Lisesi’ne gönderdiğimde yirmi dört yaşındaydım. Otuz dört yaşına girdiğimdeyse, yirmi bir ülke gezip görmüştüm. Çünkü annemin ten ve süt kokusundan başka koku duymamıştım ana kucağında.

Bana bu bağlantıları ve çağrışımları yaptıran şey, okuduğum bir psikolojik araştırmanın sonucu oldu:

Yeni doğmuş gözleri kapalı bir bebeğin bildiği tek şey ağzına sokulan meme ucunu emmek. Bu genetik yetenek yaşamsal öneme sahip; çünkü bebeğin hayatta kalması süt emmesine bağlı.

Emme işini yaparken çok iyi öğrendiği iki şey var; biri sütün tadı ve kokusu, diğeri annesinin ten kokusu.

İşte, bebeğin doğumdan bir-iki gün sonra kendini güvende hissettiği tek ortam, anne göğsüne yapışıkken onun kokusunu sürekli duyduğu o sıcak ortam... Bebek o kokuyu almadığında, kendini terk edilmiş ve hayat damarlarından biri kesilmiş hissediyor.

Gözleri tamamen açıldıktan, eşyaları ve yüzleri iyice ayırt etme yeteneği kazandıktan sonra ise, görüntü de önem kazanıyor koku yanında. Bebek süt emerken gözlerini açıp annesine baktıkça, bir ressamın karşındaki yüzü tuvaline ince ince işlemesi gibi, annenin yüz çizgilerini ve renklerini nakış nakış kaydediyor beynine.

Lohusa dönemi bitiyor, anne, hamilelik travmalarından kurtuluyor, artık gün yüzü görmek, topluma karışmak istiyor. Ve ilk makyajını yapıp bebeği birine teslim ederek dışarı çıkıyor. Fakat eve dönüp ağlayan yavrusunu göğsüne yapıştırdığında, bebek için ilk kızıl kıyamet de işte o zaman kopuyor!

“Bu da ne! Bu ne koku böyle! Kim bu, beni kucaklayan bu kadın da kim, nerede benim annem, nerede annemin o mis kokusu? Şu kıpkırmızı dudaklara bak! Nerede annemin beni öpen dudakları, bu dudaklar kimin!? Anne!.. Anne!.. Nerdesin?!” diye feryat ederek, kaç aydır kendini en güvende hissettiği o sevecen ve özverili ana kucağının, yani dünyasının başına yıkıldığını hissetmeye başlıyor çocuk.

Ve anne -çocuğun huzursuzluğunun nedenini asla bilemeden- makyaj yapmaya, allık ve ruj kullanmaya devam ediyor... Çocuk da bu yeni kokuya ve yüz renklerine alışamamanın yarattığı travma yüzünden ne kendine güvenebiliyor, ne de başkalarına. Özgüvensiz ve insanlara güvenmeyen bir kişiliğin temeli de böylece atılmış oluyor süt emerken bebeğin yüzüne dökülen pudra sağanağında... Güvenini yitirmiş bir ana kucağında büyümek, güven ve özgüven kazanımında tek faktör değil elbette; fakat ilk beyin örgüsünü oluşturan yüzlerce dış etkenden çok önemli biri. Benim gözlemlerimle de örtüşüyor bu bulgu...

Fotoğraf: http://lorivintage55stock.deviantart.com/art/Mother-and-Child-Stock-1-65348682

Aralar gri olur- NİHAL YETKİN

Bir an gelir, öyle gerekir, bir sır saklarsın. Senin olan ya da seninle sınırlı kalması istenen. Büyüğü küçüğü yoktur bunun. İçinde bir karıncalanma başlar…Sakladığın kişilerle ilişkinde birdenbire bir şeyler değişir. Sana güvenildiği için ya da sır kalmasının doğruluğuna inandığında, hiçbir zaman ifşa etmeyecek olsan da, ki ne ketumsundur sen, derinlerde bir yerde hep söyleyip söylememe arasında kalırsın…

Bir an gelir, bir karar vermek zorunda kalırsın. Alacağın kararın getireceğini düşündüklerinle götüreceklerini düşündüklerin zihin terazinde eşitse, arada kalırsın…Aslında hiçbir zaman eşit değildir. Kendini hangisinde beş dakika huzurla hayal edebiliyorsan o doğru olan yerdir…

Bir an gelir, hastalanırsın. Tedavi edilene kadar yine aradasındır. Kafanda tam iyileşmekle hiç iyileşemeyecek olmak arasında kalırsın…Zihin sarkacın bir o yana gider, bir bu yana, kendini bunu yapmaktan alıkoyamazsın…Teşhis ve tedaviden emin olamayıp bunları çifter çifter doğrulattığın da olur,bu zorlu ruh halinden silkinmek için…

Bir an gelir, bir kitabı okurken sadece satırları takip ettiğini farkedersin. Ne okuyorsundur, ne okumuyorsundur. Belli ki tam sarmamıştır seni. Bedenine bir boy büyük veya bir boy küçük gelmiş olabilir, ya da beden uygundur da ruhun için doğru zaman değildir. O an sana ne okuduğunu soracak olsalar bir şeyler geveleyebilirsin de. Ama bilirsin ki o an ne gerçek dünyadasındır, ne de kitabın dünyasının içinde. Arada bir yerdesindir işte…Ne elinden bırakırsın kitabı, ne de sözcüklerin bariyerinden sayfanın ötesine geçebilirsin…

Bir an gelir, rüyadasındır ama aslında uyanmışsındır. Gözlerini sımsıkı kapatsan da uyanma vaktinin geldiğini bilirsin ama rüyan uzatmaları oynamayı sürdürür, aradasındır. Kendin kalkmayı başarırsan umursamazsın. Gelgelelim uyandırılmışsan tam olarak ayılmadan, onun vay haline. Tatlısert bir tepki alır, durduk yere…

Ara dediğin gridir. Gri nedir dersen: gri bir pelerin ya da gri bir tüneldir. Ne görünür, ne görünmez. Kimi zaman yıllar sürer, kimi zaman salise. Ara,biz yaşadıkça kaçınılmaz ama arada kalakalmak kaçınılmaz değil. Pelerini atmak, tünelden çıkmak gerekir, huzur ve kararlılıkla hayata devam etmek için...

Son söz: Arada kaldığınızda, beni arayın. Söz veriyorum: anlattıklarınız, aramızda kalacak…

Resim: http://norwegianangel.deviantart.com/art/Grey-Balloons-59994907

Mehtap annenin O.. çocukları- ÖZLEM AKAYDIN


“ Balıkların suyunu değiştirmeseydin, ölmeyeceklerdi.

Onlar kirli suda yüzmeye alışıklar, temiz suyu kabullenemediler, bu çocukların hayatlarını da değiştirme, ağlamayı öğretme onlara” diyordu Mehtap Anne filmin bir karesinde Türk asıllı İtalyan Donatella’ya.

“Senin yanında on beş dakika kalan sana kesinlikle aşık olur” diyordu bir başka karede bıçkın delikanlı Saffet yine Türk asıllı İtalyan Donatella’ ya.

“ Suçun ne abla? Diyordu, Bağdagül ya da kendi değiştirdiği adı ile Hatice, siyasi suçtan aranan Meryem’e : “ Suçun ne ki seni bu kadar arıyorlar ?” ve “ Suçum insanları sevmek; çok sevmek diye yanıtlıyordu bir diğer karede işlediği “ SUÇ” nedeniyle kızından ayrılmak zorunda bırakılan Meryem, Haticenin sorusunu.

* * * * *

Dönem filmlerini hep beğeni ile izlemişimdir.

Beğeni nedenim o kadar çok ki; saymakla bitmez.

Yakın tarihimize ışık tuttuğu için, o dönemleri yaşamış insanların hayatlarını değiştirmek zorunda kalışlarını, ruhlarında, kişiliklerinde bıraktığı onarılmaz yaraları, özellikle yeni yetişen jenerasyona başarı ile aktarabildikleri için, favorilerim arasında olmuştur dönem filmleri.

Bu nedenle iki yıl önce izlediğim ve beynime kazıdığım Sırrı Süreyya Önder imzalı Beynelmilel filminden sonra aynı ismi “ O … Çocukları” nda da görünce, Beynelmilel’in tadı damağımdaki referansı ile izledim “ O … Çocukları” nı.

Yine bir dönem filmiydi, değişen hayatlar, çekilen acılar, katlanılması güç ayrılıklar, zorla bitirilen yaşamlar vardı filmin içinde. Bir ülkenin yaşamaması gereken bir süreci anlatıyordu tüm çıplaklığı ile.

Oyuncular, performans hepsi mükemmeldi, ancak filmin sonu değişik duygular uyandırdı bende.

Keyifle yenen dondurmanın külahını son anda yere düşürmek gibi bir duyguydu bu.

O güzel senaryo, muhteşem oyuncular bir kenara itilmiş de, filmin sonunu en kısa sürede nasıl kotarabiliriz çabalarına girilmiş gibi. Argo kelimeler Mehtap Anne’nin ağzına yakışsa da, sanki izleyici argodan çok hoşlanırmış ya da argo içeren filmler daha çok izleyici bulurmuş gibi… Filmin sonu başka türlü bağlanamazmış gibi.

Filmin sonunda, düşen dondurmasının ardından yere üzülerek bakan çocuk gibi hissettim ben de kendimi.

* * * *

O… ÇOCUKLARI

Yönetmen : Murat Saraçoğlu

Senaryo : Sırrı Süreyya Önder

Oyuncular : Altan Erkekli, Özgü Namal, Şevket Çoruh, Demet Akbağ, Mahir İpek, İpek Tuzcuoğlu, Sarp Apak, Gökhan Atalay, Sezin Akbaşoğulları

Yapımcı : Selay Tozkoparan Oğuz

Görüntü Yönetmeni : Cengiz Uzun

Müzik : Kıraç

Süre : 2 saat, 00 dk.

Gösterim Tarihi : 16 Mayıs 2008

Umuda korkuyla atılan imza- TUĞBA

''Merhaba. Nasılsın ? '' soruma, birkaç saniye geçtikten sonra, ''doğrusunu söyleyeyim mi ?'' diyerek cevap verdi. Yorgun, üzgün, dalgın, konuşmakla konuşmamak arasında kararsız kalmış hali vardı sözlerinden anladığım kadarıyla. ''Tabii ki'' dedim. Rahatsız etmek, kendi derdiyle can sıkıntısına neden olmak istemediği her halinden belliydi. ''Her zaman kahkahalar, güzellikler olmaz. Arkadaşlar hüznü, zorlukları da paylaşmalı'' sözüme, ''haklısın'' diyerek karşılık verdi hafif tebessümle.


''Bugüne kadar çok önemli işlere imza attım, son sözü söyleyen oldum. Ama dün akşam öyle bir karara imza attım ki....Ne yapacağımı bilemez bir haldeyim doğru mu yanlış mı diye düşünürken. Dün akşam attığım imzanın sorumluluğu öyle büyük ki, olumsuzluk halinde ne yapacağımı, nasıl yaşayacağımı bilmiyorum'' derken içinde bulunduğu ruh halini anlamaya başlamıştım yavaş yavaş. Bir süredir rahatsız olan babasıyla ilgiliydi bu üzüntü ve attığı imzanın sorumluluğu omuzlarındaki manevi yükü ağırlaştırmıştı.

''Babamı kontrol için hastaneye götürdüğümde doktorları ile konuştum. Ameliyat şart, bu şekilde uzun süre yaşayamaz'' dediler. Bu akşam bütün kardeşler toplanıp, konuştık. Kararı sen ver ! diyerek, sorumluluğu bana bıraktılar. Şu an ki halinden daha iyi olması isteğiyle ameliyat olsun, dedim ama bunu yan odadaki babama söyleyemedim. Ameliyattan çıkamaz, ya da ameliyat çözüm olmazsa ben bu acıyla yaşayamam, ömür boyu vicdan azabı çekerim'' sözü herşeyi anlatıyordu hisleri ile ilgili olarak.

Karşımda olmadığı görmediğim halde, içinde bulunduğu ruh halinin karışıklığını anlıyor, birini söndürürken diğerini yaktığı sigaraların kısa sürede tükenip, paketlere dönüştüğünü hissedebiliyordum. Nezaketinden, rahatsızlık vermek istemediğinden ''kusura bakma, senin de kafanı şişiriyorum derdimle. Büyük ihtimalle, yarın sabah kendime kızacağım anlattığım için'' diyordu kısa aralıklı girişler yaparak ama asıl rahatsızlığın bu sözler olduğunu da biliyordu. Sevinci, hüznü paylaştığı dostu yoktu o akşam. ''Biraz rahatlar, açılırım'' düşüncesiyle evine kadar gittiği halde ''neşeli, canını sıkmayayım'' diyerek anlatmamıştı yüreğinde kopan fırtınaları.

İnce ruhlu arkadaşım...İçine atar, üzmek istemezdi sevdiklerini. Önemliydi ''gerçek dostlar'', değerliydi, ''dostluklar''. Öyle değerliydi ki, sıkıntısını bile paylaşmamıştı üzmemek için. Başkası yapsa kimbilir ne sitem ederdi, ''biz neyiz, dostlar ne içindir'' sözleriyle başlayan uzun cümlelere giriş yaparken.

Susuyordu zihnindeki soru işaretlerine umut olacak yanıtlar ararken. Labirentin içinde çıkış yolu umuduyla her seçeneği düşünüyor, uyguluyordu. Başka bir durum olsa bu kadar çok yorar mıydı zihninini, bu kadar üzer miydi onu başka sorunlar ? Net ve kısa olurdu sorulara yanıtı ama bu kez farklıydı. Babası içindi bu kadar derin düşünce. Geçmişi, geleceği, yarınlarıydı gözlerinin önünden film şeridi gibi geçen. Kolay mıydı, kendisini büyüten, yetiştiren, nasihatlar eden, hatta belki de örnek olan insanın sağlığıyla ilgili önemli bir konuda karar veren olmak. Verilen kararı söylemek, söyleyebilmek. Kolay mıydı, artılarla eksiler arasında defalarca değerlendirme yaptıktan sonra, yarının nelerle karşılaştıracağını bilemeden ''doğrusu bu''diyebilmek. Hiç kolay değildi o'nun için. Kimbilir neler geçiyordu aklından, gecenin sessizliğinde iç sesini dinlerken. Belki gün boyu kendinden ve çevresinden gizlediği sıkıntısı iki damla olarak yanaklarına süzülürken rahatlamaya çalışıyor, umut diliyordu ümitsiz olmama adına.

Yalnızdı...Gecenin sessizliğinde kendini dinlerken. Yalnızdı, yeni başlayan günün umut olmasını, güzellikler getirmesini dilerken... Yalnızdı, attığı imzanın sorumluluğunu omuzlarında, yüreğinde hissederken... Yalnızdı, bu gece hüznü yoğun olarak yaşarken... Yalnızdı, yeni günün onun için umutla, güzelliklerle gelmesini ve babası ile paylaşacağı günlerin uzun yıllara dayanmasını dilerken...Yalnızdı, ya da öyle sanıyordu...


resim kaynağı: http://thummada.com/php_upload2/SadMan.jpg

Mavi şemsiye- YEŞİM ÖZDEMİR

Sabahtan beri yağmur hiç dinmek bilmemişti. Henüz öğle saatleri olmasına karşın gökyüzü kasvetli bir kurşunilikteydi. Biraz öncesine kadar durgun bir göl gibi olan soluk mavi deniz, giderek huzursuzlanmaya ve kararmaya başlamıştı. Telaşlı bir şekilde balık yakalamaya çalışan iki karabataktan başka hiçbir canlı yoktu çevrede. Sanki , deniz kenarındaki bu minik orman , başka bir dünyaya aitti. Ne bir insan, ne telefon, ne de bir gürültü. Sadece yağmurun ve dalgaların sesi…

Bir kadın ve bir adam… Camları buğulanmış bir arabanın içinde oturmaktaydı. Kaportaya düşen damlaların tıkırtısı giderek şiddetini arttırıyordu. Yarı açık camlardan dışarı Sezen Aksu’nun “Eskidendi, Çok Eskiden”in melodisi ağır ağır gökyüzüne doğru yayılıyordu. Ön camdan seyrettikleri deniz, yağmur damlaları camdan süzülürken giderek bulanıklaşıyordu, ta ki silecekler damlaları camın üzerinden sıyırıncaya kadar.

Uzun uzun sessizlikler oluyordu. Arada da tutuk konuşma çabaları. Kurulabilecek bütün cümleleri kurmuşlardı belki de. Geldikleri noktada da sessiz bir isyandı yaşadıkları. Mümkün olduğunca göz temasına geçmek istemiyorlardı. Çünkü o gözlerdeki çığlığı görmek, her ikisine de ağır geliyordu. Kadın, gözlerini balık avlamaya çalışan karabataklara dikmişti. Karabataklarla ilgili anlamsız bir şeyler gevelediler. Hatta bir ara kendilerini kaptırıp ,denize dalıp çıktığında ağzında balık görebilir miyiz diye meraklanmaya bile başladılar. Adam, sık sık ortamdaki ağır havayı dağıtmak istercesine buğulanmış camları silip duruyordu. Az sonra yeniden camlar aynı hale dönüşüyor ve adam bir kere daha camları siliyordu.

Giderek büyüyen dalgaları izlerken, tam da dalganın kırıldığı noktada levreğin nasıl yüzdüğünü konuşmaya başladılar. Oradan balık tutma maceralarına geçildi. Bir ara kendilerini kahkahalarla gülerken bulmalarına şaşırdılar. Saatlerdir ilk defa ağız dolusu gülmüşlerdi. Bu, ikisine de iyi gelmişti. Aynı gülen yüzlerle nasıl tanıştıklarını ve birlikte başlarına gelen komik olayları hatırlamaya başladılar. Birisinin sözü bitmeden diğeri lafa giriyordu. Şimdi, radyoda daha neşeli parçalar eşlik ediyordu konuşmalara. Yaşanılan güzel anları belki de unutmaktan korktuklarından tekrar tekrar konuştular.

Bir ara gözgöze geldiler. Uzun uzun birbirlerinin yüzüne baktılar. Adam elini uzattı ve kadının iki kaşının arasındaki gergin noktaya parmağıyla masaj yapmaya başladı. Ne zaman kadın kaşlarını çatsa, adam hep aynı şeyi yapardı zaten."Ben bu adamı seviyorum" diye düşündü kadın ve gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Adamsa nemlenen gözlerini göstermemek için başını çevirdi ve tekrar camdaki buğularla ilgilenmeye başladı. Sonra arabadan indi. Bagajı açıp kapattı. Kadının kapısını açtığında ,bir elinde mavi bir şemsiye, yağmurun altında bekliyordu. Elini uzattı. Kadının elinden tuttu , arabadan çıkmasına yardım etti.

Şimdi mavi bir şemsiyenin altında, deli gibi yağan yağmurda öylece duruyorlardı. Giderek sertleşen rüzgardan üşüdü kadın. Biraz daha sokuldu adama. Adamın sigara ile karışık parfümünün tanıdık kokusunu çekti içine. Uzun uzun denizi seyrettiler birbirlerine sımsıkı sarılarak. Hiç konuşmadan.

Yüzüne değen soğuk rüzgar karşısında gözlerini kapattı kadın. Derin bir nefes aldı ve o mavi şemsiyenin altında, sonsuza kadar adamla birlikte olabilmeyi diledi….

Resim: http://pauajusa.deviantart.com/art/umbrella-79562816

01 Haziran 2008 Pazar

Bugün- EDİTÖR

İki taş duruyor iki elimde.
Bir kara bir beyaz
Ve karşımda iki ayna.
Birinin sırı dökülmüş diğeri güneşte göz alırcasına parıldıyor.

Geçmiş ve gelecek.
İkisi arasında bilinmez bir araftayım.
Bugünde...

Her iki elimizde birer taş öylece geçiyoruz araflarımızı. Ve o araflar bir gün elimizdeki siyah taşa dönüştüğünde biliyoruz ancak kıymetini. İçinden geçip gittiğin güne bakmamak ne büyük kayıptır insanoğluna oysa. Ama Murathan Mungan'ın dediği gibi: "Ne tuhaf, insanoğlunun yaşamda en geç keşfettiği şey şimdiki zamandı. İnsan içinde yaşadığı anı derinleştirmeyi zamanla yani zamanı azaldıkça öğreniyor."

İçinden geçip gittiğiniz arafların kıymetini bilmeniz ve içinde bulunduğunuz zamanı derinleştirmeniz dileğiyle,

Mutlu pazarlar ve keyifli okumalar...

Resim: Monet



Sanat sanat içindir- AHMED CEMİL

az önce elmayı soymaya ve de dilimlemeye çalışırken bir gerçeğim daha çarpıldı suratımın tam orta yerine. ufak tefek tamirat işleri elimden gelir tamam ama kaba saba olanları sadece. incelik gerektiren işlerde elim yüzüme bulaşır hep. misal şu elmayı soyması ve dilimlemesi ne kadar basit görünür ve hatta öyledir di mi?

benim için değil işte.

çocukluğum ve hali hazırımın kankaları hafız ve fiko kardeşlerle emsallerine göre yüksek rakımlı bahçemizde sadece yıkamak suretiyle hatta bazen yıkamayarak ve bolca foşurdatarak yemeyi öğrendik biz elmalarımızı. ta ki geçen akşam artık saati ve dakikası kestirilemeyen ana haber bültenlerinin birinde elma, armut ve mahmutları bir nevi kimyasallarla mumladıklarını öğrenene değin devam etti bu foşurdak durum. yıkamayla çıkmıyormuş bu illet kimyasal. hoş bugüne değin kimbilir hangi çernobilin mikrobiklerini, nezleli tavukları, ruh hastası danaları, suraltı kesimli sucukları iç etti bu bünye ama olsun tedbir alalım biz yine de. hem bir nevi değişiklik olur dedik aldık meyve bıçağını elimize lakin bırakın helezonik biçimde soymayı, bir ince bir kalın kestiğim elma bilinmeyen bir topografik görünüm kazandı.

ondan sonraki dilimleme işlemlerini ve estetik yoksunluğunu kimse sormasın, darılırım valla. hem güzellik yarışmasına katılmayacak ya!
öyle de böyle de mideye inmeyecek mi sonuçta canına yandığımın elması.
neyse yine de umudumuz ab' de! allah nasip eder de 2030 da girersek ab’ye soymak zorunda kalmayız belki elmaları.

nerden nereye sanat dedik anlattığımız şeye bak. başlığı görüp içeriği okumaya başlayan biri, üç bilemedin beşinci satırda çoktan tükürmüştür bu sanatın içine ya! neyse..
devam edelim biz.

hah mutfak bağlantılı beceriksizlikten açıldı ya söz. doksan artı da önümüze yuvarlanan beraberlik şansını kaçırmayalım şimdi.
geçen gün canım nasıl da menemen istiyor. açtım dolabı yumurta biber hazır lakin domates yok. hadi kalk şimdi marketten domates al, öyle de bir rehavet var ki üzerimde her zamanki gibi. tam kapatırken buzdolabını gözüme tat salça takıldı. neden olmasın. sonuçta domatesin birinci olmasa bile en nihayetinde ikinci kuşak akrabası. yaptım valla.
salçalı, sivri biberli menemen. çok da güzel oldu. bilmiyorum bu bir ilk midir yurdum mutfaklarında ama bizim mutfakta son olmayacağı kesin!

sanatsa al işte bu da bir sanat kardeşim!
çekmeyin diyorum size. biz sadece arkadaşız.

Fotoğraf: http://duhcoolies.deviantart.com/art/Newton-s-Apple-31376749

Tembeller ve beceriksizler- FULYA

Bazı insanlar vardır bir kaç saniye içerisinde ruhunuzun iklimini değiştiriverirler. Elinizden tutup, donduran bir kış ikliminden ılık bir mayıs gününe adım atmanızı sağlarlar. Uzakta olsalar bile bir telefonla, yazdıkları bir kaç satırla bunu başarır ve size "kelimeler nelere kaadir" dedirtirler.

Sabah kötü uyanmıştım. Ruhun dinlenmeyince vücudun asla dinlenmiyor. Uykuda bile aklındaki düşüncelerle savaşıyorsun çünkü. Sabah uyandığında ise savaş yorgunu bir asker gibi kendini sürüyerek gidiyorsun gideceğin yere. Kendi zihnini arındırmak için ne kadar uğraşırsan uğraş, insan kendisi yerine bir başkasının sesindeki sakinleştiriciye inanmayı yeğ tutuyor. Sabahın erken vakti aklımda büyüyüp kocaman bir yumak olan düşüncelerin ağırlığıyla koyuldum yola. Silmek istedikçe büyüdü tuhaf düşünceler. Beynimin duvarlarına çarptıkça yankılanıp çoğaldılar. Oysa tüm gece kendi kendimi ikna etmek için söylediğim sözler vardı. Kendi korkularımı yenmek için söylediğim, korkuların olacak olana çare olmayacağını aklıma yerleştirmek için sürekli tekrarladığım sözler...Kendi kendimin teskin edicisi olmayı başaramamıştım işte...

Sabah. İçilen çay ve sigaralar. Bulutlu gökyüzü. İnsanlar. Masamda öylece otururken onunla konuşmaya başladık. "Korkuyor musun?" dedi. Biraz çekinerek "Evet sanırım." Öyle ya insanın korktuğunu itiraf etmesi o kadar kolay değildi. Gelecek konusunda öyle çok fazla endişelenen biri olmamama karşın bu kez içimde beni oldukça tedirgin eden bir telaş vardı. Bunu ona anlattım. Tüm düzenimin alt üst olacağını düşündükçe ve yeni bir düzen kurmak için oldukça enerjisiz olduğum göz önüne alınınca elbette korkuyordum. Oysa biliyordum insan başına bir şey geldiğinde bu kadar telaşlanmaz, bir yol bulur o yolda ilerler ve hayatı sonsuza kadar sorunlar içinde kaybolup gitmezdi. Bizi öldüren aslında başımıza gelecek olanlar değil, onlar başımıza gelmeden önce içimizde yazdığımız senaryolardı. Yavaş yavaş kendi cehennemimin ateşini körüklüyordum. İçimde aslı astarı olmayan senaryolar kuruyor, kendi korkularımın içinde mantığımı kaybediyordum...

Tüm bunlar içinde beni omuzumdan tutup hafifçe silkeledi. Korkulardan arınmanın tek yolu buydu belki. Bana "Sadece" dedi "Tembeller ve beceriksizler korkar. Ve sen ikisi de değilsin." Üzerine düşündüm. Tembel hiç değilim ve beceriksiz olduğumu da sanmıyorum. "O halde bu korku neden?" dedim kendime. Aslı astarı olmayan köksüz düşünceler üzerine yazdığım senaryolar yüzünden zihnimde büyüyen kocaman yumağın mantık yollarını kapamasına izin vermek neden?

Haklıydı. Hayatta sadece tembeller ve beceriksizler korkar. Ve ben ikisi olmayı da kabul etmiyorum...

Resim: http://evilhomer145.deviantart.com/art/Thinker-v2-12059278

Hayat- HOŞSADA

Küçük bir kız çocuğu gibi sana olan sevgim… Yüzünde tatlı bir gülümseme, eteğini bir o yana bir bu yana sallayıp, dalgalı saçlarını rüzgâra bırakmış, öylece oynuyor yüreğimin dar sokaklarında…

Hangi sokağa sapacağını şaşırıyor bazen… Yine de gülümsüyor… Girdiği her sokakta farklı bir “sen” buluyor…

Seviniyor…

Şimdi ellerine almış pamuk şekerini, yüzüne, gözüne bulaştırmış iyice… Yapışmış şekerin pembe pembe lifleri... Bir avuç suyla gider oysa… Gitmesin istiyor… O yüzden o yapış yapış sevimli yüzüyle,

Gülümsüyor....

Sana, yüreğine ve ruhuna bir selam veriyor… Seviyor besbelli ve koşar adımlarla dalıyor yine, her sokağından farklı bir seni bulacağı coşkulu yüreğe…

Dilinde sevda türküleri, ilerliyor… Sonunu bilmiyor… Ama gidiyor, ardına bakmadan, yüreğinde rengârenk umutlarla, sevgiyle…

Köşeyi dönüyor hızla… Beyaz tebeşirle çiziyor kutucukları…1, 2, 3, 4… Seksek oynuyor… Yüreği, çiçek bahçesi… Yüreği, köpük köpük olmuş okyanus… Yüreği, güneşe yönelmiş yemyeşil filiz…

Minicik kollarını yaslıyor, kalın gövdeli çınara... Sayıyor…1, 2, 3… sağım, solum, önüm, arkam sobe! Koşuyor hızla… Üzerine saksılar dizilmiş duvarın ardına, beyaz çiçekleri açmış zakkumun arasına, masmavi boyanmış kapının arkasına bakıyor… Bulamıyor… Kimseler yok… Gölgesini sobeliyor… Kıkır kıkır gülüyor. Seviniyor ve seviyor hayatı…

Açıyor küçük kollarını, gökyüzüne bakarak… Damla damla dökülüyor yağmur… Kireç beyazı tenini ıslatıyor iyice… Yanakları al al, gözleri zeytin tanesi ve dalgalı saçlarıyla gülümsüyor…

Sevgili hayat, küçük bir kız çocuğu gibi sana olan sevgim… Savuruyor dalgalı saçlarını rüzgârda, bir o yana bir bu yana sallıyor eteğini, yüzünde tatlı bir gülümsemeyle bırakıyor kendini senin kollarına…

Fotoğraf: http://bl0emetje.deviantart.com/art/swing-52467720

Komşunun köpeğidir- KEREM OĞUZ

komşunun köpeğidir
dün gece uyutmayan beni.
benimkisi öyle mi,
ne kadar da efendi

komşunun köpeğidir,
yataktan aniden kalkıp
ayakparmağımı sehpaya vurup
çatlatmamın sebebi
benimkisi öyle mi ya,
ne kadar da efendi

***

tünel'den taksime çıkarken
taşıdığım yük ağır geldi
orta yolda soluklanayım dedim ve
plastik bir leğendeki
kirli, sabunlu suyu döker gibi
galatasaray'dan aşağı döktüm kendimi

dar ve nemli sokakların yanından,
arasından geçtim
gördüğüm her insanı kıskandım,
pek canlıydı betleri ve
pek renkliydi benizleri,
farkındaydım.

istikamet boğaz gibiydi
ama çukurcuma'da
ben diyeyim elli
siz deyin seksen senelik
köşe bakkalın önündeki
logar kapağından aşağı süzüldüm...

***

bugün hala
her akşam yatıp
her sabah kalkıyorsam,
kokumu salıyorsam tuvalette
ve bastığım yumuşak toprakta
adımımın izi kalıyorsa...

bugün cama hohladığımda buğu oluşuyorsa,
o buğuya adımı yazıyorsam,
yazabiliyorsam mesela...

bugün ekmeğin sıcağı elimi,
peynirin sıcağı dilimi yakabiliyorsa...

"hala yaşıyorum"
diyebilmeliyim sanırım

de neden diyemiyorum?

K.

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/2696159/

Veresiye Defteri- MEHMET SAĞLAM

Kitap ve gazete okuma alışkanlığı olmayan insanlar genellikle yazma alışkanlığına da sahip değildirler. Fakat bu tür insanlardan, bir bilgisayar edinmiş olanları son yıllarda okuma ve yazma alışkanlığını bir nebze geliştirdi sayılır; çünkü yakınları, dostları ve yazışma grupları ile -e.postalar sayesinde- sık sık yazışmaya başladılar, dolayısıyla okumaya da. Bu sayede hem Türkiye’de ve dünyada olup bitenlerden İnternet ortamında haberdar oluyorlar; hem çok güzel bazı şiir, fıkra ve denemeleri paylaşıyorlar; hem de bilgisayarı olan pek çok insanla kesintisiz bir iletişim kurabiliyorlar.

Ben de İnternetten bolca yararlanan biriyim. Yazdıklarımı binlerce insanla paylaşabiliyor, on binlerce insanın yazdıklarından hisseme düşeni alabiliyorum. Bazen o kadar etkileyici yazılar geliyor ki, bana ilham kaynağı oluyorlar. Bunlardan ikisi Veresiye Defteri ve Askıda Kahve diye iki farklı olguyu anlatan yazılardı. Bunlar aşağıdaki Sosyal Yardımlaşma Çağrısı’nı yapmam için bana yön verdiler:

Osmanlılar döneminde, varlıklı insanlar sık sık tanınmadıkları semtlerdeki bakkal dükkânlarına gider, sahibinden veresiye defterini çıkarmalarını isterlerdi. Ardından, rakamlarla dolu bir sayfayı rasgele açar, toplamını yaptırır, o borcu öder, bakkalın "Allah kabul etsin..." demesini bekler, sonra kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi. Borcu ödenen kişi, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren de, kimi borçtan kurtardığını bilmezdi...


“Gizli verilen sadakanın, açıktan verilen sadakadan yetmiş kat daha sevap” olduğuna inanmış atalarımız, “Sağ elin verdiğini sol elinden gizle,” prensibine inanır, yaptıkları iyilikleri unutur giderlerdi.


Geçenlerde İtalyanların “Askıda Kahve” adlı ilginç bir buluşunu anlatan bir e.posta daha dolaşıyordu. Aynı isimli o ünlü Cafe’ye gidenler bir kahve ısmarlarken, “Bir tane de askıda olsun,” deyip, iki kahve parası öderlermiş. Garson da bir kâğıda “bir kahve” diye yazar, kâğıdı bir çivili askıya geçirirmiş. Parası olmayanlar gelir, askıdaki kâğıtlardan birini para gibi kullanarak kahvelerini içerlermiş.


Etkileyici ve estetik bir sosyal paylaşım biçimi... Aynı zamanda yaratıcı bir buluş! Zaten bizler de etkilendiğimiz için bu olayı Türkiye’ye duyuran o yazıyı dostlarımızla paylaşarak, bir anlamda “Ah, keşke biz de böyle şeyler yapabilsek!” demek istemiştik.
*
Şimdi soruyorum; kalp gözüyle baktığınızda Veresiye Defteri mi, yoksa Askıda Kahve mi gönül telinizi daha çok titreştirdi? Akıl gözüyle de bakabiliriz; hangisi ihtiyaç sahiplerine daha fazla yardımcı oluyor, daha çok işe yarıyor?


“Veresiye Defteri” diyorsanız, o zaman bu yazıyı da herkese gönderin ki yüzyıllarca yürüttüğümüz bir geleneği belki içimizden birileri etkilenip yeniden yaşatmaya başlarlar.


Bununla da yetinmeyelim bence. Yerel ve ulusal medyaya (gazete, dergi, radyo, televizyonlara) bu yazıyı göndererek, unutulmuş bu geleneğimizi tüm ülkeye duyurmalarını sağlamaya çalışalım.


Hatta bu yazının çıktısını alarak kendi bakkalımıza da verelim. Veresiye defteri varsa, vitrin camına şöyle bir cümle yazmasını ve yoksul müşterilerinin borçlarını sildirmek için bu yardımlaşma fikrini yaymaya çalışmasını rica edelim:

“VERESİYE DEFTERİMDEN BİR SAYFA SİLDİRMEK İSTER MİSİNİZ?”


Ben başladım bile...

Yardımlaşmayla kalın...

Resim: http://mitoloji.info/resim/osmanli-carsi.jpg

Bir Klimt yeter- NİHAL YETKİN

Ressamlar genelde zamanında anlaşılamayan ve ölümlerinden sonra eserlerinden bazıları dudak uçuklatan rakamlarla alıcı bulan kişiler olarak yankı bulur sosyo-kültürel zihnimizde… Nitekim Avusturyalı ünlü sembolist ressam Gustav Klimt şu ana kadar tablosu en pahalıya satılan ressam olarak gazetelerde yer aldı geçenlerde. Düşünüyorum da reklamı iyi yapılan sergiler veya “En”lafının pırıltısı olmasa gazetelerde Klimt ya da yerli/ yabancı herhangi bir ressamla ilgili bir haber kaç sütun kaplayabilir ülkemizde ve kaplasa bile kaç kişi bunu ilgiyle takip eder acaba?

Klimt deyince aklıma Öpücük tablosu gelir. Her tablosu gibi hem hayranlık uyandıran hem de tartışmalar yaratan tablo. Bir erkeğin bir kadını öpmesi gibi sıradan bir konudur işlenen ama bedenlerin ve yüzlerin aldığı pozisyon ve sembollerdir onu diğer yüzlerce aynı konulu eserden ayıran. Bir yoruma göre sevgi karşısında zamanın önemsizliği ve ebediyet duygusu hakimdir bu tabloya bir başka yoruma göre erkeğin aşk için kendini unutuşu, bir diğerine göre ise kadının sevgiye çaresiz teslimiyeti. Postmodernist akımlardan aldığım cesaretle benim bu tabloya bakınca anladığım ise şu: gördüğünüz gibi bu tabloda erkek ve kadın bedenlerinde ayrı şekiller var, erkekte dikdörtgenimsi rengarenk şekiller, kadınınkinde öbek öbek çiçekli şekiller, ve ikisinin sevgisinden ve temaslarının doğallığı ve uyumundan doğan üçüncü bir gurup şekil. Bu üçüncü gurup resimdeki mesajı taşıyor bana göre. Sevgi iki taraf birbiriyle uyumluysa ve birbirini radikal olarak değiştirmeye çalışmıyorsa işte böyle güzel bir ürün ortaya koyabilir yoksa tek taraflı bir sevgiden ya da tarafların birbirinin değişmeyecek huylarını değiştirmedeki nafile çabalardan böyle abartısız, sade ama aynı zamanda göz alıcı bir eser çıkması beklenemez.

İçten bir öpücük bin sevgi sözcüğüne bedeldir bazen, bunu anlamak için bir Klimt yeter (reklamdaki "Bi' kilim yeter sevgilim" yerine önerdiğim slogan:)); dünyada en pahalıya satılan tablo olmasa bile ve bu yüzden değeri materyalist dünyada tam olarak anlaşılamasa bile en azından benim için yeter!

İstanbullular- ÖZLEM AKAYDIN

Günümüz edebiyatının vazgeçilmez yazarlarından Buket Uzuner uzunca bir aradan sonra yeni romanı ''İstanbullular'' ile tekrar okurlarıyla buluştu. İstanbullular yayınlandığı 2007 yılının Şubat ayından itibaren pek çok kitapevinin en çok satanlar listesinde uzun bir süre yerini korudu.

İstanbullular öncelikle okuru sağlam kurgusuyla etkiliyor. Kurgunun sağlamlığına yazarın akıcı ve sade dili eklenince 519 sayfalık kitap bir çırpıda okunuveriyor.

Meraklısı Buket Uzuner 'in diğer romanlarında da yer alan karakter analizlerini, kişilik saptamalarını bilir.

Yazar, romanlarını birden fazla karakter üzerinde kurgular. Bu romanda da birden fazla karakter ve birden fazla analiz mevcut ve karakterler yazarın zengin anlatımıyla birleşince ortaya bir bütün olarak okunabilecek keyifli bir roman çıkmış.

Birbiriyle ilişkisi olan ya da olmayan 15 kişinin bir mekan ve bir olay etrafında bir araya getirildiği bir roman İstanbullular. Bir araya getirilen mekan aslında hepimizin çeşitli sebeplerle seyahat sırasında yolumuzun düştüğü, eski ve yazarın sık sık dile getirdiği adıyla ''Yeşilköy'', günümüzdeki adıyla '' Atatürk Havalimanı''nda dış hatlar terminali.

Farklı yerlerden ve farklı kimliklerden oluşan insanların tek ortak özelliği bir şekilde İstanbullu olmaları. Kitapta sorgulanan da bu İstanbullu oluştur aslında. Kimdir İstanbullu, ya da kime denir? Topraklarında doğup, büyümek midir İstanbullu olmak, yoksa yürek ve beyin anlamında mı İstanbullu olunur? Dolayısıyla romanda bir anlamda İstanbullu olmayı tartışma konusu haline dönüştürmek de mümkün. Çünkü roman kahramanları genellikle kendi ait oldukları kültürlerde kabul görememiş ve hayatlarının bir kesiminde İstanbul'da bulunmuş ve İstanbul'dan kopamamış kahramanlardır. İstanbul'un 2007 manzarasına baktığımızda herkesin bir diğeri için ''öteki'' olabileceğini düşünürsek roman okunurken bu tartışmayı daha da şiddetlendirmek mümkün. İşte yazar bu tartışmayı her bir karakteri üzerinde kendiyle hesaplaşma biçiminde yapmış.

Yazarın kültürel donanımı da roman karakterlerinde hayat bulmuş. Bu karakterlerinden birinden çok etkilendiğimi söylemek isterim.

Karakter İstanbul'un kendisi.

Yazar İstanbul' a da bir karakter yüklemiş ve ara sıra İstanbul'un da kendisiyle hesaplaşmasına vesile olmuş.

Yazarın deyimiyle içinden deniz geçen tek şehir olan İstanbul bakın okura kendini nasıl anlatıyor:

“İstanbul benim adım; Doğu Akdeniz'in, orta ve yakın Doğu'nun, Balkanlar ve Kafkaslar'ın, yakın-uzak, ön ve arka Asya'nın, binlerce yıldır Dünyanın kaderiyim Ben!. İmparatorların, sultanların, evliyaların, azizlerin, ermişlerin, kahramanların, soyluların, kimsesiz ve evsizlerin, terk edilmiş ve kalbi kırılmışların, tutunamamış ve tutunamayacakların, kağıt toplayıcılarının ve işsizlerin, tinercilerin, sokak çocuklarının, fahişelerin, delilerin, akıllıların, idealist ve fırsatçıların, safların ve romantiklerin ruhuyum ben. Hepsinin şehri, hepinizin İstanbuluyum ben.......... İstanbul'um ben. Değerimi bilmeyen fanilerin sonunu en iyi yine ben bilirim''.

''İki Yeşil Su Samuru'', ''Kumral Ada Mavi Tuna'' ve “ Gelibolu” adlı romanları da çok beğenilen Buket Uzuner'in uzun bir çalışma sonucu hazırladığı, ''İstanbullular'' romanı da, günümüz klasiklerinin arasına girecekmiş gibi gözüküyor.

Yazarın daha önceki romanlarını okuduysanız eğer, İstanbullular'ı da kaçırmayın derim.

Küçük şeyler- TUĞBA

''Hafta sonu hava sıcaklıklarında artış olacak. Uzmanlar , zorunlu olmadıkça özellikle bebek ve yaşlıların dışarı çıkmamasını ve fazla miktarda sıvı tüketilmesi gerektiği'' açıklaması yaptılar. Sözüyle güne başlamak nasıl bir ruh hali yaratırdı yanıtı ortada.


''Sudan bahanelerin tartışmalara dönüşeceği, durduk yerde birbirinizi kıracağınızı düşündüğünüz sevdiklerinizden, arkadaşlarınızdan uzak durun hatta ''aramayın'' açıklaması da yapsalarmış ne iyi olurmuş.

''Offf of..Kimse anlamak istemiyor beni. Ne oldu şimdi, böyle parlayacak, ses yükseltecek? Dahil olmadığım konunun merkezinde olmak ne kadar kötü.''
Eyvah, telefon çalıyor..Biliyorum, gizleyemeyeceğim, ses tonumdaki bozukluğu, can sıkıntısının yarattığı bilinmezliği.


''Merhaba... Nasılsın ? ''
''İyiyim, sağol...Senden ne haber ?''
''Ben iyiyim de emin misin, sorun olmadığından. Sesin iyi gelmiyor.?''


Tüh, gizleyemedim. Nasıl anlatayım, yanıt veremeyecek kadar dolu zihnimi, içinde bulunduğum ruh halini anlatmaya kelimelerin yetersiz kalacağını ? Biliyorum, kötü niyetli değil. Ses tonumdaki yalnızlık duygusunu hafifletip, içimdeki öfke ve hüznü azaltmaya çalışma isteğiyle soruyor ve merak ediyordu beni üzen etken ya da etkenleri. Yanlış anlamasına, kırılmasına sebep olmayacak şekilde belirtmeliydim, kendimi çok yalnız hissetmeme rağmen, ''yalnız kalmak'' , konuşmadan sadece düşünmek istediğimi. Suskunluğumdan anlamış olmalı ki, ''Konuşmak istersen ben buralarda olacağım. Unutma! '' diyerek şimdilik vedalaşırken, bir süre sonra bekleyemeyip arayacağını çok iyi biliyordum gülümseyerek telefonu kapatırken.

Küçük şeylerin neden olduğu büyük moral bozuklukları, yalnızlık, çözümsüzlüktü o an için yaşadığım. Labirentin içinde çıkış yolu arayıp derin derin düşünürken, gözlerimden yanaklarıma doğru süzülen yaşlar da rahatlatmıyordu işte. Bir çözümü olmalıydı, şimdiye kadar nasıl olduysa. İlk kez moral bozukluğu yaşıyor, tartışmanın içinde kalıyor değildim ya?

Yine zor olmamalıydı bu yüreği mutlu etmeyi başarmak..Güzel bir şarkı eşliğinde maviliklere doğru yolculuklara çıkarken, içten bir anne tebessümüyle bir anda coşabilmek. Çok önce öğrenmemiş miydik, kırılmamak, kırmamak için büyük şeyleri ufalayarak toz zerreciklerine çevirip, gönlümüze gömmeyi... En olmadık zamanlarda ''sabır''diyerek, en yakınlarımızı üzmemek için üzülmeyi, sevgimizi, sabrımızı, hoşgörümüzü, sadakatimizi ve vefamızı ''kızgınlıkla'' başlayan o kötü tohumu ezip ufalamak için değirmen taşı gibi kullanmayı alışkanlık edinmedik mi? Ya da, çirkinliklere karşı bir değirmen taşı kadar sert ve ezici olan o insani duygularımzla, küçük güzellikleri birer ilmek gibi alıp, içimizden geldiğince emekle dokuyup, bir mutluluk panosu yaratmadık mı?

Sabah çok üzgündüm..Ama bu gün mutlu olmak istiyordum. Bir anne tebessümü, uzaklıkları yakınlaştıran, içten bir konuşmanın verdiği moral ve mutluluk, tebessümü çoğaltan bir Salim Dündar şarkısı (Aynalar) nasıl da değiştirdi gidişatı...Yazı bitiyor...Gün bitiyor...Ve mutluyum. Küçük ilmekleri emekle ekleyip, yine bir mutluluk panosu yaratabilme mutluluğundayım. Küçük şeyler önemlidir. Farkedelim yeter ki.


resim: http://www.deviantart.com/print/2733481/

Üç noktalı zamanlar- ÜÇ NOKTA


Üç nokta gün doğumunun öncesindeki "eflatun saatine", denizin daha uyanmadığı o kıpırtısız sabah serinliğine,
Bir filmin en heyecanlı yerine ramak kala yaşanan âna üç nokta
Film nihayete ererken bir türlü kavuşamayan aşıkların derin bir oh çektiren vuslatlarına,
Tüm iyi adamların "ne yani öldü mü şimdi? " diye inanamadığımız o gidişine,
Kurşun misali yüreği delip geçen ah lara,
Uzun ağlamaların sonunda hıçkırarak susmalara üç nokta
Bir de severek ayrılıkların savruluşları var ya, ona da...
Üç nokta son bakışlara, dokunuşlara, hepsinin toplamındaki susuşlara,
İlk öpüşlere, ilk aşklara...
Ömrünün büyük ikramiyesini birbirinde bulurcasına yılları devirmiş de göçüp gitmeye hiç acelesi olmayan sevgilere üç nokta.
Yaşlı çiftlerin el ele tutuşmalarına,
Vedalarda ardına bakmayana, geride mendil sallayışlara üç nokta.
Tufan gibi zamansız yakalanılan aşkların yürek çizen bakışlarıyla sana doğru yürürken sahilden, koy o ânâ bir üç nokta


Varsın romantik macera ya da filmlerde olur desinler; en az hasarla gözünü sevdiğim bir çarpışmaya denk gelip tanışalım da, kahve molasına tutuşalım şu kızla-adamla dediğin ve murada erdiğin zamana üç nokta

En sevdiğin şiirin,filmin, başucu kitabının... aşık olduğun kişinin kalbinde isabet kaydetmesine, suspus olup aynı anda söze başlamalara üç nokta
"Hiç de fena değilsin" diye aynada kendine göz kırpmalara üç nokta
Tüm gözyaşlarına ve onun gücüne inanışlara,
Karşılıksız iyiliklere,
İyi yürekli bir hafızayla kin biriktiremeyip güzellik besleyenlere,
Yangın merdiveni gibi insanlara üç nokta
Martılarla simidini paylaşanlara,
Sokak çalgıcılarına gönlünden ne koparsa verip, aklından şenlikli melodiler geçirebilmeye,
Parklarda koklaşan aşıklara sevgili bir tebessümle bakanlara, yeni dile düşmüş çocukların birbiriyle ilk
tanışmalarını seyre koyulanlara,

Yaşamı bir havai fişek gösterisi bilip şu kısa ışık gösterisi altında ona coşkuyla gülebilmeye,
Onca fırtına kar borana inat, alabora olmamış bir hayatın sahibi balıkçı adamlar gibi geçen günlere kocaman kahkahalar atıp, ekseriyetle boşver diyebilmeye,
Düşlerin ve aşkın peşini bırakmayanlara,
Bir yaz sinemasında sevdiğinle yıldız altında film seyretmelere,
Bir kucak kır çiçeğinin hâlâ en güzel hediye olduğunu düşünmelere,
Melissa kokulu bir gecede tepedeki dolunayı ahşap kokulu bir evin merdivenlerinde soluklanırken seyre koyulmalara,
Acı kahveler eşliğinde yapılan tatlı sohbetlere,
Yarını umut etmeye,
Dünlere gülümseyebilmeye,
Uzun yollara, o yolların varacağı adreslere,
Yeni yılın ilk doğan bebelerine,
Bugün de yaşıyoruz çok şükür demeye,
Üç nokta.
Çünkü zamanın sonsuzluğunda yitip gidenlerin mezar taşına doğum yılı yazılır da, ölüm yılına konur hep (...)

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/1652039/

Sakarlık tarihim II- YEŞİM ÖZDEMİR

Evettt! Nihayet, merakla beklenen, yaptığım sakarlıkları anlattığım yazımın devamı niteliğindeki “Sakarlık Tarihim- 2” ile karşınızdayım. Biraz geciktiğimin de farkındayım. Ancak siz de takdir edersiniz ki konuyla ilgili malzeme toplamam zaman alıyor:)) Genellikle devam filmleri, ilkini aratır ya hani, umarım ilkindeki keyfi alırsınız.

(Dikkat: Söz konusu sakarlıklarda dublör kullanılmamıştır! )

Şimdi , adettendir ya, başlangıçta ilk bölümün kısa bir özeti geçilir. İlk yazımı okuyanlar bu bölümde mutfağa gidip kendilerine bir çay alabilirler ya da tuvalete falan gidebilirler. Sıkılmayın diye söylüyorum. Ben alınmam…İlk blogumda, yaptığım sakarlıkları şöyle bir gözden geçirip, hangi sakarlığı kaç kere yaptığım ve kendime çözüm olarak neler önerebilirim, listeledim. Sakarlıklarımı değerlendirirken de zorluk derecesine göre 1’den 10’a kadar bir Sakarlık Puanı (S.P.) verdim. İlk bölümü okuyanlar da gittikleri yerlerden döndüler ve yerlerini aldılarsa , başlayabiliriz artık…

İşte yeni sakarlık listem :

1- Diz kapaklarımı ofis sandalyelerinde dönerken masanın kenarlarına çarpma…

S.P. : 4 ( Çok sık başıma geliyor çünkü. Bu yüzden dizlerim sık sık oğlan çocukları gibi mosmor olur.)

Kaç kere?: Hımmm, sanırım sayamayacağım kadar çok.

Çözüm : Şu dizlikler işe yarar mı acaba? Ya da bütün masaların ayaklarını yumuşak bir malzemeyle kaplayabilirim. Offf çok zor benim işim!

2- Saçlarımı kurutmaya çalışırken , fön makinesinin arka motoruna saçlarımı kaptırma…

S.P. : 6

Kaç kere ? : Neredeyse her duştan sonra… “Ne var canım bunda ? “ demeyin sakın. Saçınızı kaptırmadıysanız bilemezsiniz. Hem canınız yanıyor, hem de ortalığı tütsülenmiş tavuk kokusu sarıyor…Saçların yoluk yoluk görünmesi de cabası:(

Çözüm : Duş almayabilirim, yok o olmaz. Saçlarımı kurutmayabilirim. Yazın iyi de, kışın habire sinüzit olmak istemiyorum. Saçlarımı, fön makinesine kaptırmayacağım kısalıkta kestirebilirim ya da kazıtabilirim. Şöyle, kelimi havluyla bir kurularım olur biter, ıyyy yok bu son dediğimi unutun! Fön makinesi kullanmayıp, klimanın önünde saatlerce oturarak ya da evin içinde koşturarak kurutma denemeleri yapabilirim.

3- Cam kapı içinden geçmeye çalışma…

S.P. : 8

Kaç kere? : 1 ( Düşünün… Deniz kenarında güzel bir cafe. Hava karanlık… Ama ben akşamüstünden beri oradaydım. Her zaman tuvalete gidip dönerken kullandığım cam kapının akşam olunca kapatılacağını nereden bilebilirdim ki:) Bir de adamların camları şaşırtıcı bir şekilde temizdi. Ben de kapının hala açık olduğunu düşünerek kapalı kapıdan geçmeye çalıştım. “Donnkkk” şeklinde bir ses duyuldu. Herkes güldü bana. Tabii karizma diye bir şey kalmadı haliyle:))

Çözüm: Sanırım her zaman, bir kapıdan girmeden önce, karşımda temiz bir cam olma olasılığını düşünerek elimle şöyle bir yoklamalıyım…Evet evet, böyle yapmalıyım…

4- Yataktan düşme…

S.P. : 7

Kaç kere ? : En az 10 kere yaşamışımdır bu durumu… ( Tabii konuyla ilgili çeşitlemeler de yaptım bu arada. Yataktan serbest düşme, yorgana dolanarak düşme, ayağa kalkar kalkmaz düşme gibi :)) Hatta çocukken bir keresinde yattığım somyadan yorgana dolanarak düşmüş ve gene yuvarlanarak divanın altına girmişim. Annemin beni arayan sesini duyup uyandığımda, başımı somyanın yaylarına çarpmıştım. Çok şükür artık bazalı yataklar var…Zaten somyada yatsam bile altına da sığmam artık:))

Çözüm: Hani şu bebek yataklarındaki korkuluklardan yatağın kenarına monte ettirmek iyi olabilir…Belki de emniyet kemeri görevi görecek bir düzenekle, kendimi yatağa bağlayabilirim…

5- Ampul değiştirmek için uğraşırken dengemi kaybedip, sağ kalçama sandalyenin köşesini batırma…

S.P. : 9 ( Sakın denemeyin! Çok fena olursunuz; benden söylemesi )

Kaç kere? : 1 (Daha ne olsun! Yeter de artar bile…)

Çözüm : Ampul değiştirme ya da boy gerektiren benzeri işlerde, taşeron kullanmak iyi bir fikir gibi geldi bana. Tabii balkonda duran merdiveni niye kullanmadığımı sorarsanız, bunun cevabı için “Tembellik Tarihim” isimli bir blog konusu bile çıkartabilirim biraz zorlarsam. Gerçi bir daha merdivensiz iş yapmak da cahil cesareti olur benim için; günlerce kalçam ağrıdı.

6- Elektrik kesikken, resim yapacağım diye tutturup, mum alevinde saç tutuşturma…

S.P. : 9 ( Bu da çok tehlikeli!!!)

Kaç kere ? : 1 ( Eee akıllandım tabii…)

Çözüm : Artık benim bu saçlarıma kesin bir çözüm bulmam gerekiyor. Gene tütsülenmiş tavuk kokusu! ( Bakınız madde :2 ) Bir de uygunsuz zamanlarda, aklıma estiği gibi, olduk olmadık işler yapma huyumdan vazgeçmem gerekiyor.

7- Ayağımda terlik olmadan, koşarak salona girme ve koltuğa istemeden tekme atma sonucu ayak orta parmağımı kırma…

S.P. : 10 (!)

Kaç kere ? : 1 ( Umarım…)

Çözüm: Kesinlikle evde mutlaka terliğimi giymeliyim. Öyle havaya baka baka yürümekten vazgeçmeliyim. Minicik parmak diye düşünmeyin. Haftalarca ağrısından duramadım vallahi. O kadar elimi, ayağımı burkmuşluğum vardır. Ama ben bu kadar ağrı çekmedim bugüne kadar. Siz siz olun terliğinizi ayağınızdan eksik etmeyin ; tecrübeme kulak verin:)

Evet! Gene bir hayli sakarlığımdan bahsettim. Yeter artık, moralim bozuluyor böyle listeleyince…Tabii bu liste, ben varolduğum sürece kabarmaya devam edecek, bunun da bilincindeyim. Bir dakika…Hay Allah! Benim yazımı bitirmem gerekiyor kusuruma bakmayın. Çalışma odamın ampulü birden patladı; değiştirsem iyi olacak… Aman yaa, üşendim…Şimdi balkondan merdiven getirmek yerine , şu sandalyenin üstüne çıkıversem mi acaba? Hadi görüşürüz:))

Not: Bu yazımı bütün sakarlara ithaf ediyorum:)

  © Blogger template Brooklyn by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP