
Okula belediyenin kırmızı otobüsleri ile gidiliyor… Her gün girdiğim itiş kakıştan uzak duruyorum bu kez, otomatik açılır kapının önünde… Sana kutusunun içindeki sermayem zarar görsün istemiyorum…
İlk ders sabırsızlıkla geçiyor... Öğretmenin her sorduğu soruya parmak kaldırıyorum… Nasıl olsa beni kaldırmıyor; “biliyodur bu, cevabı” diye… Aklım küçük kitaplığın en alt katına gizlediğim çokomellerde… ‘Kütüphanecilik kolu’ olmamın avantajını, anahtarı bende duran camlı ahşap kitaplığı zula olarak kullanarak değerlendiriyorum… Yine parmağım otomatik bir biçimde havaya kalkmışken öğretmenin sesini duyuyorum ticari düşlerimin arasından; “Serdar, sen gel!” Ayağa kalkmam gerektiği geliyor ilk aklıma, başka da toparlayamıyorum kafamı… Salak salak bakmama alışkın olmayan öğretmenim, tahtadaki problemi işaret ediyor göz ucuyla… Dört tarafında birer öğrencinin oturduğu tahta masamdan, kara tahtaya ulaşıncaya kadar problemi çözüyorum kafamda… Öğretmen salaklığımı atlatıp, doğru cevabı yazmamdan memnun, bir başka problemi yazıyor tebeşirin iç gıcıklayan sesiyle… Aklım kitaplıkta, ellerimdeki tebeşir tozunu siyah önlüğümün eteklerine silerek geçiyorum masama…
İlk teneffüs zilinin çalmasıyla yollanıyorum ‘Nadir Tolun İlkokulu’nun geniş bahçesine… Önce öyle dikiliyorum bahçenin bir köşesinde... Bir şeyler yapmam gerektiğinin farkındayım ama çok kestiremiyorum ne yapacağımı... Sonra, ben böyle elimde sana kutusu anlamsız bir biçimde dikilirken 5. sınıflardan bir çocuk geliyor yanıma... Kutunun içine bakıp “satıyor musun bunları?” diyor... “Evet” diyorum, “kaça” diyor... “25 kuruş” diyorum... Üzerinde başlıklı bir köylü kızı kabartması olan 50 kuruşu veriyor; “ver iki tane” diyerek... Çok seviniyorum... Üzerimdeki ürkekliği atıp, tanıdığıma, tanımadığıma “çokomel ister misin”, “tanesi 25 kuruş” şeklinde dolaşıyorum bahçeyi... Kimi alıyor, kimi bakıyor daha çok kutunun içindekilere... 5–6 çokomel daha satmışken, etrafımda meraklı bir kalabalığın oluştuğunu fark etmiyorum bile...
O kalabalığın arasından bizim 3. sınıfların diğer şubesindeki Erdoğan çıkıyor karşıma... Tam haylaz bir çocuk... Balık gibi bir suratı var; küçücük bir ağız, kocaman kırmızı gözler... Öyle pis pis sırıtarak “ne satıyon burda” gibi bir şeyler geveliyor ağzında... Başka zaman olsa en azında bir, “git işineyi” hak edecekken, çokomellerin selametini düşünerek, arkamı dönüp uzaklaşmayı yeğliyorum kalabalığın içinden... O ne? Bu sefer diğer yönden çıkıyor karşıma... Kutunun sağına soluna vurmaya çalışıyor eliyle... Kutuyu sol elimde dengeleyip sağ elimle hızla itiyorum göğsünden... Meraklı kalabalığın arasında benim elimde sana kutusu başlıyoruz itişmeye... Çokomeller kutunun içinde bir o yana bir bu yana savruluyor...
Tam bu sırada sınıf öğretmenimin sesi duyuluyor sertçe; “Serdar, gel buraya...” Erdoğan öğretmeni görünce tersyüz olup uzaklaşıyor... Soluk soluğa koşarak, okul binasının bahçeye açılan kapısının önündeki öğretmenimin yanına geliyorum... Beni o arbededen kurtardığı için minnetle bakıyorum yüzüne... “Yakışıyor mu sana?” diyor, az öncekine yakın bir sertlikle... Şaşırıyorum… Safça; “yakışmıyor mu?” diye soruyorum... “Yakışmıyor” diye sesinin tonunu daha da arttırıyor... “Çabuk kaldır o kutuyu” diye hiddetleniyor iyice... Süklüm püklüm yollanıyorum sınıfa...
Ders zili çalarken kafam öğretmenin azarını anlayamamamın verdiği dalgınlıkta, açmaya çalışıyorum camlı kitaplığın kapısını... Tek elimde tutmaya çalıştığım kutu düşüyor... Çokomeller yere saçılıyor... Sinirimden gözlerimde yaşlar birikiyor, çokomelleri toplamaya çalışırken...
O gün öğretmenin hiçbir sorusuna parmak kaldırmıyorum...
Belediyenin kırmızı otobüsünden bakkal necip amcanın dükkânının önünde iniyorum... Suratım altüst, “yere düştü bunlar Necip amca” diye, bazıları ezilmiş çokomelleri, 25 kuruşluklarla birlikte bırakıyorum bakkal masasının üzerine... Dönüp çıkacakken, kutunun içinden sağlam kalmış olanlardan seçip “al bunları” diyor... “İstemem” diyorum, “al” diye ısrar ediyor... “Babama söyleme düşürdüğümü” diyorum… “Merak etme” diyor yüzünde tebessümle... Kolleksiyonumda olmayan sarı jelâtinli birini alıp çıkıyorum...
Eve doğru giderken jelâtininin zarar görmemesine özenerek, açıyorum çokomeli... Hiç ısırmadan ağzıma tıkıştırıyorum tamamını... Keyfim yerine gelmiş, ağzımda leblebi tozuyla denediğimi, o halde tekrarlıyorum; ‘dağ başını duman almışı’ ıslıkla çalmaya çalışarak... Elimdeki sarı jelâtin güneşte pırıl pırıl parlıyor...
Fotoğraf: http://www.seksenliyillar.com/resimler/cokomel.jpg
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder