Konuk yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konuk yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Aralık 2008 Pazar

Küller ve Kar- NİLGÜN

‘ Et ateşe, ateş kana, kan kemiğe, kemik iliğe, ilik küllere, küller…. kara’
Küller ve Kar

Acıdan, savaştan, gözyaşı ve kandan , sevgisizlikten, iki yüzlülükten ……… hiç bitmeyecekmiş gibi savurup durduğumuz şu yaşamdan bunaldınız mı? Sizi kanatsız uçuracak görsel bir şölene, Küller ve Kar’ı (Ashes and Snow) izlemeye davet ediyorum!

‘Küller ve Kar’ Kanadalı fotoğraf sanatçısı Gregory Colbert’in senaryo ve yönetmenliğini üstlendiği 2005 yılı yapımı, muhteşem bir belgesel. Colbert : Hayvanların şiirsel duyarlılıkla paylaştıkları dillerini inceledim, insanlarla birlikte nasıl uyum içinde yaşayabildikleri yeniden keşfettim, diyor filmi için.

10 yıl gibi uzun bir sürede , Hindistan,Burma, Tongo, Sri Lanka, Namibya, Kenya, Antartika, Azor Adaları ve Borneo’da 100 kişilik bir ekiple çekimleri gerçekleştirilen bir belgesel Küller ve Kar. Her bir kare ayrı , muhteşem bir fotoğraf ; insanlarla hayvanların nasıl böylesi mükemmel bir uyum, bütünlük içinde olabildiklerini gösteren. Hem izlediğiniz görüntüler hem de dinlediğiniz şiirsel müzik, kanatsız uçuruyor insanı gerçekten de.

Filmin başında; bir yıllık bir yolculuğa çıkmış bir adam, kendisinden haber bekleyen eşine , sessiz –habersiz- geçen 365 günün ardından şöyle sesleniyor :
‘Bu anda bana gelirsen,
dakikalar saat olur, saatlerin gün ve günlerin bir ömür olur.

Fillerin Prensesine

Tam bir yıl önce kayboldum. O gün bir mektup aldım. Beni Fillerle yaşamımın başladığı yere çağırıyordu. Lütfen aramızda bir yıldır süren sessizlik için beni bağışla. Bu mektup sessizliği bitirecek.
Sana yazacağım 365 mektubun ilki, her bir sessizlik günü için bir tane.
Asla mektuplardaki kendimden fazla olmayacağım.
Bunlar benim kuş yolu haritalarım.
Ve bunlar doğru olacağını bildiklerimin hepsi.

Her şeyi hatırlayacaksın.
Her şey önceki gibi olacak.’

Hayvanların doğalarındaki müthiş artistik duruşlarıyla, insanlarla sıra dışı birlikteliklerinin herhangi bir kolaj, montaj ya da efekt kullanılmadan sadece sepyaya çevrilmiş görüntülerinden oluşan bu görsel ve şiirsel şöleni mutlaka izlemenizi öneririm…

Bilgi için: http://
http://www.ashesandsnow.org/.

http://ashesandsnowblog.blogspot.com/2007/03/ashes-and-snow-film-dvd.html
Continue Reading...

9 Kasım 2008 Pazar

Gel, yine gel! NİLGÜN

Koca şehrin saklanmış bir semtine yerleşmiş lokantaya arabasını hızla sürdü , sağanak yağmurlu sabahın ıslaklığını iliklerinde hissederek. Yol mu onu götürüyordu bilemedi , dipteki düşünceleri öylesine yoğun , öylesine sisli idi zihninde. Yolun sağına yerleşmiş lokantanın , bu olsa gerek diyerek bahçesine giriverdi. Az sonra gülümseyen yüzlerle dolu arkadaşlarının yanındaydı, o da gülümsedi ve oturdu. Her vakit olduğu gibi geç kalmıştı yine yemeğin başlangıcına. Nerede ise 40 yıllık arkadaştılar , birbirlerini bilirlerdi az çok. Sohbete yakaladığı yerden katıldı o da. Söz döndü dolaştı Mevlana’ya geldi birden. İşte o an atladı lafın üzerinde . Beni de götür oraya dedi, kıdemli Mevlana ziyaretçisi arkadaşına! İstekli çoktu program yapıldı hemen, takvime işaret kondu. O hafifledi birden, düğüm düğüm boğazına gelmiş bir şeylerden kurtulur gibi oldu.

Günler gri , mavi geçti, Ulu insan’ı ziyaret günü geliverdi. Uzun bir tren götürecekti onları Mevlana’ya. Kimi evde eşini, kimi kuzu yavrusunu bıraktı bir süreliğine , kimi zihninde dans eden acılarını... Yolculuklar insanı kendi içinde de yolculuğa sürerdi; hepsi ayrı yolculuklara çıkıverdiler kendilerine doğru!... Denizin kıyısından geçtiler, dağdan , tepeden , tünelden geçtiler.Uzun sarı bir bozkıra doğru kah koşup kah durup ilerlediler. Bir gece boyu geçmişten, anılardan, hayatlarından dem vurdular. Kadeh tokuşturup coştular. Kimi uykunun dingin kollarına attı kendini sonra kimi derdini döktü yanındakine. Sabahı ışıl ışıl bir güneşle karşıladılar , saat saat Mevlana’ya yaklaştılar. Öğle güneşinin ılıklığında Ulu İnsan’a kavuştular. Dillerinde dua , gözlerinde inci taneleri başka bir aleme daldılar. ‘Gel , ne olursan ol , yine gel…’ diyen Mevlana’nın sesini yüreklerinde duyarak gülümsediler kocaman…

Derler ki bir kez Mevlana’ya giden yediye tamamlarmış ziyaretini! O’nun ikinci ziyareti kim bilir belki yedi’ye tamamlar?...

Gönül bozkırda dingin, barışık su gibi akarak gidebilmek ister!... Gönül sevgiyle, dostlukla, aşkla, sağlıkla hayatın acı, tatlı yolculuğu sürsün ister!...
Continue Reading...

18 Ekim 2008 Cumartesi

Ekim böyle mi gelecektin? NİLGÜN

Üşüten Ekim Pazar’ı , denizin bile keyfi yok hiç , çalkalanıp duruyor lacivert, mavisi uzaklara kaçmış!

Kuşlu Bahçe’nin çaylı , tostlu, küçük aile muhabbetinin içindeyim de ruhum karışık!Güneş kaçıyor bulutların ardına kuzeyin acı rüzgarına dayanamayıp, biz de kalkıyoruz. Eve dönüş, adımlarım sakin, içimde fırtınalar !

Ne yapmalı? Şu birden bastıran ekim soğuğuna! acil önlem almalı! Evet dolabım, giysi dolabım başka bir düzene girmeli artık! Kış geliyor, sıcak yaz günleri bitti, üşüyorum!

Boşalt, düzelt, yıkanacaklar tarafına ayır bazılarını, toparla! Hadi durma , aklını toparlayamasan bile dolabını toparlarsın , onu becerebilirsin! İndir , kaldır, düzelt çekmecelerini! Zihninin içindekileri düzenleyemesen de dolabının çekmecelerini düzeltebilirsin! Hoş kokulu bir sabun çıkar mesela çekmecenin birinden , bildik bir şey ama sen ona ne koca anlamlar yükledin, bir el emeği bileklik mesela, tut koluna şöyle bir , dal git derinlere! Midye mi toplarsın, gemi mi batırırsın bilmem, koy usulca bir yere , her şeye rağmen gülümseyeceğin bir gün yine bakarsın hatta bileğine takarsın!...

Dön bak şu dünyaya, insan insanı öldürüyor, sömürüyor, bombalıyor, kandırıyor, seviyor , ağlatıyor…..yapıyor işte bunların hepsini yapıyor! Kadim zamanlardan gelen bilgelik neresinde bu hayatın, verebilmek alacağını düşünmeden , şefkat gösterebilmek, kucaklayabilmek insanı , her canlıyı hatta evreni , neresinde bu dünyanın? …

Dönüyorum içime, sen bu soruların yanıtlarını bulamazsın diyorum , kimse bulamaz hatta. Bulmak istemez!...

Sonra birden Mevlana geliyor zihnimin içine , öyle yüce , öyle sakin, öyle derin oturuyor! Çekmeceler, dolaplar, acı tatlı anılar, yalanlar, gerçekler, sevgiler, çaresizlikler…..içimdeki yaman fırtına usulca uzaklaşıyor. Hızla aramaya başlıyorum ; bilgiler sıralanıyor peş peşe. Okuyorum , sakinleşiyorum, düşünüyorum , dinginleşiyorum. En çok da aklıma o eşiz değerdeki 7 öğüdünü yazıyorum.
‘Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol
Hoşgörülülükte deniz gibi ol
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol’
Mevlana Celaleddin-i Rumi
Ekim ayı soğuk, sağanak yağmurlar, fırtınalar, acılar, haksızlıklar ….hayatın sahnesindeki gösterilerine ara veriyorlar , gözyaşı ve hüzün perdesi kapanıyor bir süreliğine! Dudaklarım söylemese de içimdeki ses usulca dile geliyor: Ben Mevlana’ ya gideceğim, diyorum!…
Continue Reading...

21 Eylül 2008 Pazar

Seagull- NİLGÜN

Eylül’den çok sarı yaza yakışan bir gece, çıt çıkmıyor sokaktan. Havada asılı kalmış bulut kümeleri bir yerlerden gelecek rüzgarı bekliyor özlemle.Balkondayım, başım duvarına yaslı , gözlerim gökyüzünde nedense dünyanın yükünü üzerimde hissediyorum! Ne sigara , ne bir içecek olmayan elim boş kalamıyor, duvarına hafif hafif vuruyor balkonun. Bakıyorum , beş parmağımı da açmışım dokunur gibi sever gibi vuruyorum beyaz plastik badanalı duvarın üzerine. Son zamanlarda derin düşünürken ve bir türlü yüzeye çıkamazken yaptığım bu yeni hareketi şaşkınlıkla fark ediyorum. Sessiz sorgulamaya başlarken zihnimde bir ışık yanıp sönüyor aslında serin duvara değil kendi iç iklimime dokunuyor, endişe duyan içimdeki beni sakinleştiriyorum belki de?...

Zamanı tutmuyorum zaten o tutulmuyor , çok ağır akıyor şimdilerde oysa ben çabucak geçsin istiyorum! Kalkıyorum odaya gidip başucumda yanan lambaya yaklaşıyorum elimde kitabım. Okuduğum satırlar kah gülümsetiyor kah düşündürüyor beni İstanbul’da bir günün içinde dönen, 15 kişilik romanı usulca kapatıp benim yaşadığım İstanbul’a dönüyorum. Gecenin karanlığında Eylül’e uymayan bir ağustos böceğinin cılız sesi yayılıyor pencereme doğru. Vaktin geçiyor, diyorum hafif gülümseyerek!...

Az sonra gelmeyeceğini! bildiğim uykunun kollarına kendimi bırakıyorum. Aklıma geliyor geçmişte aldığım bir eğitimden usta bir ses: ‘Huzur , dinginlik size ne söylüyor , nasıl bir resim bu ?’ Beyaz bir sayfanın üzerinde renkler ve sesler görmeye başlıyorum. Mavi dingin , usulca alttan alta oynayan suların üzerindeyim. Bir küçük sandal arkadan takma motoru var, seagull! –bunu derken kocaman bir gülümseme yayılıyor dudaklarıma- dümen elimde sessizliğin içinde bilmediğim bir yere doğru yöneliyorum. Bir kendimle ben! Öylece , mavi bir gök var üzerimde biliyorum, doğanın kendi içindeki ritmini bozmadan ilerliyorum. Daha önce hiç gelmediğim ama orada olduğunu bildiğim suyun kıyısındaki ahşap kulübenin küçük iskelesine yanaşıyorum. Şimdi o küçük hiç bilmediğim ama varlığından adım kadar emin olduğum kulübedeyim! Gün, ay , yıl, zaman yok burada . Sadece ben, üzerimde gök kubbe, yanı başım mavi bir su…Gözlerimi kapatıyorum , dışımdaki dünyanın bütün kiri, pası, acısı, özlemi, endişesi ………..giderek uzaklaşıyor! Dalıyorum…

Hafif serin bir rüzgar yüzüme değiyor, üzeri renkli fiyonklarla dolu ince polar battaniyeme iyice sarılıyorum… Gün , zaman geri gelmiş , sabah olmuş ve ben uyumuşum, belki de zamanın ötesin(d)e tatlı bir yolculuk yapmışım, kim bilir? …

Nilgün
17.09.2008

Seagull: (1) Martı; Benim için özel bir can. (2) Son derece sessiz çalışan, küçük teknelere dıştan takılan, görüntüsü zarif bir motor.

Fotoğraf: Salih Zeki Fazlıoğlu

Continue Reading...

2 Ağustos 2008 Cumartesi

Var ile yok arasında bir yer-NİLGÜN

Bir yanda Ezan sesleri bir yanda martıların akşamı selamlayan çığlıkları; yine balkondaydı düşünceleri ile baş başa.

Ah şu düşünceler; topla , çıkar, böl , çarp bir türlü doğru sonucu bulamayan!...

Çılgın bir yağmur dün sokaklarını yıkadı şehrinin , kirini, pasının akladı , ya görünmeyen kirler, tozlar, onları kim yıkayacaktı? …

İsimsiz bir semtin, bilinmeyen bir durağında bekliyordu! Gelen , geçen yok bir tek martılar yükseklerden uçan! Gözünün görebildiğine izledi onları, ufuk çizgisinde kayboluşlarını! Beni de alın , götürün dedi de nafile, duymadı martılar!...

Akşam oluyordu, uzaktan gelen Ezan sesleri ile ürperdi. Kimsecikler yoktu etrafında ; bir tek martılar, çığlık çığlık…

Issız bir semtin , adsız bir durağında bekliyordu kollarını kavuşturmuş, rüzgardı usulca yüzünü okşayan!...

Akşam oluyordu evinin balkonundan bakarken. Ne isimsiz durak, ne ıssız semt, ne de rüzgar vardı! Bir tek martılar , bir de usulca gözlerinden süzülen inci taneleri!...

31.07.2008

Nilgün

Continue Reading...

11 Mayıs 2008 Pazar

İşte bir günün özeti- MERAL YAĞCIOĞLU


Sis çökmüş, İstanbul’un her yeri puslu, serin; insanı kendine getirecek, uykusunu açacak bir serinlik çarpar suratına tokat gibi. Kendine gelirsin iş yerinde ki ofisin kapısından içeri girerken, yorgun ama bakımlı görüntünle günaydın dersin arkadaşlara.

Duymak ile duymamak arası alırsın cevaplarını arkadaşların. Masanın üzerinde ki işlerle birlikte istersen uyanma… Ama önce ince belli de tavşankanı bir çay ve sokak simiti ile misler gibi bir kahvaltı yaparak güne merhaba dersin. Evet, günü selamlamak biraz geç olmuştur, geç olsun güç olmasın derler ya işte ondan.

Telefonlar çalar ardı arkası kesilmeden, cevaplanır istersen cevaplama, patronla şöyle bir toplantı, küçük bir zirve yaptın mı? Ödemeler, bankalar ve para para, için dışına çıkarParayla sadet olmaz atasözü aklına gelir de bir şey söylemeden içinden öfkelenirsin.

Hava iyice kararmıştır dedim ya sis çökmüş İstanbul’a ve bulutlar hamiledir ağlamak için

Doğum sancısı başlamıştır boşalır bereket suyu barajların üstüne.

Ofisten fırlayıp çıkmak istersin yağmurun altında yürüyüp sudan çıkmış balığa dönene kadar ıslanmak, bir bir sıkıntıları yıkayıp arınmak istersin de fırlayıp çıkamazsın. Ancak öğlen saatini bekleyip çıkarsın bu sefer de yağmur dinmiş (umarım barajlar dolmuştur) güneş gözünü çıkarmıştır bakire bulutların ardından. Aperatif bir şeylerle karnını doyur çabuk ol mesai saatine yetişmen gerek ve kapıda kuyruk olmuş müşterilerle ilgilenmen gerek.

Yemek saati bir çırpıda biter kahve molası bile yaptırmazlar adama (dediğime bakmayın siz

Yandan çarklı hazırdır masada). Akşama yaklaşırken yeni bir telaş alır seni malum İstanbul’da yaşıyoruz ya trafik canavarı cinnet getirtir ve yorgunluktan bitap düşerken evim güzel evim diyerek zile dokunur yorgun parmağın. Dinlenmek için odana koşarsın yok canım ne dinlenmesi soyun dökün doğru mutfağa bir kaşık yemek yoktur zaten dolapta…

Böylece akıp gider günler, yaşam akıp gitmiş ve emekli olma zamanı geldi dersin de hiç iyi etmezsin. Zira devlet babanın verdiği üç kuruş on gün ya yeter, ya yetmez. Emekliliğin keyfini, anlayacağınız çıkaramazsın ve çalışmaya devam deyip bugünü yaşamaya devam edersin. Nakarat günler ve nakarat hayatlar sürer gider, Bırakın gitsin her şeyin başı sağlık değil mi? Sağlığın var ve koştur ekmek parası için…

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/2785711/

Continue Reading...

4 Mayıs 2008 Pazar

Gidememek - Celal Çelik

Kalbin kopmuştur yaşadığın yerden. Ama ayakların oradadır. Onlar bir şeyle bağlıdır çünkü yaşadığın yere. Gün geçer; kalbinle ayakların arasındaki mesafe uzadıkça uzar. Bir türlü bir araya gelemezler ondan sonra. Oradasındır ama bir geçicilik yerleşir bütün hareketlerine. Taşınmak için toparlanan ama yeni bir yer bulunamadığı için bir türlü taşınamayan evler gibisindir. Eşyaların bir kısmı denklerde bir kısmı orada burada. Aradığını bulamazsın. Bulduğunu yerine koyamazsın.

Etrafındaki renkler değişmiştir. Zihninden şimdiden silinmeye yüz tutmuştur burası. Her şey bir eskilik duygusu verir. Herşeyin, herkesin üstünü görünmez bir toz tabakası kaplamıştır sanki, sen hariç. Sen gidecek olansın çünkü... Her gün geçtiğin sokak yabancılaşmıştır. “Bıktım buradan gideceğim!” demişsindir her gördüğüne... Herkes önce üzülmüş ama sonra kabullenmiştir müstakbel yokluğunu. Kimileri “gitme” demiştir; kimileri “git, kurtul buradan”... Ama günler geçer sen yine oradasındır. Artık onlar da gitmeni ister. Seni gördükçe kendi gidemeyişlerini de hatırlayıp kızarlar. Seni hesaplarından düşmeye başlamışlardır. Borçlanmaya korkarsın, borç vermek istemezsin.

Emanet bir valiz gibi beklersin.

Gitmeyi kafana koyduğun yerle yaşadığın yer siyahla beyaz gibidir artık. Ya da biri cennet biri cehennem... Buradaki insanlardan yorulmuşsundur, bu sokaklarda yürümekten yorulmuş. Gitsen sanki hep meleklerle karşılaşacaksındır, sanki bacaklarına yeni bir derman gelecek.
Belki hep sıcaktır burası; sıcaktan nefret edersin. Hep soğuktur ya da; soğuk, buraya duyduğun nefretle birleşir. Oysa gitmeyi planladığın şehirde ne sıcaktan bunalacaksındır ne de soğuktan titreyecek. Sonsuz bir bahar iklimi yaşar orası...

Hep uzaktaki bir sevgiliden söz eder gibi konuşursun gideceğin yerden.

Otobüsler, trenler, uçaklar, senden önce gidenler... Gözün hep onlardadır. “Bir gün ben de katılacağım size” dersin. "Hele birkaç sefer daha yapın. Belki bir sonrakinde"...

Oysa gidip kurtulacağın bir yer yok. Ama gitmenin kurtuluş olmadığını ancak gidince göreceksin. Bildiğin her şeyi burada bırakacaksın. Tanıdığın herkes burada kalacak. Yeni yüzler göreceksin, gittiğin yerde. Yeni caddeler, yeni aşklar... Onlar da eskiyecek bir zaman sonra. Aslında gideceğin bir yer yok.

“Yeni bir ülke bulamazsın.Bu şehir arkandan gelecektir”*

Her şehir bir ötekinin taşrasıdır. Olduğun yer bir başkasının taşrası. Gideceğin de yeni bir taşra. Zamanla oradan da gitmek isteyeceksin. Söylemez mi kitaplar?:Bu dünyanın kendisi kocaman bir taşra.
Bir kez gittin mi artık vatanın “hiçbir yer”dir.

“Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma” *

Yine de bir yerden kopup da gidememek kadar kötüsü yoktur. Kurtulamayacaksın ama git. Dönersin sonra...
…….
* Konstantin Kavafis – Şehir

Celal Çelik – 29 Ağustos 2006- İstanbul
Continue Reading...

Düş evi - Nilgün

Aslında düş ona aitti. Öyle sevdim ki o düşü, kendi düşlerimle sarıp sarmaladım. Bilmem kabul eder mi?

Parke taşlı bir sokağın başka bir sokakla kucaklaştığı köşeye yerleşmiş, böylece iki sokağı birden görüyor. Sokağa bakan bir yüzünde küçük bir vitrini var; sıcak ahşap bir rafa dizilmiş üç , beş kitap , birkaç sanatsal obje üzerinde. Giriş kapısı tam iki sokağın kaldırımın birleştiği köşede, camekanlı; her açılışında kapının iç yüzündeki nazarlıklı bakır çıngırağı neşeli, kısa bir melodi çalıyor.

İçeriye adımınızı attığınızda yüzünde gamzeleri , genç bir kadın gülümsüyor. Sessiz sesi ile buyur ediyor geleni. Orta yerde kocaman bir çini soba , çıtır çıtır yanan odunların sesi geliyor arada. Sobanın üzerinde bakır, içi su dolu kocaman bir ibrik ,yaşamın sesini türküleştiriyor. İnce belli cam bardakta sıcak çay , neşeli fincanlarda kahve , istenir ise küçük çörekler yanı başınızda oluyor özenle hemen. Yerler koyuca cilalanmış ahşap tıpkı küçük masalar gibi , oturumu çok rahat ahşap sandalyeler etraflarında. Aydınlık beyaz tavandan sarkan aralara serpiştirmiş canlı bitki ve çiçekler, kış bahçesi misali. Ve duvarlarda ahşap raflar çepeçevre; klasiklerden modern yazarlara çok sayıda yayınevinin seçkin kitapları albeni ile sıralanmışlar. Bir köşeye süreli olarak alıp okuyabileceğiniz kitap ve dergiler yerleştirilmiş. Çok derinlerden bir ezgi duyuluyor kulağı arayanlara.

Küçük sesli konuşmalar arada duyuluyor. Kimileri okuyor, kimileri yazıyor, kimileri sessiz raflardaki kitapları inceliyor. Arada elinde birkaç kitapla çıkan oluyor. Sokak ne kadar hareketli ve gürültülü ise içerisi o kadar dingin ve sessiz. Bukle bukle saçları ile zarif , genç kadın masaların arasında dolaşıyor bazen sonra yine köşesine çekilip elindeki kitabına dönüyor.

Burası bir kitapçı ! Aslında kitapçıdan çok bir Düş Evi burası! Raflarında türlü düşler, gerçekler! …

Sevgili Fulya’nın kitapçısı şimdilik bu mavi ekrandan ‘Serbest Radikaller’ adı ile bize gülümsüyor. Ama yarın belki de o duygu ile yoğrulmuş, ilmek ilmek dokunmuş Kitapçı’yı sokağın köşe başında bulacağız! Belki kapısının üstündeki ferforje demir tabelasında Düş evi
yazacaktır kim bilir?...

Resim : Sibel Tetik "özgürlüğe doğru" - www.sibeltetik.net
Continue Reading...

27 Nisan 2008 Pazar

Bit pazarı

Abdülkerim Eser
Dördüncü sınıfa gidiyordum, öğlenciydim. Daha matematikten yeni yeni nefret etmeye başladığım zamanlar... Hoca bize dehşet bir matematik ödevi vermişti, kitaptaki geldiğimiz konulara kadar olan bütün soruların açıklamalı çözümünü istemişti. Ödevi yapabilmek için bir haftamız vardı. Tabi bende ödev yapmak ne gezeer! Ödeve bakacağı günün bir gün öncesinin akşamında babam lahmacun yaptırmamı istedi. Aldım parayı gittim lahmacun salonuna. Lahmacunların yapılmasını beklerken içeri kim girse beğenirsiniz? Hocamız girmişti! E dünya küçük bir yer tabi. Selamlaştık, konuşmaya başladık. Ben yüzünden tebessüm hiç eksik olmayan şirin ve efendi çocuk modundayım. Konuşuyoruz sağdan soldan. Böyle keyifli bir şekilde konuşurken birden hiç beklemediğim bir soru sordu;

- Eee Abdulkerim, yaptın mı verdiğim ödevi?

- Hayır hocam, yapmadım! Yarın ödevime bakarken karşınızda pişmiş kelle gibi sırıtmayı düşünüyorum..

Diyemedim elbette! ''Tabiki yaptım öğretmenim!'' dedim en şirin yüz ifademle. ''Hatta isterseniz bi koşu getireyimde bakın!'' diyerek çocuk aklımla espiride yaptım. Daha ilk espiri yaptığım zamanlar... Tabi eve gidince herkes lahmacunun tadını çıkarırken ben ödevi düşünmekten hiç bir şey yiyemedim o iştahsızlıkla. Gece gözüme uyku girmedi. Sabah erkenden kalktım, ödevi bitirmeye çalışıyorum. Ödevde aksi gibi bitmiyor bir türlü! Ben ölüm marşını ıslık halinde çala çala okula gidiyorum! İlk ders matematik! Hoca herkesin ödevine sırayla bakıyor. Sanki birazdan idam edilicem! Hoca yanıma geldi, defterime baktı. ''Bitiremedim öğretmenim!'' dedim kısık bir sesle, ve oda 'seni gidi seniii' dercesine kafasını sağa sola salladı! Aradan 11 yıl geçti ve ben o kafa sallayışı hala unutamadım. Sanırım unutamıyacağımda...

***


Otobüsün arkasındayım, o ise önde (evet tam tahmin ettiğiniz gibi). Arada bir yana çevirdiği yüzünü görebilmek için koltuğumu dikleştiriyorum. Bir de dik pozisyonda oturuyorum ki daha rahat görebileyim. Camdaki yansımasına bakıyorum. Bu danışıklı dövüş oluyor biraz, kaçamak yani. Cama bakınca sanki ona bakmıyormuşumda dışarı bakıyormuşum gibi...

Ben bu şekilde bakmaya devam ederken birden bana baktı, yani camdan, oda benim yansımama baktı.
Kızgın gözlerini görür görmez önüme eğildim. Ayıp bir şey yaptığımın farkına vardım ve kendimden utandım. Heykele dönmüştüm. Ne yapacağımı şaşırdım. Şu an benim büyük ihtimalle röntgenci bir sapık olduğumu düşünüyor olmalı. E bunda da haklı sayılır. Ne iğrenç bir herifim ben yaa. Aferin bana, iyi halt yedim! Bir madalyonu hakettim!

***

Bir kız kardeşim var. Benden 10 yaş küçük. 11-12 yaşlarında ve şu an orta 1'e gidiyor. Elimde büyüdü desem yeridir. Emziği inatla bırakmayışını hatırlarım. Her gece zır zır ağlayışını hatırlarım. Onu 1. - 2. sınıftayken istemeye istemeye okuldan alışımı, çantasını taşıyışımı, harfleri, sayıları öğrettiğim günlerini hatırlarım. Annem, babam çalışırdı. Bakıcılığını resmen ben yapardım. Onu dövdüğümü bile hatırlarım.

Masmavi kocaman gözleri var. Sarıya çalan upuzun saçları var. Daha ufacıkken derdim, bu büyüyünce çok güzel olacak, erkekler buna aşık olacak derdim. Bunun peşini erkekler bırakmıyacaklar, bende katil olucam derdim.

Korktuğum başıma geldi. Çok güzelleşti. Serildi, serpildi, daha da serpilecek. Boyu boyuma geldi. Nasıl derler, kazık kadar oldu. Geçenlerde günlüğünü gördüm. Açık unutmuş olmalı. Okuyuverdim (gerçi hiç doğru değil amma). Bir sayfada arkadaşlarından söz ediyor. Bazılarıyla iyi geçinemiyormuş, sınıfından nefret ediyormuş falan filan. Serdar diye bir çocuk varmış!!! Çok tatlıymış! Ona aşıkmışmış! ''Aşığım ona.'' diyor defterinde. Daha dün kucağımda uyuttuğum, tuvalete kendim götürdüğüm, burnunu sildiğim bebecik büyümüşte, bir erkeğe aşık olmuş!

Ya tamam, ben aşka meşke karşı olan, katı bir abi değilim. Anlayışla karşılıyorum. Gerçi o da bi kaç çapulcu çocuğun lafına kanacak kız değil. Aklı başında, edepli bir kız, hanım mı hanım. Ama insan korkuyor işte. Bazı şeylerin erken olduğunu düşünüyorum. O daha 11 yaşında yaa.

Elimde değil. Onun büyüdüğünü farkedemiyorum. O benim gözümde hala bir bebek.

Fotoğraf: http://flayzeraynx.deviantart.com/art/little-blonde-girl-4-53973521

Continue Reading...

İntihara lüzum yok


(Kent kalabalığı caddedeki bir gölgeyi konuşuyor.
Boy sırasına göre söz alırlar, en uzunundan başlar)

Burdan bir adam geçmiş az önce.
Hayli sıkıntılıymış; başının önüne eğilmesinden belli.
Yalnızmış; cebindeymiş elleri, sanki birini arar gibi…
Gideceği yeri bilmiyor; bundandır yürürken ayaklarını sürümesi.
Ama buradan ilk defa geçmiyor; ezbere götürmüş ayakları.
Karnı açmış; bozuk çünkü adımlarının ritmi…
Kafası kel değil; bakın, şurda saçlarının izleri.
Bu adam deli değilmiş; aksine, sevecek kadar akıllıymış delileri.
Yalnızlar üşür, soğukmuş elleri, asfaltın yüzü gibi.
Yorgun olduğunu söylemeye bile lüzum yok; omuzlarına bakın.
Aklında beyninin kıvrımları kadar çok soru; bundandır önünü iyi görememesi.
Sendelemiş; az daha düşecekmiş şurda.
Mesleğini tahmin edebiliyorum; bu adam bir marangoz.
Ahşap bir kent kurmayı düşlüyor, bitirir bitirmez ateşe vermek niyeti…
Ama piroman değil, tanrıya özendiği belli.
Kimseyi tam sevememiş, çok sevdiğinden herkesi.
Kederliymiş; güneşten utanan viran bir şehir sanki.
Burdan denize gitmiş olmalı; kalbinde tuz hasreti...

(Koro halinde)
Biz gitmeyelim.
Biz gitmeyelim.
İntihara lüzum yok. Tüketeceğimiz çok şey var hâlâ.
Seyredeceğimiz çok cinayet.
Katillerimiz alkış bekler, alışveriş cennetlerimiz müşteri.
Barkodlar, ceset reyonları, bonus puanlar, indirim günleri...
En tabii hakkımızdır “tüketim” hakkı…
Evlerimize gidelim, reklamlar bekler bizi
“Hiçbir şeyin yoksa sen de bir hiç olursun” demiş vaktinde, bu işten anlayan biri
Alçıdan tenlerimiz, simgelerin mankeni.
Kör kalem, silikon yürek. Suya çizilen kelimeler tamamlar sessizliğimizi…
Savaşlar oyun, kıyımlar pek monoton, öyküler bayat
Ama hiçbir şey çürümez, dipfrizdedir duygularımız bile
Kahramanlar animasyon, her şey efektten ibaret;
Aşklarımız, vitrindeki ölü, kül olan hayat, fışkıran kanın sesi…

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/318481/

Continue Reading...

Blogger templates

Blogroll

About