Hoşsada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hoşsada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2008 Cumartesi

Maksat muhabbet olsun-HOŞSADA

Eskilerin “Eskiden böyle miydi?” diye başlayan sözlerini hafif bir gülümseme birazda alaycı bir tavırla dinlerdik küçükken… Her şeyin en güzeli kendi zamanımızdaymış gibi gelir, eskiye çok fazla itimat etmezdik… Ne de olsa biz yeni gençliktik ve modern çağda büyüyorduk… Hiç bir şeyi hemencecik beğenmez, başımızın dikine öylece giderdik…

Bunun değişmeyen bir döngü olduğunu şimdilerde anlıyorum. Daha yolun başında olmama rağmen “Biz eskiden…” diye başlayan cümleler kurmaya başladım. Belli ki; yaşlanmış halim ( ki o günü görürsem eğer) o gülümsemeyle dinlediğimiz büyüklerimizden daha da fena olacak. Çünkü şikâyet etmeye biraz erken başladım gibime geliyor.

Biz eskiden bağlılığa, tüm olumsuzluklara rağmen birbirine destek olmaya, küçücük akıllarımızda birbirimizi kollamaya çalışırdık. Fiziki, maddi gücümüz olmasa bile manevi desteğimizle büyürdük… Şimdiki zamanda eskilerde, yenilerde aynı durumda. Tuhaf bir yozlaşma ve içten içe büyüyen bir bencillik yumağı oluşuyor… Belki ben ya da hiç olmaz dediğimiz insanlar bunun içinde… Bilemezsin… Çünkü insanların hayata bakışları farklı, durumları değerlendirmeleri farklı… Bu yüzden kimseyi yargılayamayacağın gibi yorum yapma hakkı da yok… Yani o kısır döngü, şimdiki zamanla maneviyatın, dostluğun, arkadaşlığın, kardeşliğin öldüğü; kalıplaşmış, dar pencereden görülen kapkara bulutların döndüğü dar bir dünya olmuş…

“Eeee bunun kaygısından bize ne?” diyen çok kişi vardır… “Madem biliyorsun, ne diye yazıyorsun” diyene de verilecek tek bir cevap vardır… “Maksat muhabbet olsun… Eskiyi yaşayamıyorsan, yâd edip birazcık mutluluk, birazcıkta tebessüm olsun”…

Continue Reading...

26 Temmuz 2008 Cumartesi

Keşif- HOŞSADA

Ellerim usulca gezinsin saçlarında…

Sen türküler söyle, ben şiirler okuyayım…

Sardunyalarla bezenmiş; küçük balkonumuzda…

Ne bahar ne de yazı yaşayalım…

Senin ruhunun güzelliğiyle oluşmuş,

Beşinci mevsimi hissedelim içimizde…

O güzel türkünün ezgileri dökülüp, karışırken rüzgâra,

Ben senin ellerinden tutayım…

Sonra yüzünün çizgilerine dalsın ellerim…

Burnuna, dudaklarına, göz kapaklarında dolansın ve yüzünün kayganlığında aksın ellerim…

Sen türküler söylerken, yüzünde küçücük bir keşfi yaşasın yüreğim…

Continue Reading...

12 Temmuz 2008 Cumartesi

Çocuk mutluluğu gibi- HOŞSADA

Hiçbir şeye benzemiyormuş o duyguyu coşkun, içten ve özgürce yaşamak… Bulut üzerinden denize dokunmak gibi… Nefes alırken hiçbir kötü kokuyu duymamak gibi… Aklın başından gitmiş gibi… Tatlı bir telaşın arkasından hızlı hızlı koşmak gibi… Tahmin ettiğin mutluluğun kat be katını hücrelerinin taşımayıp; ruhundan, aklından kalbine toplanıp dünyanın en güzel nefessizliğini yaşamak gibi… Gözlerinden havaya karışan gülüşler gibi… Dünya da bir tek sen varmışsın gibi… Bu duyguyu yaşamak, yaşatmak ve paylaşmak hiçbir şeyin güzelliğine benzemiyormuş… Su gibi duru, su gibi berrak bir gülüş her insana olduğu gibi bu duyguyu yaşayana da çok ama çok yakışıyormuş…

“Gözlerimize bakamadan yaşamışız bunca zaman” deyip, gözlerimizin içinde tek bir hayatla var oluyoruz artık. Yeni bir yaşam sunuyoruz aklımıza… Hayal dünyamızdan çıkıp, gerçek dünyaya taşınıyoruz… Heyecanlanıyoruz, heyecanlandırıyoruz sevdiklerimizi… Güzellikleri diliyoruz, diledikçe güzelleşiyoruz… Susmuyoruz artık, konuştukça bütünleşiyoruz… Berrak bir su içinde kalıyoruz… Mutluyuz, mutluluğu da sonuna kadar hak ediyoruz… Not: Hissedilenlerin olduğu gibi aktarıldığı bir yazıdır… Amatörce, hatta ortaokul yıllarında kompozisyon derslerinde kaleme alınan mutluluk yazıları gibi… Belki de şu an çocuk mutluluğu gibi ( yani hiçbir şeyin kaygısını taşımadan, umursamadan) yaşanan duyguların coşkunluğunun etkisidir… Kim bilir… Bilinen; Allah’tan devamı için hayırlısını dilemek ve nazarlardan koruması için dua etmektir… :)))

Fotoğraf: http://www.thisisventure.co.uk/getfile/87bf7554-881d-4011-947f-0a8dc5b3157f/Smile-baby-jpg.aspx
Continue Reading...

6 Temmuz 2008 Pazar

İyiyim ben- HOŞSADA


Susuyorsam, hiç konuşmuyorsam ve söylediklerine boş gözlerle bakıyorsam; üzülme... İyiyim ben!

Saçlarıma takılıyorsa hayallerim, ruhum derin bir çöküntüyü yaşıyorsa bile geçer... Meraklanma sen!

Geceleri uyuyamıyorsam, her yıldız kor gibi düşüyorsa eteklerime; endişelenme... Zaman gelir uyurum ben!

İçime akan öfkeyle saldırıyorsam sağa sola, kırıp döküyorsam içindekileri geçer... Sakinleşirim ben!

Yeni bir başlangıç yapayım derken, bir yanım kederden azalıyorsa ve görmek acı veriyorsa sana; acele etme sakın... Bütünlenirim ben!

Aynı şeyleri konuşup, farklı anlamlar çıkarıyorsak ve o anlamlarla kararıyorsak; üzülme... Aynı dili öğrenirim ben!

Aynı ritmi yakalayamıyorsam seninle, şarkının sözlerini şaşırıyorsam; sinirlenme... Güzel bir ezgi olurum ben!

Gecenin ayazını sen sanıyorsam ve yüzüme çarptıkça derin kesikler oluşuyorsa; vazgeçme... Biraz daha uğraşırsan parçalanırım ben!

Sen öyle tepkisiz, sen öyle hareketsiz bekle… Mükemmel bir egoyla yaşa ve düşünme... Çırpınır çabalar, hallederim ben!

Ben gülümsemeye çalışırken, kırılan yanlarımızı onarırken; sen öylece geç karşıma ve sus… Tepkisiz kal yine... İşte o zaman arkama bakmadan giderim ben!

Kendi vicdanını rahatlamak için yalanlar söyle kendine… Olgunlukla karşıla yaşananları… Gül geç içindeki yangına... Bilirim; vurdumduymaz tavırlarının gücüyle, iyileşirsin sen!

Son kez söylemek istedim… Beni düşünme sakın... İyiyim ben!

Zaman akıp gider… Ve kalp der ki;

Gün gelir affedilir her şey… Mutlu bir ezgiyle ve dünyanın en güzel sesiyle, en içten sözleriyle severim ben…
Continue Reading...

29 Haziran 2008 Pazar

Dantel keyfi-HOŞSADA


Ben gelenek-göreneklerine bağlı bir insanımdır. Annemin yetiştirdiği gibi( anneannem de annemi, onun annesi de anneannemi öyle yetiştirmiş) büyüklerime saygılı, eski değerlerimizi korumaya özen gösteren, el işi gibi el emeği göz nuru uğraşları devam ettirmeye çalışırım. Ben böyle yetiştirildim. Çizgimden, özümden asla kopamam :)))


Bu aralar bu hevesim ve bağlılığım en üst seviyeye ulaştı. En büyük uğraşım dantel, oya, örgü gibi insana zevk verip, stres attıran işler yapmak. Ailemin beni hayranlıkla izlemesi de bana büyük bir gurur ve istek veriyor :)))) Size yaptıklarımdan birkaç örnek vermek istiyorum.

— Kuzenlerim Alper ve Tarık öğretmen. Onlara öğretmeler gününde yetiştiremediğim hediyeyi şimdilerde yaptım. İki tane dantel kravat işleyip, hediye ettim. Susup kaldılar. Sanırım sevinçten ne diyeceklerini bilemediler :))))

— Fulya’nın hatırı sayılır miktarda kitabı vardır. Yazarları ülkelerine göre ayırıp, kitap kapağı ördüm. Fransız yazarlara yeşil, Amerikalı yazarlara mavi, Rus yazarlara daha ciddi bir renk olması için siyah, Türk yazarlara tabiî ki kırmızı renkte örgü kaplar yaptım. Onu odasında bıraktığımda çığlık çığlığa bağırıyordu. Ay canım çok mutlu oldu. Sevinçten çığlık atıyor :)))) Ama sonrasında biraz yüzsüzlük yaptı. Neymiş “kitabı kaplarından dolayı okuyamıyormuş. Üzerine isimlerini yazacakmışım”… Yüz verince astarını istemek diye ben buna derim :)))

— Bizim Fulya işyerini değiştirdi. Daha doğrusu bina değişti. Artık yaka kartları ile giriyorlar. Bende boş durmadım tabii… Yaka kartı için muhteşem bir dantel ördüm. Ama nankör bizimki, takmıyor. Neymiş efendim; “Turnikeler dantel olunca okumuyormuş”… Bu gençlerimiz günden güne geleneklerinden kopuyorlar. Çok üzülüyorum :)))

— İş yerini değiştirdi dedim ya; bir hediye yapmalıyım dedim. Hemen sabaha kadar uyumadan 6 adet örtü işledim. Bilgisayarının, masasının, dolabının, klavyesinin, telefonunun ve sandalyesinin üzerine serdim. Birde ahşap boyama tekniği ile tüm masasını boyadım. Görünce çok mutlu oldu. Çünkü ben “güle güle kullan” derken; gözlerini ayırmış sesi çıkmadan o muhteşem görüntüye bakıyordu :)))) Şimdi tüm valilikten “benim masamı da böyle güzel hale getir” diyen çok arkadaşım var ama bu kuzenime özel bir durumdu. Birde hoş görünsün diye iğne oyasından çiçekler yapıp, etaminden bir tablo yapmayı planlıyorum. Ayrı bir hava katsın diye :))))

— Patronum lüks bir araba aldı. Yalakalık bu değil mi? Hemen dantelden yastık ve karpuz dilimi işledim :)))) Bayıldı vallahi. Maaşıma zam yapmayı düşünüyor :))))

— Metrekaresinde 5278 sık iğne olan halı yaptım dantelden. Bembeyaz, kar gibi :))) Çeyizime koydum. İleride evime gelen misafirler uçarak geçmek zorunda kalacaklar üzerinden :))) Ehhh geçmemeleri durumunda başlarına ne geleceği konusunda garanti vermiyorum :)))

— Geçenlerde el işlerine bağlılığımı bilen ve hayran olan bir belediyemiz; yaptığım haritaların kâğıt çizimlerini değil de; dantel üzerinde gösterilmesini istedi. Biraz yorucu oldu ama haritayı tamamladım. Muhteşem görünüyordu :)))) Eserimle gurur duyuyorum :))

— Ailem elektrik işleri ile uğraşır. Babam ve ağabeylerim. Onlara takımlarını koymaları için dantel ve kanaviçeden kılıflar yaptım. Üzerine pullarla isimlerini işledim. Çok şık görünüyorlar :))))

— Rüyamda mükemmel bir çiçek modeli gördüm. Uyandığımda saat 02:43 gösteriyordu. Üşenmedim… Kalktım gördüğüm o modelden çaydanlık örtüsü yaptım :)))) Çay bardaklarının altına koymak içinde küçük parçalar ilave ettim. Süper bir takım oldu :))))

— Ailenin kızlarına sık iğneden yapılan bir modelle yaka ördüm. Kazakların üzerinde muhteşem görünüyor :)))) Her ne kadar kızlar takmak istemse de ben zorluyorum. Biliyorum ki; hayranlıklarından dolayı kullanmak istemiyorlar :))

— Bizim Fulya duvarına resim, fotoğraf, afiş yapıştırmayı çok sever. Dedim şuna bir sürpriz yapayım. Yine dantelden en sevdiği yazar olan Paul Auster’ın afiş büyüklüğünde tablosunu yaptım. Astım duvarına. Görünce ağlamaya başladı. Çok sevindi yaa… İyi ki yapmışım :))))

— İşyerimde evimdeki gibi rahat olmayı severim. Bu yüzden masamın üzerine büyük bir örtü yaptım. Takımı tamamlamak için 6 parça küçük örtü, sık iğne yöntemi ile işlenmiş kalemlik ve iğne oyasından bir perde yaptım. Evimdeki gibi rahatım şimdi.

— Geçenlerde programlardan birinde gördüm. Renkli dantel iplerinden sabunluk yapmışlar. Bende denedim. Gerçekten güzel oluyor. Yaptım 5-10 tane… Sevdiklerime hediye ederim artık :))))

— Bahar geldi çattı. Botlardan kurtulmanın vakti geldi. Ne yapabilirim diye düşündüm. Pembe, beyaz, mavi elbiselerimizin altına çok şık dantel ayakkabılar yaptım. Çok kibar görünüyor. El emeği gibisi yok vallahi. Her kıyafetime göre ayrı model ve renkte yaptım :))) Hem daha ekonomik :)))

Aslına bakarsanız dantele hiç merakım yoktur. Bu sadece her şeye dantelden örtü, kılıf yapanlarla uğraştığım bir yazı oldu. Ben yazarken pek bir keyif aldım. Okurken keyif almanız dileğiyle… Okuyana bir adet dantel sabunluk hediye edeceğim :))) Ahahahahah

Fotoğraf : https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhXFejZFy193a479_56U4B8JbZsx8yNG0dt0HGkuumb4dYCecZRlE1lxWnuYjnotF2s5G_Hbit1e0kFAWwgiVFn3BtPMnH8LtXneWnYVVIwbvCc1_5ZewZYIiCHYED-Aisj0YQnGaPqagg/s1600-h/833447406040303868.jpg

Continue Reading...

22 Haziran 2008 Pazar

Un kurabiyesi kıvamında-HOŞSADA

Diyor ki; "Hiç un kurabiyesi yaptın mı?"

Şaşkın şaşkın bakıyorum yüzüne. Durup dururken ve akşamın bu saatinde bu sorunun gerekliliğini düşünmeye başladım... "Neden?" dedim gülümseyerek... “Canın un kurabiyesi mi istedi?”

— Hayır. Canım un kurabiyesi istemedi… Sadece bu dünyadaki her şeyin birbiri ile bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Ve aklıma ilk olarak un kurabiyesi geldi.

— Nasıl bir bağlantı kurmayı düşünüyorsun peki?

— Un kurabiyesinin kıvamını tutturmak çok zordur biliyorsun. Yağı, unu, şeker oranını çok iyi ayarlamalısın ki, kurabiyeler hem çok güzel görünmeli, hem de ağzına aldığında o mükemmel tada ulaşmalısın… Dağılmalı ağızda ve tüm lezzeti yaşamalısın… Aklıma geliyor ama bir türlü bağlantıyı kuramıyorum…

—Yardım ister misin peki?

— Evet, lütfen…

— Bak şimdi un kurabiyesi mükemmel lezzeti ve kıvamı ile özen isteyen bir tat… Aynen insan kişiliğinin oluşması gibi… Uygun sıcaklıkta bekletilmiş yağı ister kurabiye, uygun bir çevre ister kişilik… İyi bir buğdaydan yapılmış bir un gerekir un kurabiyemiz için, iyi bir mayalanma süreci ister kişilik… Görüyorsun basit bir kurabiye insanın kişilik gelişimini gözler önüne nasıl seriyor… Kıvamdan bahsediyorsun mesela… İşte insan kişiliği ruhu içinde en önemli şey kıvamdır… Ne çok sert, ne çok yumuşak olmalı kurabiyenin de, insanında hamuru… Her şey kararında ve yeterli miktarda olmalı…

— Şöyle diyebiliriz o zaman. Kurabiyeler için yeterli miktarlar belirlendi ve iyi bir kıvam elde edildi… Mükemmel bir görüntü ile tabaktaki yerini aldı… Eline aldığın zaman dağılmayacak, uygun ortamı yani bulana kadar kendini koruyabilecek ve en sonunda mide yolunu tuttuğunda dağılıp o güzel lezzeti bırakacak… İnsan ruhu-kişiliği ise ne kadar olumsuz ortam olursa olsun kendini koruyacak, kıvamının verdiği güvenle şeklini koruyacak ve uygun bir ortamda yani sevgi-güven-huzur olan bir ortamda kendini bırakacak… Bir nevi ruhunu havalandırma işlemine girişecek…

— Ya da kıvamı tutturulamamış kurabiyeler vardır… Görüntüsü mükemmel ama yediğinde ağzının tadını bozan… Un gibi dağılmayıp, taşı çiğner gibi bir his uyandıran… Midene girdiğinde külçe gibi oturan… İşte kötü ruh dedikleri de kıvamı tutmamış kurabiyeler gibi… Albenisi olan ama tanımaya başlayınca aklını, ruhunu, duygularını, hayatını kemirmeye başlayan… Hayatına karabasan gibi müdahil olan…

— İşte kurabiye gibi kişiliklerimiz… Kıvamı tutturmak önemli olan… Sevgiden, aşktan, saygıdan, merhametten, duygusallıktan iyi bir hamur elde edip, güzelce muhafaza etmek işin sırrı… Hayat bu uygun şartları bir anda tersine çevirebilir… Bu yüzden kıvamı çok önemli ruhumuzun-kişiliğimizin… Aynen un kurabiyesi gibi…

Fotoğraf: http://www.tatlimutfak.com

Continue Reading...

15 Haziran 2008 Pazar

Suskun- HOŞSADA

Hiçbir şey suskunluğun verdiği üzüntüyü yok edemiyor. Ve o suskunluktan çıkan binlerce anlam insanı nefessiz bırakıyor. “Hani” diyorsun “hani öyle bir kasırga çıksa da alıp götürse içindekileri. Ya da bu suskunluğun dibine vursa seni” Ama ne o kasırga geliyor ne de o suskunluk bitiyor… Her şey uzuyor… Uzadıkça yalnızlaşıyor… Yalnızlaştıkça sorular çoğalıyor…

Hiçbir soru cevapsız değil ama çoğu soru dilsiz kalıyor bazen… Hayat ya da hayatındaki birçok insan seni suskunluğuyla cezalandırıyor. Ve anlıyorsun; hiç kimseye böylesi bir tutkuyla bağlanmamalısın. Ne bir sevgiliye, ne bir dosta ne ablaya, abiye, kardeşe ne de herhangi birine… Bağlandıkça dile geleceği yerde sesler sağırlaşıyor… Kimi zaman köreliyor… Kimi zamanda beklenmedik şekilde dile geliyor… Bu bir karmaşadır… Ve her karmaşa çözülmeyi bekler… Çözümsüz kalan her suskunluk yeni düğümler atar insanın içine…

İnsana biraz umut lazım… Hayattan uzak kalmak belki bir umuttu yeniden doğmaya, arınmaya… Kendini dinlemek her zaman iyi gelir… Ve toparlanmak belki de uzaklaşmak en güzel çözümdür…Kötü olan tek şey herkese uzak sandığının sadece sana uzak olmasıdır…

Fotoğraf: http://foureyes.deviantart.com/art/Silent-Words-1189359
Continue Reading...

8 Haziran 2008 Pazar

Çilek kokusu- HOŞSADA

Bundan çok çok uzun seneler önceydi… Okulun tatile girip, uykunun en kralını yaşadığımız, akşamın çarçabuk olup, oyuna doyamadığımız… Yaylanın o yüksek rakımlı havasında elma yanaklı, kanlı canlı geçen çocukluğumuzu hatırladım. Hatırladım da o andan bir türlü kopup, şimdiki zamana dönemedim… Eskiyi böylesi güzel anımsatan anılara sahip olmanın verdiği mutlulukla gülümsedim içten içe… Ve o anlara gönderdim zaman zaman aklımı, ruhumu ve hani herkesin içinde olan, kiminin sevdiği kiminin nefret ettiği çocuğu…

Çam ağaçlarının ortasında kalan evimizi hatırladım… Sabahın erken saatinde o çamlardan evin çinko tavanına düşen kozalakları birde… İnsanların çoğalmasıyla, bilinçsizce kirlenen ama o kirliliğe aldırmadan çam gövdesinden yaptığımız kayıkları yüzdürdüğümüz o incecik suyu… Çamur içinde eve döndüğümüzde annemin yüzündeki, biraz kızgın biraz “çocuk işte” diyen ifadeyi ve o buz gibi suyla akşamın serinliğinde yüzümüzü kesercesine temizlenmemizi… Dünyanın o kirlenmiş havasından uzakta kaygısızca uykuya dalışlarımızı ve rüyalarımızda devam eden oyunlarımız anımsadım… Ve Allah’a şükrettim… İnsanoğluna böylesi bir hafıza ve anımsama özelliği verdiği için…

Çam pürülerinin üzerinden nasılda kayardık korkusuzca… Yöntem öyle karmaşık değildi… Bir tahta parçası ve evden aşırılmış bir parça sabun… Tahta parçasına özenle sürerdik sabunu… Ne kadar kayganlık o kadar fazla hız demekti… Ve ne kadar çok hızlı kayarsak o kadar zevk alırdık… Çocukluk işte… Bir yerimizin incinmesi, kırılması gibi korkularımız olmadan bırakırdık kendimizi… Sonuçta kocaman bir mutluluk, boşluğu daha doğrusu sivri sivri taşların üzerine uçmayla oluşan yara berelere aldırmadan deliler gibi eğlenirdik…

O zamanlar elektrikte gelmemişti yaylamıza… Akşam gaz lambası ile aydınlanırdı odalarımız. Şimdi anlıyorum da o aydınlık bizim çocuk yüreklerimizdenmiş… O güzellikleri yaşadığımız anlardan ve annenin dizinde yaptığımız o kısa süreli şekerlemelerdenmiş… Babanın kucağında yatağına gömülmektenmiş… Tahta evin o aralık yerlerinden yüzümüze çarpan soğuktanmış ve yüzümüze değen günle birlikte duyduğumuz çilek kokusundanmış…

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/1570970/

Continue Reading...

1 Haziran 2008 Pazar

Hayat- HOŞSADA

Küçük bir kız çocuğu gibi sana olan sevgim… Yüzünde tatlı bir gülümseme, eteğini bir o yana bir bu yana sallayıp, dalgalı saçlarını rüzgâra bırakmış, öylece oynuyor yüreğimin dar sokaklarında…

Hangi sokağa sapacağını şaşırıyor bazen… Yine de gülümsüyor… Girdiği her sokakta farklı bir “sen” buluyor…

Seviniyor…

Şimdi ellerine almış pamuk şekerini, yüzüne, gözüne bulaştırmış iyice… Yapışmış şekerin pembe pembe lifleri... Bir avuç suyla gider oysa… Gitmesin istiyor… O yüzden o yapış yapış sevimli yüzüyle,

Gülümsüyor....

Sana, yüreğine ve ruhuna bir selam veriyor… Seviyor besbelli ve koşar adımlarla dalıyor yine, her sokağından farklı bir seni bulacağı coşkulu yüreğe…

Dilinde sevda türküleri, ilerliyor… Sonunu bilmiyor… Ama gidiyor, ardına bakmadan, yüreğinde rengârenk umutlarla, sevgiyle…

Köşeyi dönüyor hızla… Beyaz tebeşirle çiziyor kutucukları…1, 2, 3, 4… Seksek oynuyor… Yüreği, çiçek bahçesi… Yüreği, köpük köpük olmuş okyanus… Yüreği, güneşe yönelmiş yemyeşil filiz…

Minicik kollarını yaslıyor, kalın gövdeli çınara... Sayıyor…1, 2, 3… sağım, solum, önüm, arkam sobe! Koşuyor hızla… Üzerine saksılar dizilmiş duvarın ardına, beyaz çiçekleri açmış zakkumun arasına, masmavi boyanmış kapının arkasına bakıyor… Bulamıyor… Kimseler yok… Gölgesini sobeliyor… Kıkır kıkır gülüyor. Seviniyor ve seviyor hayatı…

Açıyor küçük kollarını, gökyüzüne bakarak… Damla damla dökülüyor yağmur… Kireç beyazı tenini ıslatıyor iyice… Yanakları al al, gözleri zeytin tanesi ve dalgalı saçlarıyla gülümsüyor…

Sevgili hayat, küçük bir kız çocuğu gibi sana olan sevgim… Savuruyor dalgalı saçlarını rüzgârda, bir o yana bir bu yana sallıyor eteğini, yüzünde tatlı bir gülümsemeyle bırakıyor kendini senin kollarına…

Fotoğraf: http://bl0emetje.deviantart.com/art/swing-52467720

Continue Reading...

25 Mayıs 2008 Pazar

Boşluk içinde kendine sataşmalar- HOŞSADA

Sabah günışığıyla vuruyor penceremden.

“Öğle olmadan biter mi?”

Öğle oldu…

“Akşama kalmaz geçer eminim”

Akşam oluyor.

“Hala burada. Gitmeyecek mi yoksa?”

Akşamda oldu.

İçimde incecik bir sızıyla hala büyüyor. Ve elimden bir şey gelmiyor. Aslında varlığını kabul mü etmeliyim, yoksa hiç yokmuş gibi mi davranmam gerektiğine hala karar veremedim. Hayatımın büyük bir parçası olan bir şeyi yok saymakta mantıklı gelmiyor… Hoş hangi duygu mantıkla örtüşür ki… ( Vay, nelerde yazarmışım. Güzel oldu yahu )

Bu boşluk duygusu hayatın belirli kısımlarında gelip yerleşmek zorunda mı tam aklının orta yerine? Madem gelip yerleşti, iyi bir misafir olmayı neden denemez? Ya da her aklı başında misafir gibi gideceği zamanı söylemez. Offff, lütfen mantık deme… Çünkü hiçbir mantık iyi bir dosttun yarattığı boşluğu yok edemez… ( Amma güzel laf oldu. Özlü sözler sınıfına mı alsak? )

Tek bir dünyaya sığmaz mı yapmak istediklerine? İlle sevdiklerine göre farklı dünyalara mı girmek zorunda kalırsın? Niye hep ben birilerine uymak zorundayım. Neden benim gösterdiğim özveriyi diğer insanlar göstermez. Hımmm, birde bu kadar vefakârlığın üzerine “bencil” yaftasını yersin… Kim ne derse desin… Ben böyleyim kime ne?( Umursayan ama umursamıyormuş gibi davranılan bu hallere çok gülerim ben :))))

Bi dünya insan dururken, birde içsesin rahat bırakmaz seni… “Uyumalısın, uyumalısın, uyumalısın” sesleriyle beynini tırmalamayı kendine görev edinir. Hâlbuki uyutmayan kendisi… Odamdaki her şey benimle beraber ayakta… Kitaplarım bana doğru bakıyor. Dolabın koluna astığım kot ceketimde… Kanepenin üzerine saçmış olduğum boncuklarım, “yapmayacaksan kaldır bizi” der gibi bakıyor. Gece oldu bu duygu hala gitmiyor… ( Delirmeye yakın haldeyim sanırım. Havadandır havadan… Geçer sabah olmadan :)…)

Gece sabaha doğru ilerlerken hala aklımın orta yerine kurulmuş duruyor. “ Böyle mi yaparsın sen” deyip yeni misafirler salıyorum üzerine… Ehhh eskilerden beri gelen bir laf vardır. “Misafir misafiri, ev sahibi hiç birini sevmez” diye… Bende bunu düşünüp, gülüyorum içten içe… Ne de olsa sabah olmadan gidecekler aklımdan. Şurada sabaha ne kaldı ki…

Resim: http://hank1.deviantart.com/art/Girl-Sleeping-after-Rembrandt-63302290

Continue Reading...

18 Mayıs 2008 Pazar

Eski kentin bilgesi-HOŞSADA

Sen şimdi eski kentte kalmış, yalnız bir yüreksin…
Eski diyorum ya alınma…

Sana söylenen bir şey değil bu aslında

İçinde barındırdığı ve taşa kesmiş ruhlardan dolayı

Hiç kimsenin gitmek istememesinden, çoğu ruhun orayı terk etmesinden dolayı “Eski Kent”

Sen ise eski kentte yalnız olmana rağmen en güzel ruha sahipsin

Eski kentin en gizemli bilgesi de derler ya sana

Haksız da değiller hani

Ve dönüp sorarsın “Geçti mi?” diye

Bakarım gülümseyen bilge yüzüne

“Satırlarımda umut varsa ve unutuyorsa kalbin artık sevmeyi

Bakamıyorsa gözlerim eskisi gibi

Başımı yastığıma koyduğumda, aldırmadan olup bitene uyuyabiliyorsam rahatça

Ve artık anımsamıyorsam yüreğimdeki izleri

Yanından bir yabancı gibi geçebiliyorsam

Kalbimi sevgiye kapatmış ve

Hayatın iplerini yeniden ele almışım demektir…

Peki, şimdi sorun nedir? ”

Der ki bilge;

“Beklentilerini azaltmayı öğrenmiş olmalıydın..

İkisinin beraber olmayacağını da…

Seçimini yaptın sen…

Hayatın ipleri elinde Ve zor olanı da yaptın..

Aklının iplerini saldın…

Yüreğinle birlikte”
Eski Kentin Bilgesi Fulya'ya Sevgilerle
Continue Reading...

11 Mayıs 2008 Pazar

Hayatın iki anahtarı-HOŞSADA

“Hayatın iki anahtarı var” diyor içsesim. Biri hayata uyumunu, ayakta duruşunu, nasıl bir insan olacağını belirler. İkincisi aklını, ruhunu, yüreğini bir gün benzer bir ruha teslim etmek için saklı kalır.

Birinci anahtar çoğu şeyi barındırır içinde. En güçlü dişlisi ailedir. Onlar olmadan ne bir kapı açabilirsin, ne de bir anlam ifade edebilirsin. Bu dünyanın işçiliği en şahane yapılmış, asla ve asla kopyası olmayacak anahtarıdır. İyi sahip çıkıp, kaybetmemelisin.

Dişlileri oluşturmaya aile başlar. Yavaş yavaş kendin de katkıda bulunursun oluşuma. Davranışınla, sözünle, hayata bakışınla; açılabilir bir anahtara dönüştürürsün. Zamanı geldiğinde tek başına bir anahtar olursun. Hayatın anlamlarını açmaya, anlamaya çalışan…

İkinci anahtar yüreğinin bir köşesinde saklıdır. Hiç kimsenin kolay kolay ulaşamayacağını bildiğin için ruhun rahattır. Hakedeni bulana kadar öylece durur içinde. Ve teslim ettiğin insanın aklında, yüreğinde oluşur dişlileri. Şekil alacağı son hal ondadır. Ve kendinin şekil vereceği anahtar ellerinde… Doğru insanın elindedir artık o dişlileri oluşturmak. Ve oluşan anahtarla kapıları açıp, hangilerini kilitleyeceğini belirlemek.

“Hayatın iki anahtarı var” diyor içsesim… Her zaman kıymeti bilinip, kaybedilmeyecek.

Fotoğraf: http://valse-des-ombres.deviantart.com/art/The-Wizard-s-Key-83741886

Continue Reading...

4 Mayıs 2008 Pazar

Bu yol uzun diye - Hoşsada

Nereden geldiği bilinen ama nereye gideceği bilinmeyen yolcudur insan zamanın içinde. Ve hayat insanların yolunu kimi zaman düz kimi zaman engebeli hale getirir. Bu hayat çok uzun diye kırar insan insanı ve bu yol uzun diye yükler aklının heybesine kelimeleri… Kırık bir cümledir yaşananlar bakışına göre gözlerin… Ya da kalbin atışına göre belirlenir gökyüzünün ritmi tutmayan ezgisi…
“Hayat dediğin nedir ki?” der içsesin… “Bu yol uzun… Gönlünce yaşa, gez, toz eğlen” diye devam eder. Oysa hayat aklının alamadığı, dilinin dönmediği, anlamını asla ve asla kavrayamayacağın bir bütündür… Bitmeyen ve tükenmeyen… Anlamlandırılmayan ve anlaşılamayan… Başı olmadığı gibi sonu da gelmeyen… Hayat bu işte… Tüm hücrelerine dolduğu halde boşluk hissi verebilen…

İşte bu yüzden ben;

Bu yol uzun diye ve içinde bulunduğum hayat anlaşılmıyor diye aklımın heybesine koyduğum kelimeleri özgür bıraktım… Hayata ve hayat gibi anlaşılmayan insanların kulaklarına dolsun, uzun geçeceğine umut ettiğimiz masalımızın içinde hoş bir ses olsun; olsun da hep birlikte gülümseyelim istedim… Her gülümseyiş beraberinde mutsuzluğu, her mutsuzluk beraberinde umudu getiriyormuş… Ve milyonlarca kelime arasından aklına takılan tek kelimeyle siliniyormuş hayat… Gökyüzü o tek kelimeye, diğer milyonlarca kelime suya yazılıyormuş… Hayat gibi anlamak zormuş içinde yaşayan insanları… Ve onca tebessüm, onca güzel kelime ve bir o kadar içinde biriken güzellikler suyla akıp gidiyormuş… Görmüyormuş insanlar gökyüzüne asılı kalan kelimenin rengini, anlamını ve taşıdığı umudu… Sabit bir fikre kapılıp, unutuyormuş aklının odacıklarından uçup giden güzellikleri…

Ve insanlar bu yol uzun diye akıllarının heybesine toplamışlar kelimeleri… Tüm umudu içlerinde taşıyarak hem de… Gün gelip anlaşılmamanın verdiği kırgınlıkla suya yazılacağından, anlamsız bir cümlede kullanılacağından ve unutulup gideceğinden habersizce biriktirmişler… Belki bu yolun sonu yoktur, belki de hayal edildiği gibi uzun da değildir hayat… Kim bilir…
Fotoğraf: http://photodream.deviantart.com/art/My-way-76123533
Continue Reading...

27 Nisan 2008 Pazar

Taşıyabildiğin kadar sarıl hayata


Yüzünde hafif bir gülümseme… Diyor ki;
- Taşıyabildiğin kadarını yükle omuzlarına…
Düşünüyorum. Neden o an bunu söyledi? Çünkü konuşulan konu bu değildi. Ve devamın da gelmesi gereken kelimeler bunlar olmamalıydı. Şaşkın şaşkın bakıyorum yüzüne… "Sana söylüyorum" diyor. Neden bana böyle bir şey söylediğini anlamıyorum.
- “Neden bana böyle bir şey söylüyorsun” diyorum;
- Taşıyabildiğin kadarını yükle omuzlarına,
- Taşıyabildiğin kadar sevsin yüreğin,
- Taşıyabildiğin kadar düşünsün zihnin. Fazladan birkaç kelime koyma. Ne kadar alıyorsa o kadar. Kolların ne kadar güçlüyse o kadarını al ellerinin arasına. Gözlerin ne kadar bakabiliyorsa, o kadar bak. Sonunda kapat gözlerini
- Anlayacağın Sedacım; taşıyabildiğin kadar kucakla hayatı. Taşıyabildiğin kadar yaşa.
- Öfkelisin, sinirlisin, çabucak alevleniyorsun. Her şey yerli yerinde ama sen zihnen yorgun düşüyorsun. Çünkü taşıyamıyorsun. Bırak kim yaparsa yapsın. Sen sırtlanma tüm işi. Sen taşıyabildiğin kadarını al kendi içine. Çünkü aldığın fazla yükler, seni sen olmaktan uzaklaştıracaktır. Çemberinin dışına çıkacaksın. Ya da kıracaksın çemberini… Sonuç… İsyan…
- Biliyorum hatalıyım, biliyorum hatalılar ve kabul etmelisin hatalısın.
- Sen, “kendin” olmalısın. “Onlar” olmamalısın.
- Daha genceciksin, yaşayacağın çok şey varken omuzlarına yüklerin tamamını alıp gözünü kapatmanın anlamı yok. Sen, işini bilen olmalısın. Hayatın yükünü sen değil, senin yükünü hayat çekmeli…
-Şimdi hayatını gözden geçir. Taşıyacağından fazla yük aldığın ne olursa olsun at onları. Bu seni üzecek, kıracak ya da bir süre hayattan bağlarını koparmana sebep olacak… Her insanın kendi için oluşturduğu çemberi vardı. Taşan kısımlarını toparla ve yeniden düşün… Düşündükten sonra hayatı kavrayışın farklılaşacaktır.
Düşünüyorum ve haklı olduğunu anlıyorum. İyi niyet mi yoksa aptallık mı bilmiyorum. Omuzlarımda, beni dizlerime kadar toprağa gömecek yükler almışım. Zihnimin duvarlarından taşan kelimeler bini aşmış. Yüreğim kaldıramayacağı bir aşka yenik düşmüş. Örselenmiş, zarar görmüş… Çemberimi kırmışım ama hayatıma yüklediklerimi taşıma çabası fark ettirmemiş bana kırılanları… Şimdi yenilenme vakti… Yükleri azaltma, durulma vakti… Şimdi hayatı taşıyabileceğim şekilde kucaklama vakti… Gülümsüyorum…
Kapıdan çıkarken sesleniyor tekrardan. “ Her insan bu hayat için bir nimettir. Ve her insan taşıyabildiği kadar sarılırsa hayata, mutlu olur. Taşıyabildiğin kadarını al içine ve yüreğinin gücüyle sarıl hayata”…
Continue Reading...

Blogger templates

Blogroll

About