23 Kasım 2008 Pazar

SERBEST RADİKALLER SAYI 29

Sıcak çay olmadan asla- KEREM OĞUZ

Yalnılık Senfonisi- LEVENT İNAM

Yaratılamayan yaratıcılık sorunu- MEHMET SAĞLAM

Açık Mektup- ÖZLEM AKAYDIN

"Ağaç kesilmeyecek, bina kaydırlacak" TUĞBA

Hakkını ver- YEŞİM ÖZDEMİR

NOT: Yazıları okumak için üzerine tıklayınız.

RESİM: John William Waterhouse


Göküyüzünü çınlatacak kahkahlar için- FULYA

İki iyi dostun, neye olduğu bilmeden, kahkahalarla gülmesine baktım...


6 yaşında bir çocuğun gülerken yeni dökülmüş dişlerini saklamamasına baktım...

Mahalledeki çiçekli şalvar giymiş bir kadının, sebzeci domates tartarken, komşularıyla yaptığı gevezelik sırasında gülerken ağzının kenarında görünen sakızına baktım...

Gülerken gözlerinden yaşlar gelen ve bundan hiç utanmayan insanlara baktım...

Gözlerindeki kedere rağmen gülen orta yaşlı, kır saçlı ve bıyıklı adamlara baktım...

Kalabalığın ortasında kimin ona baktığına aldırmadan kahkaha patlatan genç çocuklara baktım...

Anlattığı hikayenin büyüsüyle sarmalanmış gevrek gevrek gülen yaşlı insanlara baktım...Her cümlesinin sonuna tatlı bir gülüş ekleyen ve bu gülüşü nokta niyetine kullanan ufak tefek kadına baktım...

Onu gıdıklayan iki parmak sanki dünyanın en neşeli şeyiymiş gibi kıkırdayan küçük bebeğe baktım...İçi kahkahayla dolu insanlara baktım...

Ve anladım ki; insanı insan yapan ve her defasında bir kez daha insanlaştıran tek şey gülümsemek. Tüm insanların neşeli kahkahalarla gökyüzünü çınlatacağı günlerin umudu ile...

FOTOĞRAF: http://media.rd.com/rd/images/rdc/mag0709/men-women-laugh-out-loud-01-af.jpg

Sıcak çay olmadan asla- KEREM OĞUZ

Her şey iş yerindeki çay ocağının geçici süre kapanması ile başladı. Ocağın olduğu yeri toplantı salonu yaptılar ve çaycılar çok uzak bir yere taşındı. Çay söylüyoruz, gelene kadar soğuyor ve hiç bir tat alamıyoruz. Haliyle çay, "yokluğunda" hayatımızın aslında ne kadar önemli bir parçası olduğunu göstermiş oldu. Böyle olmayacaktı, olmadı da nitekim.


Evde kullanmadığım bir çay-matik makinesini işe getirdim ve odamdaki arkadaşımla birlikte kendi çayımızı kendimiz yapmaya başladık. Bir o ikram ediyor bir ben. Çaycı Tekin (çetin?) bizim odaya elinde dumanı cılız çayları ile geldiğinde bizi elimizde fincanlar sıcak ve taze çay içerken görünce önceleri gülüyordu ama sonra işin rengi değişti. Çünkü sonraları, yavaş yavaş demlediğimiz çayın kokusu kapının altından çıkıp koridora yayıldı ve insanlar kokunun kaynağını merak edip içeri dalmaya başladılar. Sevimli sevimli "a ne iyi etmişsiniz ya öbür çay güzel değil" falan demeye başladılar, bir kaç güne kalmadan ellerinde fincanları ile bitmeye başladılar. Bana sorarsanız iyi de etmeye başladılar.


Çünkü benim aslım budur. Ben aslında çaycı olmalıydım, kahvehane işletmeliydim. Biliyordum bunu.


Gelenlere elimizdeki bisküvitten, ev yapımı peynirli kekten ya da ne bileyim dere otlu peynirli mini pizzalardan falan ikram etmeye başladık. Onlar da ileriki günlerde eli boş gelmediler sağolsun da bu sayede biz de ne hamarat bayan arkadaşlarımız varmış, beylerin ne hamarat kızları, eşleri varmış görmüş olduk. Çünkü zamanla saat on buçuğu vurduğunda işten sıkılan, güzel çaya susamış bünyeler aynı zamanda muhabbet özlemiyle kapımızı aşındırmaya başladılar. Kardeşimin yaptığı cevizli tart ve müdürümün elmalı kurabiyesi çok tuttu ve tarifler alınıp verilmeye başladı. Saadetimiz ve şen kahkahalarımız sonsuza dek sürecek gibi gözüküyordu ta ki...


evet ta ki bir gün genel müdürümüz telefonuna kimse çıkmayınca nerede bu insanlar deyip burnuyla kokuyu, kulağoyla patırtıyı takip edip bizim odaya gelene kadar. Kapıyı açtığı zaman bir sessizlik hasıl olmadı desem yalan olur. Ben de o an utanarak fark ettim ki ofisi kadınlar gününe çevirmişim.


Fakat sevgili günlük ben bu hayatta belki de hiçbirşeyi sevmedim kadınlar gününü sevdiğim kadar. Annemin elinde komşuya gittiğimiz, bana fırında ekmek ve paşa çayı ikram edilen günleri unutamam sevgili günlük. Çayın buharı ile camı buhulayıp sonra da ismimi yazmam ve yumurtalı kaşarlı fırında ekmekten bir ısırık almam... Dışarıda yağan yağmur veya kar... En güvenli ve en mutlu olduğum yerdeyim, evdeyim! Ama bizim evimizi ama komşununki fark etiyor sevgili günlük.


İşte tabi benim burcum balık ve derlerki bu hergele balıklar girdikleri kabın şeklini alırlarmış su gurubu olma vesilesiyle. Ve fakat ben agresif bir balığım ve eğer bir guruba aitsem o da sülfilik asit falan olmalı, zira gittiğim her yerin şeklini yanan beynime ve verdiğim büyük mücadelelere rağmen ben belirliyorum. (er ya da geç)


İşte genel müdür odaya girdiğinde insanlar biraz toparlanır gibi oldu, odadan kaçacak gibi oldu falan ve tam o sırada GM "hayırdır doğum günü falan mı var" dedi. Bu günlüğü eskiden beridir okuyan muhteremlerin bileceği gibi bir ortamda yalan söylenme fırsatı doğmuşsa eğer ben söylerim! buyrun Tarık Bey, dedim. "Benim doğumgünüm." "E o zaman bana da bir fincan getirin yahu" dedi ve günümüze katıldı. İlerleyen günlerde her gün saat onbuçuk civarı olduğunda odaya gelmeye devam etti. "Doğumgünü" olayını yalan olduğunu, bunun artık rutinimiz olduğunu fark etmişti ve gerçekten de bunun bir parçası olmak istemişti. Bu sabah tam çayını ikram ederken telefonu çaldı. Fransa'daki büyük patron arıyordu. Odadan çıkıp geri geldi GM. Sonra da "bütçenin altında satıyormuşuz!" dedi. "Banane ne kardeşim bütçeden" deyip uzattığım çayı aldı. Sonra da "bu cevizli tartın tarifi kimde var kerem" dedi. "Hastası oldum yahu" diye de ekledi.


"Çakalll" dedim içimden.


Verdim tarifi...


K.

Yalnılık Senfonisi- LEVENT İNAM


Ilık bir Ege akşamı...Balkondan manzaraya bakıyorum.Bir yanımda denize doğru uzanan yemyeşil orman, bir yanımda yeşillikler arasındaki şirin, beyaz evleriyle Gölköy. Ve tam karşımda, masmavi Ege. Masamın üzerinde neler var önemli değil.Ama altında, bacaklarımın dibinde iki dostum var.Şımarık ve Boncuk.Aslında benim köpeğim değil ikiside...Hergün bu saatlerde beraber gelirler, kendilerini bana sevdirirler, biraz oturup giderler.Hiçbirşey istemezler, bir tek sevgi alırlar benden.Ve sevgi verirler bana.Ben bu güzel ortamın keyfini çıkarırken, müzik setinden gelen melodiye kayar kulağım birden.Bir Funda Arar-Ferhat Göçer düeti.Ve bu yazı yazılmaya başlanır.


"Anladım sonu yok yalnızlığınhergün çoğalacak.Her zaman böylemiydi? bilmiyorumsanki, dokunulmazdı çocukken ağlamak.Alışır her insan, alışır zamanlakırılıp, incinmeye.Çünkü, olan yıkılıp yıkılıp, yeniden ayağa kalkmak".


Funda Arar'ın o muhteşem yorumuyla başlar şarkı.Ve o garip, tarifsiz duyguyu düşündürür insana; yalnızlık.Ama yalnızlık, o bildiğimiz yalnızlık değildir. Bambaşkadır o yalnızlık ve ancak hisseden anlayabilir, ve o bile anlatamaz onu.Issız bir sokakta tek başına gitmenin yalnızlığı değidir o...ya da bir odada tek başına oturup, kapıyı çalacak birinin beklendiği yalnızlığa da benzemez.İnandığın bir şeyi, sana karşı olanların arasında tek başına savunurken hissettiğin yalnızlıkta değildir o.Bir garip yalnızlıktır.Ve sadece yalnızlıktır.Sedece yalnızlık.Olmayanın hayalidir, özlemidir o yalnızlık.Ne arkadaş, ne dost, ne kardeş, ne anne, ne baba...hiç biri o yalnızlığın yaşattığı boşluğu dolduramaz.Aileyle geçirilen mutlu zamanlar, dostlarla geçirilen dolu zamanlar, işte geçirilen yoğun zamanlar...sokaklar, caddeler, mahalleler, kentler...kalabalılar içinde bile tek başına olmaktır o yalnızlık...tek başına!Çevrende bir sürü ayrı dünya vardır...tıpkı senin gibi. Oysa o yalnızlığın aradığı, iki ayrı dünyanın bir araya gelip tek bir dünya olabilmesidir.


Bir mucizedir o yalnızlığın çaresi!Senin dünyana katılabilecek , seni dünyasına katabilecek ve birlikte tek bir dünya yaratabileceğiniz birisidir, seni o yalnızlıktan çekip çıkaracak olan! Bilirsin O'nu...yüzünü hiç görmesen de, sesini hiç duymasan da bilirsin O'nu.Hissedersin varlığını.Ama aramazsın, arayamazsın...bulamamaktan korktuğun için.Sedece beklersin...Belki, bir gün, bir yerde diyerek.Şansın varsa hayatının baharında, o yalnızlık seni yormadan bulursun O'nu.Ya da yorulursun içindeki yalnızlıktan...Ve beklemekten de vaz geçersin.Yalnızlığa alışırsın.Ama hissedersin hala O'nu...sadece hissedersin.Beklemezsin.Ve beklemekten vazgeçtiğin bir anda bir yerde, hiç beklemezken, hiç tanımazken...bir çift göz, bir gülüş, ya da ifadesi olmayan bir şey " işte o " diye düşündürür sana.Ve "o" "o" dur gerçekten.İçin titrer, yaşama sevincin güçlenir, kuruyan hayallerin yeniden filizlenmeye başlar.Artık sabahları daha dingin uyanırsın...uykuların daha bir huzurludur.İşe bir başka gidersin, eşe, dosta, arkadaşa, kardeşe daha bir başka pırıltıyla bakar gözlerin.Sadece O' nun var olduğunu görmek ve bir şekilde " tanımak" bile hayata gülmeni sağlamaya yeter.


Bu güzel duyguların sarhoşluğuyla , günün bir vaktinde, bir yerlerde, birileriyle bir manzaraya karşı oturuken bir melodi takılır diline.Mırıldanırken düşünürsün bir yandan...Yılları, yolları, yorgunlukları, yılgınlıları, zamanı, zamansızlığı..."Geç mi geldin yoksa?" diye sorarsın O'na, sessizce." Ya da ben mi çok geç kaldım?".Sana cevap vermez.Çünkü sorunu duymaz."Varmış ya.Oda bana yeter " dersin.Yıllar önce öğrendiğin suskunluğuna dönersin. Denize gözlerin dalar...Yalnızlığınla selamlaşır ve " sessiz feryadına... Belki de Ferhat Göçer'le devam edersin"Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş, beklemekte.Acılar gözlerini dikmiş yürümekte.Bekliyorum...bekliyorum...bekliyorum.Hadi gelin üstüme , korkmuyorum.Bulutlar yüklü, yağdı yağacak üstümüze hasret, Yokluğunla ben başbaşayız nihayet. "

Yaratılamayan yaratıcılık sorunu- MEHMET SAĞLAM

Yaratıcılık merakla, yani engellenemeyen öğrenme isteği ile başlar. Sorularla, gözlemlerle ve sınama-yanılmalarla harekete geçer. Sonunda icatlara, yani bilim, teknoloji, sanat, felsefe gibi yepyeni varlıklara dönüşür.

Bir bebeğin doğduğu anda eyleme geçen merakının gelişerek uygarlık meyvelerine dönüşmesinde, o bebeğin üzerinde yetiştiği “toprak ve iklim” koşulları (veya kalitesi) büyük rol oynar.

Öyleyse, bir ülkedeki yaratıcılık meyvelerinin uygarlığa katkı oranı ile o ülkedeki “toprak ve iklim kalitesi” arasında orantılı bir ilişki vardır.

“Toprak ve iklim” benzetmesinin gerçek hayattaki karşılığının neler olduğunu yüzyıllar önce keşfeden ve hayata geçiren ülkeler, bugünkü dünyada bilim ve sanat üreten, refah içinde yaşayan ve geleceğe güvenle bakan ülkelerdir. Yaratıcılık iklimini oluşturamayan ülkeler de bugünkü dünyada bilim, teknoloji ve sanat tüketen ülkelerdir.

İçim sızlayarak yazmak zorundayım: Türkiye üreten değil, tüketen ülkeler sınıfındadır! Ve 75 milyon vatandaşının ortalama okumuşluk yaşı “ilkokul 4,5”tir.

O yüzden evrensel bir jürinin alkışlayacağı yaratıcılığı “yüzde sıfır virgül altı” değerindedir. O yüzden ithalatı ihracatından fazladır. O yüzden çok borçlu bir ülkedir. O yüzden ortalama millî geliri çok düşüktür. O yüzden bölücü terörle mücadeleye mecbur kalmaktadır. O yüzden toplumsal sinerjisi düşüktür. O yüzden yetişmiş beyinleri göç etmektedir...

Ve o yüzden kör yumak olmuş sorunlarla mücadele etmekten başka bir hedef, başka bir vizyon geliştirememekte; küresel senaristlerin figüranlığına mecbur kalmaktadır.

Sebep: Toprak ve iklim sorunu...

Yani, Harran topraklarının yanlış sulanması yüzünden tuzlanarak verimsiz ve bereketsiz duruma düşürülmesi gibi, çocuklarımızın ilkel/teorik/turfa/ıskarta eğitim yüzünden yaratıcılıklarının kısırlaştırılması sorunu...

Yani, siyasetçi, dinci, laikçi, akademici, demokrat ve küreselci telezofların (bkz: dipnot) televizyonlarda ve yazılı medyada birer filozof gibi felâket veya umut tellallığı yaparak, ülkedeki toplumsal iklimi bozmaları sorunu...

Yani, hiçbir şeyi Allah’a havale etmeden, kendi yaratıcılığına güvenerek, “Bu dünyada ne kadar kıyma üretirsen, o kadar köfte yersin!” prensibi ile davrananlar karşısında, “Allah Kerim!..” yaklaşımıyla her insanlık görevini bir başka güce, bir üst makama veya “öteâlem”e havale eden bir düşünce ve davranış sorunu...

Arife daha fazla tarif gerekmez...

Toprak ve iklim koşullarının düzelmesi için, bu ülkenin daha parlak bir geleceğe sahip olması için ve torunlarınızın refahı için, lütfen, “Bizim yaratıcılığımız neden gelişmiyor?” sorusu üzerinde kafa yorun, mesai harcayın, yazın, çizin...

Dip not: Telezof = Televizyonlarda birer filozof edasıyla saatlerce konuşan baylar ve bayanlar için ürettiğim unvan. (Örneğin; Telezof Bilgehan Sonsöz)

Açık Mektup- ÖZLEM AKAYDIN

Uzun yıllar önceydi.

On yaşını doldurmuş küçük kız, o yıl ortaokula başlamanın heyecanı içindeydi.

Uçsuz bucaksız bir alana kurulu olan, 6 yıl boyunca orta okul ve lise eğitimi göreceği okul hem tarihi binasıyla küçük kıza çok çekici geliyordu, hem de yeni bir çevreye girmekten ötürü çekingenlik yaşıyordu.

Beş yıl boyunca birlikte olduğu ilk okul öğretmeni ve arkadaşlarından ayrılıp, yeni bir hayata başlamanın tedirginliğini fazlasıyla hissettiği bir dönemdeydi.

Onun gibi ortaokul birinci sınıf öğrencileri, değişik dersler ve değişik öğretmenlerle yavaş yavaş tanışıyorlardı.

Öğretmenlerini sevmişti küçük kız.

Hele Türkçe öğretmeni, etkileyici ses tonu, yumuşak, naif ders anlatışı ve Türkçe’yi mükemmel kullanışı ile küçük kızın gönlünde taht kurmuştu.

Türkçe öğretmeninin değişik bir ders anlatış biçimi vardı.

Özellikle dilbilgisi derslerinde konuyu bir hafta önce öğrencilerine verir, ertesi hafta konuya hazır olan bir öğrenciyi derse kaldırır, önce ona dersi anlattırır sonra da kendisi devam ederdi. Öğrenciler de çok memnun olurdu bu durumdan.

Bir gün, yine ertesi haftanın ödevini verdi öğretmen öğrencilerine.
Konu, şimdi artık kullanılmayan “ inceltme işareti” idi.

Küçük kız, eve gidince dersine güzelce hazırlanmaya başladı.
Konuyu önce okudu, notlar aldı kendi kendine, sonra bir kaç kere annesine anlattı, ardından oyuncak bebeklerini karşısına alarak onlara da öğretmen edasıyla inceltme işaretini anlattı.

Ertesi hafta ders başladığında; öğretmen her zamanki gibi : “Konuyu kim anlatmak istiyor” diye sorduğunda, kız çekinerek parmağını kaldırdı.

Öğretmen arka sıralardan kalkan bu çekingen parmağı gördü ve kızı tahtaya çağırdı.

Küçük kızın kalbi yerinden fırlayacak gibiydi.

Heyecan içinde tahtaya geldi ve konuyu anlatmaya başladı, anlatırken örnekler de verdi;
“ kar, kâr – hala, hâla”.

Anlattıkça ve öğretmen dahil bütün sınıfın onu dinlediğini fark ettikçe heyecanı geçti.

Sunum bittikten sonra öğretmenine baktı.

Öğretmen yüzüne memnuniyet ifadesi yerleşmiş bir tebessüm içinde şunları söyledi:

“ Evet çocuklar, arkadaşınız bu konuyu o kadar güzel anlattı ki benim bir şey eklememe gerek kalmadı. Hepinizin önünde O’na teşekkür etmek istiyorum, arkadaşınıza kocaman bir aferin “ dedi. Kıza ismini ve okul numarasını sordu, kız da ismini ve okul numarasını söyledi... ”

O gün küçük kız için dönüm noktası olmuştu.
Kendine daha çok güvenmiş, o ürkek serçe çekingenliği azalmış, okuluna, yeni arkadaşlarına daha da alışmıştı artık.

* * * * *

Sevgili Öğretmenim;

Açık mektup nasıl yazılır bilmiyorum, tıpkı bu mektubun size ulaşıp ulaşmayacağını bilmediğim gibi.

30 yıl geçti aradan, ama bazı şeyler unutulmuyor öğretmenim.

Siz beni okuttuğunuz yüzlerce öğrenci arasından hatırlamıyor olabilirsiniz, şunu bilmenizi isterim ki; yıllar önce derse kaldırdığınız, anlatımını çok beğendiğiniz o çekingen küçük kız, sizi hep sevgi ve saygıyla anmaya devam ediyor.

Siz yıllar önce o gün, belki de farkında olmadan, o çok bilinen “ deniz yıldızı” hikayesindeki gibi okyanusa bir deniz yıldızı fırlattınız öğretmenim ve şimdi o deniz yıldızı da eğitim yolunda bir çok deniz yıldızını okyanusla buluşturmaya devam ediyor.

Dilbilgisi kurallarından kalksa da “ hâla ,, inceltme işaretlerini kullanıyor.

Sizin ve sizin şahsınızda eğitime gönül veren tüm öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun.

Saygı ve özlemle ellerinizden öperim sevgili öğretmenim.

“ 1978 - 1979 Öğretim Yılı
ÖZLEM ÖZAD
1- G 2449
KADIKÖY KIZ LİSESİ ”

RESİM: http://www.sosyalcim.org/images/ogrbas.jpg

"Ağaç kesilmeyecek, bina kaydırlacak" TUĞBA

Yalova'ya olan sevgi ve ilgisini ''Yalova benim kentim'' diyerek dile getiren Mustafa Kemal Atatürk, gittiği zamanlarda kaldığı ''Millet Köşkü''nü bir ziyaretinde, çınar ağacının dallarını kesmeye çalışan bir bahçıvan ile karşılaşır. Hemen yanına çağırarak bunun nedenini sorar. Görevli bahçıvanın ''Ağacın dalları uzamış binanın duvarlarına dayanmıştır''. Aldığı yanıtla tatmin olmayan büyük önder çevre konusunun gündemde olmadığı o yıllarda unutulmayacak bir emir verir.''AĞAÇ KESİLMEYECEK, BİNA KAYDIRILACAK.'

Bina çevresindeki toprak büyük bir dikkatle kazınıp yapının temel seviyesine indirilir. İstanbul'dan getirilen tramvay rayları döşenir.Santim santim çalışılarak ve ağaçtan uzaklaştırılarak dört metre seksen santimlik kaydırma işlemi gerçekleştirilir.

Atatürk'ün isteği yerine getirilmiş, çınar ağacı zarar görmekten kurtulmuştur. ''Yürüyen Köşk'' ''Kültür Bakanlığı Gayrimenkul eski eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu'nun 12.7.1980 gün ve 12238 sayılı kararı ile, korunması gerekli Kültür ve tabiat varlıkları arasında sayılarak tescili yapılmıştır.'' O çınar ağacı da tüm ihtişamı ve güzelliğiyle hala Yalova'da köşkün bahçesinde yaşamaktadır.

''Toprak yoksa ekmek yok.Toprak yoksa tavuk yok.Toprak yoksa yumurta yok, domates yok, su yok.Toprak yoksa hayat yok'' diyen, 11 Eylül 1992 yılında yol arkadaşı Nihat Gökyiğit'le beraber TEMA vakfını kuran Hayrettin Karaca gelecek nesillere yaşanılası bir dünya bırakabilmek için üretime ve ileriye dönük projelerle yıllardır çaba göstermekteler.

Toprağın altındaki zenginlikleri gün ışığına çıkarma çalışmalarını 92 yaşında da dik duruşu, kararlılığıyla sürdüren..Aynı zamanda olimpiyatlarda eskrim dalındaki ilk temsilcilerimizden olan (1936 Berlin Olimpiyatları) Profesör Halet Çambel, ömrünü adadığı Osmaniye Karatepe'deki 2500 yıllık ''Kastabala Antik kenti'' nin gelecek nesiller tarafından tanınması, çok yakınındaki ''Kırmıtlı Kuş Cenneti'' ve antik kentin çimento fabrikasına tercih edilmemesi için mücadele ediyor.
Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı'nın 1972 yılında aldığı karar doğrultusunda, 5 Haziran Dünya Çevre günü olarak kutlanıyor. Türkiye 1978 yılından bu kutlamaların içinde bulunmakta.

Toprak..Su..Hava.. İklimlerdeki değişiklikler, eriyen buzullar, kuruyan barajlar, göller, akarsular.. Yok etmek için her yıl bir öncekinden daha fazla uğraş verilen ormanlar..Nesli tükenen kara ve deniz hayvanları.. Avlanmaları ve tüketilmeleri ile insanlara geçen kalıcı hastalıklar.. Kirli havanın neden olduğu solunum yolu hastalıkları ve artan kanser vakaları.
Avrupa Birliği ülkeleri yenilenebilir temiz enerji kaynaklarını kullanıp yılda 9.500- 18.500 mw'a yakın rüzgar enerji santrali kurarken, Türkiye'de bu konudaki projeler yavaşlatılıyor.
Patlamaya hazır bombalara kucak açtığımız görülmeden, atıkların nasıl yok edileceği belli olmadan, radyasyon yayılımı konusundaki tedbirler alınmadan, dünyanın olumsuzluklar ülkesi ile yapılan ''nükleer santral kurma'' anlaşmaları. Santrallerin kurulması durumunda Akkuyu ve Sinop'ta oluşacak olan yeni ''çernobil'' tehditleri.
Sıkı bir denetim olmadan ülkemize girişi yasalarla kabul edilen genleri ile oynanan ne olduğunu bilmediğimiz tohumlar. Kirli sularla yaşam koşulları bozulan hayvanlar. İki yıl öncesine kadar belki adı bile duyulmayan ''Kırım Kongo Kanamalı Ateş Hastalığı'' ve ''kene'' tehlikesinin yarattığı tehlike.. Bu tehlike karşısında sıkı ve yeteri kadar araştırma yapmayan yöneticiler. İçme sularına karışan kanazlizasyon şebekeleri. Rahatsızlanan insanlar..İçeriğinde arsenik zehri bulunan suları içiyor pozu veren ve cezalandırılmayan yöneticiler.
Dünya sıralamasında birinci olduğumuz bor madenlerinin ihracatına getirilen sınırlamalara karşın yabancı sermayenin altın aramak için milyonlarca ağacı kesmesine ''yürütmeyi durdurma kararına rağmen'' göz yumulması. Kazdağları, Bergama Ovacık, Uşak Eşme, İzmir Efem Çukuru'nda, altın, bakır, çinko, kurşun arama çalışmaları için yabancı şirketlere verilen izinler. Siyanürlü altın arama çalışmaları neticesinde artış gösteren akciğer kanseri vakaları.
Osmaniye Karatepe'de 2500 yıllık Kastabala Antik şehrinin ortasına ''yatırım'' adıyla kurulmak istenen % 65'i yabancı sermayeli çimento fabrikası. Bol vaatlerle kandırılmak istenen civar köylüleri. Yok olacak ''Kırmıtlı Kuş cenneti''. Fabrikanın kurulması durumunda yok olacak tarihi zenginliklerin, artacak ölümcül hastalıkların, bozulan dengenin göz ardı edilmesi. Çimento tozlarının etkisinde kalan zeytin ağacının çiçeksiz ve meyvesiz tarafı ile meyveli ve çiçekli tarafının durumu karşılacakları gösterirken birileri hala iş hayali kuruyor olması.
Zengin turist ve iş adamlarının ilgi gösterdiği golf sporu için, Antalya'nın Manavgat ilçesine bağlı ''Sorgun doğal ormanı''ndaki kızıl, fıstık, kara çam türlerinden oluşan iki yüz bin ağacın katledilecek olmasından beklentisi olan yöneticiler.
Bir tarafta,hiçbir ülkenin ve devlet adamının gündeminde çevre konusu yokken ağacın dalının kesilmesine razı olmayıp, köşkü yürüten Mustafa Kemal Atatürk.. O'nun izinden giderek ''toprak yoksa hayat yok'' diye yıllardır bağıra bağıra anlatan Hayrettin Karaca, Nihat Gökyiğit.. Toprağın altındaki zenginlikleri gün ışığına çıkarmaya ömrünü adayan, Profesör Doktor Halet Çambel..
Diğer tarafta doğaya, çevreye katliam yapmak isteyenlere verilen destekler, çıkarılan yasalar. Dünya'nın tanıdığı isimler feryat ederek tehlikeyi gösterirken, olumsuzluklar içinde kutlanan 5 Haziran çevre günü..
Peki siyasetçiler, idareciler, ülke yönetiminde söz sahibi olanlar nerede ? ''Kyoto Protokolü''nü mü, yoksa ''özelleştirilirse daha iyi işletilir'' diye ''ormanları satmaya mı gittiler ?
Mustafa Kemal Atatürk farkı işte burada….Çevre duyarlılığı, sorumluluk, ileri görüşlü devlet adamlığı…Alınması gereken öyle dersler var ki….
resim kaynağı:
http://www.showtvnet.com/haber/img/haber/yangin5.jpg sitesidir.

Hakkını ver- YEŞİM ÖZDEMİR

Sadece kendin için; kendi ruhunu beslemek adına… Tüm algıların açık yaşamalısın. Tadıyla, kokusuyla, dokusuyla, sesleriyle, hissederek. Kendin için en iyisini keşfetmeye çalıştığın bir yolculuğa çıkmışsın gibi düşün.

Deniz kenarında otururken, denizdeki mavinin tonlarını, griyi, yeşili , hatta kahverengiyi fark ediyor musun? Dalgaların büyüklüğünden tuhaf, ürküntüyle karışık bir haz alıyor musun? Dingin bir denize bakarken, o sakinlik, senin ruhundaki fırtınaları da dindiriyor mu? Havadaki iyot kokusunu hissediyor musun? Bulutların suya yansımalarını izleyip, küçüklüğünde yaptığın gibi, yine “bulutları bir şeye benzetme oyunu” oynuyor musun kendi kendine? Rüzgârla yüzüne vuran küçücük tuz zerreciklerini hissedip gülümsüyor musun? Uzaktan geçen bir yelkenliyi görüp onun içindekileri ve nereye gittiklerini tahmin etmeye çalışıyor musun? O teknede olup gitmeyi düşünüyor musun ya da?

İnsanlarla ilişkilerinde karşındakinin gözünün içine bakabiliyor musun? “Nasılsın” dediğinde laf olsun diye değil de, gerçekten merak ettiğin için soruyor musun? Elini uzatıp, ellerini sıkıca tutuyor musun avcunda? Kollarınla kocaman sarmalıyor musun üzgünse ya da mutluysa? Anlattıklarını dinliyor musun? Yoksa “lafını bitirsin de, ben de söyleyeceklerime başlayayım” telaşında mısın? Onlar için endişeleniyor musun? Bazen yanlarında sessiz, sadece dinlemek için var mısın? Gülümsemenin gücünü biliyor musun?

İş yerinde çalışırken, yapabileceğinin en iyisine ulaşmaya çalışıyor musun? Yaptığın işin öneminin farkında mısın? Her meslek, kendince önemlidir. Bakkal, avukat, tamirci, doktor ya da çöp toplama işçisi. Senin işin önemlidir, iyi yaptığın, hakkını verdiğin müddetçe. Bu, senin için de önemli mi? İşin ve ürettiklerin verimli olduğunda, işten çıkarken “bugün iyi şeyler yaptım” diyebiliyor musun? İşine saygı duyuyor musun? Kendini geliştirmenin keyfini biliyor musun?

Kapıdan tam da içeri girmek üzereyken, burnuna gelen evinin kokusunu içine çekiyor ve rahatlıyor musun? Üstünü değiştirip de her bakışında bir kere daha hoşuna giden abajurun sıcak ışığında televizyon izlemenin keyfinde misin? Cama vuran yağmurun sesini dinlemek için dikkat kesiliyor musun? Pencereden sokak lambalarının ıslak sokaklardaki yansımalarını izliyor musun? “İyi ki güvende olduğum bir evim var” diye düşünerek şükredip, evi olmayanlar için üzülüyor musun? Kahvenin kokusunu, tadındaki acılığı, avcundaki sıcaklığını hissediyor musun? “Gece biraz daha saat ilerlese de bir Fado dinlesem” diyor musun? Müziğin sesi odalarında dolaşırken, sen keyifle izliyor musun melodinin akışını?

Sevdiğinle yan yana yatmış, tam da uykuya dalmak üzereyken, yüzünü boynuna gömüp de kokusunu içine çekiyor musun? Sarılmanın sıcaklığını seviyor musun? Gece uyanıp da üzerindeki yorganı o üşümesin diye düzeltiyor musun? Beraber film izlerken, ayağının usulcacık ayağına değdiğini hissedip, seviniyor musun için için? Özleyebileceğin birisinin varlığından memnun musun? Cep telefonunda ismini görünce, az sonra sesini duyacağın için heyecanlanıyor musun? Konuşmadan, gözlerinle anlıyor musun onu; ya da kendini anlatabiliyor musun?

Yemek yaparken, müzik dinlerken, yolculuk ederken, dostlarla sohbette, film izlerken, kısaca yaşamaktayken o “an “ın hakkını veriyor musun?

Sen, çok zenginsin aslında, farkında mısın?

16 Kasım 2008 Pazar

SERBEST RADİKALLER SAYI 28

NOT: Yazıları okumak için üzerine tıklayınız.
RESİM: Alphonse Mucha


Ahmet ve Leyla- FULYA

Bu hikayenin gerçek hayatla çok çok yakından ilgisi vardır. Çünkü bu hikaye gerçek hayattan hatta yanı başımdaki evlerden birinden alınmıştır. Bu hikaye Ahmet ve Leyla'nın hikayesidir...

Ahmet mahallenin en yakışıklı çocuklarından biriydi. Utangaç bir gülümsemenin üzerini "bir an önce erkek olayım" bıyığı süslerdi. Okula gitti, herkesin gittiği okullara...Sonra "yeter bu kadar" deyip askere... Döndüğünde evlenme vaktinin geldiğini söylediler ona... O da hayır demedi... Bir bakkal dükkanı vardı ve Allah'a şükür iyi kazanıyordu... Şimdi kendi ailesini kurmalıydı, öyle de yaptı...

Ve Leyla...Leyla Ahmet'in 14 yaşındaki güzel gelini...Leyla daha bir çocuk...Ama o unutmaya çalışıyor çocuk olduğunu...Çünkü Leyla çok kısa bir zaman sonra anne olacak...Daha alışamadığı, kendi evim diyemediği evde bir bebek dünyaya getirecek...O bebek kız olacak, Leyla'ya yoldaş olacak...O bebekle birlikte büyüyecek Leyla...O bebekle birlikte alışacak evine, oraya "Yuvam" demeyi öğrenecek... Leyla o kız bebekten sonra ikisi erkek biri kız 3 bebeğin daha dünyaya merhaba demesine vesile olacak...Leyla onları çok sevecek...Kızlarının o baygın yeşil gözlerini, kumral uzun saçlarını çok sevecek... Oğullarından birini ise daha çok...Çünkü evin en küçüğünün daha çok sevgiye ve ilgiye muhtaç olduğunu bilecek...O en küçük bebek hiç bir zaman yürüyemeyecek ve hiç bir zaman kendi işlerini göremeyecek...Leyla ona gülümseyerek yedirecek yemeğini, boş kapları mutfağa götürdüğünde çıldırmışcasına ağlayacak... İçine bir alev topu düşmüşcesine yanacak yüreği...Leyla gözyaşlarını silip oğlunun yanına dönecek ona gülümseyip onunla oyunlar oynayacak...Kabullenecek hayatını...Her şeyiyle kabullenip sevmeyi öğrenecek...

Leyla şimdi başka bir gerçekle yüzleşmek zorunda...Leyla şimdi ölümü bekliyor...Tüm o kabullendiği hayat, sevmek ve alışmak için uğraşıp didindiği hayat bir balon gibi birden elinden kaçıverecek şimdi...Leyla bununla başa çıkmaya çalışıyor...Göğüslerinden birini aldılar...Leyla tek bir göğüsle yaşamayı öğrenmeye çalışıyor...Daha 30 yaşında...Bunun neden başına geldiği sorusunu sormamayı öğrenmeye çalışıyor...Leyla, o gittiğinde o küçük oğluna bakacak birileri olacağı fikrine alışmaya çalışıyor...Leyla kendi cehenneminde yanıp kavruluyor...

Ve Ahmet...Ahmet artık kederli gözleri yerde yürüyor...Leyla'sız bir hayata alışmayı öğrenmeye çalışıyor...Ama ne vakit düşünse aklı çıkacak gibi oluyor...Koşarak evine gidiyor ve Leyla'yı bir gün daha görme sevinciyle ona sarılıyor...Küçük oğlan sevinçle ellerini çırpıyor...Hiç bilmeyecek annesinin nereye gittiğini...Ellerini sevinçle çırpıyor...Leyla ağlıyor, Ahmet de...

O küçük evin bacasından kara bir duman çıkıyor şimdi...Leyla o dumana bakıp, lanetlendiğini düşünüyor...Ve hayat bir yerlerde kaygısızca akmaya devam ediyor...
RESİM: Rene Magritte

Bu hikayenin gerçek hayatla çok çok yakından ilgisi vardır. Çünkü bu hikaye gerçek hayattan hatta yanı başımdaki evlerden birinden alınmıştır. Bu hikaye Ahmet ve Leyla'nın hikayesidir...

Ahmet mahallenin en yakışıklı çocuklarından biriydi. Utangaç bir gülümsemenin üzerini "bir an önce erkek olayım" bıyığı süslerdi. Okula gitti, herkesin gittiği okullara...Sonra "yeter bu kadar" deyip askere... Döndüğünde evlenme vaktinin geldiğini söylediler ona... O da hayır demedi... Bir bakkal dükkanı vardı ve Allah'a şükür iyi kazanıyordu... Şimdi kendi ailesini kurmalıydı, öyle de yaptı...

Ve Leyla...Leyla Ahmet'in 14 yaşındaki güzel gelini...Leyla daha bir çocuk...Ama o unutmaya çalışıyor çocuk olduğunu...Çünkü Leyla çok kısa bir zaman sonra anne olacak...Daha alışamadığı, kendi evim diyemediği evde bir bebek dünyaya getirecek...O bebek kız olacak, Leyla'ya yoldaş olacak...O bebekle birlikte büyüyecek Leyla...O bebekle birlikte alışacak evine, oraya "Yuvam" demeyi öğrenecek... Leyla o kız bebekten sonra ikisi erkek biri kız 3 bebeğin daha dünyaya merhaba demesine vesile olacak...Leyla onları çok sevecek...Kızlarının o baygın yeşil gözlerini, kumral uzun saçlarını çok sevecek... Oğullarından birini ise daha çok...Çünkü evin en küçüğünün daha çok sevgiye ve ilgiye muhtaç olduğunu bilecek...O en küçük bebek hiç bir zaman yürüyemeyecek ve hiç bir zaman kendi işlerini göremeyecek...Leyla ona gülümseyerek yedirecek yemeğini, boş kapları mutfağa götürdüğünde çıldırmışcasına ağlayacak... İçine bir alev topu düşmüşcesine yanacak yüreği...Leyla gözyaşlarını silip oğlunun yanına dönecek ona gülümseyip onunla oyunlar oynayacak...Kabullenecek hayatını...Her şeyiyle kabullenip sevmeyi öğrenecek...

Leyla şimdi başka bir gerçekle yüzleşmek zorunda...Leyla şimdi ölümü bekliyor...Tüm o kabullendiği hayat, sevmek ve alışmak için uğraşıp didindiği hayat bir balon gibi birden elinden kaçıverecek şimdi...Leyla bununla başa çıkmaya çalışıyor...Göğüslerinden birini aldılar...Leyla tek bir göğüsle yaşamayı öğrenmeye çalışıyor...Daha 30 yaşında...Bunun neden başına geldiği sorusunu sormamayı öğrenmeye çalışıyor...Leyla, o gittiğinde o küçük oğluna bakacak birileri olacağı fikrine alışmaya çalışıyor...Leyla kendi cehenneminde yanıp kavruluyor...

Ve Ahmet...Ahmet artık kederli gözleri yerde yürüyor...Leyla'sız bir hayata alışmayı öğrenmeye çalışıyor...Ama ne vakit düşünse aklı çıkacak gibi oluyor...Koşarak evine gidiyor ve Leyla'yı bir gün daha görme sevinciyle ona sarılıyor...Küçük oğlan sevinçle ellerini çırpıyor...Hiç bilmeyecek annesinin nereye gittiğini...Ellerini sevinçle çırpıyor...Leyla ağlıyor, Ahmet de...

O küçük evin bacasından kara bir duman çıkıyor şimdi...Leyla o dumana bakıp, lanetlendiğini düşünüyor...Ve hayat bir yerlerde kaygısızca akmaya devam ediyor...
RESİM: Rene Magritte

Atatürk'ü "Mustafa" ile Daha Çok Sevdiler- LEVENT İNAM

Mustafa....
Hani şu meşhur Can Dündar filmi.
Yanlış anlaşılmasın, filme ve Can Dündar'a bir sözüm yok...
Filmi görene kadar...
Şimdilik sadece izliyorum..
Beğenenleri, beğenmeyenleri...
Övenleri, yerenleri.Onlara da bir sözüm yok...
Filmi izleyene kadar.
Ama..
Bir grup var ki..
Onlara iki kelam etmeden olmayacak.
"Mustafa" yı izledikten sonra Atatürk'ü daha çok sevenler.


Gazetelerde, televizyonlarda, hatta blogda böyle bir grup oluştu.
Sözlerinde, yazılarında, yorumlarında ağız birliği yapmışcasına aynı şeyi yineliyorlar...
"Mustafa'dan sonra Atatürk'ü daha iyi anladım, daha çok sevdim"...


Allah allah ya!
Allah allah ya!


Yani sormak gerek...
Atatürk'ü anlaman ve daha çok sevmen için sana ne kadar sorunlu bir insan olduğu mu söylenmeliydi ?
Yoksa günde bir büyük şişe rakı içtiğini mi görmen gerekiyordu ?
Atatürk'ü anlaman ve daha çok sevmen için karanlıktan korktuğunu mu düşünmek istiyordun ?Ya da sığır sürüsünü Yunan ordusu zannettiği gibi bir zırvaya mı ihtiyacın vardı?
Yoksa...
Ne kadar yalnız bir insan olduğuna, hayatının son günlerini yapayalnız geçirdiğine inanmak kendi yalnızlığına ortak bulduğun için mi cazip geldi sana?
Karga kovalama olayı ilkokuldan beri anlatılır, okutulur..
Yeni duymuş gibi heyecanlanmak da neyin nesi?
Dava arkadaşlarını harcadığının iddia edilmesi neden daha çok sevdirdi Atatürk'ü sana?
Bütün tarihi gerçeklere aykırı olarak ve sadece bir yorumla diktatör olarak tanıtılan Atatürk mü hoşuna gitti yoksa?
Ezcümle....İnsan tarafının gösterilmesi yaftası altında, bir sürü yanlış ve eksik bilginin kırpılmış olaylar, eskimiş resimler ve romantik bir sesle aklına kazınması mı gerekiyordu Atatürk'ü anlaman ve daha çok sevmen için ?


Ve yine sormak gerek...
Bu nasıl sevgi?


Atatürk'ü anlaman ve sevmen için SÖYLEV yetmedi mi?
Çanakkele savaşları...
Kurtuluş savaşı...
Cumhuriyetin ilanı...
Şapka Devrimi...
Harf Devrimi...
Lozan...
1924 Anayasası...
Hasta haliyle Hatay için yaptıkları...
Çocuk sevgisi...
Hayvan sevgisi...
Doğa sevgisi...
Çağdaşlığı..
Nezaketi...
Beyefendiliği...
Hatta...
Muzipliği...
Çocuksu tarafları..
Yetmedi mi sana?
O'nun devlet adamlığı..
Dahiliği..
Ve..
İnsanlığı ile ilgili tarih sayfaları yüzlerce örnekle dolu...


Ve sen bunlardan bihaber...
"Mustafa" filmi ile Atatürk'ü daha iyi anladığını, daha çok sevdiğini söylersin tabii.
Sen söylersin, ben düşünürüm...


Bu söylediklerin bilmemezlikten gelen bir cehalet mi ?
Yoksa...
Sinsi bir ihanet mi?

Aşk ve Pozitif Empati- MEHMET SAĞLAM

Öncelikle, “Aşk bir içgüdü mü, yoksa duygu mu?” sorusuna yanıt arayalım:

Varoluştaki öncelik, beslenme, üreme ve hayatta kalma amacına yönelik olduğuna göre, aşkı üreme ile ilintilemeden açıklayamaz veya anlayamayız.

Üreme; bir içgüdüdür veya temel evrim mantığının ikincisidir. Birincisi “survival” yaşamak/hayatta kalmaktır.
Üreme bir duygu değildir; makro anlamda ve genetik olarak DNA'ya kodlanmış ve tüm canlıların soylarını sürdürebilmeleri için makro sistemin bir vazgeçilmezi, diğer bir deyişle varoluşun temel yöntemlerinden biridir.

Aşk; Homo sapienslerde kendini gösteren 35 kadar farklı duygu türünden sadece biridir; ama çok güçlü ve üremeye yardımcı olan çok önemli bir duygudur. Ortaya çıkışı 3–4 farklı hormonun bir arada üretilmesine bağlıdır; fakat aynı zamanda hem zihinsel, hem kültürel ve hem de görsel beğenilerin verdikleri onay oranında şiddet kazanır.
İlk cinsel birleşmeden hemen sonra şiddetini büyük oranda kaybeder; ancak, dişi yumurtasının döllenmesine kadar etkisini sürdürür.

Döllenmeden hemen sonra ebeveynlik içgüdüsüne yardımcı olmak amacıyla değişimlere uğrar. Hamilelik süresince başka bir çeşni, doğumdan sonra başka bir çeşni ve bebek sevilecek duruma geldikten sonraysa başka bir çeşni kazanır. Ara sıra kaybolur, gider, gelir veya kararsızlaşır. Genellikle ikinci çocuğun doğumuna kadar şiddetini azaltarak yaşamını sürdürebilir ve çoğunlukla bu evrede ya sevgiye ya saygıya ya acıma hissine ya tiksintiye ya öfkeye ya da en zararlı haliyle nefrete dönüşür.

Şiddeti azalsa ve ara sıra nefrete dönüşse dahi, yüzdesi çok düşük olan ve ömür boyu süren aşk türleri de vardır: Bunlar istisnadırlar ve kaideleri bozmazlar!

Ne var ki, içinde katiyen üreme öğesi taşımayan küçük-büyük aşklar da vardır. Bunlar da genellikle 2 farklı yaş grubunca farklı bilinç düzeylerinde yaşanan aşklardır:
A- Günümüzde 13–23 yaş grubu aşkları üreme amaçlı görünmese de, aslında bilinçaltında üremeye hazırlık amacı taşıyan ve eğilim aşkları gibi görünen aşklardır,
B- 40–80 yaş grubu aşkları ise üreme amacı taşımaz; ama 40 yaşına kadar yaşanan biyo-kimyasal ve zihinsel tepkimelerin etkisiyle edinilmiş alışkanlığı sürdürmek isteyen bir bilinçaltı öğesinin tatminine yöneliktir. Bu tür aşklar çoğunlukla bu sürecin farkında olan kişilerce "karşılıklı sevgi-saygı" olarak tanımlanırlar.

Aşk konusunda dikkatlerden kaçan diğer birkaç önemli nokta ise bence şudur: Duyguların bazılarını kişi sadece kendi içinde veya kendine yönelik olarak yaşar. Bu tür duygulara "İçeriye Dönük Duygular" adını vermek istiyorum. Mutluluk, mutsuzluk, heyecan, bedbinlik, hüzün, pişmanlık, sevinç, tatmin, ümitsizlik vbg. "Dışarıya Dönük Duygular" adını verdiğim diğer birkaç duyguya da örnek şunlar olabilir: sevgi (eş, dost, ulus, vatan, Tanrı sevgisi gibi...), aşk (cinselliğin, üreme içgüdüsünün veya romantizmin doğurduğu sevgi türü...), kıskançlık, küsme, kin, nefret, hasret, minnet, acıma, hayranlık... Dışarıya dönük duygular muhatap aldığımız en az bir kişi için üretilen duygulardır. Bunlara da pozitif ve negatif empatiler diyebiliriz.

Aşk; bir tür pozitif empatidir. Ve karşılıklı olup olmamasının yarattığı etki, diğer bütün duygu türlerinin karşılıklı-karşılıksız olmasından çok daha şiddetlidir. Karşılıklı olunca, taraflar kendilerini dünyanın en mutlu iki insanı addederler. Tek taraflı olunca da... Tarafların birinde bilinen o şiddetli hasret doğar ve görüşme-buluşma arzusu ile son derece negatif bir duygu olan “kara sevda” arasındaki basamaklarda derecelenen yıkıcı bir duyguya ve hatta nefret ve intikam gibi yerinde kullanılmadığı zaman insan bünyesinde ve yaşamında çok büyük hasarlar açan birer negatif empatiye dönüşebilir. Birinci içgüdü olan yaşama içgüdüsünün dahi önüne geçerek, nadiren, intihara bile yol açabilir. (Kaldı ki, her bireyin deneyimlediği aşk duygusu eşsizdir ve diğer hiçbir insanınkine tıpatıp benzemez. O nedenle binlerce tanımı vardır ve hakkında milyonlarca şiir yazılmıştır.)

O hâlde aşkta, göz önünde bulundurulması gereken en önemli özelliklerden biri; aşkın pozitif, iyileştirici, mutlu kılıcı ve insansoyunu üretme aracı bir duygu olabilmesi için, hissedenle hissedilen arasında sürekli bir alışverişin bulunması gereğidir. Aksi hâlde, tuzağına düşülmemesi gereken oldukça yıkıcı, tüketici ve bilinçli olarak kaçınılması gereken; duygusal zekâsı gelişmiş insanlarca, yerine -alternatif olarak- karşılıklı sevgi ve saygının konması uygun düşebilecek bir duygudur.

Bütün bu gerçekler ışığında düşündüğümde; “aşka inanmam” ya da “aşka inanma, aşksız kalma” gibi sözlerin saçmalığı ve yaydığı cehalet kokusu beni o kadar itiyor ve iğrendiriyor ki...

Duygudaşlıkla, aşkla, dostlukla kalın...

Resim: http://www.sesamo.com/stickers/rec/romantic/romantic.jpg

Issız Adam- ÖZLEM AKAYDIN

O zaten unutulmaz televizyon dizisi Çemberimde Gül Oya ve unutulmaz filmlerinden Babam ve Oğlum ile yüreğimde çoktan yerini almış bir yönetmendi.

Bunun için O’nun filmlerini ayrıca izlemekten sorumlu tutarım kendimi.

Filmlerinde her zaman kendime dair pek çok şey bulurum.
Bir eski şarkı, film karelerinde kullanılan sıradan gibi gözüken ama benim için ayrıntı olabilen bir eşya, bir güzel söz, yıllar önce okuduğum bir kitap. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Sanırım Çağan Irmak’ın başarısının sırrı bu.
İzleyicinin yüreğine dokunmasını bilmesi.

Uzun uzun filmi ve oyuncularının başarısını anlatmak istemiyorum.

Filmin özellikle son sahnesini de gördükten sonra kendimce kısacık, kıssadan hisselerim oldu benim;

- Aşk, gerçek olduğuna inandıysan yarım bırakılmayacak kadar özel bir duygu.
Hem bir insan hayatta gerçek aşkı kaç kere bulabilir ki?

- Doğru erkek, ya da doğru kadın diye bir şey yok, bunun için “ Sen daha iyilerine layıksın” kandırmacalarına da gerek yok.

- Hayat gözümüzün içine baka baka hızla akıp giderken, bize sunduklarının değerini bilmeliyiz / bilmeliymişiz.

Filmde kullanılan eski şarkıların güzelliğini de unutmamak gerek. Film kareleriyle muhteşem uyumu filmi daha da başarılı yapmış.

Issız Adam son dönemde izlediğim en güzel ve başarılı filmlerden biri. Özellikle final sahnesi, Ada ile Alper arasındaki o sessiz konuşma izleyicinin hafızasından uzun süre silinmeyecek.

Orgeneral Başbuğ’dan ‘’Son Gazi’’ ye… TUĞBA


"Bir emriniz var mı komutanım?".Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı, bugün kü Genekurmay Başkanı sayın İlker Başbuğ, bir asker zarafetiyle böyle diyordu "son gazi" ye yaptığı ilk ziyaretten ayrılırken."Bir isteğiniz var mı komutanım? "Sayın Başbuğ bir şekilde varlığından haberdar olduğu ilk günden itibaren hiç yalnız bırakmadı " son gazi" yi. Ve bu gün başında bulunduğu Türk Silahlı Kuvvetleri'de "komutanlarına yaraşır" bir şekilde son yolculuğuna uğurladılar Mustafa Şekip Birgöl'ü.Artık " Çılgın Türkler" Başkumandanlarından son neferine kadar eksiksiz olarak bir aradalar.
Belki silah tutmayı yeni öğrenmişken o günkü koşullar gereği cephede alıyorlardı soluğu..Yurt savunması için..Düşmana karşı mücadele için...Bağımsızlık için..Gidip dönenler de vardı..Dönemeyenler de..Elini, ayağını, gözünü bırakan...Gittiiği gibi sapasağlam gelen...''Gazi'' deniyordu isimlerinden önce gelen hitaplarda..''Gazi..''
Kurtuluş Savaşı'nın hayatta olan üç gazisini ilk kez bir belgeselde izlemiştim. Yaş ve sağlık sorunları nedeniyle zar zor konuşmalarına rağmen heyecanla anlatıyorlardı kurtuluş mücadelesini...Alçak gönüllülükleri, samimiyetleri her hallerinden anlaşılıyordu..Birbirlerine sarılıp, kucaklaşırken..Küçük olan büyüğün sakallarını tararken cephede omuz omuza verilen mücadelenin yaşlılıktaki kardeşlik örneğini izlemiştim gözlerim buğulu buğulu...
Resmi sayıları altı bin küsür olan İstiklal, Kore, Kıbrıs savaşı gazilerinden kaçını tanıyorsun ?Hiç sohbet ettin mi? Savaş anılarını, Cumhuriyet'in ilk yıllarını dinledin mi birinci tanıklar olarak ? Kapılarını kimler çalıyor, eğitimciler, siyasetçiler hangi aralıklarla ziyaret ediyorlar sordun mu ? Hayatlarını nasıl sürdürüyorlar, ne ile geçiniyorlar, maaşları yeterli mi ? Sağlık sorunlarını, dertlerini dinledin mi ? İki yıl öncesine kadar haber bültenlerinin bitimine yakın ......savaşı gazilerinden cümlesiyle başlayan ölüm haberlerini duymak dışında haberdar mıydın bu insanların varlığından ? Aileleri, tanıdıkları dışında kalabalıkların olmadığı cenaze merasimlerine katıldın mı ?denilecek olsa rakam veremezdim ne yazık ki...''Okul yıllarında özellikle milli bayramlar ve şehrimizin kurtuluş günü'nde tertemiz kıyafetleri, kalpakları, gururla taşıdıkları madalyaları ile geçit töreninde ellerim kızarıncaya kadar alkışladığımı, yine oyıllarda sınıfca ziyarete gittiğimizi ve son olarak geçen yıl Cumhuriyet Bayramı'nda bir tanesi ile kısa süreli sohbet etmenin onurunu yaşadığımı söylemek dışında fazla yanıtım olamazdı sorulara.
Bugünkü rahatlığımızı borçlu olduğumuz insanlara gösterilmesi gereken ilgiyi, hak ettikleri yaşam koşullarını, sadece bir borcu kapatmaya ya da faturaları ödeyebilmeye yeten maaşlarını düşününce neler neler geliyor ister istemez aklıma..Halbuki onlar ülkeyi emparyalist güçlerin ellerinden kurtarırken ne pazarlık etmişlerdi ne de olanakların iyileştirilmesini beklemişlerdi.
Bağımsızlıktı onların isteği..Ülkenin her karış toprağının bir metre karesini düşmandan temizlemek için gösterilen olağanüstü çaba ve sayfaların yeterli gelmeyeceği kahramanlıklar...........
Çorum'lu Ömer Hüyük..Konya'lı Veysel Turan..Eskişehir'li Yakup Satar... Emekli Albay Mustafa Şekip Birgöl..''Kurtuluş Savaşı''mızın son ''gazi'' leriydi..Kısa aralıklarla sonsuzluğa gidişlerine söylenecek söz yok..Doğanın kanunu böyle..Doğum yaşam ve ölüm...
Ve 11 Kasım 2008...''Kurtuluş Savaşı''mızın son ''gazi''si Emekli Albay Mustafa Şekip Birgöl...O da gitti..Adaşı ve komutanı Mustafa Kemal Atatürk'e , silah arkadaşlarına...Sonsuzluğa...
Şimdiye kadar belki de hiçbir ''gazi'' ye kısmet olmayan bir uğurlanışla. Fazlasıyla hak ettiği bir merasimle sonsuzluğa yelken açtı Mustafa Kemal Atatürk'ün askeri...
Saygıdeğer Gazilerimiz, rahatız sayenizde...Sonsuzluktasınız.. Kurulmasında büyük emekleriniz olan Cumhuriyet Türkiyesi sonsuza kadar ''laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti'' olarak varlığını sürdürecek ...Ruhunuz şad olsun..Nur içinde yatın.. Saygı ve hürmetle ellerinizden öpüyorum...

Cephenin İki Yüzü- YEŞİM ÖZDEMİR


2. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, Japonya’da bir ada olan İwo Jima’da geçen bir çarpışma. Cephede , ülkesini savunmak üzere adaya yerleştirilmiş Japon askerleri ve gemilerle adaya çıkartma yapmaya hazırlanan Amerikalılar… Birbirlerinin düşmanı haline gelmiş –getirilmiş- iki ülkenin insanları, cephenin iki tarafında savaşmak üzere yerlerini alırlar…

Clint Eastwood’un yönetmenliğini yapmış olduğu “Atalarımızın Bayrakları” ve “İwo Jima’dan Mektuplar” , aynı savaşa iki farklı açıdan bakmayı amaçlamış ve bence üzerinde düşünülmesi gereken filmlerin başında geliyor. Düşman olarak kabul ettikleri, gözlerini kırpmadan öldürmeyi amaçladıkları insanların da, tıpkı kendileri gibi korkuları, özlemleri ve sevgileri olduğunun altı dikkatle çizilmeye çalışılıyor.

Aynı zaman diliminde ve aynı mekanda çekilmiş olan bu iki film, cephenin her iki tarafında da neler olup bittiğini gözlemlememize olanak veriyor. Bilindik kahramanlık öykülerine tutunmayı amaçlayan Amerikan ordusu, “Kahramanlık” kavramını sorgulamamıza sebep oluyor. Kahramanlık göstermelik midir; yoksa gerçekten de olması gereken bir ruh hali midir?

Aslında daha önce adayı ele geçirip zafer çığlıklarıyla dikilmiş Amerikan bayrağını - ki o bayrak dikildikten sonra daha çatışmalar günlerce sürmüştür- , üst düzey bir idarecinin kendisi için almak istemesi sonucu, aynı yere ikinci kez bir bayrak dikilmesi gerekmiştir. Bu sırada çekilen bir fotoğraf , Amerika’da aslında farklı kişilerin kahramanlaştırılmasına sebep olmuştur. Çünkü ilk bayrağı dikenlerin hepsi savaşta ne yazık ki ölmüşlerdir ve savaşlarda mutlaka kahramanlara gereksinim vardır. Ülkelerine döndüklerinde, birer sirk maymunu misali şehir şehir dolaştırılarak o askerler üzerinden yapay bir kahramanlık destanı yaratılmaya çalışılmıştır. Bu haksız kahramanlık öyküsünün zavallı kurbanları olan birkaç asker, kahraman mıdır gerçekten de?

Ya da kahraman olmak mı gereklidir mutlaka? Kocasını askere yollamaya hazırlanan Japon kadın, ağlayarak ona sarılır ve dudaklarından şu kelimeler dökülür: “Gitme! Savaşa giden erkeklerden dönen yok… Ruhları bile dönmüyor!”. Öleceğini bile bile eşini, çocuğunu bırakarak savaşa giden –gitmesi gereken- ve cesur olması gereken bir erkek. Bu öylesi bir gidiştir ki “Ruhları bile dönmeyecek” tir!

Savaşın en sıcak çatışmalarından birinin tam ortasında, Japon komutan, kendisini çok çaresiz hissettiği bir anda, içinde bulunduğu durumu sorgulamaktadır: “Ailem için, ölene kadar savaşmaya söz vermiştim. Ama şimdi ailemi düşününce bunu yapmakta zorlanıyorum.”. Şimdi bu insanlara korkak mı demek gerekir? Kim korkmaz ki ölümden?

Ölümün neredeyse garanti olduğu bir savaşta, asla dönemeyeceklerini, belki de ellerine ulaşmayacağını bile bile eşlerine, ailelerine mektup yazarlar. Yüzlerce mektup… İçlerinde özlemden korkuya her türlü duyguyu barındıran mektuplar bunlar. Her satırında, sevdiklerinden daha da uzaklaştırıp, onları ölüme yakınlaştıran mektuplardır bunlar…

İstila, yağma, iktidar, erk, hırs, kan, acı, yıkım, ego, çıkar, rant, inanç, boyun eğdirme.., Erkeğin kadına, kadının çocuğuna, güçlünün güçsüze uyguladığı şiddetin çok daha büyük ölçeklisi gibidir savaş bence. Ülkenin ileri gelenlerinin karar verip uygulamaya koyduğu bir savaş yüzünden, birbirlerinin sofrasında oturup yemek yiyen, birlikte eğlenip gülen insanlar, bir sabah uyanıp dostlarını düşman olmuş bulabilirler. Japon Komutan, savaşı kaybettiğini fark ettiği anda, yıllar önce Amerikalı bir arkadaşının ona hediye ettiği silahla intihar ederek çıkacaktır şerefli ölüm yolculuğuna!

Savaş mutlaka olması gereken midir? Çözüm müdür? Acı ve kayıp, ülke ya da millet farkı gözetebilir mi? “Ruhları bile dönmüyor” cümlesi, Amerikalı bir kadının dudaklarından dökülemez mi? Fransız bir teğmen ya da İngiliz bir er, tıpkı Japon komutan gibi sorgulayamaz mı savaşta ölmenin gerekliliğini? Kadınlar kocalarını ya da oğullarını savaşta kaybettiğinde eğer kahramanca öldülerse, bu durum, onların öldüğü gerçeğini değiştirir mi? Yoksa olayı daha metanetle mi karşılamalarını sağlar? Savaşı çözüm olarak görmemek korkaklık mıdır sahi?

Savaşmasak olmaz mı? Yetmedi mi?

09 Kasım 2008 Pazar

SERBEST RADİKALLER SAYI 27

**********
***********
************
*************
*************
**************
**************
**************
NOT: Yazıları okumak için üzerine tıklayınız.
RESİM: Edward Robert Hughes

Memed'in ayakkabıları-FULYA

Kıvrılan bir dağ yolundan yaylalara ulaşmaya çalışıyoruz... Bu yaylalar taze sebzeleri ve meyveleriyle ünlü... Her şey doğal koşullarda, olması gerektiği gibi, yetişiyor... Özellikle salatalık ve domateslerden söz ediyorlar bize... "Mutlaka alın bir kaç kilo" diyorlar "Emin olun böylesini daha önce hiç yememişsinizdir." Durduğumuz bir yol kenarında kaynaktan akan sudan elimizi yüzümüzü yıkıyoruz. Bu sıcak temmuz gününde ağaçların, kuş seslerinin arasında aydınlık yüzlü bir kaç köylü adam bize gülümsüyor. Taze sebzeleri nerede bulabileceğimizi soruyoruz onlara, Memed diye birinden söz ediyorlar... En iyi sebzeler onunmuş... Mehmet diyorum beni düzeltiyorlar "Hayır Memed". Onu nerede bulacağımız soruyoruz, tarif ediyorlar, yola koyuluyoruz.
Issız yollardan geçiyoruz... Yanan güneş altında tarlalar sarı bir halı gibi seriliyor önümüze... Neşet Ertaş o muhteşem, içe dokunan yorumuyla içimize akıyor… “Cahildim dünyanın rengine kandım… Hayale aldandım boşuna yandım… Seni ilelebet benimsin sandım… Ölürüm sevdiğim zehirim sensin…Evvelim sen oldun ahirim sensin…”
Yol bitiyor, karşımızda tarla kıyısında, gölgesi ferahlık veren bir ağaç altına kurulmuş bir çadır çıkıyor… Genç bir adam çadırın etrafında bir şeylerle uğraşıyor.. Yaklaşıp onu selamlıyoruz… Başıyla karşılık veriyor… Pırıl pırıl aydınlık bir yüzü var, gülümsemesi de öyle… Yaşı ya 20 ya da 21 henüz… Ama hareketleri görmüş geçirmiş, yapacağı işi çok iyi bilen bir adamın hareketleri… Traktörünün yanına toprağın üzerine domatesleri, salatalıkları koymuş… Çadırın yanında boş kasalar duruyor… O, sebzeleri kasalara yerleştirip pazara götürdüğünü anlatıyor bize… Hem bizimle sohbet ediyor, hem de işini yapıyor… Sebzeleri kasalara düzgünce yerleştiriyor… Bir ara ortadan kayboluyor, çadıra giriyor, elinde bir çaydanlıkla geri dönüyor… Çarçabuk bir ateş yakıp “Odun ateşinde pişen çayın tadı bir başka olur” diyor… Çayımız demlenene kadar etrafı dolaşıyoruz… Birkaç fotoğraf çekiyoruz… O anlatmaya devam ediyor… Sebzelerinden söz ediyor… Toprakla uğraşmayı nasıl sevdiğini anlatıyor…
Çayları bardaklara doldururken, nefis bir koku kaplıyor ortalığı… İlk yudum Memed’in ne kadar haklı olduğunu anlamamıza yetiyor.. Gerçekten odun ateşinde pişen çay bir başka oluyor.
Ona sebze almak istediğimizi söylüyoruz… Bir kasanın yarısına domates yarısına salatalık doldurup bize getiriyor… Salatalıklardan bir tanesini ortasından bölüyor… Koklayın diyerek burnumuzun önüne doğru uzatıyor… Gülümsüyor “Bunları başka bir yerde bulamazsınız” diyor. Hakkı var, öyle güzel kokuyor ki salatalıklar, dayanamayıp yiyoruz o ortadan ikiye bölünmüş olanı…
Çadırın etrafında plastik ayakkabılar dikkatimi çekiyor… Sanki alelacele çıkarılmış gibi… Baktığımı görünce “Onları tarlaya giderken giyiyorum” diyor… Ve ayakkabıları giyip “Benim artık çalışmam gerek, tarla beklemez” diyerek uzaklaşıyor… O ayakkabılar onun onuru… Onun hayatı…
Bize hala insanlar güvendiğini anlatıyor Memed, bizi orada eşyalarını yanında bırakıp giderek… Arkasına bile dönüp bakmıyor… Aklına bile gelmiyor eşyalarının alıp götürülebileceği… Ve bir de toprağın bekletilmeyeceğini anlatıyor… İşini, toprağını her şeyden öde tutarak…
Memed ve ayakkabıları hayata, toprağa akıp gidiyorlar… Sadece arkasından bakıyoruz… "Bu insan olmanın en güzel fotoğraflarından biri işte" diyor kardeşim… İnsan olanın en güzel fotoğrafı…


Fotoğraf: Tarık Aytaç Gürbüz

Aman çok korktum- KEREM OĞUZ

"Oğlum kapıya bak" dedi kadın. Çocuk da otomatiğe basmadan evvel apartman kapısında kim olduğunu görmek için diafona uzandı. Ekranda kapişonlu bir serseri "fuck you! fuck you" diye bağırıyor, ağzından salyalar akıtıyordu. Bir yandan da iki elinin orta parmaklarını kameraya doğru uzatıyordu. Çocuk bu olanlara bir anlam veremedi. Annesini çağırdı. Annesi gelip de ekrandaki serseriyi görünce biran panik oldu. Korumacı bir güdüyle çocuğuna sarıldı. Kocasına intikal ettirdi durumu;
"İsmaiill koş gel buraya"

Zihinsel tutarsızlık ve hasar nedeniyle erken emekli edilen SAT komandosu İsmail de şaşırdı bu duruma. Ne zamandır eli kaşınıyor, pataklayacak birisini arıyordu. Öfkesi de burnundaydı, spor salonunda şişirdiği kaslarına kan ve adrenalin pompalandı. Dolap da sakladığı beyzbol sopasını eline aldı.

Serseri "fuck you!" diye bağırmaya devam ediyor ve ısrarla zile basıyordu. "Aç kapıyı aç" dedi karısına İsmail.Kadın kapıyı açtı. Bir yandan da sanki çocuğu fazladan çikolata istermiş gibi bir ifadeyle "ah İsmoş ah" demişti. Serserinin beynini dağıtmaya giden bir adam gibi değil de lunaparka çarpışan araba kapmaya giden bir çocuk gibi hevesliydi İsmail. Spor ayakkabılarının topuklarına basıp fırladı kapıdan.
Kimse tutmasındı artık İsmail'i kimse tutmasındı!
***

Dün gece kardeşim evde yalnız olacaktı. O yalnız olduğu zamanlar onu korkutmayı çok seviyorum. Bir keresinde balkon demirlerinden 3. kata kadar tırmanıp, onun ders çalıştığı odanın penceresine uzanıp, (masası tam pencerenin önündeydi) tak tak tak diye ısrarla cama vurmuşluğum da var. Evden çığlık sesleri geldi. Annem "abindir kızım kesin abindir" diye sakinleştirmeye çalışmıştı kardeşimi. Sonra babamın sesini duydum "EŞŞOLEŞEK NERDESİN LAN" diye bağırdı camı açıp. Ben o sırada aşağıya inmiştim tekrar. O kadar korkmuştum ki babamdan, gece arkadaşımda kalmıştım.
Ertesi günkü sorgumda babam ısrarla "dün gece neredeydin" diye sordu. "Vallahi (tövbe tövbee) eve hiç gelmedim, şahidim var" diye cevap vermiştim de yememişti. Yer mi o be, he heeyt kaçın kurrasıdır benim babam.

İşte bu küçüklükten kalan pis bir alışkanlığımdır kardeşimi korkutmak. Halen de yapıyorum. En sevdiğim numara mesela o eve geldiğinde bir yere saklanıyorum. O kapıdan "abii" diyor, ben cevap vermiyorum. Sonra evde kimse yok sanıyor. Ben de küçük küçük sesler çıkarıyorum, işgilleniyor. Bunu en son yaptığımda nasıl olsa tuvalete gelir diyerek banyoya saklandım. Kardeşim banyoya gelip de ışığı açtığında ben ağzımı diş macunuyla köpürtmüş gülüyordum. Kıpırtısız. O kadar çok kormuştu ki rengi attı. Amaan dedim, bir tanecik kardeşim, seni gönderene kurban olayım falan... Sarıldım öptüm hemen. Sonrasında bana dediki diş macunu ile yaptığım salya ve sapık gülüş o kadar korkunçmuşki, hayvan kostümüyle çığlıklar atsam bu kadar korkmazmış.

İşte dediğim gibi ben kardeşimi korkutmayı çok severim. Artık eğlence olsun diye yapıyorum, o da bütün numaralarımı biliyor. İkimizde gülelim diye aptalca şeyler yapıyorum. Dün gece işte eve vardığımda kapişonumu kapatıp zile bastım. Bir yandan da orta parmaklarımla hareket çekip ingiliz punklar gibi fuck you (fok yu) diye bağırıyorum. Açılmıyor kapı. "Lan" dedim, "yoksa yedi mi bu aptal numarayı kardeşim..."

Zile ısrarla, ve daha da azgın bir şekilde bağırıyorum. Sonra kapı açıldı neyse. O arada belki evde yoktur diye anahtarımı da hazırlamıştım oysa. Bir kere daha beni bekletmesin diya anahtarımla kapıyı açıp giriş katındaki dairemize girdim. Tam o sırada da üst kattan patırtılar geldi, ne olduğuna anlam veremedim.

Baktım kardeşim içeride televizyon seyrediyor, bir yandan cips yiyor. "Neden açmadın kapıyı eşşek kişi" diye sordum. "Sen kapıyı çalmadın ki yahu" dedi. Şaşırdım bu işe. "Allah allahh," dedim.

Kapişonlu montumu çıkarıp portmantoya astım. O sırada kapı çaldı. Açtım kapıyı. Üst komşum İsmail abiydi. Kendisi delinin önde gidenidir, vakit bulunca anlatırım maceralarını.
Elinde beyzbol sapası vardı ve burnundan soluyordu." Naber kerem", dedi. "Sağol" dedim de "nedir bu telaş, hayırdır" İşte anlattı bana ayak üstü bir serseri kapılarını çalmış da küfür etmiş falan. Betim benzim attı bir an. "E, nerde peki herif" dedim. "Kaçtı herhalde" dedi. "Amman" dedim "İsmail abi, gel yakalayım da tekrar dadanmasın. Ayakkabalarımı giydim hemen. Kovalayacağız ya it oğlu iti.
"Çok yağmur yağıyor üstüne bir şey giyseydin" dedi İsmail abi. Kapişonlu montum kapının arkasında sallanıyor. Bir yutkundum şöyle.
"Bir şey olmaz abi bize, delikanlıyız bize"
"EVELALLAH BE KOÇUM" deyip sırtıma bir şaplak attı. Ciğerlerim patladı sandım. Bir yandan da böyle acayip deli bir gülücük yerleşti yüzüne. O şaplağı sopayla hem de kafama kafama yemekte vardı deyip, halime şükür ettim. Dur bir daha edeyim. Şükür yarabbim, şükür...

K.

Amerikan Rüyası'na Van'lı Kurbanı- LEVENT İNAM

Gülmek mi lazım ağlamak mı?

Ben karar veremedim.
Yıllar önce Amerika'da Martin Luther King " Bir rüyam var" diyor...
2008 Kasım ayı'nın dördünde rüyası gerçekleşiyor...
Bir zenci...
Obama, ABD Başkanı seçiliyor.
Evet...
Zenci ya da beyaz olsun Amerikalılar için sevinilecek bir olay.
Özellikle de Obama'ya oy verenler için.
"Kendi" başkanlarını seçtiler.
Bir zenciyi başkan seçerek " kendi" tarihlerinde bir devrim sayfası açtılar.
"Kendi" ülkelerini daha iyi yöneteceğine inandıkları ekibe görev verdiler...
"Kendi" çıkarlarını daha iyi koruyacağına inandıkları insanı ülkenin başımna getirdiler.
Ve...
Obama 'da ABD nin başkanı seçildi...
ABD tarihinde bir devirimin adı oldu...
Kendi ülkesini daha iyi yönetmek inancıyla ekibiyle göreve geldi...
Kendi ülkesinin ve halkının çıkarlarını daha iyi korumanın uğraşı içinde olacak.

Buraya kadar bakıldığında Amerikalılar açısından herşeyin anlaşılır bir yanı var.
Çünkü söz konusu olan" kendileri".
Peki bizim Van'ın Gürpınar ilçesine bağlı Çavuştepe köylüsüne ne oluyor anlayamadım.
Adamlar hiç üşenmeyip Obama için hem de 44 tane kurban kesiyorlar.
Kanlarınıda Obama posterlerine sürüyorlar.
Neden 44...
Çünkü Obama ABD nin 44. Başkanı.
Ne yapmalı bilemiyorum.
Ama ne demeli biliyorum.
Sana ne kardeşim!

Adam emperyalist bir devletin Başkanı seçildi ve ülke olarak yapacağı şey yine "senin" ülkenin ve diğer ülkelerin kanını emmeye çalışmak olacaktır. Bush'la arasında sadece yöntem farkı olabilir. Hepsi bu.Senin hemşehrinin gazetelere verdiği demeçte söyledği gibi bu dünyada yaşanan demokrasi harekatının bariz bir kanıtı falan da değildir. Amerikan sisiteminin kendini yenileme operasyonudur.Tüm dünya da ırk ve renk ayrımının sona erdiğinin bir işareti falan da yoktur ortada. Kendi ülkelerinde bu mesajı verirlerken senin ülkende ırkçılığı körüklemekten ve ırkçı ayrılıkçılığa destek olmaktan geri durmamaktadırlar ve durmayacaklardır.Seni fakir bir ailenin çocuğu falan diyerek avutmalarına da bakma...Babası Kenya'dan eğitim için ABD'ye gelecek kadar mali durumu yerinde olan ve sonradan ABD sistemine entegre olan Kenya asıllı bir ABD vatandaşı, annesi de beyaz bir Amerakalıdır. Çocukluğu da sıkıntı içinde falan geçmemiştir. Hatta senin yaşadığın sıkıntıları rüyasında bile görmemiştir. Obama, Amerikan rüyasından nasibini almış orta halli bir ABD vatandaşıdır.Müslümanlığıyla kandırdıklarına da bakma..Dedesi müslümanmış ama, kendisi bir protestandır.

Sevgili Çavuştepeli yurttaşım.
Para senin, mal senin.
İstersen 144 tane kurban kes.
Ama bir düşün bakalım, kim için ve ne için kurban kestiriyorlar sana.
Ve yine bir düşün...
Cumhuriyetin için....
Ülken için....
Bağımsızlığın için...
Bölünmez bütünlüğün için...
Kaç kere kurban kesmek aklına geldi...
ya da getirildi.
Ve sor kendine bakalım....
Kurban edildiği sistemin kralları için kurban kesen başka ülke vatandaşı var mı?

Armut ağaçları orkide açmaz- MEHMET SAĞLAM


Öncelikle şu sözcük kümelerine göz atalım:

1- Kural, kaide, ölçü, ölçüt, kriter, kıstas, standart, norm, prensip, kanun, yasa, anayasa, nizam, intizam, düzen, düzenleme, sistem, sistematik... Bunlar, düşüncelerimize gem vurmaya çalışan, onları kategorize eden, ufuk turlarımızın sınırları belirlemeye çabalayan, düşünce ve davranışları somut birer temele bağlama gayreti içeren sözcükler.

2- Doğru, gerçek, bilimsel, mantıklı, rasyonel, akıllıca, sağduyulu, etik... Bunlar, iktidarın belirlediği "ideal" hedefleri -veya ufukları- dikte ettiren, düşünce ve davranışlarımızı kendi tarafına yönlendirmeye uğraşan sözcükler...

3- Yanlış, hatalı, mantıksız, usa aykırı, gerçeğe aykırı, standart dışı, fizikötesi, bilimdışı, akıldışı, abes, saçma, safsata, havacıva... Bunlar, kategorilere –veya iktidara- uymayan fikir ve düşünceleri reddetmek için kullanılan tu-kakalayıcı sözcükler...

4- İlahi, tanrısal, göksel, dinsel, tinsel, mistik, duyuüstü, vahiysel... Bunlar, somut dünyayı soyut evrenden ve inancı düşünceden ayıran sözcükler...

5- Duygu, duygusal, duygudaşlık, sempati, empati, his, hissi, hissiyat... Bunlar, duygu dünyasını fiziki dünyadan ve fizikötesinden ayıran sözcükler...

6- Ruhsal, id, ego, süper ego, şuur, bilinç, bilinçaltı, bilinçötesi, içgüdü, içtepi... Bunlar, psikolojik soyutlarla, inançsal soyutları birbirinden ayıran ruhbilimsel sözcükler...

7- Sezgi, telepati, içgörü, önsezi, altıncı his... Bunlar, zihinsel, duygusal ve psikolojik yeteneklerin üstünde ve dışında olduğu varsayılan bazı “doğaüstü yetenekler”e işaret eden sözcükler...

Bu yedi sözcük kümesi düşünce, davranış ve duygularımıza sadece birer isim vermekle kalmıyor; aynı zamanda onları yoğun biçimde sınıflandırarak, bir anlamda bizi belli kalıplar içinde düşünmeye/davranmaya zorluyor. Bu nedenle, düşünürken belli kalıplar ve kavramlar içinde kalmaktan kurtulamamakta ve -farkında olmadan- yönlendirilmiş veya programlanmış bir “kafa yapısı” sergilemekteyiz. Pek çok sıradan sözcük yüzünden, tüm doğru ve yanlışlarımızı özgür olarak belirleme olanağımızı kaybetmiş bir halde, kelimelerin adeta esiri durumuna düşmekteyiz.

Böylesine sinsi bir lengüistik tutsaklığa sadece sözcükler değil, ortak kültürden edindiğimiz binlerce özdeyiş de katkıda bulunmaktadır. Bunlardan biri de, “İstisnalar kaideyi bozmaz,” ifadesidir. Her fırsatta kullandığımız bu deyiş, aslında aksini düşünmemizi otomatik olarak engelliyor ve istisnalar üzerinde çok az kafa yormamızı sağlıyor. Tabiî bu ifade “doğru” kabul edildiği için de, istisnaların bu deyiş yüzünden neler çektiklerini kimseler durup düşünmüyor/irdelemiyor bile.

Tüm evren bir paradoks üzerine kurulmuşken ve yaratıcılık denen şeyin istisnalar sayesinde oluştuğunu bilmemize rağmen, istisnaları (yani bir anlamda müstesna şeyleri ve kişileri) neden bu denli gözardı eder, onları neden bağrımıza basacağımıza dışlarız, bilmem.

“Demokrasi, geniş ama sınırlı ve kontrollü özgürlükler sunar insanlara; fakat mutlak özgürlük sunamaz. Zira mutlak özgürlük evrende mevcut değildir ve sadece Tanrı’ya aittir. Bakalım şöyle çevremize: Armut ağaçları orkide açamıyor, değil mi?..” diyebilirsiniz. Fakat düşünce ve hayal dünyanıza şöyle bir baktığınızda, ne kadar özgür ve yaratıcı olduğunuzu görebilir, hayal gücünüzün yettiğince yaratıcılık sergileyebilirsiniz. Öyleyse, şu saptamayla bitirelim yazıyı:

Sözcüklerin ve kavramların esareti altına girmiş beyinler baskın fikirlerin de esiri olmuş sayılır ve insanlığa kuvantum sıçraması yaptıracak eşsiz “beyin çocukları”nı öyle kolay kolay doğuramazlar. Kendi derinliklerindeki müstesna düşüncelerin ve hayallerin peşinden gidenlerse, bir ülkeyi ve hatta tüm dünyayı rezil de edebilirler, vezir de.

“İstisnalar kaideyi bozmaz,” deyişine aldanmak ve kategorize edilmiş sözcük kümeleri dışına çıkamadan düşünmeye zorlanmış olmak, bizlere çok pahalıya mal olmaktadır!

Derin derin düşünün biraz...

Entellektüel olanı sever misiniz? NİHAL YETKİN

Başlığa baktınız ve "aydın" üzerine bir yazı diye düşündünüz belki. Ben de biraz şaşırtmak istedim zaten. Türkçe'deki "olan" önüne hem sıfat hem de isim alabiliyor, lastikli yapı bundan kaynaklanıyor burda! Bildiğiniz diller üzerinden deneyin, neler çıkacak bakalım... Ama konu bu sefer dilbilgisi değil, sadede geleyim: bu yazıda entelektüel'in daha az bilinen anlamı üzerinde duracağım: "zihinsel" Düşünmek, yukarıdaki anlamıyla çoğumuzun zannettiğinin aksine entelektüel olarak otomatik gerçekleşen bir faaliyet değil. Nasıl ki istersek görmeyebiliyor, duymayabiliyorsak, bilinçli olarak düşünmeyebiliyoruz. Descartes'ın "Düşünüyorum, öyleyse varım" sözü pelesenk olmuş dillere, ama bizim kültürde biri yanımızda azıcık düşünmeye çabalasın (!) "Ne o, Karadeniz'de gemilerin mi battı?" deyip potansiyel bir dert kokusu alındığı görülüyor.
A. İnam Hoca da bir söyleşide felsefenin bizim ülkedeki gelişkinlik durumunu anlatırken toplumsal olarak düşünmeye yatkın olmadığımızı, düşünmeye çalışanların da garipsendiğini üstelik de yukarda verdiğim örnek üzerinden anlattığında "yalnız değilmişim" duygusu geçmişti içimden. Biri beni düşünürken yakaladığında-çünkü ona göre yakalanacak bir durumdur bu-ve "neyin var?" diye eklediğinde "Yo, her şey yolunda, aklıma bir şey geldi, onu düşünüyorum. "dediğimde yadırganmışlığım vardır. Hatta bu yüzden "dalgın" bulunduğum da olmuştur, halbuki en dalgın bulunduğum anlarda bile(!) içinde bulunduğumuz diyaloğun sonunda şaşırarak "Beni bir tek sen anlıyorsun" diyebilmiştir aynı kişiler. (Dalgınlık benim için düşünce anında tam olarak kopmayı ifade ediyor, karşı çıkmam ondan, yoksa trafikte değilseniz kötü bir tarafı da yok aslında…) Zaman içinde, eskiyle aynı sıklıkta düşündüğümü alenen fark ettirmemeyi başarır hale geldim. Yaşama gülümseyerek/gülerek bakmaya idmanlı olduğumdan bu sefer de bazıları "Senin kadar mutlu olabilmeyi, kendiyle barışık olabilmeyi isterdim" diyor. Aslında düşünmek mutsuzluk halinde çare üretmeye çalışmaktan çok daha fazla, öte bir edim. Düşünen insanın hayal kuramayacağı da, ağız dolusu gülemeyeceği de, hep makul kararlar alacağı ve makul davranacağı ise birer yanılgı…
Bugün bir Sosyal Psikoloji kitabında düşünme konusunda gösterdiğimiz farklı tutumların bilimsel nedenini buldum: Herkesin biliş ihtiyacı aynı değil. Konuyu biraz daha açıyorum; çaba gerektiren bilişsel faaliyetlere girme ve bunlardan zevk alma özelliği kişisel bir değişken. Kimi argümanlar üzerinden düşünmeyi severken kimi çevresel faktörlerle yetinebiliyor. Yapılan araştırmalara göre düşünmek, okumak gibi faaliyetlerden hoşlananların sözel becerileri bu ihtiyacı hissetmeyenlere göre biraz daha yüksek ama akıl yürütmede iki gurup arasında bir anlamlı bir fark yok.Cinsiyetler arasında da.
Şimdi dilerseniz sizin için Aronson ve arkadaşlarının editörlüğündeki "Social psychology" (2004: 228) kitabından çevirdiğim şu ifadelere kendi kendinize cevap verin (1-5 arası puanlama yapın, 5'e doğru size uygunluk derecesi artıyor!)
1-Karmaşık problemleri basit problemlere tercih ederim.
2-Çok düşünme gerektiren bir durumla başa çıkma sorumluluğunu üstlenmeyi severim.
3-Düşünme benim için eğlenceyi ifade eden bir fikir değil.
4-Düşünme kabiliyetlerimi zorlayacağına emin olduğum şeyleri yapmaktansa az düşünme gerektiren şeyleri yapmayı tercih ederim.
5-Bir şey hakkında derinlemesine düşünmem gerekeceği olası bir durum olmamasını umarım ya da böylesi bir durumdan kaçınırım.
6-Uzun saatler boyu zorlu şeyleri düşünmekten zevk duyarım.
7-Sadece zorunda olduğum kadar düşünürüm.
8-Uzun vadeli projelerden çok küçük, günlük projeler hakkında düşünmeyi tercih ederim.
9-Bir kere öğrendikten sonra az düşünme gerektirecek görevler yapmayı severim.
10-Beni yolun sonuna kadar (figüratif olarak zirveye) götürecek bir fikre dayanma fikri bana cazip gelir.
11-Sorunlara yeni çözümler bulmayı da içeren bir görev yapmak gerçekten hoşuma gider.
12-Yeni düşünme yollarını öğrenmek beni pek heyecanlandırmaz.
13-Hayatımın çözmem gereken bulmacalarla dolu olmasını tercih ederim.
14-Soyut olarak düşünme kavramını cazip bulurum.
15-Bir şekilde önemli ama fazla düşünme gerektirmeyen bir görevdense zihinsel, zor ve önemli bir görev yapmayı tercih ederim.
16-Çok zihinsel emek gerektirmiş bir görevi tamamlayınca tatminden çok rahatlama hissederim.
17-Bir şeyin bir işlev yerine getirmesi benim için yeterlidir; nasıl ya da neden işe yaradığı ilgimi çekmez.
18-Beni kişisel olarak etkilemeyen konularda bile genellikle düşünür/tartışırım.
Puanınızı bulurken 3, 4, 5, 7, 8, 9, 12, 16, 17. sorulara verdiğiniz puanları tersine çevirin.Yani sözgelimi bunlara 1 puan verdiyseniz 5'e 2 puan verdiyseniz 4'e çevirin. Ne kadar çok puan alınırsa, bilişsel faaliyete duyulan ihtiyaç o kadar demektir.
*
Şimdi ne düşünüyorum peki? Felsefe derslerini ve kimilerince yararsız işlerle uğraştığı düşünülerek burun kıvrılan filozofları…"Sen yorma o güzel aklını" diye "düşünmek"ten soğutulan ve zihinsel olarak "yorulmak"tan korkan bir yerde felsefe nasıl kök salabilir? Bu şartlarda nasıl Felsefe bölümlerinden mezun olan bireyler akademik hayat dışında istihdam edilebilir? "Entelektüel" kavramı nasıl toplumca şu anki gibi hava atma aracı olmaktan çıkarılıp "zihinsel" anlamıyla da algılanıp, hayata geçirilir? …Verimli ve tatlı düşünceler hepinize…

Gel, yine gel! NİLGÜN

Koca şehrin saklanmış bir semtine yerleşmiş lokantaya arabasını hızla sürdü , sağanak yağmurlu sabahın ıslaklığını iliklerinde hissederek. Yol mu onu götürüyordu bilemedi , dipteki düşünceleri öylesine yoğun , öylesine sisli idi zihninde. Yolun sağına yerleşmiş lokantanın , bu olsa gerek diyerek bahçesine giriverdi. Az sonra gülümseyen yüzlerle dolu arkadaşlarının yanındaydı, o da gülümsedi ve oturdu. Her vakit olduğu gibi geç kalmıştı yine yemeğin başlangıcına. Nerede ise 40 yıllık arkadaştılar , birbirlerini bilirlerdi az çok. Sohbete yakaladığı yerden katıldı o da. Söz döndü dolaştı Mevlana’ya geldi birden. İşte o an atladı lafın üzerinde . Beni de götür oraya dedi, kıdemli Mevlana ziyaretçisi arkadaşına! İstekli çoktu program yapıldı hemen, takvime işaret kondu. O hafifledi birden, düğüm düğüm boğazına gelmiş bir şeylerden kurtulur gibi oldu.

Günler gri , mavi geçti, Ulu insan’ı ziyaret günü geliverdi. Uzun bir tren götürecekti onları Mevlana’ya. Kimi evde eşini, kimi kuzu yavrusunu bıraktı bir süreliğine , kimi zihninde dans eden acılarını... Yolculuklar insanı kendi içinde de yolculuğa sürerdi; hepsi ayrı yolculuklara çıkıverdiler kendilerine doğru!... Denizin kıyısından geçtiler, dağdan , tepeden , tünelden geçtiler.Uzun sarı bir bozkıra doğru kah koşup kah durup ilerlediler. Bir gece boyu geçmişten, anılardan, hayatlarından dem vurdular. Kadeh tokuşturup coştular. Kimi uykunun dingin kollarına attı kendini sonra kimi derdini döktü yanındakine. Sabahı ışıl ışıl bir güneşle karşıladılar , saat saat Mevlana’ya yaklaştılar. Öğle güneşinin ılıklığında Ulu İnsan’a kavuştular. Dillerinde dua , gözlerinde inci taneleri başka bir aleme daldılar. ‘Gel , ne olursan ol , yine gel…’ diyen Mevlana’nın sesini yüreklerinde duyarak gülümsediler kocaman…

Derler ki bir kez Mevlana’ya giden yediye tamamlarmış ziyaretini! O’nun ikinci ziyareti kim bilir belki yedi’ye tamamlar?...

Gönül bozkırda dingin, barışık su gibi akarak gidebilmek ister!... Gönül sevgiyle, dostlukla, aşkla, sağlıkla hayatın acı, tatlı yolculuğu sürsün ister!...

Kara Çığlık- ÖZLEM AKAYDIN

Çığlıkların en karası belki de özgür için atılan çığlıklardır.
Dünyaya gelme şansına sahip olan her insanın, hatta her canlının en doğal hakkıdır özgürlük.

Topraklarına “ beyaz adam” gelmeden onlar da özgürdüler.

Dünya coğrafyasının en büyük kıtalarından biri olduğu halde, yüzyıllardır açlıkla, sefaletle ve bunun getirdiği sömürgecilikle mücadele eden Afrika ülkeleri kaderine teslim olmuş gibidir.

Bu teslimiyeti zaman zaman yenmek isteyenler ise tarihin sayfalarına gömülmek gibi bir kadere sahip olmuştur.

Hıfzı Topuz belgesel tadındaki son romanı Kara Çığlık’ta Kongo’da atılan özgürlük çığlığının sesini okurlarıyla buluşturuyor.

Kongo’nun iz bırakan liderlerinden Lumumba’nın kısa hayatı ve hazin sonunu belgesel- roman tadıyla okurlarına sunuyor.

Bir gün her şey daha güzel olacak.

Bir gün insanlar ve tüm dünya ülkeleri güzellikler içinde yaşayacak, sömürgenin olmadığı, eşitliğin ve refahın olduğu günlere uyanacak çocuklar..

İşte o zaman Lumumba ve O’nun gibilerin verdiği haklı mücadele anlamını bulacak.

Eylül 2008’de Remzi Kitapevi tarafından okurlarla buluşturulan Kara Çığlık özellikle yeni neslin keyifle okuyacağı ve okuması gereken bir roman. Üstelik dünyada bu yönde yeni rüzgarlar esmeye başlamışken…

* * * * *
LUMUMBA
* Ezilmişlikle yoksulluk her yerde dilsizdir,
Dilsizdir fakir beyazlar ve zenci milyonlar,
Aldanıyoruz durmadan, elimizde ne var?
Asya’da, Afrika’da, Güney Amerika’da
Perulu kızlar, Vietnam’lı oğullar
Ve sen Lumumba
Bedeni delik deşik zenci baba

* Ceyhun Atuf Kansu ( Lumumba ) - Kitaptan -

Gitmeliyim- YEŞİM ÖZDEMİR


Hemen valizimi hazırlayıp yola koyulmalıyım. Bu, öncekilere benzemeyecek bir yolculuk olacak. O yüzden de valizimi hazırlarken daha dikkatli olmalıyım. Gereksiz ve bana ağırlık yapacak anlamsız şeyleri her zaman olduğu gibi tıkıştırmamalıyım. Örneğin, yanıma korkularımı almama gerek yok. Gideceğim yerde onlara ihtiyacım olmayacak çünkü. Üstelik hatırlayamayacağım kadar uzun süredir benimle birlikteler; çok sıkıldım artık onlardan. Yıllardır üzerimden çıkartmadığım kalkanımı evde bırakayım ya da bir arkadaşıma hediye edeyim. Ben çok kullandım. Oldukça yıpranmış olsa da hala işe yarar. Yediğim kazıkları bir bahçıvana vermeliyim. Belki güzel bir bahçeye çit yapar onlardan, yemyeşil sarmaşıklar bürür her yanını. Hatta döktüğüm gereksiz gözyaşlarını da elden çıkartmalı, en azından çiçek sulamaya yararlar. Güvensizlik, hayal kırıklığı ya da öfkelerimi almama gerek yok. En iyisi bunları doğruca çöpe atayım. Bana her zaman karışıklıktan başka bir getirileri olmadı. Fazla gelişmiş sorumluluk duygum? Aman aman o da kalsın! Peki ya hüznüm? Hiç gerek yok…

Sevdiklerimin sesleri ve yüzleri olmalı valizimde. Onları her gördüğümde , bu yolculuğa neden çıktığımı bir kere daha hatırlarım böylece. Babamın bana son hediyesi olan beyaz dantelli mendilimi , ütüleyip nazikçe yerleştirmeliyim… Doğum günlerimi almalıyım yanıma. Anneannemin iki katlı ahşap evinin kenarındaki naneleri unutmamalıyım. Hatta birkaç tane de vişne koyuvermeliyim bir köşeye. Köfte, patates kızartması ve pilavsız olmaz elbette.

Yağmurdan hemen sonraki toprak kokusuna da mutlaka bir yer bulmalıyım. İlk öpücüğümü usulca yerleştirmeliyim kuytulara. Gülümserken , göz çevresinde oluşan minik kırışıklıkları almalıyım. Elimi minicik tutanelleri, sıkışmayacakları bir yere yerleştirmeliyim, masum çocuk bakışlarının yanına… Yanlışlıkla koyduğum(!) keşkeleri geri çıkartmalıyım. Onlar da gereksiz ağırlık yapacak çünkü. Ondan boşalan yere, “Por Una Cabeza” yı ve“Karl Köprüsü”nü yerleştirmeliyim dikkatle. Martılar olmalı mutlaka ve Hümeyra… Can dostumun düğünündeki ilk dansı da almalıyım mutlaka. Portakal çiçeklerinin kokusunu, valize diğer koyduklarımın arasına serpiştirmeliyim, valizimi her açtığımda bahar kokusu sarmalı dört bir yanı!Yola çıkarken üzerimde hafif bir şeyler olmalı. Yere sağlam basan bir çift yumuşak ayakkabı öncelikle. Gezdiğim mağaraların serin havası her zaman başımın üzerinde, beni yaz sıcağından korumalı… Bana neşe ile gülengözlerdeki ışıltılar da boynuma kolye olmalı yola çıkarken. Yaşamda öğrendiklerimi, kulaklarıma küpe yapmalıyım. Ezgilerden ördüğüm bir taç olmalı saçlarımda. Gözlerime , Akdeniz’in mavisi takılmalı, deniz deniz bakmalıyım. Olimpos’un ateşi , yolumu aydınlatmalı. Doğru bildiklerim ve inandıklarımla kendime yeni bir yol çizmeliyim.

Hayallerimi almalıyım yanıma. Bazen doru bir atın sırtında şaha kalkmalı, bazen eski bir tren istasyonunda pineklemeliyim . Ama gitmeliyim alabildiğince. Nereye olduğunu bilmeden. Büyük şehirler, köhne köylergeçmeliyim. Planlamadan, düşünmeden. Yol beni nereye götürürse oraya gitmeliyim. Ara sıra sevdiklerimi aramalıyım: “Ben iyiyim, merak etmeyin” demeliyim. “Daha yolum var, gitmeliyim”… Koşmalıyım bazen. Kalbim ağzımdan çıkacak gibi çarpmaya başladığında, bir dere kenarında, yemyeşil bir söğüdün altında dinlenmeli, hatta ayaklarımı suya sokmalıyım. Derenin sesini dinleyerek, üzerimde rüzgardan bir örtüyle uyumalıyım . Biraz soluklanınca tekrar yola koyulmalıyım. Yaşlı kadınlardan öyküler dinlemeliyim şaşırarak. Öyküleri de valizime koymalıyım, yeşil söğüdün ve gümüş derenin yanına…

Hep bir sonra varacağım noktayı merak etmeliyim. Ne zaman can sıkıcı bir şeyi valizime koymaya kalksam sığmamalı. Güzelliklere ise her zaman dolmamacasına yer olmalı. Öğrenmeliyim artık, valizimi gereksiz şeylerle doldurmamayı… Yol üzerinde, birden sevdiğim bordo kanepeme rastlamalıyım. Üzerinde biraz uzanmalı, hasret gidermeli , balkonumdaki sardunyalarıma selam söylemeli ve yola devam etmeliyim… Bir gün Mercedes Sosa eşliğinde Kalkan’da günbatımını izlemeliyim, hiç bıkmadan… Başka bir gün meteor yağmurlarını görmeliyim. Tutacağım bütün dileklerim gerçekleşmiş olduğu için sadece gülümsemeliyim onlara. Cunda’da deniz börülcesi yemeli, Galata Köprüsü’nün altında yağmurda rakı içmeliyim Münir Nurettin Selçuk dinlerken. Mardin’de fotoğraf çekmeli, Kekova’da bir pansiyonun denize bakan balkonunda uyku mahmuru gözlerle kahvaltı etmeliyim.Yunuslarla yüzmeli, minik Carettalar’ın denize ulaşma macerasını izlemeliyim gözyaşları içerisinde. Geceleri yaktığım ateşin kenarında, ormanda Ağustos böceklerini dinleyerek uykuya dalmalıyım. Huzur bulmalıyım.Yüreğimin nasırları teker teker sökülmeli…

Yola çıkmalıyım… Bir an önce….

01 Kasım 2008 Cumartesi

SERBEST RADİKALLER SAYI 26

NOT: Yazıları okumak için üzerine tıklayınız.
RESİM: Edward Burn-Jones



Balkondaki çamaşırlar- FULYA

Beş fanila, üç çift çorap... Dokuz katlı apartmanın yedinci katının balkonunda asılı olan çamaşırlar bunlar...İşyerinin penceresi önünde çayımı içerken tam karşımda bir duvar, sağ tarafımda ise bu dokuz katlı apartman var. Görüş alanımdaki en kayda değer yer sadece bu balkon...
Gri apartmanın tek renkli bölümü olarak aylar önce dikkatimi çekmişti bu balkon. Her gün renk renk çamaşırlar asılı oluyordu. Bazen bir kaç gömlek ve bir kaç kot pantolon bazen bembeyaz iç çamaşırlar bazen de sadece üç beş tane havlu.Balkon asla boş kalmıyor, hiç bir şey olmazsa bir kaç çift çorap asılmış oluyordu.
Bir gün aynı apartmanda oturan bir arkadaşıma söz ettim bu balkondan ve çamaşırlardan. O da evin sahibini tanıdığını ve kadının aşırı titiz olduğunu anlattı. Öyle ki, evi kirlenmesin diye misafir bile kabul etmediğinden söz etti. Konu konuyu açtı ve işyerinde kendimizi aşırı titiz insanlardan söz ederken bulduk. Anlatılan hikayelerden herkesin aşırı titiz birini mutlaka tanıdığı sonucu çıktı. Hikayeler ilginçti. Her gün evinin camlarını silen bir kadından söz ettik mesela.Kadın tüm gün çalışan biriydi. Akşam iş dönüşü kıyafetlerini çıkarıyor ve camları silmeye girişiyordu. Başka biri ise evine gelen misafirler gece yarısı gider gitmez onların oturdukları yerdeki tüm koltuk örtüleri toparlıyor ve çamaşır makinasına dolduruyordu. Bir başkası doktor olan eşinin eve girerken hiç bir yere dokunmasına izin vermiyor onu apar topar banyoya sokuyordu. Eşi hastaneden geldiği için onu, büyük ihtimalle, üzeri mikroplarla dolu olarak algılıyordu. İki yaşında çocuğu olan bir kadın ise sokakta oynayıp eve gelen çocuğunu banyoya sokuyor, onu yapamazsa kolonya ile vücudunun her yerini derisini soyarcasına siliyordu. Çocuk tüm kış boyu hasta oluyor derisinde zedelenmeler oluyordu.
Tüm hayatlarını etraflarının temizliğine adayan kadınlardı bunlar. Tüm dünyayı pislik içinde gören ve o pisliği temizlemeye ömürlerini adayan kadınlar. Belki dünyayı pisliğiyle,tozuyla, kiriyle, pasıyla kabul edemeyen, hayatlarını akıllarında yarattıkları parlak dünyayı gerçekleştirmeye adamış insanlardı. Dozu ayarlanmamış bir mantıkla hareket edip temiz olmak kavramını çığırından çıkarmış hep yorgun ve hep yapılması gereken işleri akıllarında taşıyarak yataklarına giren kadınlardı...
Dünya üzerindeki bunca pisliği belki de kendi küçük alanlarında ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı. Oysa ıskaladıkları birşey vardı; Dünya hiç bir zaman pırıl pırıl olamayacak kadar tozluydu...
FOTOĞRAF: http://sugabear.deviantart.com/art/Clothes-Pins-7855231

Çarşamba- KEREM OĞUZ

Otobüste orta kapının önünde duran uzun boylu bir kız var. Yüzünü tam göremiyorum, böyle hem biraz profilde kalıyo hem de sürekli telefonundan mesaj yazdığı için başı eğik. Haklı tabi kız. Saat gece onbir olmuş ve bu topkapı-sarıgazi otobüsü hayli "erkek" bir otobüs. Kızcağız kafayı bir kaldırıp etrafına baksa tüm keriz erkekler "lan yoksa bana mı bakıyor" diye alınacak, panik olacak ve belki de sonunda kavga çıkacak. Eğiyor kafasını kız da, eğiyor ama yine de duruşu, formu, saçları ile çok hoş gözüküyor. Ben ise ısrarla yüzünü merak ediyorum. Çok merak ediyorum yüzü de güzel mi diye ama o kafasını telefondan hiç kaldırmıyor. İlerleyen duraklarda otobüse bir çok insan biniyor ve iniyor ve fakat ben mesajcı kızın yakınındaki yerimi şiddet ve katiyetle muhafaza ediyorum.

Sonuç : nafile. kafasını asla kaldırmıyor. En sonunda işgillenip "benim bilmediğim bir sevgilisi olmasın" deyip kalabalıktan da faydalanıp kafamı telefonuna doğru uzatıyorum. Otobüste başkasının gazetesini çok okudum şimdiye kadar ama başkasının yazdığı mesajı okumak benim için de bir ilkti, o yüzden çok heyecanlandım.


"Sibel de gitmiş benim aldığım ayakkabının aynısından almış, sinir oldum ya :((" yazmıştı. Ne büyük dertlerin var dedim içinden. Sonra da devam ettim, (yüzüne düşmüş saçlarını elimle düzeltip çenesini avucumun içinde usulca tutarak, bir kanaryayı besler gibi hassas bir tedirginle, onu incitecek herkese ve herşeye karşı göğüs gören bir ifade ile, şöyle dedim içimden"


"Sibel'i boşver bebeğim. Ben sana bir sürü ayakkabı alırım, hem de indirimden değil, sezonda.... Evet sezonda... "


***

Otobüsten indiğim yerden taksiye binmem gerekiyor çünkü evimin önüne durak yok. Mesafa yürümek için uzun fakat taksiciler için fazla kısa. O sebeple taksiye bindiğimde hep bir yalakalık yapmak artık bir refleks oldu. Baktım taksici amcanın hacı sakalı var, "iyi akşamlar" değil de "hayırlı akşamlar" dedim binince. Adam da bana "iyi akşamlar" demesin mi... Nasıl g.t oldum anlatamam. Normalde kasanlar onlardır halbuki, ben uymaya çalışırım. "Merhaba" dersin "aleyküm selam" derler. Bayramlarını kutlarsın seninkini tebrik ederler... İyi niyetli bir şey dersin ama hemen "öyle denmez böyle denir" iması ile cevap verirler. O sebeple ben de kimseyle sürtüşmek istemediğimden, hacı sakalını görünce "kutlamam" tebrik ederim, merhaba değil ama selamın aleyküm ve iyi günler değil hayırlı günler.


Ama böylesi ilk defa başıma gelmişt. Belki de aynı benim gibi bir adamdı, hayırlı akşamlar dediğimi duymadı iyi akşamlar dedim zanetti ve sürtüşme sevmeyen yapısı ile cevap verdi. Çünkü benim tipimde hayırlı akşamlar değil de iyi akşamlar diyecek bir tip gibi. Tiplerimize bakıp da aldandık.

***
Evde çoraplarımı çıkarıp kenara attım. Çıplak ayakla yürürken topuğuma bir şey battı. Bu batan şey haftalar önce bozcaada'da topuğumun arkasına doğru batan bir dikendi. Bu dikeni çıkarmadım çünkü çok ender batıyor. Öyle kalbe yürüdüğü falan da yok. Galiba o bir yalan. Evet, bu dikeni çıkarmadım, çünkü hem çok acıtmıyor hem de her battığında aklıma bozcaada geliyor. Çok güzeldi bozcaada. Kabak çiçeği dolması. Bir parçasını bedenimde taşımayı sevdiğimi fark ettim, kemiklerine batan kurşunla gezen gazi askerler gibi...

Ölüm mutlak bitiş mi? MEHMET SAĞLAM

“Bedenin ölmesi ruhun da ölmesi anlamına geliyor mu, ölüm, bir tür mutlak bitiş mi?” sorusuna yanıt arayalım...
Bir istatistik oluşturmak için, bu soruyu dünyadaki tüm yetişkinlere sorsaydım, sanıyorum bir çeyreği “evet”, üççeyreği “hayır” yanıtını verirdi.
“Evet, her şey biter!” diyenler ruhun varlığına inanmayanlar veya yaşamı sadece biyolojik canlılık olarak görenler olacaktır.
“Hayır, bitmez!” diyenlerin aklında ise ya dinsel öğretiler vardır, ya ruhsal deneyimler, ya töresel ve taklitçi bir inanç, ya “eserlerim ve dostlarımla yaşarım” düşüncesinde olanlar ya da ruhun var olması gerektiğine matematiksel akıl yoluyla ulaşanlar vardır.
Ben, kendi duygu, düşünce, sezgi ve deneyimlerimden “ruh olmazsa, olmaz” prensibini çıkarmış biriyim. Yani yeryüzünde ve iç dünyamda süregelen pek çok fenomeni ancak ruhun varlığı ile izah edebiliyorum kendi kendime.
Bedenimin biyolojik yapısına baktığımda, bir ömür süresince tonlarca hücrenin öldüğünü; ama yenilenen hücreler sayesinde yaşadığımı görüyorum. Yani beden, canlılığını ölüm anına kadar kaybetmiyor. Bunu sağlayan kaynağın, hücreler değil, adını ruh koyduğumuz bir Kozmik enerji olduğuna inanıyorum.
Evet, bedenimi oluşturan hücreler çözülecek ve bir kısmı bakterilere yem olacak veya mikroorganizmalara dönüşecek; bir kısmı toprak, geriye kalanı fosil olacak. Bu, benim vücudum için her şeyin bittiği anlamına gelir. Fakat bence geride bitmeyen üç unsur kalacak: a- dostlarımın belleğindeki beni içeren hatıralar, b- yapıtlarım ve eşyalarım, c- ruhum. Anılar ve eserler de birkaç nesil veya yüzyıl sonra çözünüp yok olacaklar. Fakat ruhum asla yok olmayacak; çünkü ruh, yaşayan ve yaşatan bir “akıllı enerji”dir. Ve Enerjinin Sakınımı Kanunu gereği yok edilemez. Ama başka başka şekillerde, yer ve zamanlarda tezahür edebilir. Reenkarnasyon denen hadise de bence budur.
Esasen, ruha bir tanım getirmek istiyorsanız, bir başlangıç noktasından hareket etmek zorundasınız. Somut bir temel olarak salt enerjiyi ele alırsak, kanaatimce işimiz oldukça kolaylaşacaktır.
Enerjinin sıfır ile sonsuz arasında değişen, sayılamayacak kadar frekansı ve dalga boyu vardır. Bizim ulaştığımız bilinç düzeyinin limitleri içinde bunlardan henüz çok azını keşfedebildik. İleriki yüzyıllarda ruhun dalga boyu ve frekanslarını keşfetmek istiyorsak, araştırmalarımızı enerjinin diğer özellikleri üzerinde yoğunlaştırmalıyız. O zaman aşk, bilinç veya reenkarnasyon dediğimiz ve nasıl oluştuklarını tam anlayamadığımız kavramlara da belki daha somut yanıtlar bulma olanağımız artar.
Ben, bütün bu açıklayamadığımız fenomenlerin, algılamakta çaresiz kaldığımız enerji frekanslarının birer yansıması olduğuna inanmak istiyorum. Bu inanç, bilinmeyenleri saf dışı ederek, daha bilinir ve anlaşılır bir evrende yaşadığım hissine kavuşturuyor beni. Bu sayede tüm hurafeleri, bütün batıl inançları ve bilimsel temelden yoksun yorumların hepsini bilinçaltıma sokmamış ve daha sağlıklı bir düşünce deryasında yüzdüğüme inanmış oluyorum.
Ruhunuzun yaratıcı gücüyle güçlenin, ışığıyla kalın.

Karanlığın içine çekilen sessiz bir kara perde: 3 Maymun-NİHAL YETKİN

Maddi olarak karanlıktan aydınlığa geçmekti Eyüp'ün amacı. Ucunda hapis de olsa, işlemediği bir suçu çekmek zorunda kalacak da olsa, tatlı ve sıcak geldi para. Tereddüt etmedi ailesinden yana, kendi kendine karar verdi,onlar için en iyisinin bu geçici ayrılığı yaşamak olduğuna.Bağrına taş basacaktı ve bitecekti sıkıntıları bir anda. Ne de olsa aile babasıydı, onları rahat ettirmek istiyordu ama bilemedi ailesinin dengesinin, o yokken cepte hazır durmadığını. Bilemedi, kendileri için yapılan fedakarlığı bilseler de sevgiyi hissetmeyince karısı ile çocuğunun ruhen un ufak olmaya ve her türlü zaafa açık olduklarını. Bilemedi.
Cezası bitip de karanlık hücreden eve döndüğünde içeride loş bir ışık olduğunu fark etti. Günün hangi saati olursa olsun. Loş ışıktan loş hisler sızdı önce. Gölgeler gördü, sesler duydu, izlerini sürdü bir bir ve gerçek büyüdü büyüdü görmek istemediği kadar ve bir fırtınada patladı. Öyle bir patladı ki eve sığamadı adam, can havliyle kendini dışarı attı.
*
Maddi olarak karanlıktan aydınlığa geçmekti güzel karısı Hacer'in de amacı. En azından başlangıçta. Ne de olsa anneydi o, bluğ çağındaki biricik oğlunun isteklerini görmezden gelemezdi. Eyüp onlar için hapisteyken, oğlunun elinden kayıp gitmesine, aylak aylak ipsiz sapsızlarla dolaşmasına kayıtsız kalamazdı. Çocuk araba istiyordu, o da kocasını para karşılığı bir trafik kazası suçunu kabullenmeye iten patronu Servet Bey'e gitti, tedirgin, tutuk, daha baştan olacakları biliyor gibi. Ve onun daha ilk güzel ama belki de hayatında duyup duyacağı en sihirli cümlesiyle kendini özel hissetti ve teslim oldu Servet Bey'in tensel, bencil duygularına. Unuttu anneliğini, eşliğini. Sadece kadın olduğunu hissetmek istedi uzun bir aradan sonra. Öyle pervasızdı ki kendi odasının kapısını kilitlemekle yetindi yalnızca, oğlu, kocası onu yakalar diye düşünmedi bir an. Kendinden öylesine geçmişti ki şehvetle, Servet Bey kısa bir süre sonra onu artık istemediğini açıkça yüzüne haykırdığında ayaklarına kapanacak kadar özsaygısını yitirmişti. Üstelik ara yerde hem oğlu hem kocası olup biteni önce sezmiş, sonra öğrenmişti. Artık bir başına hissediyordu hayatta kendini. Kimsenin yüzüne bakamayacak hale geldiğinden paçavraya dönmüş benliğiyle canına kıymak istedi, gecekondusundan atlayıp. Gölgelere karışıp gerçeğin çiğ yüzünden kurtulmak için. Sadece "saçmalama" dedi kocası onun bu uzun süren intihar girişimine, ve o da usulca vazgeçti.
*
Maddi olarak karanlıktan aydınlığa geçmekti evin oğlu İsmail'in de amacı. Her genç gibi o da daha fazlasını istiyordu. Enerjisini boşaltamadığından sonsuz bir keder denizinde yüzüyor, vaktin birinde bir vurgun yemiş ve bunun ezikliğini sürekli yaşıyan bir ifadeyle, bir o yana bir bu yana savruluyor ama kendini bir türlü avutamıyordu. Hapse girmiş babadan sonra, babasını başka biriyle aldatan bir annesi olduğunu fark etmek koca bir tüy dikti bütün bunlara. Gölge adam olmaktan çıkıp bir şeyler yapmalıydı ve yaptı da.
Film yorumlarına bakıyorum şimdi.Salt eş ve anneliğini hiç saymış kadından yola çıkılarak yapılan acımasız ve tek taraflı bazı yorumlara...Sosyolojik yapımız gereği açık saldırı hedefi anne gibi görünse de her biri kurban, her biri günah keçisi ama aynı zamanda her biri bu olayın gelişiminde pay sahibi olabilecek bu insanlara tek tek ve aileleri adına üzülmemek mümkün mü? Ama bu aile dramını 3 Maymunu oynayarak karşıladılar ve birbirlerine zarar vermediler diye yorumlamak ne kadar yeterli olabilir? Sanki bu travmatik olaydan önce 3 Maymunu oynamıyorlarmış gibi…Yine, filmle ilgili bazı eleştirilerde olduğu gibi bu üç kişi aileyi korumak için mi bu kadar suskundular yoksa zaten iletişimsizlikten mi bu hale gelmişlerdi? Loş ışıklar, gölgeler ve evde kol gezen sessiz çığlıklar bana ikincisinin daha doğru olduğunu fısıldıyor…

Hayat zaman içinde, öykü roman içinde- ÖZLEM AKAYDIN

August Brill eski bir kitap eleştirmenidir. Geçirdiği trafik kazasından sonra kızı ve torunu ile birlikte yaşamaktadır.

Eşi Sonia’yı kaybetmiştir, torunun erkek arkadaşı Irak’ta çok vahşi bir şekilde öldürülmüştür. Üstelik torunu Katya bu ölümden kendini sorumlu tutmaktadır.

“Uçsuz bucaksız Amerika kırsalının bir beyaz gecesinde daha, dünyayı kafamın içinde döndürerek yeni bir uykusuzluk nöbetiyle boğuşurken karanlıkta tek başınayım.

Üst katta, kızımla torunum da kendi odalarında tek başlarına yatıyorlar, tek çocuğum kırk yedi yaşındaki Miriam’ın tek çocuğu yirmi üç yaşındaki Katya da eskiden Titus Small adında bir delikanlıyla yatıyordu ama Titus öldüğü için artık kırık kalbiyle baş başa uyuyor”.

İşte bu beyaz gecelerin birinde uykusuzluğa teslim olan August Brill kendine bir öykü kurgular.

Bu öykünün içinde savaş vardır. Amerika’nın Amerika ile olan savaşı.

Her ne kadar yaşadığı acılarını unutmak için böyle bir öykü kurgulasa da geçmişle ve kendi ile hesaplaşmaktan kurtulamaz.

Bu hesaplaşma torunu Katya eşliğinde olacaktır.

Paul Auster’ın yeni romanı Karanlıktaki Adam işte böyle bir kurgu ile buluşuyor okurları ile. Romanın içinde ayrıca bir öykü ve hem öyküde hem romanda hayata dair izler bulmak mümkün.

Seçkin Selvi’ nin mükemmel çevirisi ile Can Yayınları’ndan çıkan roman Paul Auster okurları tarafından bir solukta okunacak.

Fotoğraf: http://www.ilknokta.com/V2/Pg/MetaDetail/Number/46328.htm

Cumhuriyete korkmadan sahip çıkın- TUĞBA

29 Ekim 2008..
Cumhuriyet'in ilanının 85. yılı..
Cumhuriyet Bayramı.Gururla, coşkuyla kutlanması gereken en büyük bayram...


Geçtiğimiz yıl ki törenlerde nasihat veren gazinin sözlerini anımsadım...''Yaşasın Cumhuriyet'' diyordu küçük bir çocuğun başını okşarken...


''Atatürk, ülkesini çok sevdi, halkına inandı, büyük zorluk ve mücadelelerle Cumhuriyet'e kavuşturdu. Emanetine sahip çıkma görevi artık sizlerde. Koruyun tehlikelerden, her türlü düşmandan.”diyen gaziyi aradı gözlerim...


Göremedim...Belki de bu yıl yorgun bedeni taşıyamadı onu tören alanına kadar. Ya da artık o ''görünmeyenlerin, dönüşü olmayan yola gidenlerin” arasında ki yerini almıştı. Gazinin son sözleri aklımda kalmıştı...


”Yaşatın Cumhuriyet'i sonsuza kadar''. İster istemez şöyle bir etrafıma baktım. Sanki gözlerim Gazi’nin gözleri olacak ve O’da gördüklerinden mutluluk duyacak gibi.


O ortamdaki çocuklar, gençler, büyükler...Ellerinde bayraklar yüreklerinde cumhuriyet sevgisiyle bağımsızlığın 85. yılını kutluyorlardı...İçimden gaziye bir selam gönderdim. ''Başkomutanın, Mustafa Kemal’in ve sizlerin emanetinin 85. yılını kutluyoruz, buradayız...Sizler rahat olun, her neredeyseniz” diyerek.


Evet. Oradaydık.. Bayramı kutladık..Gururu yaşadık, gururlandık… Ve hep birlikte laik Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar yaşatacağımızı haykırdık.


Şehir stadyumunda binleri, on binleri bulan kalabalıklar olmasa da, insanların yüzlerindeki, gözlerindeki Cumhuriyet sevdasına tanık olmak mutlu etti beni.O insanlarla bir arada olmaktan....O insanlarla aynı sevdayı haykırmaktan....O insanların coşkusunu paylaşmaktan...O insanların gözlerindeki içtenliğe tanık olmaktan....Bir kez daha gurur duydum. .Ve tıpkı o insanlar gibi bir Cumhuriyet çocuğu olmaktan da.


Ama azdık....Sadece Osmaniye şehir stadyumunda değil...Türkiye'nin birçok yerinde çok azdık.Neydi acaba bu azlığın nedeni ? Duyarsızlık ? İş-güç? Bilinçsizlik? Korkaklık? Hadi iyimser düşünelim ve bu kayıtsızlığa..."Derin uyku durumu" diyelim. Ama gerekçe ne olursa olsun...Yapılanın ayıp olduğunu da ekleyelim. Ve son olarak:
"Siz, rahatınızı bozmayın...
Siz, günlük hesaplarınızın peşinde koşmaktan vazgeçmeyin...
Siz, küçük korkularınızı efendiniz belleyin...
Siz, Cumhuriyet'i sizin yerinize başkalarının korumasını bekleyin...
Siz, dizi izleyin....
Siz, birilerinin masallarını dinleyin...
Siz, hep birilerinin ses çıkarmasını bekleyin..
Siz, derin uykunuzdan vazgeçmeyin.
İyi uykular! " diyelim.


Bugün yaşadığımız özgürlüğü borçlu olduğumuz, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları, bu ülke için canını veren şehitlerimizi saygıyla anarken.. Cumhuriyet aşkı ve sevgisini yüreğinde taşıyan, o sevgiyle yaşayan herkesin bayramını kutluyorum...

YAŞASIN CUMHURİYET..

Ziyaret- YEŞİM ÖZDEMİR


- Offf! Çok canım sıkılıyor Hasan!
- Benim de valla hanım; hiç sorma!
- Her gün aynı, her gün aynı…
- Eeee n’aaparsın; şartlarımız böyle. Gelene gidene bakıp günü geçiriyoruz işte . Bunu kabul etmemiz gerekiyor.
- Kabul ediyorum etmesine de…
- Yahu asma şu suratını yine. Bak; ne kadar güzel bir sabah!
- Evet… Çok güzel bir sabah.
- Baksana birileri geliyor. Aaa! Şu yandaki komşu Huriye Hanım’ın oğluyla gelini değil mi onlar?
- Evet evet! Gelin hanım biraz kilo almış ama... Hamile falan olmasın?
- Kimbilir?
- Bence hamile! Üç ay önce de gelmişlerdi. O zaman böyle değildi kızcağız.
- Olabilir tabii… Kaç yıldır evliler ne de olsa.
- Bizim kız da yıllarca doğurmadı ya! Ne o? Kariyer yapacakmış! Sonra ne oldu? Biz buraya geldik, çocuk yaptılar. Şu hale baksana; şimdi de torunumuza hasretiz.
- Selmacığım; kınalı güvercinim… Yapma gözünü seveyim. Onlar mutlu olsunlar yetmez mi?
- Öyle diyorsun da… En son ne zaman gördün torununu? Düşün bakalım kaç ay oldu?
- Mmmmmm… Geçen sene Kurban Bayramı’nın ilk günüydü galiba.
- Bak işte! Neredeyse bir sene oluyor.
- İşleri güçleri var çocukların. Zamanları olsa gelmezler mi?
- Eskiden daha sık gelirlerdi. Özlüyorum işte; hele de torunumu. Elimde değil ki! Kaç yaşında şimdi Umut?
- Dört galiba.
- Şu karşı komşu Hayri Bey’in torunundan daha küçük o zaman. O adamcağıza da çok acıyorum. İki oğlu da aileleriyle birlikte Kanada’ya yerleştiler. Yıllardır geleni gideni yok. Her bayram boynu bükülür garibimin.
- Bak işte ! Beterin beteri var. Bizimkiler hiç olmazsa yılda bir kere de olsa uğruyorlar.
- Doğru söylüyorsun…
- Baksana! Şu kapının girişindeki kadın bizim Serap’a ne kadar da benziyor!
- Serap saçlarını hayatta bu kadar kısaltmaz bir kere! Hep ben “kestir biraz” derdim de kavga ederdik sonra; unuttun mu?
- Yok hanım yok! Serap bu! Baksana Umut da arkadan koşa koşa geliyor. Damat arabayı park ediyor galiba.
- Hay Allah! Çok da hazırlıksız yakalandık. Haberimiz olsaydı…
- Yahu kızına da mı hazırlık yapacaksın? Bak, sakın kıza sitem etme olur mu?
- Tamam tamam… Görünce zaten kırgınlığım geçiveriyor. Ana yüreği ne de olsa!
- Annem!
- Güzel kızım benim!
- Babacığım!
- Hoş geldin kızım!
- Nihayet gelebildim… Bakın! Size Umut’u getirdim. Umut gel yavrum.
- Aman da benim kuzum kocaman olmuş. Görüyor musun Hasan? Nasıl da boyu uzamış!
- Aslanım benim. Dedesi yesin onu… Peki sen nasılsın kızım? Niye gözlerin bulutlu? Kocanla bir problemin yok değil mi?
- Ahhh babacığım… Seni ne kadar özlüyorum bir bilsen!
- Ben hep buradayım yavrucuğum. Her zaman yanındayım; bunu biliyorsun.
- Biliyorum… Bazı günler, kendimi çok yalnız hissettiğimde yanımda olduğunu düşünüp rahatlıyorum.
- Eee bak dedim ya! Her zaman… Bunu sakın unutma!
- Güzel annem… Bak saçlarıma! Saçlarım yüzünden hep kavga ederdik seninle…
- Ederdik tabii cadı kız! Hiç büyük sözü dinlemiyorsun ki! Halbuki bak ne kadar yakışmış…
- Haklıydın… Ben hep burnumun dikine gittim. Hoş, hala da öyleyim ama; huy işte!
- Ahhh bilmem mi? Senin o başına buyrukluğunu… Çocukluğunda bile kök söktürürdün bize. Nasıl gidiyor hayatınız? İyi misiniz bari?
- Biz iyiyiz. Haftaya doçentlik sınavım var; o yüzden de biraz gerginim. Osman, hala aynı şirkette çalışıyor ama daha iyi bir konuma geldi. Evin taksitlerini artık daha rahat ödüyoruz çok şükür. Umut kreşe gidiyor; arkadaşlarıyla şarkılar söylemeye bayılıyor. Ara sıra aile fotoğraflarımıza bakıyoruz onunla birlikte. Sizleri gösteriyorum. “Bak Umut!” diyorum…”Bu pos bıyıklı güleç adam senin deden; şu yeşil gözlü güzel kadın da anneannen” diyorum.
- Ahhh ahhh… Geçmişe mazi derler…O güzellik kaldı mı ki şimdi?
- Öyle deme gözümün nuru. Sen her zaman güzeldin; hala da öylesin benim için…
- İlahi Hasan Bey… Çocukların yanında utandırma beni…
- Bu ara sık gelemediğimi biliyorum. İşler çok yoğundu ama bundan sonra daha çok geleceğim ziyaretinize.
- Çok seviniriz yavrum. Sizi görmek, sizlerden haber almak mutlu ediyor ikimizi de… Bizi merakta bırakmayın sakın.
- Bu çiçekleri de size getirdik. Annemin çok sevdiğini bildiğim için çiçekçilerde bulabildiğim bütün nergisleri topladım.
- Canım kızım… Ne zahmet ettin? Sen geldin ya; en güzel çiçek sensin benim için!
- Artık gitmeliyiz… En kısa zamanda yine geleceğim;size söz veriyorum!
- Yolun açık olsun güzel kızım… Seni bekleyeceğiz…

Genç kadın, kucağındaki kocaman nergis demetini, her iki mezar taşının üzerindeki mermer vazoların içine özenle paylaştırdı. Gözlerinden süzülen yaşları elinin kenarıyla sildi. Koşarak yanına gelip elini tutan oğluna gülümsedi; eşinin koluna girdi ve ağır adımlarla uzaklaştılar.

- Gözünüz aydın Hasan Bey;Selma Hanım!
- Sağolasın Hayri Bey! Darısı başına inşallah!
- İnşallah! Belki önümüzdeki bayramda…

  © Blogger template Brooklyn by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP