28 Eylül 2008 Pazar

SERBEST RADİKALLER SAYI 23

NOT: Yazıları okumak için üzerine tıklayınız.
Resim: William Adolhe Bouguereau

Tarık aydınlatıyor: İş Mülakatı- FARUK SÜRENER


Deyerli arkadaşlar, kiymetlu dostlar. Bugün sizleru çok önemlu bi meslek hakkinda aydinlatacağum. Nedur o meslek dersenuz, yanitlayayum, “Borsa Birokirliğu”dur. Şimdu içinuzden bazi gençler bu havali ve karizmatik meslek ismunden etkilenip hemen “Tarik abi, Tarik abi ben de “bürökur” olmak isteyrum” diyebilurler. Onlara yanitum şudur, “Ula dur iki dakka, amma sabirsizsun, sen ananun karninda on ay nasul bekledun, daha isminu doğru dürust telafiz edemiysun ne birokirliğu, sen önce “birokir” demeyu oğren, ondan sonra gonuşalum daa!”
Neyse efendum, şimdu sizu borsa birokirliğu hakkinda aydinlatacağum ama aklima celdu de bu bilgileru kullanabilmenuz için, öncelikle sizun birokirluk işine cirmenuz lazimdur. Onun içun de “İş mülakatu” yapmanuz gereklidur. O zaman nedur bu iş mülakatu, önce oni bi anlayalum, sonra hep birlukte güzelce bi aydinlanalum di mi? (Bence bu sorinun yanitu “Evet Tarik abi haklisun”dur, hiç uzatip da polemiye cirmeyun!).
Efendum, nasil ki bi derneğe girmek içun bi mülakat, bi tanuşma yapayisanuz, nasil ki misal bi terör örgütune başvuruda bulunduğinuz zaman bazi ön görüşmeler yapmanuz lazimdur, bi işe başlamak içun de bi “iş mülakatu” yapmanuz gereklidur. Yoksa adam nerden anlayacak ki, siz bu işe uygun misinuz, değil misinuz, nesinuz, di mi ama..
İş mülakatlarinun bazi temel kurallari vardur. Aşağuda bu kurallari size tüyo olarak veriyrum. Bunlaru öğrenun. Gayet basittur. Aha da bunlaru yapip gene de iş bulamazsanuz bağa da “Tarik” demesunler, birakun “Tarik” demeyu, görunce tanimazluktan gelsunler beni. O gada iddaliyum yani!
• Mülakat sirasunda asla sigara içmeyun. Sadece sigara da deyil, iş mülakatu sirasunda alkol, kumar ve mülakatçi ile seks yapmaktan kaçinun.
• Ne uzun ne de kisa konişun. Uzun konişma, karşinuzdakinu sıkabilur. Kisa konuşursanuz da bu sefer karşi taraf meydani boş bulup atip tutabilur, o zaman da siz sıkılabilirsinuz.
• İş mülakatuna pirazantibıl giyunerek citmek gereklidur. Her kiyafet pirazantibıl deyildur, şik olan iş kiyafetleru pirazantibıldır. Nasul ki, “iç çamaşiru” vardur, siz bu pirazantibıl kiyafetlere “iş çamaşiru” diyebilirsinuz. Şik iş kiyafetleru giymek, iş parfümleru sıkmak ve iş saatleru takmak hep pirazantibıl olmanun belirtileridur. Erkekler takim elbuse ciyebilurler, ama boyle parlak, “cart sari” vs dediğumuz açik renkler olmamasi gereklidur. Kadinlar da ölçülu bi giyum giymelidurler. Örnek misal vermek gerekurse, minimini etekler giyup de cinsel objelerinu ortaya sermemelidurler. Bu anlamda meme dekoltelu giysulerde de tikkatli olunmalidur. Çünku otururken deyul de eğilunce bazi şeyler görülebilur. Mesela Japonlar sürekli karşi tarafa eğilup eğilup selam vereyuler, bir umut belki karşidaki eğilurken kimononin arasundan bişeyler görüruz diye! (İlkunde iyi göremedukleru içun defalarca eğilurler onlar) Şimdu anladinuz mi oni!
• Bir diğer önemlu koni da şudur. Mülakat sirasunda adaylar sinurlenmemelidurler. Karşi taraf baski altunda sizun tepkilerinizu ölçmek içun kasitlu olarak sizu kizduracak sorular sorabilurler. Bu çok kullanilan bi uygulamadur. Akillu olun, karşi taraf numaradan yapayi oni! Sinurlenmeyun hemen, soğukganli olin daa. Hemen gaza gelup, abuk-subuk yanutlar vermeyun. Tikkatli olun! Benum başima daha önce boyle bi olay celmişidu, size aşağuda örnek hikaye olarak vereyrum ki ders alin oni!
MÜLAKATÇİ: Buyrun Tarık Bey, hoşgeldiniz. Nasılsınız?
BEN : Tabi hoşgeldum. Gayet sakinum. Niye soraysinuz?
MÜLAKATÇİ: Eee... pardon?... Nasıl!?... Neyi sormuşum ben?
BEN : Yani şimdu “nasilsinuz?” diye sorarak benim sinirlu olip olmadiğimu anliyacaksinuz, ama ben yemem. Gayet sakinum. Dediğum gibi. Birakun bu numaralaru, hah hah hah!
MÜLAKATÇİ: Ne alakası var beyefendi. Bu nezaketen sorulan bir sorudur! Hem ne demek “bırakın bu numaraları”!? Doğru düzgün konuşalım lütfen.
BEN : Ben de oni diyrum zaten. Siz nezaketen konuşacaksinuz ama ben sinurleneceğum ve açik vereceğum di mi, yemezler arkadaşum yemezler... Hadi başka kapiya!!!
MÜLAKATÇİ: Hey Allahım! Kardeşim kamera şakası mı... nedir bu? Kim gönderdi seni buraya!... Allah Allah! Ben böyle bir şey görmedim!
BEN : Hah hah, daha göreceğinuz çok şey var demektur, hem akil yaşta değul, paştadur, gördünuz mi şaka da yaptum. Yani gayet sakinum ve de soğukkanliyum.
MÜLAKATÇİ: Kardeşim sen şimdi de bana aptal mı diyorsun !? Mülakat bitmiştir, çık dışarı!
BEN : Seni numaraci seni! Beni sinurlendirup, ondan sonra da baski altunda gösterdiğum tepkiyu gözleyeceksinuz di mi!?. Ama bakin ben size baski altinda tepki göstermek yerune, masa altundan ne göstereyrum!? (burada şakadan masanin altından el hareketi yapmişidum, bu el hareketinun koreografisunde diziluş olarak sirasuyla işaret parmağı, başparmak ve orta parmak kullandim, ve masanun üstunden cülümserken masanun altindan yumruğumu aşaği yukari doğru ritmik hareketlerle salladum şakadan).
MÜLAKATÇİ: Ne!?!... Nas!??... Ben var ya ben, ben senin ananı – avradını ...... (buraya editorler müdahele eder diye sadece nokta nokta koydim)
BEN : Niye sinurleniysun kardeşum, bak ben ne gada rahatum. Oysa sizun baski altunda tepkilerinuz hiç de iyi deyil. Hayret, sizu işe alan kişi iyi kontrol etmemuş demek ki!..........
İşte boyle! Yukarida anlattiğum bu tüyolari tikkatli kullandiğinuz zaman, bir borsa birokirı olmamanuz işten bile deyil (ya da “olmanuz işten bile deyil”, emin değilum, ha oni hep gariştirayrum).
Boylece Borsa Birokirliğu mesleyi hakkunda yazdiğum detayli aydinlatma yazisinun da sonina celmiş olduk. Genç nesuller, size soyleyrum, “bürökur” deyil, “birokir”. Önce doğru telafiz lutfen!
Hepinuze aydinluk günler dilerum.
Hoşçakalun daa!Tarik (Toplum Aydinlaticisu)

Kendine ait bir ev- FULYA


İnsanın kendine ait bir evi olmalı. Tek başına yaşayabileceği ve tek başına kalabileceği. Böyle geçiyor aklımdan zaman zaman...

Mesela bir kedi alabilmelisin evine. Şöyle yumoş yumoş avuç kadar bir kedi. Koltuğunda tek başına otururken ve akşamın ilk saatleri güneşin son ışıklarında ruhun yıkanırken dizlerine tırmanmaya çalışan ve bir türlü isim koyamadığın bir kedi...

Ya da istediğin gibi dağıtabilmelisin o evi. Bir yanda içilmiş çay bardakları, koltukların üzerine atılmış yorgun bir günün bittiğini anımsatan bir kazak... Televizyonun, kanepenin, masanın üzerine dağılmış gazete ve kitaplar gönlünce kalabilmeli orada bir de... Arada bir içinden çekip çıkarılmış kitaplar yüzünden eksik dişli bir ağıza benzeyen kitaplığına bakıp düşünmelisin sonra "kitaplığımın düzenlenmeye ihtiyacı var" diye.

İstediğin zaman sessiz ve ışıksız oturabilmelisin akşamın bir vakti. Yan odalardan televizyon sesi dolmamalı kulaklarına. Kendi sessizliğinin hesabını kimseye vermeden oturabilmelisin, bunun en doğal hakkın olduğunu düşünerek...

Berbat geçen bir iş günü sonrasında evine geldiğin vakit elin zile uzanırken yüzüne bir gülümseme yerleştirmek zorunda kalmamalısın. Tüm bezginliğinle anahtarı kilide sokup girebilmelisin evine. Sonra elinde ne var ne yok fırlatıp yığılabilmelisin koltuğuna.Akşam yemeği yemek zorunda kalmamalısın canın istemiyorsa... O gün yaşadıklarının hesabını bir kez daha yaşayarak vermemelisin sevdiklerine. Kendi çektiğin acıya onları ortak etmemelisin.

Yatağında geç saatlere kadar kitap okuyabilmelisin kimse sana "yeter artık gözlerin bozulacak" demeden. O kitabın derinliklerinde uykuya karşı koyarak yitip gitmelisin. Sonra rahatça ağlayabilmelisin kimse sana ilişmeden. Aptalca bir reklam müziğinde, kitaptaki en sevdiğin kahraman bir hiç uğruna öldüğünde ya da öylesine sinirlerin boşandığında kimseye sebebini anlatmadan ağlayabilmelisin...

Biliyorum tüm bu düşüncelerim, evde yalnız geçireceğim bir kaç günden sonra sabun köpüğü gibi uçuverip gidecek. Önce annemi özleyeceğim. Onun bana "yine mi çok sigara içtin" diye bağıran sesini bile... Ben ağlarken babamın gözünden dökülen yaşlara acıyan yüreğimi özleyeceğim sonra da... Anneannemin "kızım bu kadar çok okuma gözlerin bozulacak" diyen sesini... Sabah annemle babamın fısıltılarla tatlı tatlı konuşmalarını özleyeceğim biliyorum. Uyandığım vakit evi dolduran ekmek kokusu ve televizyondan yükselen neşeli şarkıyı özleyeceğim bir de...

Çünkü bileceğim ki; içimdeki insan sıcaklığının yeri yalnızlığa duyduğum özlemden çok daha büyük...
Resim: Van Gogh

Bilmiyorum Teyze Bilmiyorum- KEREM OĞUZ


-Oğlum salatalıklar ne tarafta?

+Hiç bir fikrim yok

-Efendim?



"Efendim" deyip de ben daha iyi duyabilmek için kulağını bana doğru döndü ihtiyar teyze. Allah'ım onlar ne büyük kulaklardı öyle! Bu kadar büyük kulakları olan birisinin işitme problemi olması da ne ilginçti. Her ne kadar büyük kulağa sahip olmak ve iyi duymak arasında bir ilişki kurmak mümkün olmasa da, yine de ortada bir tezat vardı. Görüyordum ben tezatı.



"Teyze" dedim. "Bilmiyorum ben salatalıklar ne tarafta". "Sen burada çalışmıyor musun?" dedi. "Ben de müşteriyim" dedim. İnanmadı bana. Böyle bir gözünü kısaraktan, boynunu hafif de bükerekten süzdü beni. Turuncu tişörtüm ve belimden sallanan anahtarlar ile migros çalışanına benziyordum, ama değildim. Daha iyi niyetli olup migros çalışanıymış gibi yapıp teyzeye salatıkları bulmasına yardımcı olabilirdim. Ama o benim yalan söylediğimi düşünerekten bana şüpheli şüpheli bakınca, merhamet hakkını da kaybetti. Bir kere daha sordu ; "görevli değil misin?" "Değilim" deyip yanından geçip çikolata reyonuna doğru devam ettim. Buradaki rahatsızlık teyzenin "hata yaptığını kabul etmeme" tavrıydı benim için. Yani ben "gel göstereyim" deseydim içinden diyecekti "ben biliyordum zaten senin görevli olduğunu, bir de değilim diyor eşşolueşşek". Aynen böyle diyecekte sevgili günlük. İkimizde çok iyi biliyoruz bunu. İşte sırf bunu diyemesin diye, yaptığı hata ile yüzleşsin diye yardım etmedim.

EVET TEYZE EVET ! Sen Aslında görevli olmayan birisini görevli sandın! Hata yaptın!


Teyze olayını arkamda bıraktım ve Nutellamı alıp makarnalara giderken, başka bir teyze yetişemediği konserveleri gösterip benden yardım istedi. Bu da beni görevli sanmıştı ama öncekine göre hem daha küçük hem de içinden kıl fışkırmamış kulakları vardı. Yüzü de pek nurluydu. Yardım etmeyi-etmemeyi aklınızdan bile geçirmeyeceğiniz, ne derse hemen yapacağınız, önüne halı gibi serilmek iseteyeceğiniz ihtiyarlardandı.

Rafların önünde bir merdiven vardı. Merdivene çıkıp sordum, "bunu mu istiyorsun teyze" Diye. Fasülye değil, mısır istiyormuş. Ben mısır konservesini alıp aşağı inerken devasa kulaklı aksi teyze bir hayalet gibi yanımızda belirdi. Elinde büyük bir kutu ketçap vardı.



"Oğlum," dedi..."Salatalıklar ne tarafta?"

Bu arada benim az evvelki eşşoleşek olduğumu farkında değil.
"Bilmiyorum teyze"

"Efendim"

"BİLMİYORUM TEYZE BİLMİYORUM"


Veresiye Defteri- MEHMET SAĞLAM

Kitap ve gazete okuma alışkanlığı olmayan insanlar genellikle yazma alışkanlığına da sahip değildirler. Fakat bu tür insanlardan, bir bilgisayar edinmiş olanları son yıllarda okuma ve yazma alışkanlığını bir nebze geliştirdi sayılır; çünkü yakınları, dostları ve yazışma grupları ile -e.postalar sayesinde- sık sık yazışmaya başladılar, dolayısıyla okumaya da. Bu sayede hem Türkiye’de ve dünyada olup bitenlerden İnternet ortamında haberdar oluyorlar; hem çok güzel bazı şiir, fıkra ve denemeleri paylaşıyorlar; hem de bilgisayarı olan pek çok insanla kesintisiz bir iletişim kurabiliyorlar.

Ben de İnternetten bolca yararlanan biriyim. Yazdıklarımı binlerce insanla paylaşabiliyor, on binlerce insanın yazdıklarından hisseme düşeni alabiliyorum. Bazen o kadar etkileyici yazılar geliyor ki, bana ilham kaynağı oluyorlar. Bunlardan ikisi Veresiye Defteri ve Askıda Kahve diye iki farklı olguyu anlatan yazılardı. Bunlar aşağıdaki Sosyal Yardımlaşma Çağrısı’nı yapmam için bana yön verdiler:

Osmanlılar döneminde, varlıklı insanlar sık sık tanınmadıkları semtlerdeki bakkal dükkânlarına gider, sahibinden veresiye defterini çıkarmalarını isterlerdi. Ardından, rakamlarla dolu bir sayfayı rasgele açar, toplamını yaptırır, o borcu öder, bakkalın "Allah kabul etsin..." demesini bekler, sonra kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi. Borcu ödenen kişi, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren de, kimi borçtan kurtardığını bilmezdi...
“Gizli verilen sadakanın, açıktan verilen sadakadan yetmiş kat daha sevap” olduğuna inanmış atalarımız, “Sağ elin verdiğini sol elinden gizle,” prensibine inanır, yaptıkları iyilikleri unutur giderlerdi.

Geçenlerde İtalyanların “Askıda Kahve” adlı ilginç bir buluşunu anlatan bir e.posta daha dolaşıyordu. Aynı isimli o ünlü Cafe’ye gidenler bir kahve ısmarlarken, “Bir tane de askıda olsun,” deyip, iki kahve parası öderlermiş. Garson da bir kâğıda “bir kahve” diye yazar, kâğıdı bir çivili askıya geçirirmiş. Parası olmayanlar gelir, askıdaki kâğıtlardan birini para gibi kullanarak kahvelerini içerlermiş.


Etkileyici ve estetik bir sosyal paylaşım biçimi... Aynı zamanda yaratıcı bir buluş! Zaten bizler de etkilendiğimiz için bu olayı Türkiye’ye duyuran o yazıyı dostlarımızla paylaşarak, bir anlamda “Ah, keşke biz de böyle şeyler yapabilsek!” demek istemiştik.




*Şimdi soruyorum; kalp gözüyle baktığınızda Veresiye Defteri mi, yoksa Askıda Kahve mi gönül telinizi daha çok titreştirdi? Akıl gözüyle de bakabiliriz; hangisi ihtiyaç sahiplerine daha fazla yardımcı oluyor, daha çok işe yarıyor?


“Veresiye Defteri” diyorsanız, o zaman bu yazıyı da herkese gönderin ki yüzyıllarca yürüttüğümüz bir geleneği belki içimizden birileri etkilenip yeniden yaşatmaya başlarlar.
Bununla da yetinmeyelim bence. Yerel ve ulusal medyaya (gazete, dergi, radyo, televizyonlara) bu yazıyı göndererek, unutulmuş bu geleneğimizi tüm ülkeye duyurmalarını sağlamaya çalışalım.


Hatta bu yazının çıktısını alarak kendi bakkalımıza da verelim. Veresiye defteri varsa, vitrin camına şöyle bir cümle yazmasını ve yoksul müşterilerinin borçlarını sildirmek için bu yardımlaşma fikrini yaymaya çalışmasını rica edelim:

“VERESİYE DEFTERİMDEN BİR SAYFA SİLDİRMEK İSTER MİSİNİZ?”
Ben başladım bile...
Yardımlaşmayla kalın...
Fotoğraf: http://www.istanbulstories.com/images/gallery/19century/bakkal.jpg

Alışamadım- NECDET REHAVET


tramway, hafif metro ( öyle yazıyor girişinde) varılan istasyonu anons eden yumuşak sesli ablanın yerine , bugün bizi dövecek gibi bakırköy, bahçelievler diyen bet sesli abi'ye alışamadım.

önceleri istanbul'da sadece sabah-akşam işe gidiş geliş saatlerinde olan trafik ve halk yoğunluğunu artık günün her saatinde görmeye alışamadım.

şekersiz kahve ve çaya da alışamadım.

seba'sız beşiktaş'a hiç alışamadım.

sonra, yeteleye alışamadım. hala milyonlar, milyarlar saçıyorum ağzımdan.

hani bazı zamanlar vardır, içinden hiçbir şey yapmak gelmez insanın. işte bu duyguya da alışamadım.

almost human'ın yeni şablonuna alışamadım.

şifre gir diye uzatılan cihaza kalemimi uzatıyorum her seferinde. dolayısıylen çiiip ennn pine de alışamadım.

naber dedikten sonra cevabını beklemeden geçip giden insanlara bir de.

ve tabi ki senin yokluğuna!

FOTOĞRAF: Ara Güler

Çatlak- NİHAL YETKİN

Oturduğu yerden karşı duvardaki büyük deprem hatırası çatlağı gördü. İçi burkuldu.

Alt kattaki komşunun oğluna fütursuzca bağırırken çıkarttığı çatlak sesi duydu. Daraldı.

TV’deki kadın elini beline koyup mahalleliye haddini bildirmeye kalkınca, “çatlak” diye bağırdı yerinden. Elinde değildi.

Çatlaklar…Sanki her yerde çatlak vardı. Bunlar bahaneydi belki. O gün yaşadığı diyalogdaki çatlaktı belki bütün bu çatlakları onun gözüne gözüne sokan. Duyduğu bir sözcük ve bir çatlak. Geçmişe tatsız bir yolculuk. Bir çatlak diğerine kapı açıyor, onu büsbütün büyütüyor olmasındı. Çatlağı onarmalıydı acilen ve tamamen ama nasıl?Bu kontrolsüzce kabaran ani ve yıkıcı duygusu nasıl pıhtılaşacaktı?Nasıl tanımadığı birine o sözcüğü yasaklayabilirdi ki?Nasıl onun o sözcüğü söylemesine engel olabilirdi?O olmasa bir başkası o sözcüğü söyleyecek ve içinde bir yerler yine kanamaya başlayacaktı.Yine o güne geri dönecek ve o sözcüğe cevap veremediği için kahredecek, o radikal kararı aldığı için o sözcüğü suçlayacak, ve yine o sözcüğü söyleyen herkesten buz gibi soğuyacaktı.

Derken aklına o park geldi. Servili,göknarlı,sarmalayan. Yeşil, huzurlu, çatlaksız! Duramadı daha fazla evde. “Çıkıyorum biraz” dedi evdekilere. Hızla yürüdü, dakikalarca, sessizce yürüdü. Ve parkına ulaştı. Onun parkı. Kendini kendi gibi hissettiği park. Daha önce oturmadığı bir banka oturdu bu sefer,hiç anısının olmadığı birine. Bir şeyleri değiştirmek istercesine.Ağaçların gökyüzünü yemyeşil örtüleriyle kapattığı bu hışırtılı alemde gözlerini kapatıp o dumanlı duygunun geçmesini bekledi,sadece dinleyecekti.Yaprakların düşüşünü , önünden geçen yeni yürüyen çocuklarının düşmesini engellemeye çalışan şefkatli annelerin “dikkat et” yollu uyarılarını, üniversiteli gençlerin karikatürleri birbirlerine anlatıp anlatıp gülmelerini, yaşlı emekli adamların “neydi o günler” muhabbetlerini, güvercinlerin kendilerine atılan ekmek parçalarına doğru sevinçle kanatlanmalarını...Gözleri kapalı, evreni dinleyecek ve gerisini unutacaktı.Tam da böyle yapıyor, dinliyor ve içini bunların doldurmasına izin veriyordu ki yanına sığdıklarına bakılırsa ince yapılı yaşlarda iki arkadaş oturdu. Gözleri yumulu, öylece kıpırtısız dururken, yanındaki bank komşularından biri konuşuyor, diğeri onu dikkatle dinliyor,sonra tam da zamanında kısa cümlelerle karşı tarafı yüreğinden yakalıyordu.

“Bugün onu yıllar sonra gördüm ve hiçbir şey diyemedim.”Bu ne demek biliyor musun?Büyük bir fırsat kaçırdım, içimdeki zehiri yıllar sonra akıtacak bir imkan yakaladım. Düşünsene. Aynı otobüse binmişiz,onu görmüşüm ve onun yanına gidip haddini bildirmek dururken iyice arkamı döndüm.Saklanır gibi. Olacak şey mi bu?”
“Olmuş işte!”
“Dalga geç sen.”Fırsat kaçtı” diyorum. Söyle psikoloğum, “korktun” de.”
“Bunu ben diyemem,ne hissettiğini en iyi sen bilirsin. Korktun mu yoksa canın mı istemedi?”
“Ne desem az kalacak diye hissettim. Boğazımdaki düğümler artar diye hissettim,yüzleşmek istemedim.”




Duyduklarına inanamıyordu, gözlerini açmak istemiyordu. Konuştukları konu belli değildi ama yaşanan duygu kendisininkiyle neredeyse aynıydı. En azından bu üstü kapalı haliyle. Nereye varacaktı bu konuşma, nefesini tutarak dinlemeye devam etti.

“Tamam istediğini yapmışsın o zaman.Şimdi neden şikayet ediyorsun ki. Konuşmak isteseydin konuşurdun.Konuşmama isteğin konuşma isteğine galip gelmiş işte.”
“Basite alıyorsun ama”
“Kim diyor her şey çok karışık diye. Basite almak için değil tabi ama sadeleştirmek istiyorum olayı.İki seçeneğin vardı,konuşmak ya da tersi.Sen birini seçtin.Çünkü onun doğruluğuna inandın ya da …
“Diğeri için enerjim yoktu”
“Tamam öyle olsun enerjin yoktu ya da benim deyişimle istemedin. Zaten isteseydin de hiçbir şey değişmezdi.”
“Nasıl yani, rahatlardım.”
“Rahatlayamazdın. Çünkü karşındaki kişi aynı değil, şartlar aynı değil. Tepki beklediğinden farklı olurdu ve seni tatmin etmezdi. Sen…sen bile aynı kişi değilsin.Aradan yıllar geçmiş.Ne desen boş,görmüyor musun?
“Ne olacak peki?”
“Sen bana söyleyeceksin, o kişiymişim gibi. O güne tekrar döneceğiz ve o gün ne söylemek istiyorsan bana söyleyeceksin.Ona söylemenin gereği yok.Şarkıdaki gibi, “Yazdığımı bir daha yazamam,.. bir daha geri dönemem.”

Diyaloğun bu noktasında ayağa kalktı. O ana dek uyur gibi görünüyordu diğerlerinin nazarında ama gözlerini kırpıştırıyordu ve uyur taklidi yaparak kendilerini dinlediğini düşünmelerini istemezdi.Nerden bilsinler,onun ilk olarak ne için gözlerini sımsıkı kapattığını.

Ayağa kalktığında kendini birkaç kilo vermiş hissetti. Hafiflemişti, yumuşatılmıştı, sağaltılmıştı. Bir tesadüf müydü bu? Kendi kendinin labirentlerinde ulaşamadığı çıkışa birkaç dakikalık kulak misafiri olduğu diyalogla ulaşmıştı. En azından kördüğüm var gibi hissetmiyordu artık, düğümü nerden çözeceğini anlamış gibiydi. Bu tanımadığı psikoloğa ya da psikolog ruhlu kadına bakmak istedi. Hem de çok… ama bakmadı. Ona bir gizem yüklemek istedi ve bilerek o tarafa hiç bakmadan, ve kendini tutamayıp gözünü açar korkusuyla koşarak onlardan uzaklaştı.

Artık hayatında yüzünü hiç görmediği ama tatlı sesini ve daha da önemlisi bilge sözlerini yüreğinde taşıyacağı biri vardı.

Etrafındaki ve yüreğindeki çatlakları düşündü, sözcüğü düşündü ve söyleyeni olmasa bile o sözcüğü affetti.

Not: Burada çok kabaca değinilen böyle bir terapi yöntemini başka bir olay üzerinden geçenlerde bir sohbet sırasında anlatarak bu yazıya ilham kaynaklığı yapan sevgili psikolog arkadaşıma selam olsun…
Fotoğraf: http://thumbs.dreamstime.com/thumb_3/1093987140A8s4NJ.jpg

Kırmızı ayakkabılarım- ÖZLEM AKAYDIN

“ Baş ucunda bayramlıkları
Bayramda alacakları hediyelerin hayaliyle
Uykuya dalan çocuğun mutluluğu ve heyecanı ile geçen
Bir bayram dileği ile,
Sevgilerimizle ,,

Çocukluğumun ramazanları ve bayramları yaz aylarına rastlardı.

Geç vakit açılan oruçlar, geç kalkılan iftar sofraları, şimdiki gibi işi ticarete dökmeyen, mahallenin gençlerinden oluşan ve amacı sadece insanları sahura kaldırmak olan ramazan davulcuları, bir de dayımın baş ucundaki çalar saattir, çocukluğumun iftar ve sahurlarından aklımda kalan.

* * * * * *

1977 ya da 1978 yılının yaz aylarını yaşıyorduk.

En hareketli dönemlerinden biriydi ülkemin.

Bayrama birkaç gün kalmıştı.

Hiç bir şeyden habersiz, bayram sevinci ile dolup taşıyordum.

O bayramda da anneannemlerde olacaktık yine, teyzemler, dayımlar ve kuzenlerimle birlikte.

Yola çıkmadan önce son hazırlıklarımızı yapıyorduk ki akşama babam eve bir defterle geldi.

Kapağı pembe çiçekli, sayfaları bembeyaz bir defter. “ Al kızım, günlük tutmak istiyordun ya senin bu defter,, dedi.

Defterin kapağındaki iri pembe ve beyaz çiçekler sanki gerçekmiş gibi gelmişti gözüme ve kocaman bembeyaz sayfalarına yazmaya başlamıştım hemen :

“ Sevgili günlük,

İki gün sonra bayram. Çok sevinçliyim çünkü anneannemlerde olacağız hep birlikte.

Bakalım anneannem bu sefer şekerleri nereye saklayacak?

Haklı ama, bizden misafire şeker mi kalır?

Baklava da yapmıştır şimdi ne güzel.

Neyse, çok çok sevinçliyim sevgili günlük.

Senle sonra ayrıca tanışırız.

Bizimkileri anlatırım sana bir de bayramda yaptıklarımızı.

Şimdi eşyalarımı toplamam lazım.

Kitabımı yanımda götüreceğim yolda okurum.

Küçük Kadınlar’ı okuyorum, bilsen öyle güzel ki.

Annem, kardeşimle bana kırmızı fırfırlı elbise dikti bir de kırmızı ayakkabı aldı Reis’ten.

O kadar beğendim ki onları, üç gündür baş ucumda duruyorlar uyurken.

Neyse günlük, yazacak çok şey var daha, şimdilik hoşça kal.

Aaa bak aklıma ne geldi, seni de götüreyim ben oraya yazarım ara sıra,,

30 yıl geçmiş üzerinden, yazacaklarım bitmemiş.

Şimdi eski tadı olmasa da bayramların, bayramlarımız bizim.

Oğluma bayramlık giysiler aldım bir de yeni ayakkabılar. O da abarttı annesi gibi, giysileri ve ayakkabıları ile yatıyor iki gündür.

Çocukların sevinçleri olmasa ne anlamı kalır ki bayramların?

Not: Sen yoksun ya artık anneanne, şimdi de şeker ve çikolataları ben saklıyorum, şeker canavarı torununun çocuğundan.


Bize bakıp bakıp gülüyorsun değil mi oralardan?

Haaa, bir de ev baklavası yapan da yok artık.

Ne yapalım beceremiyor bu torunun işte evde baklava yapmayı.

Zaten yapsam bile tadı seninki kadar güzel olmaz ki.

Kimselere söyleme ama, aslında torunun bunu bildiği için hiç denemiyor evde baklava yapmayı anneanne.


*** Bu yazıyı yazmama esin kaynağı olan oğlumun sınıf öğretmenine, öğrencilerine yaptırdığı bayram şekerliği faaliyeti ve şekerliğin üzerine yazdığı anlamlı yazı için sonsuz teşekkürler ederim.

RESİM: http://www.nicolaslattery.com/mediac/400_0/media/Red~Shoes.jpg

Bayram ve Umut- TUĞBA

Çarşının pazarın, evlerin mağazaların, caddelerin sokakların diğer günlerden daha yoğun olduğu bir hafta sonu..İki gün sonra yaşanacak olan bayram için yapılan hazırlıkların telaşıyla oradan oraya koşturuyor insanlar..Kimi rahat, kimi zorlukla denkleştirdiği bir avuç olanakla gücü yettiğince ihtiyacını karşılamaya çalışıyor..


İnsanlar kaygılı, sıkıntılı, moralsiz giderek zorlaşan hayat şartlarının ve manevi duyguların eski değerinin olmamasından.İnsanlar sıkıntılı..İnsanlar şikayetçi hergün farklı söylemlerle değişen, değiştirilen gündemlerden, çözülmeyen sorunlardan. Ve bu denli karmaşa içinde daha çok dile getiriliyor '' Nerede o eski bayramlar, nerede çocukluğum'' sitemleri. Geömişte ne kadar farklı, değerli olurdu büyüklerin ellerini öperek aldığımız harçlıklar. Aile büyüklerinin etrafında toplanıp saatlerce yapılan sohbetler, biri gelip diğeri giden ziyaretçiler için hazırlanan tatlıların, kömbelerin ''sizler için yaptık'' gururuyla ikramı..




Değişti bayramların anlamı..Değişti bir arada olmanın, büyükleri ziyarete gidip el öpmenin değeri. Bayramların adı tatil, ziyaretler zorunluluk oldu kimilerine göre..




Yine de aynı heyecanı yaşayan, değerleri yaşatan, yaşatmaya çalışan insanların çabası umut oluyor..Moral veriyor, zor şartlarda yarı acı yarı tatlı tebessüm oluyor..




Bayramın adı umut oluyor bir yerde. Gelecek için sevdiklerimiz için ..Birlikte paylaşılan, paylaşılacak güzellikler için. Ne güzel umut etmek, umudu kaybetmemek..Umutla bayram neşesini kutlamak, şekerlerin tadı acısa da gülümsemek..




Bayram ve umut..Bayramın adı umut.. O halde umudu kutlayalım.. Umutla kutlayalım, neşelenelim olabildiğince.. Bayramın adı umut… Kutlu Olsun hepimize.


Pide ve Davulcu Sorunsalı- YEŞİM ÖZDEMİR

Ramazan ayı geldiğinde hani “Ner’de o eski Ramazanlar” diye başlayan cümleler kurmak adettendir ya –gerçi haklılık payı kesinlikle var bence- işte ben de onu yapacağım. Hiç unutmam Miralay Orhan Bey’le bir gün Tarabya’daki yalının… Yok; konu Ramazan’dı değil mi? Eeee yaş kemale eriyor yavaş yavaş; tamam tamam toparladım… Bugün iki önemli konuda kendimce haklı şikayetlerimi dile getirmek istiyorum: “Pide” ve “Davulcu”…

Çocukluğumdan beri her Ramazan geldiğinde , bize en yakın fırına gönderilip pide kuyruğunda beklerken burnuma gelen o mis gibi kokuyu unutmak ne mümkün? Eve gidene kadar ucundan koparta koparta yerdim mutlaka, annemden azar işitme pahasına. Biz küçüktük de ondan mı her şeyin tadı bu kadar güzel geliyordu bilemiyorum; ama ne tavuklar eskisi gibi lezzetli şimdi, ne şokellalar, ne de pideler… Eve geldiğimde önce biraz azar yerdim, sonra da içine tereyağı sürülmüş sıcacık pide!

Bu sene de her sene olduğu gibi büyük bir hevesle, denk geldiğim fırınlardan ve bakkallardan sayısız pide aldım ama bir çoğu hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Çünkü bir kere adını doğru koyalım; onlar pide değil!!! Sadece “pide” süsü verilmiş ekmek hamuru. İkisi aynı şey mi yani? Ekmek hamuruna pide şekli verildiğinde yılların ekmeği, kendisini pide mi zannetmeye başlıyor ya da bu konuda kendisine hipnozla telkinde mi bulunuluyor? “Üçe kadar sayacağım. Uyandığında kendini pide zannedeceksin. Biiirrr ikiiii üççç!”. Ekmek hiç, üzerine yumurta sürülüp çıtır çıtır kızarmış bir pidenin yerini tutar mı? Hem ikisinin de yeri ayrı yani… Örneğin reçel yemeyi düşünüyorsam ille de ekmek isterim. Şimdi çocuk seçen anneler gibi onun da kalbini kırmayayım. Neyse… Bu konudaki şikayetimi en kısa sürede Fırıncılar Odası’na bildireceğim. Belki seneye bu gidişe bir dur denilir de ağız tadıyla gerçek pideler yiyebiliriz.

Gelelim davulculara… Çocukluğumdan beri korkarım ben davulculardan. “Niye?” derseniz… Gecenin sessiz karanlığında , adamın birisi hiç çekinmeden avaz avaz bağırarak davul çalıyor. Tabii çocuk aklımla bu bana hep korkutucu gelmişti o zamanlar. Çünkü düşünsenize öğrendiklerimizi: “Bağıra bağıra konuşulmaz”, “Şşşşt gürültü yapma komşuları uyandıracaksın!”, “Gece sokakta kalınmaz!” … Şimdiiii…
Bize “sakın yapma” denilen her şeyi yapan ve o tatlı uykumun en güzel yerinde sıçrayarak uyanmama sebep olan adamdan korkmayıp da ne yapayım?

Haaa büyüdüm de ne değişti? Hiçbir şey… Ama psikolojik açıdan bakacak olursak bazı korkularımızın temelinde, çocuklukta yaşadığımız deneyimlerimizin yattığı bilinmiyor mu? Yani gene sıçrayarak uyandığım gecelerle dolu bir ay geçirdim anlayacağınız. Üstelik kabusum daha da beter bir halde geri gelmişti. Çünkü en azından eskiden davulcular bir mani söylerdi:

Davulumun ipi kaytan
Kalmadı sırtıma mintan
Virin ağalar bahşişim
Alayım sırtıma bir mintan

Bir ritm tuttururdu: “Dangada dan dangada dangada dan dangada”

Sonra başka bir mani söylerdi:

Eski cami direk ister
Söylemeye yürek ister
Benim karnım tok ama
Arkadaşımın canı börek ister

Sonra başka bir ritme geçerdi: ”Dangada dan dan dangada dan dan”

Şimdiki davulcularda ner’deeee? Sevgili davulcumuz başlıyor çalmaya “Dangada dangada dangada dangada” … Dümdüz, ne ritm var ne başka bir şey… Mani mi? Unutun gitsin! Bir de matah bir şey yapmışlar gibi kapıya gelip bahşiş istemeye başladılar şimdilerde: “Bayramın mübarek olsun abla!”. İçimden: “Sen miydin gecenin köründe acayip acayip davul çalıp beni uykumdan sıçratan o adam? Gidip Burhan Öçal ya da Okay Temiz’den bir ders falan alsana! Bir de üstüne para mı vereceğim yani?” diye avaz avaz bağırmak geçtiği halde, iki tane izbandut gibi pala bıyıklı adamı görünce nazikçe gülümseyerek: “Yaa kusura bakmayın. Hiç bozuk param kalmamış” demekle yetiniyorum. “Biz bozarız abla, canın sağolsun!” dediklerinde ise bahşişi vermekten başka bir çarem kalmıyor haliyle. Evet, ben bir korkağım; haklısınız. Ama bu iri yarı davulcuların bir öfke nöbetine kapılarak tokmaklarını kafamda kırmayacaklarının garantisini bana kim verebilir ki? Eğer bir “Davulcular Odası” varsa oraya da bir dilekçeyle mağduriyetimi bildireceğim.

Evettt…Bir Ramazan daha böyle sahte pideler ve ritm yoksunu davulcularla geldi geçti işte ve ne yazık ki bana ayrılan sürenin de sonuna geldik. Bir sonraki Ramazan’da buluşmak ümidiyle esen kalın! Hepinize iyi bayramlar diliyorum. Bana her gün bayram; bence size de öyle olsun…

21 Eylül 2008 Pazar

SERBEST RADİKALLER SAYI 22


NOT: Yazıları okumak için üzerine tıklayınız.
RESİM: Edward Burne-Jones

Karatersiz misinuz? FARUK SÜRENER

Pek deyerli arkadaşlarum! Uzun bi ayriluktan sonra yenuden sizlerle beraberum. Geri dönuşumle ilgilu olarak başta Okan kardeşimuz olmak uzere yapimda ve yayimda emekleyen herkese müteşekkürü bi borç bilirum.

Her ne gada ben bu yuce toplumumizu daha önce bi nebzen de olsa aydinlatmişsam da gördum çi, daha aydinlatilacak çok karanluk nokta, aşilacak çok engel, yüzulecek çok havuz ve kaldirulacak çok halter vardur. İşte o yuzden yenuden garşinuzdayum.




Bucün sizleru çok önemlu bi konida aydinlatacağum. Biliysinuz ki, Hincal Ulunç adli bi sipor yazarimuz, Emre Bölözoğli adli bi milli takim fitbolcumiza “karaktersuz!” dedu. Ondan sonra da ortalik gariştu! Uyy bi cörsenuz, biri bişey diyor, öteku başka bişey, beriki daha paşka bişey.. Bi kavga bi gürultu.




Nihayet konu bana gada geldu. Genç bir arkadaşimizun kafasi karişmuş. Soruyor bana, “Karakter dedukleru şey nedur, Tarik abi? Bende var midur acaba? Eyer varsa bende olduğuni nasul anlaycağum? Belirtileru nelerdur? Bi aydinlatursan sevinirum ama aydinlatmazsan da üzulmem, canin sağolsun.” demuş. Ne demek arkadaşum, tabi ki aydinlatirum, vazifemuz daa.




Eski okurlarimun kolaylikla tahmin ettiği gibi şimdu test zamani... çikarun maus kilavyeleru... Uzun bi ara verdiğimuz içun önemli bi kurali tekrar hatirlatayum. Testteki seçeneklerden sadece bi tanesinu işaretleyeceksinuz. Aksi taktirde yanitinizu okurken içumden “Salak midur nedur, 2 şik birden işaretlemuş!” diyebilirum. Sonra demedu demeyun daa!




KARAKTER TESTİ
SORU : Misal, bi kizu deliler gibi seviysinuz. Babasi da çok zengin, hatta babasinun kendisu fabrikatördur. Bi gün kizun evine cidiysinuz, babasi sizu görüyor ve kizu yokken size bir tomar yüzbin YTL para (rakamla 100bin YTL) uzatiyor. Diyor ki, “Al şu parayi da kizimun peşinu birak!” Soru şudur: Ne yaparsinuz?


YANIT:


a. Ben de babasina derum ki, “İstirham ederum sokun o kirli paralaru cebinuze. Benim duygularum satiluk deyildur daa”
b. Benim de duygularum satiluk değildur. O yuzden kesin konişirum “Kesinlukle olmaz, mümkun deyul, sadece merak ettum de, Ne kada para var bu tomarun içunde? Dolar mi YTL mi, hemen mi karar vermemiz gerekeyu, bi telefon açabilir miyum?” derum.
c. Ben de derum ki, “Olur ama kizunu birakma karşiluğunda bu parayu aldiğuma dayir bi pirotokol yapalum. Sonra siz benu suçlarsinuz, neme lazim.”
d. Tarik abi ben bi diciturk teknisyeniyum. Bigün benum başima da celmişidu. Evine tamire gittiğum herifun biri beni biruyle kariştirdu galiba, “kizimun peşini birak” falan demiştu. Ben daha ne oliyor demeden, bi tomar para vermişidu adam bana, ne adami tanirum ne kizinu, ben de parayi alup gitmişidum. O yuzden ilk 3 şik ile ayni sayilmam di mi abi?




TESTİN DEĞERLENDİRMESİ


Şimdu, sirayla gonuşalum. A şikkunu işaretleyenler, karaktersiz deyuldur. B şikkunu işaretleyenler ise karaktersizdur (bozulmaca yok, siz işaretlemişsinuz). C şikkunu işaretleyenler ise karaktersizliklerinu pirotokole bağliyacak kadar salaktir ayni zamanda. D şikkunu işaretleyen bi adet okurimuz ise, bucün kendi işinu kurmuş bi vatandaşimizdur. E şikkunu işaretleyen arkadaşlarimuz varsa başka bi testi yapip yanlişlukla bu testin deyerlendirmesinu okuyordur, çünkü bu testte oyle bi şik yok. Benzer şekulde a a, b b, c c veya d d şikkunu işaretleyen arkadaşlarimuz varsa da onlarin karakter testunden önce şaşiluk testi yapmasu lazimdur.




Gördüğünuz cibi siz yuce toplumumizu yenuden aydinlattum. Neden? Çünku bu benim işum. Aydinlatmadan duramayrum. İşul işul karakterleri şimduden görmeye başladum bile. Artik gafalarda hiç bi soru işaretu galmamiştur herhalde.


Hepinuze aydinluk günler dilerum.
Tarik (Toplum Aydinlaticisu)
Fotoğraf: http://ndn.newsweek.com/media/25/71014_MoneyHappiness_vl-vertical.jpg

Dünyanın sen olmadan boşluk kalan yeri- FULYA

Zaman gelir, hayatın o deli ritmi içinde, durur ve düşünürsün. Yerini kaybetmiş ve dünya üzerine öylece savruluvermiş gibi duyarsın kendini. Ve sorarsın kendine; ait olmanın ne demek olduğunu, nasıl olduğunu ve bunu daha önce tüm huzuruyla yaşayıp yaşamadığını. Sonra alır başını gidersin. Bir huzur mekanı gerektir sana.
Dünyanın kıyısında duran birinin yerini bulması için bir deniz kıyısına ihtiyacı vardır, bilirsin. Ve yol seni götürür oraya. Serin bir yaz rüzgarında oturur da ayaklarında duyarsın suyun ferahlığını, bir balık sıçrar tam o anda, adını bilmediğin bir kuş öter belki çok uzaklarda bir yerde... Hayıflanırsın kendi kendine ve hayranlık duyarsın kuşların balıkların ve çiçeklerin adını bir çırpıda sayıp da doğayla öylesine bütün olanlara. Sığınır kalırsın o deniz kenarına. Ve beklersin. İstersin ki; bir yol açsın hayat sana ve işte tam orada, o deniz kenarında, dalgaların sesi söylesin sana, ait olduğun dünya parçasını... İstersin ki; sıçrayan balıkla balık, tepedeki kuşla kuş, su ile su ol... Su gibi ol...
Böyle başlar duracağın ve kalacağın yeri bilmek. O koca tabloda sana sunulan yeri keşfetmek. İşte o an farkedersin bunca yıl nerede durduysan eğreti nerede durduysan yabancı olduğunu. Ve ancak yerini bulduğunda, anlarsın o yabancı, eğreti duruşun yarattığı ve hep sebepsiz sandığın kederi. O yaşadığını sandığın yıllar boyu hep huzursuz bir ruh olarak dünya üzerinde gezinip durduğunu. Hayatın içine karışamadan kayıp gittiğini... Ve kederine gözle görünür bir sebep bulamamış olduğun takılır aklına. Aile vardır, ev vardır, okul vardır, sıra vardır, arkadaş vardır, sevgili vardır ve bir de o ucu bucağı olmayan, seni sarıp sarmalayan başından bir türlü atamadığın keder... Suçlamışsındır çoğu zaman kendini nankörlükle hatta. Öylece sürüklenip gitmişsindir hayatın ipinden tutunup ve ne zaman ayağa kalmaya, hayatın peşinden, kendi ayakların üzerinde yürümeye kalkışsan hızın yetmemiştir. İçinde seni tetikleyen güce kızmışsındır. Bacaklarındaki dermansızlığa kızmış da kızmışsıntır. Gözlerinin üzerinde ince bir tül gibi duran kedere kızmışsındır. Ama kalakalıvermişsindir öyle kabullenmiş ve teslim olmuş."Budur hayat" demişsindir "Bana bir tül ardından bakmayı layık görendir." Oysa güneş altında herşeyin bir vakti zamanı var demiştir biri sen bunu es geçmişsindir.
Ve sonra birşey olur. Durursun bir yerde. Hayatın ipini bırakıverirsin bir süre. Cesursundur artık dünyayı tanıyor, biliyorsundur. Ve işin tuhafı o ipin arkasından koşacak kuvveti duyuyorsundur bacaklarında. Daha da tuhafı ipin ucunu nerede bulacağını kestirecek kadar keskindir gözlerin. Ve mırıldanırsın kendi kendine "Bekle ve gör...Geleceğim." İz sürmeyi öğrenmişsindir artık. Hayat sana bir yer hazırlamıştır bunu da biliyorsundur. Ve o yeri bulup oraya sığınacaksındır. O zaman taşlar yerine oturacaktır. O zaman tablo tamamlanacaktır. Er ya da geç... Kararlıysan yerini bulmaya hayatın içindeki o küçük izleri takip ederek ilerleyeceksindir. Ve hayat, seni alıp incitmeden, nazikce bırakıverecektir dünyada, sen olmadan boşluk kalan yere. Çünkü hayat kararlı ruhları asla yarı yolda bırakmaz.
Ve şimdi hiç de aklında olmayan bir yerdesindir. Hayat göz açıp kapamanla atmıştır seni o yere de şaşıp kalmıştır yüreğin. Belki bir deniz kenarına belki de o su ferahlığını için için yaşatan bir kalbe... Ve artık biliyorsundur yerini. Senin yerin kendini su gibi hissettiğin yerdedir... Dünyanın, sen olmadan boşluk kalan yerinde...
Fotoğraf: Ara Güler

Tostu ben yaparım sevgilim- KEREM OĞUZ




Bir çok şeyi yapamayabilirim




Ama tostu ben yaparım sevgilim.



Önce ekmekleri kızartırım. İçlerinde peynir olmayacak. Az zeytinyağı sürerim ekmeklere. Kimse demedi mi sana, katı yağ ile güzel olmaz tost diye... İlle de zeytinyağı olacak. Ama az olacak. Zeytin genzini yakmayacak. Aman ha.



Tam o sırada hellimleri dilimleyip tavaya atarız. Yine az zeytinyağı. Ve hatta hellimlerin yanına kavrulmaları için ceviz de koyabiliriz. Sen hiç az yağda kavrulmuş sıcak ceviziçi yedin mi? Çok güzel olur bebişkom.



En son domatesler. Onlar ısınmayacak ama. Tostun içine koyacağım domates dilimlerini. Diri olacaklar. Pembe, eciç büçüş Çanakkele dometesi olsa ne ala. Yoksa da bebek domates en iyisi. Çünkü bebek domatesler kış boyu tadlarını korurlar. Domates kurusu olsa da çok yakışırdı ama, onun için aktara gitmek gerek. O zaman çok acıkırdık. Daha fazla acıkmayalım sevgilim.



Tostu ben yaparım, sen çayı demle sevgilim.



Ama önce gel seni bir öpeyim, öpeyim sevgilim...



K.



Beyin ve oksijen-MEHMET SAĞLAM

Sağlıklı, dinamik ve refah bir toplum olabilmenin ön şartı sağlıklı beyinlere sahip olmaktır.


İnsan vücudunu oluşturan trilyonlarca hücreden her biri kendi kendini sürekli yenilemektedir. Büyüyen saçlar ve tırnaklar, bu yenilenmenin en belirgin görüntüsüdürler. Oysa vücudumuzda mikro seviyede cereyan ettiği için göremediğimiz haftalık, aylık, mevsimlik ve hatta yıllık “tazelenmeler” oluşmaktadır. Ciğerler, kalp, mide, kemikler, ilikler ve pul pul dökülen deri gibi tüm bedenimiz, en geç 11 ay içinde tamamen değişmektedir. Yani bir yaş gününden diğerine kadar bedenimiz tamamen yenilenmektedir. Beyin hücreleri hariç... İşte bu konuda bilinçlenmenin hayati önemi vardır!




Beyindeki sinir hücreleri (nöronlar) yenilene­mezler; çünkü merkezi sinir sistemi ve beyin kendi kendini üretemez. Doğduğumuz günden, ölünceye kadar her gün yüzlerce nöron kaybederiz ve verine yenileri gelmez. Bu kayba rağmen beyin küçülmez. Çünkü sürekli dallanıp, budaklanır ve yeni nöron dalları (dend­ritler) oluşturur.




Beyin; hayata, 100 milyar gibi astronomik bir hücre sayısı ile başladığı için günlük hücre ölümleri önemli sayılmaz. Yılda 100 bin nöron kaybetse bile, bu, 100 yılda 10 milyon hücre eder ki beynin ancak on binde biri kadardır.




Minimal düzeydeki bu doğal beyin kaybı yanın­da, nöron imhalarına sebep olan başka etmenler de vardır. Bunlardan biri alkoldür. Bir duble rakı, bir bardak şarap veya bir şişe bira içindeki alkol, gün­lük doğal kaybın çok üstünde nöron ölümüne sebep olur. Bu da önemsiz görülebilir. Ama her gün 35 cl’lik bir şişe rakıyı mideye indiren bir insanın 50 yılda 200 milyondan fazla nöron kaybettiği göz önünde tutul­duğunda, alkolün ciddi sorunlar doğurabileceği orta­ya çıkar.


Uyuşturucu maddeler, eksoz gazları, sigara du­manı, çeşitli kimyasallar ve hava kirliliği gibi faktör­ler de hem sinir hücrelerini öldürürler, hem de nöron devrelerinin sıhhatli çalışmasını önlerler. Akciğerlerimize büyük bir keyifle çektiğimiz sigara dumanının muhtevasında 2 bin farklı madde olduğunu bilmek, bize bu konuda daha iyi bir fikir verebilir.




Nöron ölümlerinden daha önemlisi, mevcut hüc­relerin sağlıksız çalışmalarıdır. Beynin fonksiyonel bozukluğuna neden olan bir başka zararlı madde de cıva’dır. Bu maddenin henüz bilinmeyen bir neden­den dolayı beyne yerleşerek -özellikle çocuklarda- zekâ geriliğine yol açtığı görüşü bilim dünyasında bü­yük kabul görmüştür.




Cıva bizlere, diş doktorlarımız tarafından -iyi ni­yetle- enjekte edilmektedir. Çünkü dolgu maddesi olarak kullanılan “Amalgam” denen bileşik cıva içer­mektedir. Zamanla buharlaşıp, solunum yoluyla ka­na karışan ve beyne yerleşen bu zehrin dünyada mil­yonlarca insanı etkilediği ileri sürülmektedir. Bazı ülkeler Amalgam kullanımını yasaklamış ve bazıları da yasağı en kısa sürede uygulamak için karar almışlardır.




Bütün bunlardan daha önemlisi, hemen hemen herkesin gözünden kaçan bir başka faktördür:




OKSİJEN...


Her organ gibi beynin de enerjiye ihtiyacı vardır. Beyin bu enerjiyi, oksijenle glikozu yakarak elde eder. Diğer bütün organlardan daha çok çalıştığı ve daha karmaşık yapılı olduğu için de, daha fazla oksijene gereksinim duyar.




Beyin, vücudun sadece %2’si kadar bir ağırlığa sahip olduğu halde, kana karışan oksijenin % 20’sinden fazlasını kullanır. Yani payına düşmesi gereken ora­nın 10–12 katını...


Bu nedenle; aylarca aç, günlerce susuz kalabildi­ğimiz halde üç dakikadan fazla oksijensiz kalamayız. Demek ki beynin hayatiyeti için en önemli ihtiyaçlardan biri oksijendir. İşte bu gerçek ışığında ortaya çıkmış olan aşağı­daki varsayım üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gerekmektedir: “Günde ortalama 7–8 saat içine kapanarak uyu­duğumuz yatak odalarımızın yeterince havadar ol­maması, başımıza çok büyük işler açmaktadır.”




Soğuk havalarda ve özellikle kışın, birçoğumuz, yatak odalarımızın kapı ve pencerelerini sıkıca kapa­tarak uyuruz. Hatta bununla yetinmeyerek, cereyan yapmaması için, kapı ve pencere kenarlarını sünger­lerle ve bantlarla izole ederiz. Bu tutum, yatak odala­rımıza temiz hava ve oksijen girişini tamamen engeller.




3-4 saatlik bir uykudan sonra, soluduğumuz ha­vanın oksijen oranı iyice azalırken, karbondioksit oranı artar. Daha kötüsü, odada alevle yanan bir ısın­ma aleti varsa, bu oranlar daha kısa sürede olumsuz­laşarak değişir. Bu durum, başta beyin hücreleri olmak üzere, bütün organlarımızın biyolojik ve fizyolojik sağlığını kötü yönde etkiler.




Oksijen yetersizliğinin beyin sağlığını şöyle et­kilediği düşünülmektedir:. Günden güne zayıflayan nöronlar ölmektedir.
. Fizyolojik fonksiyonunu tam gösteremeyen nöronların yeni bağlantılar (dendritler) yapmaları ve elektriksel devreler oluşturmaları zorlaşmaktadır. Bu, çok önemli bir yetenek kaybıdır, çünkü geniş düşünebilme yeteneği, bu bağlantıların çokluğu ve işlekliği ile ilintilidir.




. İki hücrenin birleştiği yerdeki boşluk anlamına gelen sinapsların çalışma düzeni bozulduğu için, hücrelerarası haberleşmede aksaklıklar oluşmakta, bu yüzden nöron devreleri sağlıksız çalışmaktadır. Bu da kısa va­deli hafızada hissedilir bir tembelleşme oluşturmak­ta ve ezberleme yeteneğinin azalmasına neden ol­maktadır. (Bir toplumda “unuttum” sözcüğünün çok sık ara­lıklarla işitilmesi ve bunun çoğunluk tarafından ge­çerli bir mazeret sayılması, hafıza tembelliğinin en açık göstergesidir, denilebilir.)




. Ortaya dil (lisan) ile ilgili problemler çıkmak­tadır. Ve insanlar, anadillerini bile konuşurken uzun süre duraklamakta, “...ıı” yardımcı sesini sık sık kul­lanmakta, kekelemeye kadar varan dil sürçmeleri ser­gilemekte ve zihinsel blokajlar (filmin kopması) gibi geçici konuşma ve düşünme yeteneği kaybına uğra­maktadırlar.




Konuşma yeteneğindeki ulusal noksanlıkların eğitimle, yaşam biçimiyle ve ekonomik sorunlarla il­gisi olabileceği gibi, beyinsel fonksiyonların düzen­sizliği ile de yakın ilintisi vardır. Çünkü dil, beyin kabuğunun (korteks) solunda bulunan Broca ve Wernicke adlı bölgelerin diğer beyin bölgeleri ile olan işbirliğinin meyvesidir.




Bu iki bölge, sözcükleri kavramlaştırırlar, anlarlar ve anlamlandırırlar. Ayrıca, akciğerlerden üfle­nen havanın ses tellerini titreştirmesinden sonra olu­şan notaların anlaşılır kelimelere dönüşmelerini sağ­lamak için, gönderdikleri sinyallerle ağız ve gırtlak kaslarını gereken şekle sokarlar.




Ağız ve gırtlak kasları, bu milimetrik ve hassas hareketleri zamanında yapamıyorsa veya duraklama­larla yapıyorsa, sinyalleşmede bir aksaklık veya tem­belleşme var demektir. Bunda, oksijen yetersizliğinin rolü büyüktür.




. Düşünce tembelliği oluşmaktadır.
İnsan, konuşurken beyninin sadece Broca ve Wer­nicke bölgeleri aktif hale gelmez, sağ yarım kürede özcüklerin ifade ettiği kavramları hayal eden bölge de aktifleşir. Bu aktivitelerin zihinsel bitkinliğe yol açmaması ve uzun süre devam et­mesi için; nöron­ların sıhhatli, canlı ve dayanıklı olmaları gerekir. Ok­sijen eksikliği, nöronların giderek sağlıksız çalışmalarına ve ölmelerine etki eden sebeplerden birisi olarak kabul edilmektedir.



. Hafıza, düşünce ve dil tembelliği gibi zihinsel faaliyet düzensizlikleri yanında oksijen yetersizliğinin ne tür bedensel arızalara yol açtığı da ayrı bir araştırma konusudur. Yeri gelmişken burada bir başka önemli olguyu daha vurgulamak




Diğer hiçbir canlıda, insan beynindeki kadar ge­lişmemiş olan beyin kabuğu (korteks), bizlere insan sözcüğündeki anlamı kazandıran eşsiz bir beyin ta­bakasıdır.




Düşünsel yaşamımızı, kültürel yapımızı, uygarlığımızı, bilimsel ve teknolojik düzeyimizi ve en önem­lisi konuşup iletişim kurabilme yeteneğimizi bu tabakaya borçluyuz.




Korteksteki nöronların da bedenin diğer hücre­leri gibi günlük protein, vitamin ve minerallere ihti­yaçları vardır. Bunlarla beraber, kendi “santral”lerinde enerji üretebilmeleri için şeker ve oksijene büyük ihtiyaç duyarlar. Fakat beynin gereksinim duy­duğu bütün besin ve oksijenin tamamen karşılanması, onun sürekli mükemmel işleyeceği ve üstün isler ba­şarabileceği anlamına da gelmez.




Beyin sağlığının devamı için; onu zararlı gazlar­dan ve kimyasallardan iyi korumamız da hayati önem taşır. Özellikle; karbondioksit, karbonmonoksit, hava gazı, eksoz gazları, sigara dumanı, boya ve tiner bu­harları, asitler, keskin temizlik maddeleri, aşırı alkol, çay, kahve ve uyuşturucu maddelerle birlikte gerek­siz ilaç kullanımlarından uzak kalabilmek beyni sağ­lıklı tutabilmenin ön şartlarından biridir.




Bugün 70–80 yaşlarında hala üstün fikirler ve ya­pıtlar üreten insanlar varsa, onların beyin sağlıklarını korumada büyük ölçüde başarılı olduklarını söyleye­biliriz.

Alıntı: Mehmet Sağlam’ın “Beynin Kimliği” adlı kitabından...


Resim: http://www.alternatif-tip.net/hastaliklar/beyin_1.gif

Hız- NECDET REHAVET

"büyük kent insanının sık kullandığı uyuşturucularından biri de HIZ." der engin geçtan hayat isimli kitabında.


ki benim için iki ile çarpılmalıdır kanımca bu birim. nasıl ne zaman ne şekilde peydah oldu bilmiyorum ama kendimi bildim bileli yetişecek bir yerim olmasa da yapacağım işler, gideceğim yerler sanki üzerimde bir yükmüşcesine bir an önce onlardan kurtulmak istercesine neredeyse koşar adım hallederim dışardaki işlerimi.




bu bir hastalık mıdır bilmiyorum. fazla hatta çok fazla dakiğimdir aynı zamanda. randevularıma hep zamanından önce giderim. güzergahım üzerindeki tüm toplu taşım araçlarının saatlerini bilirim bu da bana zaman kazandırır vs. ama sadece o kadar. vakit nakittir sözü hoş bir sada imiş sadece baki kalan bu kubbede. tersi olsaydı zati "bil geyts"den zengindim şu an şu kubbede.




belki sırf bu hız nedeniyle çoğu zaman ineceğim zemin kat yerine bulunduğum katın numarasına basıyorum asansörde ama ilginçtir bugüne değin aracın geldiği istikamete alınmak üzere dolmuş parası uzatmadım ya da ters istikamete giden araca binmedim. lakin yine de ayda ortalama bir şemsiye kaybetmişliğimi (unutmuşluğumu) de itiraf etmeliyim bu hız yüzünden.




yine de bazen iyice yorulduğumda ya da geçtan'ın bu sözü aklıma geldiğinde bir yolunu bulup şehrin olağan akışının dışına atabildiğimde kendimi, yavaşlar dünya yıkılsa umursamaz bir halde etrafı, insanları, araçları, dükkanları seyrederek adeta yaşamı sindirerek yürürüm.




iyi geliyor.


tabi yürürseniz

Seagull- NİLGÜN

Eylül’den çok sarı yaza yakışan bir gece, çıt çıkmıyor sokaktan. Havada asılı kalmış bulut kümeleri bir yerlerden gelecek rüzgarı bekliyor özlemle.Balkondayım, başım duvarına yaslı , gözlerim gökyüzünde nedense dünyanın yükünü üzerimde hissediyorum! Ne sigara , ne bir içecek olmayan elim boş kalamıyor, duvarına hafif hafif vuruyor balkonun. Bakıyorum , beş parmağımı da açmışım dokunur gibi sever gibi vuruyorum beyaz plastik badanalı duvarın üzerine. Son zamanlarda derin düşünürken ve bir türlü yüzeye çıkamazken yaptığım bu yeni hareketi şaşkınlıkla fark ediyorum. Sessiz sorgulamaya başlarken zihnimde bir ışık yanıp sönüyor aslında serin duvara değil kendi iç iklimime dokunuyor, endişe duyan içimdeki beni sakinleştiriyorum belki de?...

Zamanı tutmuyorum zaten o tutulmuyor , çok ağır akıyor şimdilerde oysa ben çabucak geçsin istiyorum! Kalkıyorum odaya gidip başucumda yanan lambaya yaklaşıyorum elimde kitabım. Okuduğum satırlar kah gülümsetiyor kah düşündürüyor beni İstanbul’da bir günün içinde dönen, 15 kişilik romanı usulca kapatıp benim yaşadığım İstanbul’a dönüyorum. Gecenin karanlığında Eylül’e uymayan bir ağustos böceğinin cılız sesi yayılıyor pencereme doğru. Vaktin geçiyor, diyorum hafif gülümseyerek!...

Az sonra gelmeyeceğini! bildiğim uykunun kollarına kendimi bırakıyorum. Aklıma geliyor geçmişte aldığım bir eğitimden usta bir ses: ‘Huzur , dinginlik size ne söylüyor , nasıl bir resim bu ?’ Beyaz bir sayfanın üzerinde renkler ve sesler görmeye başlıyorum. Mavi dingin , usulca alttan alta oynayan suların üzerindeyim. Bir küçük sandal arkadan takma motoru var, seagull! –bunu derken kocaman bir gülümseme yayılıyor dudaklarıma- dümen elimde sessizliğin içinde bilmediğim bir yere doğru yöneliyorum. Bir kendimle ben! Öylece , mavi bir gök var üzerimde biliyorum, doğanın kendi içindeki ritmini bozmadan ilerliyorum. Daha önce hiç gelmediğim ama orada olduğunu bildiğim suyun kıyısındaki ahşap kulübenin küçük iskelesine yanaşıyorum. Şimdi o küçük hiç bilmediğim ama varlığından adım kadar emin olduğum kulübedeyim! Gün, ay , yıl, zaman yok burada . Sadece ben, üzerimde gök kubbe, yanı başım mavi bir su…Gözlerimi kapatıyorum , dışımdaki dünyanın bütün kiri, pası, acısı, özlemi, endişesi ………..giderek uzaklaşıyor! Dalıyorum…

Hafif serin bir rüzgar yüzüme değiyor, üzeri renkli fiyonklarla dolu ince polar battaniyeme iyice sarılıyorum… Gün , zaman geri gelmiş , sabah olmuş ve ben uyumuşum, belki de zamanın ötesin(d)e tatlı bir yolculuk yapmışım, kim bilir? …

Nilgün
17.09.2008

Seagull: (1) Martı; Benim için özel bir can. (2) Son derece sessiz çalışan, küçük teknelere dıştan takılan, görüntüsü zarif bir motor.

Fotoğraf: Salih Zeki Fazlıoğlu

Riyad'ın kızları- ÖZLEM AKAYDIN

* Aşkın ne denli tehlikeli olduğunu bilsem, aşık olmazdım.
Denizin ne denli tehlikeli olduğunu bilsem, yelken açmazdım,
Kendi sonumu bilsem, hiç başlamazdım.
Nizar Kabbani* (Kitaptan )

Giydikleri çarşafın renginden mi, yaşam koşullarının değişikliğinden mi bilinmez Orta doğu ve Arap ülkelerinde yaşayan kadınların hayatı batı kadınlarınınkinden daha farklıdır.

Hayatlarını, kanadı kırık bir kuş ürkekliği ile sürdürürler.

Oysa hayat devam eder olanca hızıyla ve bu kadınlar da bir yerlerden yakalamaya çalışırlar devam ettirmek zorunda oldukları hayatlarını.

Onların hayatlarında, eşlerine kayıtsız şartsız bağımlılık vardır, sokaklarda aynı giysiyi giyme zorunluluğu vardır ki bu, yerlere kadar uzanan bir çarşaf ve dünyaya küçük bir kafes ardından bakmasına sebep olan peçeden ibarettir. En ağır ceza recm vardır, eşlerinin diğer kadınlarına katlanma zorunluluğu vardır, bir erkek birkaç kadınla evlenebilir ve diledikleri anda bitiriverirler evliliklerini, kadın katlanmak zorundadır, onlar kadındırlar ve kadın her yerde kadındır.

Hayatın doğal akışı gereği Arap kadınları da aşık olurlar, mutlu olmak için çırpınırlar, güzel ve özel olmak olmak isterler, oysa küçük gibi görünen çok özel bir değere sahip değildirler. Ona sahip oldukları anda hayatları daha bir yaşanılası olacaktır.

Özgür değildir arap kadınları.

Raca el Sana daSuudi Arabistan’da yaşayan arap kadınlarından biri. Ülkesindeki kadınları anlatan çok hoş bir roman yazmış. Romanın adı Riyad’ın Kızları.

Riyad’ın Kızları, Raca el Sana’nın kaleminden Suudi Arabistan’ın Riyad kentinde yaşayan dört genç kadının hayatından kesitler sunuyor okurlarına. Bu kadınların toplum içindeki durumları, aşkları ve yaşadıklarını aktarıyor, gizli bir kapının açılması gibi.

Her ne kadar “ Sex and the City” dizisine benzetilip Suudi Arabistan’ da yasaklanmış olsa da kadınların hayatlarını ve özellikle aşklarını gün ışığına çıkarmaya gayret eden bir roman Riyad’ın Kızları. Türk okurlarla Doğan kitap tarafından, Deniz Başkaya’nın çevirisi ile buluşturulmuş.

Yazar bir de anlamlı bir not düşmüş romanının tanıtımını yaparken ; “ Umarım bu kitabı bitirdiğinizde şöyle dersiniz : - Evet öyle. Anlatılan çok muhafazakar bir İslam toplumu. Oradaki kadınlar erkek egemenliği altında yaşıyorlar. Ancak ümitleri, geleceğe yönelik planları, azimleri ve düşleri var. Tıpkı dünyanın diğer yerlerindeki kadınlar gibi onlar da sırılsıklam aşık oluyorlar, onların da aşkları tükeniyor.
Ve umarım, bu kadınların azar azar, emekleyerek kendi yollarını ki bu yol - Batı’yı takip eden yol değil- , dinlerine ve kültürlerine ait değerlerin iyi yönlerini koruyan ve reform yapmaya imkan verecek bir yol çizmeye gayret ettiklerini de görürsünüz.

Riyad’ın Kızları okunulması ve üzerinde düşünülmesi gereken bir roman.

"Gülpembe" ile yaşadığım özlem- TUĞBA

Geçen hafta, rüyamda gördüğümden bu yana sürekli seni düşünüyor, sabah olmasını istemiyorum, sadece rüyada yapabilme şansı bulduğum sohbetine doyabilme ümidiyle. Ne güzel konuşuyordun, ailemizin en yeni üyesi, Emre'yi kucağına verdiklerinde, babamın, amcamın, halalarımın, çocukluklarını, muzipliklerini anlattığın aile meclisinde.

Pastalar yeniyor, çay içiliyordu eski günlerdeki gibi. Yine hep birlikte, birinci katın salonuna doluşmuştuk etrafında toplanıp, anlattıklarını dinlerken. ''Tuğba nerdesin?'' diyen ses olmasa kimbilir ne sohbetler edecektik ama uyanmıştım işte, nerede olduğumu anlamaya çalışıp, ''Babaannem nerde, gitti mi'' ? derken.

Rüya mıydı yaşadığım güzellik, az önce karşımda oturan babaannem, nerede? Neden çağırdınız, bensiz olmaz mıydı çağırmanızı gerektiren durum ?,Hiç olmazsa biraz daha uyusam, biraz daha konuşabilseydim Babaanneciğimle ? Hem daha boynuna bile sarılamamıştım çayıni içsin diye beklerken. Yok işte, yok.

Çocukluğumdan itibaren en sevdiğim aile büyüğü, nasihatlarını dinlerken sıkılmadığım, annem babam olmadan gezmelere, tatillere gittiğim, yanındayken hiçbir şeyden korkmadığım, en özel insandın. Bayramlarda elini öptüğümde, en çok harçlık veren, iİlkokul dördüncü sınıfta pekiyi ile geçince daha erken denmesine rağmen söz verdiğin için ''Pinokyo'' marka mavi bisikleti hediye eden de sendin.

Canı sıkıldığında ona şarkılar söylerken, ''çok sevdiğim bir sanatçı vardı, Yelda Gürani adında.Gramafonda şarkılarını dinlerdim. Onun adını vermek istedim sana, olmadı ama müzik sevgisini vermişiz bu iyi olmuş diyerek, konservatuar sınavlarına girmeyi destekleyerek, mutlu eden çok sevdiğim büyüğüm. Ne kadar çok güzellik yasadık, ne kadar sıkıldık yolunda gitmeyen işlere.

Suratımı asıp yanına geldiğimde ''kim üzdü seni'' derken nasıl da güç alırdım varlığından, beni korumandan. Annem babam senin yanında bir şey demezlerdi ya bir yerlere giderken beni de götürmene, uçardım mutluluktan her defasında.

Sonra büyüyüp aşık olduğumda gözlerimdeki pırıltıyı, gözyaşlarımı gizleyerek, kimseyle paylaşmadığım ayrılık hüznünü ilk fark eden de sendin ''çok sessiz, bir sıkıntısı var ya hayırlısı'' diyerek anlatmamı beklerken.

24 Temmuz 2000 yılındaki dönüşü olmayan gidişinden beri öyle arıyorum ki seni. Ne anılar, ne şarkılar..Yıllar geçtikçe daha da büyüyor özlemin. Geçen gün, poz vermeyi sevmediğin için habersiz çekilen fotoğraflara bakarken, bir tanesinde yarı gülümseyen bir ifade gördüm. Hani hastaydın, herkes yanındaydı ve amcamın kızı yeni doğmuştu. Yüz ifadesi, iri gözleri, uzun kirpikleri, kalın kaşları ile ne kadar sana benziyordu Elif Mirza. Gülüyordun torununa bakarken.
Az önce radyoda, aklıma seni ve anılarımızı getiren Barış Manço'nun da babaannesi için bestelediği ''Gülpembe'' şarkısı vardı. Gözlerim nemlenerek eşlik ederken, seni son kez görmemi sağlayan arkadaşımı minnetle andım, ''iyi ki o hafta sonu erteleme yapmadan, Mersin'e gidip, babaannemi görmüşüm'' dedim. İyi ki görmüşüm son kez seni.

''Dudağımda son bir türkü Gülpembe/ Hala hep seni söyler/ seni çağırır gülpembe/ Gözlerimde son bir umut gülpembe/ hala hep seni arar seni bekler gülpembe............''
Babaanneciğim..Ellerini öpüp boynuna sarılamayacağım bir bayram daha yaklaşıyor. Gittiğinden bu yana eskisi kadar kalabalık değil bayramlar, eş dost sohbetleri. O o meşhur akşam yemekleri de azaldı.

Bayram yaklaşıyor babaannem ..Ellerini öpüp, boynuna sarılamayacağım bir bayram daha geliyor..Biliyorum yanımızda olacaksın göremesek, dizlerinin dibinde oturamasak ta..Sohbetlerimizde, geçmişi yad ettiğimiz güzel anılarda başrolü oynayacaksın.. Sevgiyle, hasretle anacağız seni ve dönüşü olmayan yere uğurladığımız sevdiklerimizi...

Bir yerlerden tebessüm edeceksin bizlere.. Seni çok sevdiğimizi bileceksin yine.. Seni çok özlediğimizi anlayacaksın sözlerimizden, gözlerimizden…

Babaanne..Babaanneciğim seni çok özledim..
.

Görüşme- YEŞİM ÖZDEMİR

Aralık duran dış kapıyı hafifçe iterek, ofisin bekleme salonu olarak düzenlenmiş bölüme girdim. Şimdiye kadar hiç bir ofiste, bu kadar büyük bir bekleme salonu görmemiştim doğrusu. Pembe ve gri tonlarda döşenmiş salonunun rahat koltuklarından birisine oturdum. Büyük pencerelerden gün ışığı içeri tatlı tatlı süzülüyordu. Işığın yumuşaklığı, bana aynalı cam kullanıldığını düşündürdü. Köşelerde yeşil ve büyük bitkiler, krom metal sehpaların üzerinde bazı gezi dergileri, duvarlarda da ülkelerin tatil tanıtımı olan posterler salona ferahlatıcı bir hava vermişti.


Bir takım insanlar, salona açılan kapıların önünde oldukça yoğun bir giriş-çıkış trafiği yaratacak şekilde telaş içinde koşuşturuyorlardı. Bankonun arkasında genç bir kadın sürekli çalmakta olan telefonları yanıtlamaktan dolayı yorgun düşmüş bir yüz ifadesiyle, kayıtsızca gelen geçeni seyrediyordu. Burası gerçekten de çok kalabalıktı!




Ortalık biraz sakinleşsin diye beklerken aslında bunun çok da mümkün olamayacağını fark ederek bankoya yaklaştım. Genç kadın az önceki kayıtsız bakışlarını bu sefer de üzerime yöneltmişti. Yüzümde tedirgin bir gülümsemeyle, sesimdeki pürüzü gidermek için hafifçe öksürdükten sonra lafa girdim:




- Merhaba...


- Hoş geldiniz… Nasıl yardımcı olabilirim?


- Şey… Ben Tanrı ile görüşmeye gelmiştim.


- Randevunuz var mıydı?


- Hayır yok! Ama siz benim geldiğimi söylerseniz sanırım kabul eder; adım Yeşim…


- Bakalım uygun mu?




Kadın, yanında duran telefonlardan birisiyle Tanrıyla, hemen karşısında olduğum halde benim bile duyamayacağım kadar alçak bir ses tonuyla konuştu. Ara sıra başını onaylarcasına sallıyordu. Konuşması bittiğinde bana şaşkın şaşkın bakarak:




- Gerçekten de çok şanslıymışsınız. Tanrı şu anda uygunmuş; sizi bekliyor… Koridorun en sonundaki kapı.


- Teşekkür ederim.




Kalabalığı yararak koridorun sonundaki kapıya kadar yürüyüp tam önünde durdum. Kapıyı çalmak için uygun bir yer arıyordum ama deri ve zımbalarla kaplanmış , ses geçirmez olarak tasarlanmış kapının neresini çalacağımı bir türlü kestirememiştim. Tam o sırada kapı açıldı …




Tanrı , tam karşımda bana gülümsüyordu:


- Hoş geldin! Orada dikilip durma; hadi içeri gel!




O kocaman kapı ihtişamla ardına kadar açıldı; artık Tanrı’nın ofisindeydim! Bir duvar boyunca yerden tavana kadar uzanan kütüphanede yüzlerce kitap diziliydi. Büyük cam masanın arkasındaki büyük koltuğuna otururken, bana da oturmam için büyük deri bir koltuk gösterdi. Eee ne de olsa Tanrı’ydı; koltuğunun, masasının bu kadar büyük olmasına niye bu kadar şaşırmıştım ki? Birbirimizi tartan gözlerle bir süre bakıştık.




Yaklaşık 45- 50 yaşlar arasında gibi görünüyordu. Kısacık kesilmiş gri kırçıllı saçları ve buz mavisi gözleri vardı. Sanırım o da kirli sakal modasını benimseyenlerdendi. Kot pantolon , beyaz keten bir gömlek ve siyah deri bir kemeriyle oldukça spor bir tarzı vardı. Koltuğunun sırt bölümünü arkaya doğru ittirip kendisini sallayarak konuşmaya başladı:




- Eveeet… Tekrar hoş geldin… Neden buradasın canım?


- Hoş buldum sağolun… Ama geliş nedenimi söylemeden önce size bunu vermek istiyorum.




O ana kadar nasıl olup da getirdiğimi tam da anlayamadığım bir kutuyu Tanrı’ya doğru uzattım.- Aaaa niye zahmet ettin tatlım? Hiç gerek yoktu!




- Olsun…Ağzımız tatlansın dedim…




Demek ki tatlı bir şeyler almışım. Oysa ki gereksiz kalori alınmasın diye hiç de adetim değildir gittiğim yere tatlı , börek götürmek.; çok tuhaf! Kendim bile farkında olmadan nasıl olduysa almışım işte... Ben bütün bunları düşünürken Tanrı, heyecanla kutuyu açtı ve gözleri parladı bir anda:


- Meyveli pasta haaa! Çok severim!


- Afiyet olsun.


- Şimdi gelelim neden burada olduğuna…


- Gelelim tabii…




Bir süre ne söyleyeceğimi toparlamak için duraksadım. Sonra en kararlı ses tonumla:




- Benim… Benim yaşamla ilgili şikayetlerim var. Yani ne bileyim… Hiç de beni kollamıyor sanki. Hangi dalı tutsam elimde kalıyor.




Tanrı, düşünceli bir yüz ifadesiyle beni dikkatle dinlerken çalan telefonla ikimiz birden irkildik. Kısa kurulmuş cümlelerle geçen bir görüşmenin sonunda telefonun ahizesini yerine koydu ve sıkıntılı bir sesle bana dönerek:




- Hayatım, sen şimdi burada beni bekle. Benim yan odada halletmem gereken bir konu var. Hemen geleceğim.




Başımı, söylediklerini anladığımı ve döndüğünde beni burada onu bekler bulacağını anlatır bir biçimde salladım. Tam kapıdan çıkmak üzereyken tekrar bana dönerek gülümseyerek göz kırptı:




- Keyfine bak!




Ben de ona gülümsedim. Bu rahat ve sakin odada olmanın keyfini çıkartmaktan başka işim yoktu artık. Oturduğum deri koltuğun pürüzsüz dokusunu okşayarak Tanrı’yı beklemeye koyuldum…




NOT: Anlattıklarım , yaklaşık 3 yıl önce görmüş olduğum bir rüyadan anımsayabildiklerimden ibarettir. Eksik olan yerler mutlaka vardır ama kurgu olsun diye eklediğim hiç bir diyalog yoktur. Canımın çok sıkkın olduğu ve zor günler geçirdiğim bir dönemde gördüğüm bu tuhaf rüyadan sonra, artık yaşamla ilgili çok da büyük şikayetlerim kalmadı aslına bakarsanız. Yarım yamalak da olsa Tanrı ile görüşmem işe yaradı sanırım;)


Resim: Michelangelo

14 Eylül 2008 Pazar

SERBEST RADİKALLER SAYI 21


***

Sen gitme küçük kız- FULYA

***

***

Erkek ruhunun kaba telleri- MEHMET SAĞLAM

***

Otuzbeş- NECDET REHAVET

***
***
***
***
***
***
NOT: yazılara ulaşmak için üzeriniklayınız.
Resim: Franz Von Stuck

Hamile misiniz, değil misiniz, nesiniz? FARUK SÜRENER

Çok deyerli arkadaşlarum. Dün akşam televizyonda bi şarki çaliyordu: “Her yer karanlik”. Dedum “Tarik, Tarik, yuce toplumin sağa mesaj ileteyi, git de aydinlat oni daa! Ne oyle 1 buçuk aydir yan gelip yataysun, ayip ayip” dedum kendi kendume. Sonra da “Hoop hoop benumle oyle ‘ayip mayip’ diye tersleyerek konişma, bozuşiruz haa!” diye sitem ettum kendume.

Neyse efendum, en son Yeşim Hanim’un bi yazisundan esinlenip da hamilelik uzerine yazmaya karar vermişidum. Acaba nasil anlaşilur? Ozellikle payan toplumumizun kanayan bir yarasidur bu.




Belirlu bi yaşa gelmiş, karşi cinsle belirlu bi ilişkiye girmiş ve girdiğu ilişkide belirlu bi yere gelmiş her payan arkadaşimizun kafasina takilan bi sori vardur, “Acaba hamile miyum, yoksa karnimdaki şişlik bira göbeği mi?”




İşte bu farkli alternatifler insanın kafasinu kariştirayi. İlaçla yapilan hamileluk testlerinde bazen yanilticu soniçlar alabilirsinuz. O nedenle aşağida son derece aydinlaticu bi test yazdum sizun içun. Sorilaru dikkatli yanitlayun ki, durup dururken hamile kalmayin.




HAMİLELİK TESTİ
SORU 1: Erkek misiniz, yoksa kadin mi?


YANIT :


a. Kadin


b. Erkek




SORU 2: En son ne zaman cinsel ilişkiye girdinuz?


YANIT:


a. Son dokuz ay içinde


b. Geçen yıl


c. Ah evladım, bende o kadar kafa kaldı mı ki! Ama galiba o sırada radyoda Münir Nurettin’in yeni bir bestesi çalıyordu.




SORU 3: Genellikle hangi korunma yöntemini kullanirsinuz?


YANIT:


a. “Hii geri çekilemedim canim pardon” yöntemi


b. Takvim Yöntemi (Yani seks yapmak yerune takvimdeki özlü sözler, tarihte bugün gibi köşeleri okuyarak vakit geçireysinuz)


c. Doğum kontrol hapı + Prezervatif + Spiral ile 3’ü birarada yöntemi (Ula bu kada savunma taktiğu İrak’un işgalinde bile uygulanmadi, abartmayin daa!)




SORU 4: Başinuz dönüp, mideniz bulanayi mi?


YANIT:


a. Biraz midem bulanıyor sabahları


b. Ohh, başımı döndürüyorsunuz Tarık Bey!


c. Benim sırtlarımda bir ağrı var, böyle ensemden başlıyor, aşağı kadar ağrıyor doktor bey!(Yaa kardeşum, yaa hep bir ağizdan konişmayun hanimlar. Yaa kimun ne dediğu belli olmuyor! Siz sadece sorima yanit verun daa!)


a. Evet


b. Hayır(Hah şoyle. Ne o oyle herkes bir ağizdan... Bu arada deminki laf arbedesi sirasunda şahsima asilan bi hanim sesi mi duydum, yoksa bana mi oyle geldi? Hayir merakimdan sorayrum, evli barkli adamim netucede)




SORU 5: En son olmaniz gereken reglinuz gecikti mu?


YANIT:


a. Aaa evet yaa! Nerden bildin!


b. Yoo adet olduğu zamanda adet yerini buldu.




SORU 6: Son zamanlarda karninuz sanki boyle yastik yutmuş cibu şişti mu?


a. Evet, aynen öyle, ama yastık da yutmadım, Hay Allah neden acaba?


b. Hayır. Sensin şişko bi kere! Ayol ben o kadar güzel bir kadınım ki beni bir gören dönüp bir daha bakar. Hıhh!




Şimdu bu testte “a” şikkunu işaretleyen bayanlara “hamile” diyebiliruz. Bu testin ilk sorisunu okumayip diğer sorilara geçen ve “a” şikkunu işaretleyen erkeklere de “psikolojik hamile” ya da kisaca “salak” diyebiliruz. Kardeşum daha en başindan yazmişum, bu hamileluk konisu hanimlarla ilcilidur diye. Ne diye girup testi işaretleysun. Hasta misun nesin yaa! (Ula haftalardir sinirum geçsin, sakinleşeyum de oyle yazayim diyordum ama giderayak gene sinirlendirduler daa)




Dediğim cibi hamile olduğunizu tespit ettum. Ama çocuk kiz mi erkek mi diye soracak olursaniz oni şimdiden bilemem. Önümüzdeki yillarda damadinuz olursa çocuk kiz demektir. Tersi olirsa erkek demektir. Yaa, insan damadi mu olacak, gelini mu olacak şimdiden bilemez, onin içun çocuk doğmadan once “bakalim.. kismet..” derler...




Hamile payanlar, taniduklarinuz size “Hamileluk sana yaramiş, yüzün aydinlanmiş” falan diyebilurler. Henüz toplumi aydinlatmak için ulaşamadiğum kişiler olabilir. Onlar aydinliğun kaynağinun ben olduğuni bilmedikleri için onlari suçlayamazsinuz, onlara kisaca “Tarik, Toplum Aydinlaticisu” deyip geçebilirsinuz.


Hoşçakalun daa!


Tarik (Toplum Aydinlaticisu)


Sen gitme küçük kız- FULYA

Ve böyle zamanların vardır artık. Yanıldığın ve çok çok yandığın zamanlar... Küfürleri peş peşe sıraladığın zamanlar... Lanetleri bir ipek bluz gibi giyindiğin zamanlar... İçinin çatladığı zamanlar... Dünya üzerinde yaşamış ve yaşayacak olanın tattığı ve tadacağı kederli zamanlar... Dünyanın bir alev topu gibi üzerine geldiği zamanlar... Senin kaçamadığın zamanlar... Beklemediğin ve hiç de hazır olmadığın bir anda düşen bir yıldırım gibi seni şaşkına çeviren zamanların vardır. Dünyanın her köşesinden insanlığın acısının ve kederinin pis bir çamur gibi yüzüne sıçradığı zamanlar... Küçük çocukların cesetlerini gördüğün zamanlar... Haykıran kadınların seslerinin kulağında çınladığı zamanlar... Açlıktan kemiklerini birbirine geçmiş insanların üzerindeki kara sineklere dalıp gittiğin karanlık zamanlar... İnsan olmaktan binlerce kez utandığın ve ağlayamadığın zamanlar... Vardır. Ve olacaktır da...


Zordur ayakta durmak bazen. Dünya böyle kapkara bir kabus gibi üzerine gelirken kırık bir omurga ile yol almaya çalışmak gibidir yaşamak. Her gün bir parçanı dünyanın o yutan çukuruna atmaktır varolmak. Ve hergün birşeyleri, birilerini, çaresizce insanlığını uğurlamaktır ömür. Alnındaki çizgiler gün günden artmaya başlayınca, bilirsin ki, dünya tüm bunlar üzerine kurulu. Ve Dünya en çok da senden gidenler ve senin gittiklerin üzerine kurulu. Bilirsin bunu. Zamanla...




Ve şimdi içimden birşeyler gidiyor. Ah o kırık kalpli çocuk... Saçlarını savura savura gidiyor içimden. Eteklerinde hala oyun izleri. Bakışlarında mavi mavi umutları alıp gidiyor içimden. Ah o güzeller güzeli tatlı çocuk, kalbimin en güzel yeri. Masumiyetin gülüşü, hayata, adalete, barışa, kardeşliğe ve dünyaya inanan son parçam benim. Gidiyor. Bir el bile sallamadan öyle küskün, öyle yanmış elleri. Gidiyor.




Gitme ah çocuk gitme, benim en güzel parçam, hayata inancım, dünyaya güvenim gitme. Hani kopmaz bağlarla bağlıydın kalbime a çocuk. Hani o bağın adı umuttu. Hani yazmıştık o duvarlara "Dünya bir gün yaşanacak bir yer olacak" diye umutla ve parlayan gözlerle. Gitme be çocuk. İçi boş bir çuvala çevirme beni.




Küsme bana güzel çocuk. Seni daha iyi hazırlamalıydım biliyorum. Dünyanın hep güzelliklerini değil en kara yüzünü de göstermeliydim sana. İncinirsin sandım, cesaretini yitirirsin sandım. Oysa bilmeliydim ki savaşman gereken düşmanı, tüm bu pisliğini dünyanın tanımadan, kalkansız kalırsın karşısında. Oysa bilmeliydim ki; yalanı tanımadan gerçeği, korkuyu tanımadan cesareti, iki yüzlülüğü tanımadan dürüstlüğü, çamuru tanımadan duruluğu bilemezdin. Ve savunamazdın inançlarını. Tüm bu pisliklere böyle şaşıp kalmazdın. Tüm cesaretini kaybedip küsmezdin böyle. Oysa şimdi tüm inançlarımı alarak gidiyorsun benden. Bilemedim. Oysa küçük bir çocuktun sen. Eteklerinde hala oyun izleri...




Gitme a çocuk, benim en güzel, en kırık parçam. İnancı üzerine gölgeler düşmüş küçük prensesim... Bunca zaman özenle sakladığım kimselere göstermediğim o küçük kız, gitme. Sen gidersen ben tek başıma böyle inanmaktan vazgeçmiş ve böyle uzak hayata, insanlara nasıl dururum ayakta.




Bilmez misin küçük kız, her gidiş gitmek değildir aslında. Gitmek daha çok kalmaktır. Bilirim küseceksin bana bir zaman. Saklanacaksın kalbimin en kuytu yerinde. Ve beni senden, dünyaya ve hayata inanmaktan, hala masum birşeyler olabileceğine inanmaktan mahrum bırakacaksın. Ve bir gün, ışıltılı bir günde yine en güzel halinle gülümseyeceksin bana aynadan. O zaman tüm olacağım... İnancımla, umudumla tüm olacağım...




Ve dünya, inanmak ve umut etmek üzerine olacak yeniden. İşte o zaman öğrenerek geri dönmüş olacaksın bana. Cesurca ve bilerek, umutla ve korkmadan, ağlayarak ve gülerek yeniden çıkacağız ortaya ve boyumuza bakmadan, bir nokta olduğumuzu unutarak yeniden, yeniden, yeniden ve ölene dek savaşacağız tüm dünyanın pisliğiyle, kiriyle, pasıyla ve çamuruyla. Seni bekleyeceğim küçük kız... Umutla ve cesurca yeniden dönüşünü bekleyeceğim. Şimdi biraz uyu... Geri geleceksin. Biliyorum...






Dilenci Vapuru: Çapkın kaptan- KEREM OĞUZ

Sana söylüyorum uzaktan bana doğru el sallayan kız. Hani ben tam köşeyi dönüp ve reks sinamasının sokağına girdiğimde, sinemanın önünde bekleyen sen, beni gördüğünde sevinçle zıplayıp bana el salladın ya. İşte o an ben bir panik oldum, bir heyecanlandım sana anlatamam. Güzel bir kızdın çünkü, çok güzel bir kızdın ve ben seni tanımıyordum. O kısacık an içinde, sen bana, ben de sana yavaş yavaş yürürken beynimi haşat ettim seni nereden tanıdığımı bulabilmek için. Eskiden çirkin olan ve bana aşık olan ve fakat benim sana yüz vermediğim, hatırlamaya bile değmez bulduğum bir kız olman için ne dualar ettim. Ve sen aradan geçen yıllara rağmen güzelleşmiş ama bana olan aşkını hiç kaybetmemiş olmalıydın.


İşte sana doğru yürüyordum, bir kaç adım akalmıştı. Yüzümdeki ifade seni tanımmış gibi yapan ama kafanın karışıklığını da vitrine koyan saçma, güvenilmez, kısacası eşek g.tü gibi bir ifadeydi biliyordum. Biliyordum ama buna mani olamıyordum. Hele ki tam sarılacağız derken sen beni geçip arkamdan gelen zibidiye sarıldın ya, işte o anda suratım yarı felçli, yumruk yemiş de dişleri kırılmış, eşekten kafa üstü düşmüş falan gbi, çok aptal, pek bir acınası hale büründü be güzelim. Tek teselliyi senin şaşı olduğunu düşünmekte buldum. Şaşı seni...




***
Sevgilim sana çizkeyk tarifi gönderiyorum. Sen yapmazsan yapacak başkasını bulurum demek isterdim ama bunun nasıl zavallı bir yalan olduğumu ikimizde biliyoruz sanırım. O sebeple, eğer bana bu kekten yapmazsan çok fena üzülürüm, dünyaya küserim. Ne senle ne de başkası ile konuşurum bir süre.


DAMLA SAKIZLI CHEESECAKE


krema için
200 gr Sakız reçeli
1 paket krema (200 ml)
Damla sakızı
2 yumurta
2 kaşık şeker
3 kaşık tepeleme un
600 gr labne peyniri


Biskuvi için
4 su bardağı su
3 kaşık (tepeleme) şeker
4 kaşık dolusu sakız reçeli
1 paket krema
Dövülmüş damla sakızı (3 tane)
UnToz maya (hamur kabartma tozu)
Dr Oetker olabilir(piştikten sonra)
Küçük paket tereyağı (100 gr tereyağı)




***
Çok güzel gülüşü olan dvd ci kız. Sana söylüyorum. Bu kadar güzel gülünür mü lan şerefsiz. Senin yüzünden tüm parayı filme verir oldum. Sırf seni daha sık göreyim diye. Aldığım filimler ile de hava yapmak istiyorum sana bak nasıl güzel bir film zevkim var diye. Önce araştırma yapıp öyle geliyorum. Sorduğum film çıkmazsa üzülmüş gibi yapıyorum ama aslında seviniyorum da. Bak ne kadar da titiz, sanatsever bir kimseyim, aradığım filmleri ne zor buluyorum mesajı veriyorum sana. Ben veriyorum da sen alıyor musun bakalım o mesajı? Kimse gibi değilim demek istiyorum ama sen belki herkes gibi olan birisini tercih edersin? Aslında ben herkes gibiyim ama neden başkalarına benzemem mesajı vermek istiyorum? Çok güzel gülen kız? Ben çok mu mal bir kimseyim? Bu mudur sorun? Fark ettin mi lan mal olduğumu kitapsız? Fark ettin değil mi lan? Belki mal seviyorsundur, buna güvenip uyuyım mı geceleri? Yarın gelip de Rambo 4'ü mü sorsam sana? Öylesi daha mı iyi? Galiba daha iyi. Çok güzel gülen kız. Dvd ci kız. Sana bir şiir yazmak gerekirdi. Ama yazamadım.

***
Doğru duydun sevgilim, dört nala geliyorum. Fakat beyaz bir atım yok benim... Hatta dürüst olayım hadi, bir atım bile yok. Nalları idareten çakılmış, tek sermayesi güzel gözleri olan romantik bir eşeğim ben. Seni seven bir eşek.
K.
Fotoğraf: http://franklin.thefuntimesguide.com/images/blogs/strawberry-cheesecake.jpg

Erkek ruhunun kaba telleri- MEHMET SAĞLAM

Ece Temelkuran bugünkü Milliyet’te şöyle diyor: “Kürt illerinde eğer iki erkek kavga eder ve kavga tehlikeli olmaya başlarsa ortaya bir kadın atılır. Adamların ortasında durup tülbendini yere çalar. Bu, kavga bitti demektir. Kadın barış için onurunu ortaya koymuştur ve bu ‘ağırlıktan’ sonra artık herkes susmak zorundadır.”

Mevlana değilim; her insanı eşit oranda sevmem, sevemem. Herkese -kadın veya erkek fark etmez- insanî özellikleri kadar değer gösterir, edindiği evrensel değerler kadar kıymet veririm. Fakat nefret etmem, etmekten sakınırım.

Nefret, sevgi-saygı atmosferini ortadan kaldırır, toplumsal barışı zedeler, ruhsal kimyamızı bozar. Ancak, geçen haftadan bu yana, ruh tellerimdeki titreşimlerden anlıyorum ki, içimdeki sevgi-saygı tarlasına düşen bir nefret tohumu baharla birlikte filizlenecek gibi...

O tohumun hangi zehirli filizi gövereceğini bu sabah buldum; politikacılardan nefret ağacı... Görüyorsunuz değil mi, nasıl da kıyasıya çekişiyorlar! Birbirlerine tüm dünyanın gözü önünde nasıl da etmedik hakaret bırakmıyorlar! Yüz ifadelerine bakıyor musunuz; nasıl da kin ve nefret saçıyorlar, acı acı, katı katı, düşmanca bakıyorlar birbirlerine!

Erkeksi mantığın çelikten zırhına bürünmüş, nasıl da dinamitliyorlar toplumsal kardeşliğimizi, ulusal bütünlüğümüzü... Bu ülkeyi ve bu milleti ileriye, daha ileriye ve refaha götürmeye söz vermiş bu insanlar, bizi birbirimizden nasıl da nefret ettiriyorlar, bakar mısınız?..

Para ve/ya güç delisi bu insanların (lideri, bakanı, milletvekili, parti başkanı ve aktif parti taraftarı dâhil) bakınız nasıl da gözleri dönmüş, ruhları kararmış!.. Karşı tarafa ne bulduysa fırlatmaktan başka bir seçeneği ve yeteneği kalmamış bu erkeksi siyasilerin, bakınız nasıl da yaratıcılıkları tükenmiş, vizyonları sıfırlanmış, görünüz...

Ve ezici çoğunluğu erkek, sevgi-saygı fukarası, vakti geçmiş Aristo mantığı kurbanı ve böylesine gözü dönmüş insanların sözüne veya sözde liderliğine kanıp onların arkasında saf tutan koca koca insanlar... Akademisyeni, sanatçısı, yazarı, gazetecisi, televizyoncusu, din adamı, şakşakçısı...

Hepsi, ama hepsi bizi bir iç savaşa götürdüklerini bile bile, hepsi aynı geminin yolcuları olduğumuzu gördükleri hâlde, o kahrolası katı mantıklarından sıyrılamayan ve böylece dümeni provokatörlere teslim etmiş “zavallı” erkekler bunlar...

Analar, bacılar... Sizin ince telli kadın ruhunuza sesleniyorum:

Sizler kadınsınız, anasınız, bu kaba saba herifleri sizler dünyaya getirdiniz. Şimdi bir iç savaş çıkartıp yine en çok sizin anaç yüreğinizi yakacaklar. Durdurun onları... Bu kez izin vermeyin... Bir kez daha onlar birbirlerini öldürmeye başlamadan önce, bir kez daha bir askeri darbe yemeden önce ve bir kez daha 30 yıl geride kalmadan önce lütfen durdurun oğullarınızı ve onlara özenen erkeksi kızlarınızı...

Nasıl mı?.. Ece Temelkuran yazmış işte: “İki erkek kavga eder ve kavga tehlikeli olmaya başlarsa ortaya bir kadın atılır, adamların ortasında durup tülbendini yere çalar ve kavgayı bitirir.” Koyun ağırlığınızı... Çıkın medyanın karşısına, çakın tülbendinizi veya türbanınızı yere! Bu iş buraya kadar deyin, bitirin bu kavgayı!

Bitirin ki, bunca pervasız “babayiğit”, anayiğitlik nedir, karındaş olmak, aynı topraklarda vatandaş olmak nedir, görsünler!..

Mozaik: Bedri Rahmi Eyüboğlu

Otuzbeş- NECDET REHAVET

carrefour’dayım.

soyunma kabininde “sivitşört” deniyorum.
saydım tam beş tane ayna var içerde.
her açıdan üzerinde görebiliyorsun giysiyi. yandan önden arkadan ve de profilden bakarken kendime

- fakat o da ne?

yukarılarda bir yerde başka bir şey dikkatimi çekti. saçlar iyice seyrelmiş, kenarlara birkaç da kır düşmüş. tuhaf oldum yahu. hayır kel kalma korkusu değil. hem zaten bi on sene daha idare eder beni bu ince telli saçlar(!)

insanlar doğar, büyür nihayet ölürler ya. peki bu arada ne yaparlar? önemli olan buydu. tam bir ay sonra otuzdörde veda edip otuzbeşe merhaba diyecekken otuzdört senelik yaşam diliminde yaptıklarım saçlarımı dökmeye ve ağartmaya değmiş miydi acaba?

aynadaki bana bakıyordum ve geçmişim geçiyordu gözüm önünden sanki bir film şeridi gibi. kaç dakika öyle kaldım farkında değilim. girişteki elbise alarmı çalmasa kimbilir daha kaç dakika kalacaktım orada. kısa ama uzun yolculuktu geçmişe yapılan! geri getiremeyeceğim geçmişime.

sonra tam ayrılmak üzere iken denediğim tişörtün üzerindeki tarih dikkatimi çekti. reyonda bakarken farketmemişim. 1971 yazıyordu. doğum tarihim. az önce aynadaki yüzleşmenin de verdiği etkiyle olsa gerek cahit sıtkı geldi hemen aklıma.sonra şiiri.

yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
dante gibi ortasındayız ömrün.
delikanlı çağımızdaki cevher,
yalvarmak, yakarmak nafile bugün...

dediği şiiri hani.
ama üstadın çok iyimser tahmin yapıp kırkaltı yaşında hayata gözlerini kapadığı geldi daha sonra hatırıma. hemen peşinden de trt’nin muhteşem dizilerinden yeditepe istanbul’daki yusuf karakterinin dillendirdiği o unutulmaz replik :

“adım yusuf, otuzbeş yaşındayım. daha hiç birşey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın.o yüzden kenarındayım”

evet hiç bir şey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın.kenarındayım o yüzden.hem de tam kenarında!
not : işbu yazı 27.09.2006 tarihinde klavyeye alınmıştır.

Cumhurbaşkanı eşleri- ÖZLEM AKAYDIN

Özenle, emek verilerek hazırlanan kitaplar vardır.
Sayfaları çevrildikçe her sayfada verilen emeği ayrı ayrı görmek mümkündür.
Üzerinden zaman geçse de unutulmayacak ve kitaplıklarda yerlerini her daim koruyacak, okudukça başkalarına önerilecek kitaplardır onlar.
Geçen yıl, tam da cumhurbaşkanı seçimlerinden önce piyasaya çıkan ve üzerinden zaman geçtiği halde geriye dönüp tekrar okumaktan vazgeçemediğim, Ayça Atikoğlu’na ait Cumhurbaşkanı Eşleri adlı kitap da bunlardan biri.
Ayça Atikoğlu kitabı hazırlarken 5 yıl gibi bir süre geçirmiş. Cumhurbaşkanı eşleriyle ilgili detaylı bir araştırma yapmış.Türkiye'nin ve o dönemlerde tüm dünyanın gözünün üzerinde olduğu Latife Hanım'dan başlayarak günümüze kadar uzanan yelpazede cumhurbaşkanı eşlerini incelemiş, hepsiyle ilgili ince ayrıntıları almış kitabına ve ortaya cumhuriyet tarihimizle ilgili belgesel tadında bir eser çıkmış.
Kitabı okurken cumhurbaşkanı eşleri olarak Çankaya Köşkü'nde birbirinden farklı kadın profilleri gözlemlemek mümkün. Eşlerinin yanında sessizce protokolde yer alan kadınların aslında ne kadar da güçlü kişilikler sergilediklerini görüp hayranlık duymamak elde değil.
Kitapta etkilendiğim anılardan birkaçı şöyle:
- Üçüncü cumhurbaşkanımız Celal Bayar'ın eşi Reşide Bayar Yunan kral ve kraliçesini karşılamaya gitmeyerek eşini yalnız bırakmış. Yakınları Yunanlılar tarafından öldürülen Reşide Bayar : '' Düne kadar düşman olduklarımla dost olamam''. diyerek kendince haklı gerekçesini de belirtmiş.
- Dördüncü Cumhurbaşkanımız Cemal Gürsel'in eşi Melahat Hanım yemek yapmayı çok severmiş. Köşkün mutfağını da, alışveriş düzenini de baştan aşağı değiştirmiş.
- Süleyman Demirel'in cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde eve geç bir zamanda gelmesi sonucu Nazmiye Hanım kendisini eve almamış.
- Yedinci Cumhurbaşkanımız Fahri Korutürk'ün eşi Emel Hanım, sanata düşkünlüğü ile tanınan bir cumhurbaşkanı eşiymiş. Bir işkencehaneyi sanat galerisine dönüştürmüş. Karı koca Korutürkler de Çankaya Köşkü'nde oldukça mütevazı bir hayat sürmüşler. İki tane oğulları olduğu halde çocuklarıyla hiç gündeme gelmemişler.
- Mevhibe Hanım, Deniz Gezmiş'in annesi ve kardeşlerinin kendisini ziyaret etmelerinden sonra İsmet İnönü'ye '' Paşa'cığım bu çocukları asmasınlar'' diye yalvarmış.
Kitabı okurken herkesin daha da farklı konular gözlemleyeceğine, yakın tarihimize yolculuk yapıp, Çankaya Köşkü’nün muhtelif zamanlardaki ev sahiplerine yakından tanıklık yapacaklarına inanıyorum.

Bir Feysbuk Yazısı: "Serdar is bağlasan durmaz." SERDAR ÖZDEMİR

Baktım profilime(serdar looked his own profile), karmakarışık olmuş ortalık… Ne kadar request varsa hepsine confirm demişim… Kimseyi ignore edemiyorum işte, hayatta da böyle… Bir yığın ne işe yaradığını anlamadığım application kaplamış ortalığı… Süper volum ile fan volum(bunların birbirinden ne farkı var yahu), tekrar gelen mesajlarla dolmuş… Nasıl dağıtıyorsam evi, burayı da o hale getirmişim… Eve temizlikçi kadın alıyoruz hiç değilse… Burada o da yok, kim ayıklayacak ki şimdi bunları… Sorup araştırsak, bi hayd storici ile, remuv bakscı var mıdır ki, versem şifreyi falan…

Gizlilik diye bir şey nasıl olsa yok burada… Bir de benim gibi toplamıyorsan ortalığı hangi saatte işten kaytardığını ayna gibi görüyor herkes… Yarın öbür gün başhekim gelip, “ooo serdarcım mesainin en cim cimli yerinde çelınçlamıssın muvi kuizi, haberi geldi benim sayfaya” dese, iyi puan alsan muvi kuizden kaç yazar…

Feysbuk’a Türkçe dil desteği eklensin diye çalışan bir gruptan çağrı gelmiş… “Hah bir bu eksikti...”dedim… Baktım grubun amacını “Türkçe’nin tüm dünyada uluslar arası bir dil olarak kabul görmesi” yazmışlar… Ne yüce bir amaç… İyi de grubun kurucusunun ismi "simurg" Nasıl olacak… Takma adlar İngilizce(ya da her neyse), yazışırken ok ler, bye lar havada uçuşuyor sonra feysbuk Türkçe olsun… Şuna, “abi, ingilizce bilmiyoruz zor oluyo ortama hakim olmak...” desen, “sen at biz yeriz nasıl olsa” diye, sinire kesmeyiz burada…

Zaten dağınıklığımı toplayamıyorum… Babamın bir lafı var; bir şeyden iyice soğuyunca “sıtkım sıyrıldı” der… Benim ki de o hesap…

Bir süre kovalatan bir şey burası kendini malumunuz… Eski arkadaşlar falan, iyi geliyor tabii ki… Ama kardeşim kötüye kullanıma o denli alışmışız ki… Bir 'hurraa mekanizması' var biz de… 'Yeni Gelin Sendromu' da denen şey… Daha ekonomik kullanımı da vardır mutlak… Becerebileni kutlarım yine de… Ama ne gerek var sorusunu sormak lazım… Ben sorduğumda, “sevdiklerimle iletişmek için illa interneti kullanacaksam elektronik posta var işte, o yeter” diyorum…

Dünyanın düzeninden laf açılınca; “amanııınnn matrix de yasatıyolaaa biziii” diye dövünüp, ondan sonra ne kadar sanal diyar varsa hepsine balıklama dalıyoruz… Matrix içinde matrix işte burası da…

İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite arkadaşlarım, yıllar sonra birbirimizi bulduklarım, can dostlarım, canım akrabalarım, top firendslerim, “ulan bu adamı hiç sevmezdim ama ekliyim listem kabarık görünsün” diyenler, ekledikten sonra selamı sabahı kesenler, rakı sofrası arkadaşlarım(özellikle dansöz gönderenler), süper voluma grafiti çiziktirenler, riıl ve dahi grovin giftleri ile, çatlayan yumurtaları ile beni sevindirenler, kahve falıma bakanlar(ben bakınca acılı ezme gibi bir şey görüyorum), profilimi dantelle süsleyenler, netwörk kardeşlerim, hepinizi canı gönülden kucaklıyorum(hug değil gerçek)…

İzmir'i yaşamak, 9 Eylül sabahında- TUĞBA

İzmir..izmir sevgim..İzmir özlemim..Öyle bir sevdadır ki, ne anlattıklarım yeterli gelir ne de yazdıklarım..İmbat’a, maviliklere.. Karşıyaka’ya, Bornova’ya.. Kağıt helva, lokma, kumru’ya doyamam hiçbir zaman. Güzel, çağdaş insanların dik duruşlarına, İzmir’e sahip çıkmalarına hayran olur gurur duyarım daima.


9 Eylül’lerdeki heyecanım hep farklı, hep coşkulu, hep gururludur. Günün ilk saatlerinden gecenin finaline, yerinde izleyemediğim mutlu paylaşımlardan kelimeler, cümlelerle ifade etmeye çalıştığım hislerime hep aynı mutluluk, gurur, geleceğe dair umut..




Gün marşlar, şarkılar, türkülerle başlar..Tıpkı geçen yıl, bir önceki yıl,daha daha önceki yıllar gibi..




Muzaffer Sarısözen'in duygu dolu ''İzmir'in Kavakları''türküsünden, bağımsızlığın sembolü olan ve Mustafa Nermi'nin sözlerini yazdığı ''İzmir Marşı''na.. Haluk Levent ve Ege'nin ''İzmir''inden Ali Kocatepe'nin Kordonboyu Faytonları'na, ''Şu İzmir'den nar gelir'' diyen Ahmet Yamacı'dan , Sezen Aksu'nun sözleriyle ''İzmir Yanıyor'' diyen Ferhat Göçer'e...dilimden düşmez düşüremem İzmir’le ilgili nağmeleri.




Demiştim ya farklıdır her 9 Eylül’ün yaşattığı bir önceki yıldan diye. İzmir dolarım, izmir'i yaşarım, izmir'le coşarım. 9 Eylül'dendir, bu özlem, bu duygusallık.. Türkünün biri biterken diğerini söylemeye başlarım. 9 Eylül’dür bunların da nedeni.




9 Eylül 2008…Bağımsızlığın 86. yılı Kutlu Olsun İzmir'ime, İzmir'liye, Tüm Türkiye'ye..




Selam gönderirim izmir sevgisiyle yolcu ettiklerimize..Sevgiyle..Saygıyla..Selam olsun Tanju Okan'a, Attila İlhan'a..Selam olsun İzmir'e doyamayan, İzmir'linin unutamadığı Ahmet Piriştina'ya..




Dinmeyen özlem, saygı ve minnetle anıyorum, anıyoruz Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK ve aziz şehitlerimizi..9 Eylül 2008 sabahında da.








Umutlu yarınlar iftiharla sunar- ÜÇ NOKTA

Sevgili Hayatım,
Koşar adım ortasına doğru yaklaştığım maratonum, hüznün sürek avıyla ensemde bittiği kovalamacam, iyi ve kötünün az çok rengini belli ettiği ama sonunu daha kestiremediğim öyküm, yazı baharına sulu sepken sevinç, güzü kışına üşüten ayrılıklar düşen melodramım, renkli hikâye kitabım…
Nasılsın?




Bilirsin, Eylül geldi mi, yeşili uçmuş kuru dal gibi savrulurum. Tiril tiril etekleri uçuşarak ayartan Haziran, ter içinde sırılsıklam öpüştüğüm Temmuz, dolunay geceleriyle koynuna girdiğim Ağustos alır başını gider.
Kalır elimde bir kuş ölüsü gibi yitik şairlerin boz bulanık dizeleri…İç ederim kederime artık kanatlanmayacak o sözcükleri…
Doğdum ya!



Hiç şaşmaz yağmur yıkar sokakları. Havada güz, havada ürperen ten kokusu, havada günbegün eksilen bir sıcaklık…
Ve zaman, o ele avuca sığmaz hergele, büyümeye ayak direrken provasız giydirip durur bol gelen hüzünleri üstüme. Olsun, seneye de giyerim diye herhalde. Bakıyorum yüzüme, gözüme. Eğreti duruyor, yakıştıramıyorum eskisi gibi kendime.
Neyse ki biliyorum artık, istenirse bulunuyor tarumar bahçede bile bir hercai menekşe.
Ama niyeyse bazı çiçekler hiç sürgün vermiyor toprağımda. Aşka sürgünüm ben hâlâ.
Sevgili Hayatım,
Bazen taşlı yollarla bezeli ahşap evlerin çıkmaz sokaklarında unut istiyorum beni. Delişmen sarmaşık gibi sarılayım yollara ve sana. Gün yüzü gören çiçeklerin kokusuyla sarhoş, patika yolların kuytularında çağıl çağıl akan su sesiyle berduş olayım. Ermiş bir ağacın gövdesine yaslanayım da öyle geçsin uyur uyanık günler, haftalar…
Ne zaman çalınacak ömrümün bitiş düdüğü? Bu düşe kalka, güle ağlaya süren oyun nerede, ne şekilde nihayete erecek? Bilmiyorum. Bildiğim; ağır öğrettiklerinin bedeli ve kayıpların olmadan anlaşılmıyor güzelliklerinin değeri.
Kimileyin sustukça biriken avazların, kendini bir yere sığdıramamanın, akşamın oluşu gibi çöken yalnızlığın, ıssızlaşan duyguların içimde kol geziyor.
Kalbim virane bir kale…Yine de bakmadan yıkık dökük yerlerine hep gülümseyişle, hep yeniden karmalı harcını. Çekmeli gönderine o dalga dalga aşk bayrağını.
Sevgili Hayatım,
Hakkını vermek lazım. Bazen de karnaval yeri gibisin. Ağzımda neşeli bir tat, hiç erimesin istediğim çocukluk dondurması, leblebi tozu...
Kim bilir, baba olur tutuşurum kızımın eline. Çizer minik elleri, güleç gözleriyle mutluluğu yüzüme. Seni solumak hevesi düşer ciğerlerine, hep seni sorar, seni keşfeder. Elbette iyi anlatırım seni küçüğüme, toz kondurmam üstüne .
Rüzgar gülü döner durur içimizde. Kazandığım bilyeler doluşmuş gibi ceplerime, uçarız sevinçle. O vakit mutluluk, ucundan tuttukça kaşar gibi uzayan bir şey işte.
Sevgili Hayatım,
Meydan muharebesi gibi kılıçları çekip, üstüne yürüdüğüm o kanı deli günler, gözümü alamadığım kavruk kelimeler, uzatmaları oynadığım ayrılıklar, her yanından S.O.S veren zamanlar yerini uysal bir iyimserliğe bırakıyor usul usul...
Hayır, bu bir hesaplaşma değil. Olsa olsa bir gün-gece dökümü. Zarar defteri kalsın, yaşadığımı alıyorum yanıma kâr. Hayaller de, keşkeler de, iyi kiler de sana dahil.
Sevgili Hayatım,
Söz takatsiz kaldığında tutunacak anlamların yetişti imdada.Eksilttiğin kadar (d)oldurdukların da oldu..
Cebimde umutlu yarınlar iftiharla sunar gösterimi için karaborsa bir bilet, yarınlarımın kapısında “beklediğinize değecek”, “çok yakında…” tadında bir umut… Çıkınımsa ömrümden döne dolaşa geçen şarkılar, onların yaşanan karşılıklarıyla dolu.
Seviyorum seni. Olancası bu!
Resim: İgnat Bednarik

Bil bakalım ben kimim? YEŞİM ÖZDEMİR

Ne zaman yaşamın acımasız parmaklarını boğazımızda hissetsek kaçıp gitmek gelir ya içimizden; sahi olur mu ki? Yani yapılabilir mi, herkesi ve her şeyi bırakıp gitmek? Tüm sevdiklerimizi, evimizi, işimizi, yaşadığımız kenti, hatta belki alışkanlıklarımızı ardımızda bırakarak hayata sıfırdan başlamak mümkün müdür? Başka birisi gibi yaşanabilir mi; kısa ya da uzun sürecek bir dönem içinde? Bambaşka bir insan olarak, değişik bir kentte, yeni bir hayatı yaşamak… Zor mu? Yapanlar var ama farklı farklı şekillerde…


Burada “Füg” kavramına değinmek gerekiyor sanırım. Psikiyatride ilaçla değil, psikoterapi ile tedavi edilen bir hastalık grubunda yer alan bu durum, insanın bellek, bilinç ve kimlik işlevlerinde bozulma ile seyrediyor. Yoğun stres altındaki bazı kişiler, duygu ve düşüncelerindeki aktarım kopukluklarıyla birlikte, ani bir şekilde evini, yaşadığı kenti ve işini terk edip, başka bir kentte bambaşka kimlikle yaşamaya başlıyorlar. Bu kimlik, yeni tanıştıkları insanlarca da yadırganmıyor.




Daha çok kadınlarda görülen bu durum genellikle kısa süreli olabildiği gibi, kilometrelerce süren uzun yolculuklar şeklinde de görülebiliyor. 1926 yılında, cinayet romanlarının ünlü yazarlarından Agahta Christie de 11 gün süren bir füg durumu yaşamış ve yakınları onun hayatından endişe duymuşlar. Bulunduğunda ise yaşadığı her şeyden ve nerede olduğundan habersiz olduğu söylenmekte…




Başladığı gibi ani bir şekilde yok olan bu kimlik değişimi, psikiyatrik bir hastalık hali olduğu halde, bilerek ve isteyerek “Füg” benzeri yaşayan insanlar da var elbette. Özellikle tatil zamanı, sorumluluklarından ya da çevresindeki baskıdan sıkılan insanların, kendisini gittiği tatil beldesinde başka bir kimlik ve kişilikle tanıttıklarını okumuştum. Kendi yazdıkları ve istedikleri gibi yönlendirdikleri senaryolarda başrolü büyük bir hevesle oynayan insanlardı bunlar. Kısa sürecek olması canlarını sıksa da eğlenceli buldukları bir oyundu onlar için belki de.




Bunun dışında, giderek artan sanal sohbet ortamlarında kendilerini olmadıkları gibi gösterip birçok duygusal, fiziksel ve maddi yıkımlara sebep olan insanlara da rastlamaktayız. Gerek karşısındakince kabul görmeme endişesi, gerekse var olan kimliğin bıkkınlığı ile bu insanlar da bir şekilde “Füg” durumunu tercih ederler.Bekâr, zengin, yakışıklı-güzel, sportif ya da daha genelleştirirsek karşısındakinin hayal ettiği gibi bir insanın kimliğine bürünüverirler. Bilgisayarın karşısına geçtiklerinde, hep olmak istedikleri süper kahramanlara ya da güzellik abidelerine dönüşüverirler. Yastıklarına başlarını koyduklarında ise kendilerince can sıkıcı ve sıradan hayatlarına geri dönmüşlerdir; hiç istemeseler de…




Bazen özellikle mesleki kimliğimden sıyrılıvermek ya da başka bir kentte hatta minik bir sahil kasabasında yaşamak istesem de, kendimden vazgeçmek gibi bir niyetim kesinlikle olmadı. Beni ben yapan her şeyimle, sevdiklerimle ve elimdeki bütün zenginliklerimle “ben” olmayı çok seviyorum. Olmadığım bir insanın, olmayan kimliği benim üzerime olmaz bir kere! Hastalık hali için elbette söz konusu değil ama bunu oyun olarak ya da ego tatmini için yapanlar açısından, dönüp dolaşıp eski yaşamlarına geri döneceklerse eğer; varolan kimlikleri küstürmenin de hiç gereği yok bence.. Haaa eğer onu yeterince sevmiyorlarsa, şapkaları önlerine koyup düşünmenin vakti gelmiş demektir… Üstlerinde eğreti duran o kimlikler, bir gün gelir ayaklarına dolanıverir çünkü…

Fotoğraf: http://bleedingbird.deviantart.com/art/STRESS-45125029

06 Eylül 2008 Cumartesi

SERBEST RADİKALLER SAYI 20

*
*

*

Tolerans- MEHMET SAĞLAM

*

Haybey'e mektuplar- NECDET REHAVET

*

Deniz ve denizden öte- NİHAL YETKİN

*

Hayat yolun açık olsun- ÖZLEM AKAYDIN

*

Karar ve İstikrar- PİRMETE

*

28 numaralı koltuk- SERDAR ÖZDEMİR

*

Ayrılık hikayeleri- ÜÇ NOKTA

*

Para, para, paraaa- YEŞİM ÖZDEMİR

*

NOT: Yazılara ulaşmak için üzerine tıklayınız.
Resim: Sir Franck Dicksee

Atasözlerimiz ne anlama geliyor? FARUK SÜRENER

Sayın Editörum, deyerli arkadaşlar! Bugün ha buraya onemli bi konuyu görüşmek için toplanmuş bulunmaktayuz. Hepimizun yuce bi amaci var, o da aydinlanmak.
Ulu önder Atatürk’ün de dediğu cibi, “İstikbal Göklerdedir”. Atamiz burada fiziki aydinliğu sağlayan güneşun göklerde olduğuni ve hepimizun aydinlanmasinun ne kada onemli olduğuni bi kere daha vurgulamiştur.
Sayin Editörum, deyerli arkadaşlar! Bugünkü aydinlanma konumuz atasözlerimuzdur. Aranizdan bazilarinu göriyrum, bazen atasözlerinu bilip bilmeden kullanayiler. Gereksuz yere atasözü israfi yapayiler. Kendi kendime “Bunun önüne geçmenun en iyi yolu nedur?” diye sordum, o sirada başka bişey düşünüyormuşum, ilk anda yanit vermedum kendume. Sonra israrla “Şişşt aloo sana diyrum, bu atasözü işinu nasil çözeceğuz Tarik?” diye daha yuksek bi sesle kendi kendime sorunca birden irkildum, “Bana mi diyorsun?” dedum. “Yok dedeme! Burada kendimden başka kim var?” dedum. Sonra kendi kendime sorduğum soruyu yanitladum, “Tabi ki toplumu aydinlatmaktur” şeklunde.
Kendi kendimu kutladiktan sonra bu toplantiyu organize ettum. Şimdu karşimda işul işul aydinlanmaya hazir yuzlerinizu göriyrum ve sizlerle gurur duyayrum. Katiliminuz içun hepinize ayri ayri müteşekkiru bi borç bilirum. HEPİNUZ HOŞCELDUNUZ!!! (Şak şak şak şak..)
ATASÖZLERİMİZ
“Ateş olmayan yerden duman çikmaz”Bak bak! Ne cuzel soylemiş atalarimuz. Diyelim ki duman çikarmak isteysinuz ama ateş yakmadinuz. Yapmayun etmeyun daa! Enayiluk etmeyun işte. O zaman duman çikmaz. Once ateşi yakin ki dumani elde edebilesinuz. Yani atasözü şunu söylüyor, once tedbir sonra tevekkül daa!
“Can çikar huy çikmaz”Bir önceki söze benziyor. Yani bi insanun huyunu çikarmak istersenuz once onin caninu çikarmanuz lazimdur.
“Erken öten horozun başinu keserler”Diyelim ki köyde yaşayisinuz. Gece vakti karninuz aciktu ve uyku tutmayi. Atişturmak için buzdolabina bi göz atmaya karar verdinuz. Mutfağa cittinuz bi göz attinuz ki henüz buzdolabi icat edilmemuş (Uyumayin da! Atalarimuz bu sözü yuzlerce yil once soyledu). “Ula ne yesem?.. Acaba ne yesem?..” diye düşunurken dişarudan ‘yebeni’ si yuksek bi ses duydunuz, “ü-ürrüü-üüü” şeklunde. Erken öten horoz... Anladinuz?
“Sakla samanı gelir zamanı”Bu sözün anlami çok açiktur. Yorum lazim deyildur. Bu nedenle ben bu sözü duyar duymaz hemen gittim yemci tükkanundan bi balya saman satin aldum. Yatak odasında saklayrum ve zamaninun celmesinu bekleyrum. Aynisinu size de tavsiye edeyrum, hatta ben değil, atalarimuz tavsiye ediyor. Ama bu atasözünü haniminuz henüz duymadiysa samani gördüğünde anlamsuz bi kavga çikarabilur. “Uyy yatak odasinda bu samanin ne işu var!” şeklunde. Ha bu atasözünu onceden açiklayun ki kavga çikmasun. Yine de anlamazsa “Samanlik fantesizu kiz!” deyup geçin. Samani saklamakla ilcilu başka bi söz daha vardur. “Sakla samanı birbirune karişturmayun” şeklunde. Atalarimuzdan biri bu sözü soylerken o anda diğeru yanliş duymuş ve yanliş aktarmiş olmali. Hiç bir anlami yok çünkü.
Aslinda daha aydinlatacak o kada çok atasözü var ki.. Ama “gün doğmadan neler doğar” di mi? (Yani şimdi samanı saklama zamanı değil, gün doğmadan yatma zamanı)
Hepinuze aydinluk günler dilerum.
Hoşçakalun daa!Tarik (Toplum Aydinlaticisu)

Beynimizin labirent kentleri- FULYA

"Artık senin aklının yollarında kaybolmamayı öğrendim."diyorum. Gülümsüyor. Yeniden kurulan bir dostluğun kutlaması gibi bu gülümseme. "Evet" diyor "Bunu birlikte öğrendik."
Uzun zaman önceydi. Yeni bir dostluğun başlangıcını yapmaya çalışıyorduk.İyi niyet ve alınan pozitif enerjinin bu dostluğa temel ve yeter olacağını düşünmek gibi bir yanılgıya düşmüştük. İyi niyet ve pozitif enerjimiz dostluğumuz için önemli ve değerliydi ama yeterli değildi. Ve bunu öğrenmek biraz zaman aldı...
Geçen zaman içinde öğrendik ki;Sağlam bir dostluk kurmak birbirimizin beynindeki kentleri keşfetmekten geçiyordu. Ben kendi aklımın şehrinin haritasıyla onun akıl kentini keşfe çıkmaya çalışmış ve yolumu kaybetmiştim. Kentlerimizin haritalarını bir türlü çakıştıramamış yanlış sokaklarda kaybolmuş ve kendimizi karmaşık çözümü zor bir durumun içinde bulmuştuk.
Her insanın aklı bir kent gibiydi. Ve yeni bir insan tanımak ilk defa geldiğin bir kentin tuhaf tedirginliğini ve heyecanını yaşatıyordu. O kentin sokaklarını, caddelerini, parklarını kendi aklındaki haritaya göre değil o kentin kendi haritasına göre keşfetmen gerekiyordu. Bu da zaman alıyordu. Eğer aceleci bir yapın varsa ve tüm kentlerin aynı plana göre biçimlenmiş olduğu yanılgısına düşmüşsen o sokaklarda kayboluyordun.
Yaptığımız hata buydu: Kendi kentlerimizin haritasıyla birbirimizin akıl kentlerinde yolumuzu bulabileceğimizi sanmak...Bu kaybolmalar iki kenti birbirinden ayırıyordu. Aklın bu labirent kentlerinin kendine özgü haritalarını keşiflerinle çizmen gerekiyordu. O kenti usul usul keşfederek titrek çizgilerinle krokiler oluşturuyor karşındakinin aklının kentinin denizini, uçurumunu, sokaklarını, parklarını, öğreniyor, zaman zaman seni şaşırtıveren küçük bir çiçek bahçesiyle bir volkanla karşılaşabileceğini de aklından çıkarmaman gerekiyordu. Kent bir süre sonra hem bildik oluyor hem de sürekli yenilenen yapısıyla seni şaşkınlığa sürüklüyordu. Bu yüzden kenti benimsiyor ama ondan asla bıkmıyordun. İnasanların aklı kentler gibiydi.Ve dostluk denilen şey o kentin keşfinden geçiyordu.
Şimdi o kentin eşsiz güzellikteki sokaklarını tanıyorum. Onun aklının cümlelerden oluşan sokaklarında dolaşıyor onun sevgisinden oluşmuş eşsiz bahçelerin güzelliğini tanıyorum. Her kelime ile bana sunduğu basamaklardan aklının kulelerine çıkıp tüm kentin güzelliğini soluksuz izliyorum.
Ve şimdi ikimizin elinde de birbirimizin akıl kentlerinin krokileri var. Birbirimiz için, dostluğumuz için harcadığımız emeğin küçük el yazmaları bunlar ve çok değerli. Bana gülümsüyor. "Artık öğrendim aklının yollarında kaybolmamayı" diyorum. Başını sallıyor "Evet" diyor "Ve bu çok değerli."

Kurt Cobain kendisini neden vurdu? KEREM OĞUZ

Nirvana'nın unutulmaz şarkısı "smells like teen spirit" türlü değerlendirmelerden geçiyor ve her defasında "yılın şarkısı", "yılın en iyi videosu", "popüler kültürün en başarılı şarkısı" gibi ödüller alıyor. Bunlara bir yenisi daha eklendi, "son yirmi yılın en iyi şarkısı"
Kurt Cobain bu ödüllerin kimisini gördü, kimisini göremedi. İntiharına neden olan en büyük etkilerden birisinin bu ödülleri veren zihniyet ve bu zihniyetin kendi içerisinde yarattığı çatışma olduğunu düşünüyorum.
Smells like teen spirit'in sözleri magazin/eğlence kültürüne ve yüzeysel yaşama bir başkaldırıdır. İsyan içerir. Birebir değilde mana olarak çevirmek istediğimizde şu karşılığı buluruz, "Işıklar kesildiğinde/daha az tehlikelidir yaşam /işte geldik burdayız/eğlendir bizi/ kendimi aptal hissediyorum, hastalıklı bir insan gibi /işte burdayız/ eğlendir bizi.
Bu sözleri yazan bir insanın sistemle barışık olmasını bekleyemezsiniz öyle değil mi? Fakat şarkının etkisi Kurt'un planladığından çok daha fazla oldu. Buna yakışıklı yüzü, duruşu ve şimdiye kadar çekilmiş en iyi video kliplerden birisi eklenince şarkı sisteme ulaştı ve maalesef sistem tarafından benimsenip sevildi.
Gittikleri her konserde bu şarkıyı çalmaları konusunda yoğun dinleyici baskısıyla karşılaştılar. Grup bu şarkıyla tanınmıştı elbet fakat konsere gelenlerin yaşattığı "bu şarkı olmazsa olmaz" tavrı Kurt'u canından bezdirdi. Onun söylemek istediği birçok şey vardı. "Smells like..." bunlardan sadece birisiydi. En önemlisi ve teki ve vazgeçilmezi değildi. Bir çok konserde şarkıyı söylemediler.
Sisteme meydan okuyup yola çıkanların önündeki en büyük engel, getirdikleri yeni fikirlerin benimsenmesi ve bu fikirlerin sisteme katılmasıdır. Karşı çıktığınız düzenin bir parçası olmuşsunuzdur. Eğer kişisel farkındalığınız üst seviyedeyse bu durum çok sinir bozucu olacaktır.
Benzer konular sinemada da işlendi. Fight Club mükemmel bir örneğidir, mevcut düzenin dışına çıkan ve bir tarikat yaratan Tyler, zamanla kendisinin bizzat bir "sistem inşa ettiğini" farkına varır. Özellikle dövüş klübü üyelerinin ölen arkadaşlarının ardından "his name is Robert Paulson" histerisine girmeleri bu durumu güzel açıklar. Yine çok iyi bir örnek olarak Frodo'nun, Galadriel'in, Saruman'ın hatta Gandalf'ın sisteme katılmak ve katılmamak arasında verilen savaşta ne kadar zorluk çektikleri, nefisleriyle verdikleri mücadele yüzük meteforu etrafında fevkalade işlenmeştir.
Peki Cobain için yol nerede bitti? Matrix' ten yola çıkarsak, Cobain kırmızı hapı aldı ve düzene katıldı. Çok fazla seçeneği yoktu. Gönülsüz ve mecburi bir katılıştı belki de bu biraz. Kişisel farkındalığı üst seviyede olan birisi olarak Cobain, muhtemelen kendisini yeni dünyasına hiç ait hissedemedi.
Kesmeşeker solisti Cenk Taner'in Roll dergisinde de söylediği gibi, "MTV unplugged performansında "Where did you sleep last night (My girl)" ı söyleyip bu şarkıyı binlerce kişiye ulaştırdı ve bundan çok para kazandı. Fakat şarkıyı 1930 larda besteleyen Louisiana'lı 1885 doğumlu gitarist Huddie Ledbetter, bundan beş kuruş kazanmamıştı. Bunu biliyordu ve bu yüzden çekip vurdu kendisini."
Cobain, hiç girmek istemediği ve geri dönmesininde pek mümkün olmadığı bir yolda olduğunu anladı. Yoldan çıkmaya karar verdi. Özlüyorum ve saygıyla anıyorum kendisini.
K.

Tolerans- MEHMET SAĞLAM

Müsamaha -yeni Türkçesiyle hoşgörü- bende tolerans sözcüğünü çağrıştırır hep. Bu, çok önemli kavramı –hoşgörü kelimesi yüzünden- kaybettik galiba! Bazen, hoşgörü derken tolerans da demek istiyoruz; fakat apayrı iki kavram bunlar...

Diyelim ki hıncahınç dolu bir otobüste biri ayağımıza bastı ve canımızı yaktı. O an, o kişiye bir ters bakış veya bir azar göndermek üzereyken, birden "çok özür dilerim" cümlesini duydunuz. Birdenbire reaksiyon göstermekten vazgeçer ve kişiyi hoş görürsünüz, değil mi? Çünkü özür dilemekle bunun kendi hatasından kaynaklandığını kabul edip affınıza sığınmıştır. Veya çocuğunuz en sevdiğiniz vazonuzu balkondan aşağıya atıp kırmıştır. Size karşı herhangi bir kastı veya art niyeti olmadan zarar verdiği için onu da hoş görürsünüz. İşte müsamaha budur...

Tolerans kelimesinin sözlükteki çevirisi hem hoşgörü hem müsamaha olarak yazılmış. Konunun püf noktası ve yanlışı da işte burada... Kullandığımız Latince, İngilizce, Arapça, Farsça veya Fransızca kökenli sözcüklerin kullanıldıkları kültür içindeki anlamlarını iyice kavramadan tercüme yaparsak, o zaman hem koskoca bir ulusu yanlış yönlendirmiş oluruz, hem de belki o ulusu kendileri için yaşamsal önemi olacak bir kavramdan mahrum bırakmış oluruz. TOLERANS böyle bir kelime...

Bence bugün ülkemizde demokrasinin hâlâ kültürümüze tam yerleşmiş olmamasının altındaki nedenlerin başında toleranssızlık yatıyor.

Peki, bu kavramın doğru çevirisi ne olabilir acaba? İşte yanıtı:
Tolerans: KARŞIDAKİNE KATLANABİLMEK’tir. Başkalarına tahammül göstermek, demokratik tutum ve düşüncelerin temel taşına sahip olmakla eşdeğerdir. Karşınızdaki kişi size son derece ters gelen düşünce ve davranış biçimlerine sahip olabilir. Ama o, bir insan olduğu; insan hakları evrensel bildirgesindeki haklara sahip olduğu ve kişiliğinin sizinkinden farklı olması çok doğal olduğu için ona katlanırsınız, tolerans gösterirsiniz. İşte o zaman da demokratik bir düşünce ve davranış göstermiş olursunuz.

Hoş görmek ise demokratik değildir; ama affetmeyle ilgili kişisel bir tercihtir. Ayağınıza basan kişi özür dilemediği zaman reaksiyon göstermek istersiniz doğal olarak; fakat tolerans sizi tepki gösterme konusunda engeller ve demokrat kılar.

Bu bağlamı pekiştirmek için şu gözlemimi de aktarmak isterim yeri gelmişken: herkesi, ama herkesi sevmek veya herkese saygı duymak doğamıza aykırıdır. Bu kadar ulvî bir özellik sadece Tanrı’ya ait olsa gerek... Tanıştığım en bilge ve mistik kişilerin bile herkesi sevip saymadıklarını yaşayarak deneyimlemiş biriyim. “Herkesi seviyorum ve sayıyorum” diyenler, bence bir tür sosyal maske takıyorlar.

Gerçekçi biriyim; fakat salt insan oldukları için, dünyadaki herkese katlanmak (tolerans göstermek) gibi, demokratik bir görevimiz olduğunu biliyor ve bunu kişiliğimin elverdiği sınırlar içinde de uygulamaya çalışıyorum.

Bu düşünceler içinde, herkese toleranslı bir ömür diliyorum.

Resim: Carlo Maria Mariani

Haybey'e mektupla- NECDET REHAVET

bölüm: 3

kısım : vapurda

muteber hay bey, havada leylek gördüğümü hatırlamıyorum ama bu sıralar kıçım oturak görmemekte ve habire gezmekteyim. en son bugün deyim yerinde ise şehr-i istanbul'u tavaf ettim. dün tren, bugün vapur gözlemlerim var sana sunacak. dedim ya ulaşım araçlarından boş gözlerle dışarıyı seyretmeyi özlemişim.


orhan pamuk nobeli almadan dost tavsiyesi ile aldığım "benim adım kırmızı"sını tüm çabalarıma rağmen bitiremedim hala. kusura bakmasın ama benden bile karışık yazıyor! bir de gereksiz ayrıntıları çok fazla. itiraf ediyorum atlaya zıplaya okuyorum. napiim sıkıldığım yerleri atlıyorum. aslında "yeni hayat"ı daha akıcıydı. neyse bundan sonra, sıradaki hediye kitap hariç pamuk okuyacağımı sanmıyorum.

bir kaç sayfa okuduktan sonra müziğin de etkisiyle dışarıyı izlemeye koyuldum. vapurun hareketlenmesine az bir süre var. insanlar akıyor iskeleden vapura. üçerli beşerli gruplar halinde. bitmiyorlar. tıpkı biten bir filmin sonundaki devamlı akan yazılar gibi insan akıyor yediden yetmişe.

vakit tamam ama görevli, tek kişinin geçebileceği boşluktan almaya devam ediyor insanları. zor durum onunkisi. iyi niyetli davranıyor. yakındaki 15-20 kişiyi de alıyor. göz göze gelemeyecek uzaklıkta insan kalana kadar bekliyor ve sonra dannnnnn. kapı kapanıyor.

bir önceki vapuru aynı şekilde beş saniye ile kaçırdım. ama görevliye kızmadım. gereğinden fazla tolereli davranıyor zaten. vapurdan inip on saniye ile tramvayı kaçırınca da kızmadım bugün. hayret!! "ne oluyor bana" dedim. normalde sinirlenmem gerekirdi.sanırım günün birinde bu son saniye kaçırmalarını özleyeceğimi bildiğim için hayıflanmadım her zamankinin aksine. ha, hay bey ne dersin? öyle mi sence de?
vapur diyorduk...ben hala kulağımdaki müzik eşliğinde dışarıyı seyrediyorum. halatlar çekildi. tornistan vs. martılar takıldı peşimize. gidiyoruz.

pek kıymetli hay bey, inanmayacaksın belki ama bir hayretengiz nida daha sana...o kadar sene gittim geldim vapurlarla ama martılara hiç bu kadar yakın olduğumu hatırlamıyorum. dahası onları bu kadar dikkatli izlemediğimi farkettim.
yağmurda , rüzgarda bir lokma simit için yarışırken vapura ve birbirlerine çarpmadan nasıl da uçuyorlar. bu nasıl bir senkronizasyon allah'ım. hayranlıkla onları izledim. ama sonra farkettim ki çok küçük temasları oluyor birbirlerine lakin dokuz kusurlu hareketi gerektirecek cinsten değil nizami şarj kabilinden bunlar.

kızkulesi'ni geçip boğaz açıklarına kadar devam etti bu kovalamaca.

sonra onlar sağa ben selamet.

sağlıcakla ve hoşçakal.

Deniz ve denizden öte- NİHAL YETKİN

Bu akşamüstü püfür püfür bir esinti beni balkona çekti. İşte balkondan bakıyorum ve ta uzaktaki denizi görüyorum. Mavi, ilham verici ve beni yanına çağırıyor.

Halbuki denizin hemen önünde beton yığınları vardı; çevre düzenlemesi olmayan, birbirine saygısızca bitiştirilmiş kişiliksiz evler, onları da görmek vardı.

Daha yakınımda hani sesimi duyurabileceğim bir alan boş –şimdilik-. Ona odaklanıp şu sarı otların yerinde bir park olsaydı da diyebilirdim.

Hemen oturduğum apartmanın bahçesinin duvarlarının dışında mecburen park etmek zorunda kalmış arabalara bakıp “of zaten dar olan yolu bir kat daha darlaştırmışlar” demek işten bile değildi.

Biraz eğilip apartmanın boyasına bakarak “bunu boyası çoktan gelmiş, yöneticimiz uyuyor mu?”diye düşünebilir, pencere çerçevelerine doğru gözümü kaydırıp “şuraları bir elden geçirmeli” diye kendime iş çıkarabilirdim.

Evet bütün bunları aynı anda ya da tek tek yapabilecekken en uzaktakini seçtiğimi görünce bir fotoğraf makinesi ile aramdaki farkı tekrar gördüm. Fotoğraf makinesi perspektife göre çalışıyorken ben en yakındakini bırakıp en uzaktakini görmeyi seçebiliyordum. Dahası, fotoğraf makinesinde bir yeri silik hale getirmek için özel birtakım tuşlara basarken gözüm bunu otomatikman, adeta istemsiz bir şekilde yapabiliyordu. Psikolojim fizik kurallarına galip gelebiliyor, sadece istediğim bir noktayı istediğim kadar büyüterek üstelik onu hayallerimle büyütmeyi de başararak görmeyi başarabiliyordum. Başarabiliyorduk. Daha da ileri gidersek genel olarak neyi görmeyi seçtiğimiz ve gördüklerimizle neler yapmayı seçtiğimizle biz biz oluyorduk aslında. Hırslar ve alışkanlıklar seçtiğimiz çerçevelerin birer uzantısıydı. Bir şeyleri görmek, seyretmek veya içinde yer almaktı tüm yaptığımız ya da tersi… yok saydıklarımız, görmezlikten geldiklerimiz ve dışladıklarımızla yapmadıklarımızla da tanımlanabilirdik. Üstelik yine fotoğraf makinasından çıkma karelerden farklı olarak istersek kendimizi belli bir noktaya kadar değiştirebileceğimizden çerçevelerimiz de o kadar değişebilirdi.

Sadece görebilir ama üzerinde düşünmemeyi de seçebilirdim/seçebildik. Yani görünenle yetinip, görünmeyene boş vermek de vardı. O da bir seçim ve bundan daha az değerli olmayabilir.

Evet tatilin de bana verdiği ruh haliyle bugünkü seçimim denizden yana, sadece denize bakıyorum, bir yandan bütün bunları aklımdan geçiriyorum ve “Ne güzel bir yerdeyim” diyorum.

Deniz mavi, ilham verici ve beni yanına çağırıyor.

Fotoğraf: http://www.masaustu-resimleri.com/d/1088-2/deniz+kenar__.jpg

Hayat yolun açık olsun- ÖZLEM AKAYDIN

Sen şimdi, hiçbir şeyin farkında değilsin.
O kadar masum ve temizsin ki, o kapkara gözlerinle ve sorduğun sorularla tanımaya çalışıyorsun hayatı.
Hayat senin için, oyundan, birkaç arkadaştan, çeşit çeşit oyuncaktan ibaret henüz.
Okul denince de aklına, renk renk boya kalemleri, el işi kağıtları ve bunlarla yapılan faaliyetler geliyor. Bir de küçük bedenine rağmen, sabah erken kalkma zorunluluğu.
Daha şimdiden kendince farklı meslekler seçiyorsun. Bazen, doktor, bazen öğretmen, bazen subay olmak istiyorum diyorsun. Geçen gün “ Büyüyünce sadece baba olsam yetmez mi anne? “ dedin. Büyüyünce çok mükemmel bir baba olacaksın henüz bilmiyorsun.
Bilmediğin bir bir şey daha var oğlum.
Bu ülkede, sana sunulan bu koşullarda, istediğin ya da sevdiğin işi yapma şansın o kadar az ki.
Zaman içinde, her çocuğun başına gelen senin de başına gelecek.
Okul hayatının çarkları içinde dönerken, yaprak testler, özel dersler ve dersanelerle tanışacaksın.
SBS, OKS, ÖSS harflerinin açılımları yaşam biçimin olacak, 18 yaş gibi çok erken bir yaşta meslek seçimi yapmak zorunda kalacaksın ve bu koşuşturma içinde elbette senin de bir mesleğin olacak.
Korkum ne biliyor musun?
Gelecekte karşıma çıkıp da “ Anne –falan- mesleğim oldu ama ben mutsuzum ” demen.
Seni hayata hazırlarken, üzerine fazla sorumluluk yüklemek ve istemeden mutlu olmana engel olmak beni şimdiden çok ürkütüyor, çünkü her şeyin gelip geçici olduğu şu dünyada mutluluk kadar önemli ve kalıcı hiçbir duygu yok oğlum.
Henüz yolun başındasın, hiçbir şeyin farkında değilsin.
İki gün önce, sekiz yıl eğitim göreceğin okulun ana sınıfına başladın.
Sen, yeni öğretmenin ve arkadaşlarına alışmaya çalışırken onlarla yeni sınıfına doğru yürürken, ben de arkandan bunları düşündüm oğlum.
Güle güle.
Hayat yolun açık olsun.
Resim: Picasso

28 Numaralı koltuk- SERDAR ÖZDEMİR

Arkamda oturan hanfendinin, başlangıçta “çarptı herhalde” diye değerlendirdiğim, oturduğum koltuğa yönelik darbelerinin bilinçli bir çaba olduğunu fark edince, arkamı dönerek “koltuğumla alıp veremediğiniz bir şey var sanırım” dedim… Bu denli taammüden bir saldırının arkasından planlı bir söylem beklerken, son derece hazırlıksız yakalanmanın verdiği şaşkınlıkla bir an ne söyleyeceğini bilemedi… Sonra;
“Çok yatırdınız koltuğu, sıkıştım iyice burada” dedi…
“İyi de koltuğun suçu ne?”
“…”
“Koltuğa girişmeniz gereksiz diyorum, anlamaz çünkü şiddetten...”
Ben dik duruma getirirken, kadın koltuğuma doğru homurdanıyordu habire…
Böyle pasif agresif tiplere, tıpkı hayatta olduğu gibi, şehirler arası otobüs yolculuklarında da rastlamanız son derece olasıdır… Ya da bilmiyorum, “beni buluyor hep” gibi bir durumum olabilir… En çok rastladığım türlerden biri de yan koltuk agresifleridir… Bacağınızı yanlışlıkla onun tarafına geçirmeye görün… Hemen dizi ile sınırlarınızı hatırlatır size;
“Aaah, beyfendi dizime vurdunuz…”
“Öylemi farkında değilim… Benim tarafa geçmiş ya bacağınız ondan çarpmışımdır belki”
“Yaa… Arada Berlin Duvarı var demek… İyi ki kurşuna dizmediniz...”
***
Ben pencere kenarını tercih edenlerdenim… Uzun yolculuklarda camla yakın bir ilişki kurup uyumanın daha kolay olduğunu düşünürüm… 1 YTL’lik “kullan, otobüste unut” yastıklarından biriyle gayet mutlu mesut bir uykuya sahip olabilirim… Konformist bir yanım vardır gerçi ama çok yolculuk yapınca eldeki şartları en etkin şekilde kullanmayı öğreniyorsunuz işte…
Önceleri olası bir kazada şoförün direksiyonu kendini kurtaracak şekilde kıracağını, dolayısı ile benim de bu egosentrik yaklaşımdan faydalanıp kazayı en az hasarla atlatacağımı varsayarak, şoför mahallinin iki üç sıra arkasında bir koltuk almayı yeğlerdim… Yolculuklarımın sayısı bilimsel bir araştırmaya örneklem teşkil edecek kadar artınca, eldeki verileri değerlendirip en iyi koltuğun 28 numara olduğuna karar verdim… 28, 'önlerden' diye nitelenebilecek koltukların en arka sırası... Şoförün bakışından yolu görmezsiniz örneğin, böylece ayaklarınızla habire frene basma ihtiyacı gibi rahatsızlıklarınız olmaz... Kaza olacaksa da en son sizin haberiniz olur... En azından, "amanın gidiyoruz", "Aha da girdik tırın altına" gibi gerginliklerden uzak durursunuz... Bunlara rağmen arkada oturduğunuz duygusu yaratmaz hiç bir zaman... Muavinin konuşlandığı orta kapıya da yakındır... Bir ihtiyacınız olduğunda servis lambasını yakıp, "bu muavin niye görmüyo iki saattir lambayı" diye sinire kesmek yerine, sesli uyaranlar verip muavini harekete geçirebilirsiniz...
Hepsini bir yana bıraktım en çok bu koltukta rahat edip uyuyabildiğimi keşfettim… Bilimsel!! bir araştırmadan subjektif bir sonuç gerçi ama öyle işte... 28 numara satıldı ise ve benim o yolculuğu mutlaka yapmam gerekiyorsa gerçekten tam bir eziyet… 28 numaralı koltukla ilgili öngörümün bende yarattığı rahatlatıcı duygunun aksi… Bir şartlanma da olabilir aslında… Bu yüzden planlı yolculuklarımın biletlerini bir hafta-on gün önceden alırım…
Yalnız şöyle bir durum da gelişti zamanla… Yan etki gibi bir şey... Örneğin 3-4 saatlik bir gündüz yolculuğu yapacaksam uyumanın hiç de gereği yok değil mi? Yol boyunca doğayı izleyebilirim... Kitap okumak için en bulunmazından bir fırsat hatta... Ama öyle değil işte… 28 numaralı koltuğa oturur oturmaz uyuyorum… Denedim; yanım boşsa 27’ye geçiyorum hiç uyku yok… 28’e bacağım geçse biraz, dalıveriyorum anında… Hatta bu durum öyle ilerledi ki otobüs yazıhanesinden bileti alırken bile etkilenmeye başladım;
“Tercih ettiğiniz bir koltuk var mı?”
“28 boş mu?”
“Boş… Keselim ister misiniz?”
“Zzzzzz…”
“Beyefendii!!! Aa, adam uyudu yahu… Hişştt… Kafanızı kaldırır mısınız bankodan…”
Gündüz yolculuklarında başka bir numaraya ihtiyaç belirdi yani..
***
Aslında en iyisi yanınızda sohbetine güvendiğiniz bir tanıdığınızla yolculuk yapmak… Uyumanın gereksiz olduğu kısa yolculuklarda sohbet edersiniz, uykunuz geldiğinde sizi rahat bırakır vs.. Herkes sohbet için uygun olmayabilir çünkü... Hele sohbet ısrarlısı bazı yolcuların baskısı hangi koltukta olursanız olun uyur görünmenize sebep olur… Bir de sizin gibi aynı güzergâhta sık yolculuk yapanlar varsa onlarla da bir arkadaşlık gelişir zaman içerisinde...
Bu yolculuk arkadaşlarımdan biri de Hilmi’dir… Onunla Ankara’ya yaptığım gece yolculukları sırasında tanıştım… Ankara için aynı tarifeyi kullandığımızdan zamanla yol arkadaşı olup çıktık… O uyumayı hiç sevmez… Ben uyuyuncaya kadar laflarız… Kendisi evli olmadığından müstakbel eşini otobüs yolculuklarında tanıyacağını düşünür; “Hasancım, bak sen olmasan ben kesin bir bayanın yanında oturmayı tercih ederdim.”
“Ben senin kısmetine engel olmasaydım keşke…”
“Yok, boş ver... Zaten bu gece kafa olarak anlaşabileceğim bir bayan yok otobüste…”
“Allah Allah, bir bakışta anlayabiliyorsun demek… Hem sen tanımadığın bayanın yanına nasıl oturuyorsun ki, o şekilde kesiyorlar mı bileti”
“Yaa ben yazıhaneden bileti alırken ‘bayan yanı olsun, annem gidecek’ diyorum”
“…??”
“Öyle bakma, otobüs yolculukları çok romantik oluyor… Bence ilişkilerin temeli romantizm üzerine atılmalı…”
“Normal şartlar altında romantizm olmaz diyorsun o halde, mutlaka tekerlek üstü olacak…”
“Yok, otobüs şart değil... Mesela vapurda da olabilir… Bir bahar akşamı güverteye oturmuşsundur, batmakta olan güneş ufku binbir renge boyarken yüzüne meltemin serinliği vurur... Tam o anda yanına deniz gibi mavi gözlü, güzeller güzeli bir kız oturur, sen martılara atmak için aldığın simidi onla paylaşırsın… Sonra gözlerine bakarak deniz ve martılar için yazdığın şiiri okursun… Ne güzel değil mi?”
“Çook güzel de, sen Çorum’da oturmuyor musun?”
***
Bazen de yanlışlıkla 27 numaraya bayan keserler, Hilmi olsa ne derdi bilmem artık...
“Maavin bak bakayım, bana erkek yanı vermişler!! Değiştir bunu.”
“Teyze otobüs ful dolu, muavin koltuğu bile… Otur işte, bak abi oğlun yaşında, hem inecek bir saat sonra.”
“Belli mi olur gece vaktı napacağı bunun, sen değiştir benim yerimi”
Haydaaa… İster istemez olaya müdahale etmem gerekti;
“Teyze ordan bakınca sapık gibi mi duruyorum?”
Çıkıştığımı görünce, güya alttan alıyor;
“Öyle deme oğul, şeytan dürtee”
Al başına püsküllü bela… Hem oğul diyor hem bunu, ne biçim manyak bir teyze… Bir de öyle kesin konuşuyor ki otobüstekiler başını çevirip bana bakıyorlar; “bu muymuş sapık olan” der gibi…
Muavine yalvarır bakıyorum; “kurtar beni nolur” diye…
Not; Bu yazı Ankara’dan Çanakkale’ye doğru seyretmekte olan KK Turizmin 28 numaralı koltuğunda (tamamiyle) uydurulmuştur…10:14 04.03.2008

Ayrılık hikayeleri- ÜÇ NOKTA

Bir huzuru resmeden şehir, maviliğini giyinmiş rüzgarını estirirken denizden, seyrinde akarken zaman, hafiften esen rüzgar dindi birden. Denizin mavi yalazı griye boyandı.
Ne söylediğini, neye baktığını umursamaz adam, kazma sapı tutar gibi tutuyordu bir eli. Kadının yağmur bulutu olup doldu birden gözleri. Baktı, hep duyageldiği ve yankısını yitirmiş o sevi sözlerini söyleyen gözlere. Sonra da kanı çekilmiş gibi çekti elini
Ayrılalım diyebildi sadece.
Kaldı adam, rüzgarda son sigarayı son kibritiyle yakamamış, denize düşmüş de sarılacak sözü kalmamış gibi. Alışmış bir özensizlikle tuttuğu o el birden değerleniverdi. Eksilmişti ellerinde yapma bir gülle çekilmiş fotoğraftaki mutlu halleri. Kadın bakmadı geriye, “bunu mu sevdim, sevdiğim buysa ben kimim” diyen yitik zamanlı sorular girdabında attı kendini uzaklara.
Ayrıldılar…
***
Adam ne söylese kelimeler dilinde lime lime…Seviyor sevmesine Tutuşmuş da eli birbirlerinden düşmesinler gibisine. Ama yollar var; yıllar, istemeyenler, engeller… Hepsi güç birliği etmişçesine dolaşmış sevgilerine. Ne yapsa ne etse olmuyor bildikleri gibi işte. Sade bildikleri bir şiir dolaşıyor ezgili bir çaresizlikle…
“…Kadın sustu. SarıldılarBir kitap düştü yere... Kapandı bir pencere... Ayrıldılar” * Kenetleniyorlar birbirine, ayrılacaklarını bile bile…
***
Bir mısranın mahremiyetinde geçen gecenin ucunda sabahla buluştu adam. Uyanınca içine düştüğü dizeye yükledi bir anlam. Sevmekti bu tastamam. Ama “sevgim acıyor” ** diye acıyla sayıkladı. Kadri bilinmemiş, dizeleri kim vurduya gitmiş bir şairin yitik sevdasıydı içindeki. Kim bilir belki ölümünde değerlenecekti. Yine de görünmeseydi gözüne; elini sallayıp gürültüye getirdiği tekinsiz gecenin hep üstüne yürüyen hüzünleri. Ne olurdu gelmeseydi aklına, üstüne titredikçe toprağında kuruyan çiçekleri, biraz uzak dursaydı yalnızlığın kalabalık anlamları …
Şimdi mırıldandığı sadece kendinin duyduğu yarım bir veda havası…
***
Kendi “yalnız sevdasıyla” baş başa geçen onca yıldan sonra şimdi bahçesinde kurulu o salıncak gibi içi; bir zamanlar doluymuş da boşalmış sanki. O yüzden satılığa çıkarmış kadın evini, evdeki eşyalarına sinmiş tüm hatıralarını... Biliyor otursa salıncağa, bırakacak kendini anıların kucağına. Anlayacak; kalmamış o salıncakta bir sallayanı. Satmasına satılık da, ya evinin kıyısında kendini attığı, içini döktüğü denizi, onu usul usul dinleyen sırdaş dalgaları ne yapmalı? Bazı anlar, anılar içinin tavan arasına sıkıştırıp arada baktığı bir fotoğraf albümü gibi. Kıyamaz ki hiçbirine. Buruk bir gülüş gelir yerleşir yüzüne, kalakalır sahibinden satılık hüzünleriyle …
***Bugün, kaç ayrılık hikayesi yazıyor hayat, kaç söz vermiş göz , el , yürek koptu birbirinden. Bilinmez! Dünya kadar eski bu hikâyeler, her faninin içinde az çok yer eder.Döndükçe dünya, yaşanmış ama hep yeniymişçesine acıyla kendini tazeler.

* Nazım Hikmet- Bir ayrılış hikâyesi

** Turgut Uyar - Acıyor

Para, para, paraaaa- YEŞİM ÖZDEMİR

Bir rastlantı sonucu dinlediğim radyo programında, sunucu canlı bağlantıyla yayına katılanlara şöyle bir soru soruyordu: “ Piyangodan 1 000 000 YTL’lik büyük ikramiye size çıksaydı; ilk iş olarak ne yapardınız?”. Yanıtlar mı? Buyurunuz…


- Karımı boşardım… (Hımmmm…)


- Yat alırdım...


- Karımı boşardım… ( Allah allaahhhh! )


- Hemen kendime bir villa alırdım…


- Kocamı boşardım… ( Haydaaaa! )


- Dünya turuna çıkardım…


- Fakirlere yardım ederdim… ( Bu arkadaş sanırım uzaydan gelmiş ya da çıkmayacağından emin olduğu için uyduruyor)


- Karımı ve metresimi bırakırdım… ( Yuhhhh artık! )


- Harley Davidson alıp, dünyayı dolaşırdım.


- Bir ev alır; bir de hizmetçi tutardım... Tabii bir de masör ; hahahahaha!


- Karımı, metresimi ve sekreterimi değiştirirdim… ( Ohaaaa! Sanki yedek parça değiştiriyor)


- Bir Porsche fena olmazdı hani…


- Kocamı boşardım... Takardım koluma bir yakışıklı; havamı atardım… ( Pesss yani!)




Verilen yanıtlarla ilgili olarak eksik hatırladıklarım mutlaka vardır ama abartmadığıma emin olabilirsiniz. Yani bu demek oluyor ki, yurdum insanı eline para geçtiğinde ilk iş, kocasını ya da karısını boşayacak. O zaman aklıma şu soru geliyor: Bu insanlar az paraya sahip oldukları için mi evli kalmaya devam ediyorlar? Ya da gelen parayla yeni bir hayata başlarken, her şeyi sıfırlama isteğinden mi kaynaklanıyor bu boşanma tutkusu? Baksanıza - değil eşler-, metresler bile gün gelip rutin ilişki kıvamının sıkıntılı ruh halinde, vazgeçilir konuma geliveriyorlar bir şekilde. Para, hırs ve iktidar üçgeni, insanları işte böyle esir ediyor; ruhları ve yürekleri satın alıyor birer birer…




“ Eskisini getirin ; yenisini götürün” kampanyalarından faydalanmaya can atan bu insanlar, ne denli büyük bir ikiyüzlülüğü yaşamakta olduklarının farkındalar mı acaba? . “İlk fırsatta gözden çıkarılacaklar” listesinde, liste başı olduğunun farkında olmadan mı yaşanıyor evlilikler; yoksa karşı taraf da aynı hesapları mı tutuyor gizlice? Bu, iki kişinin yaptığı sessiz bir anlaşma mı ? Bu kadar basit mi ?




“Evlilik, bir bal kovanına benzer” derler… “Dışarıdakiler içeri girmeye; içeridekiler dışarı çıkmaya çalışır”. Topluma karşı “Evliyiz; mutluyuz” tablosu çizen ve her fırsatta evliliğin ne kadar da “kutsal bir müessese” olduğundan dem vuran bir takım kadınlar ve erkekler, aslında paraya kavuştukları ilk fırsatta sırtlarından atacakları birer kambur gibi görmekteler sevgili (!) eşlerini … Yani aslına bakarsanız ortada ne sevgi var; ne de kutsal olan herhangi bir durum… Salt ve çırılçıplak bir “çıkar ilişkisi”…




Çok klasik olacak farkındayım ama elbette istisnalar kaideyi bozmaz … Uzun yıllar beraber olup, hala birbirlerine olan saygılarını ve sevgilerini koruyabilen çiftler de var. Fakat genel anlamda baktığımda ne yazık ki evliliklerin çivisi çıkmış durumda dostlar…




Bir radyo programından nerelere geldim yine? Şöyle gülüp geçmeyi hiç bir zaman beceremedim ki zaten… Sahi; aklıma geldi birden… Size 1 000 000 YTL lik piyango vursaydı; ilk iş olarak ne yapardınız? Eğer "değiştirme kampanyası " aklınızdan geçiyorsa, henüz yol yakınken ya da "zararın neresinden dönseniz kardır" düşüncesiyle, varolan ilişkinizi bir kez daha gözden geçirmekte fayda vardır derim ben... Bana bir şey söylemenize gerek yok; sadece düşünün yeter...






  © Blogger template Brooklyn by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP