28 Eylül 2008 Pazar
Tarık aydınlatıyor: İş Mülakatı- FARUK SÜRENER
Neyse efendum, şimdu sizu borsa birokirliğu hakkinda aydinlatacağum ama aklima celdu de bu bilgileru kullanabilmenuz için, öncelikle sizun birokirluk işine cirmenuz lazimdur. Onun içun de “İş mülakatu” yapmanuz gereklidur. O zaman nedur bu iş mülakatu, önce oni bi anlayalum, sonra hep birlukte güzelce bi aydinlanalum di mi? (Bence bu sorinun yanitu “Evet Tarik abi haklisun”dur, hiç uzatip da polemiye cirmeyun!).
Efendum, nasil ki bi derneğe girmek içun bi mülakat, bi tanuşma yapayisanuz, nasil ki misal bi terör örgütune başvuruda bulunduğinuz zaman bazi ön görüşmeler yapmanuz lazimdur, bi işe başlamak içun de bi “iş mülakatu” yapmanuz gereklidur. Yoksa adam nerden anlayacak ki, siz bu işe uygun misinuz, değil misinuz, nesinuz, di mi ama..
İş mülakatlarinun bazi temel kurallari vardur. Aşağuda bu kurallari size tüyo olarak veriyrum. Bunlaru öğrenun. Gayet basittur. Aha da bunlaru yapip gene de iş bulamazsanuz bağa da “Tarik” demesunler, birakun “Tarik” demeyu, görunce tanimazluktan gelsunler beni. O gada iddaliyum yani!
• Mülakat sirasunda asla sigara içmeyun. Sadece sigara da deyil, iş mülakatu sirasunda alkol, kumar ve mülakatçi ile seks yapmaktan kaçinun.
• Ne uzun ne de kisa konişun. Uzun konişma, karşinuzdakinu sıkabilur. Kisa konuşursanuz da bu sefer karşi taraf meydani boş bulup atip tutabilur, o zaman da siz sıkılabilirsinuz.
• İş mülakatuna pirazantibıl giyunerek citmek gereklidur. Her kiyafet pirazantibıl deyildur, şik olan iş kiyafetleru pirazantibıldır. Nasul ki, “iç çamaşiru” vardur, siz bu pirazantibıl kiyafetlere “iş çamaşiru” diyebilirsinuz. Şik iş kiyafetleru giymek, iş parfümleru sıkmak ve iş saatleru takmak hep pirazantibıl olmanun belirtileridur. Erkekler takim elbuse ciyebilurler, ama boyle parlak, “cart sari” vs dediğumuz açik renkler olmamasi gereklidur. Kadinlar da ölçülu bi giyum giymelidurler. Örnek misal vermek gerekurse, minimini etekler giyup de cinsel objelerinu ortaya sermemelidurler. Bu anlamda meme dekoltelu giysulerde de tikkatli olunmalidur. Çünku otururken deyul de eğilunce bazi şeyler görülebilur. Mesela Japonlar sürekli karşi tarafa eğilup eğilup selam vereyuler, bir umut belki karşidaki eğilurken kimononin arasundan bişeyler görüruz diye! (İlkunde iyi göremedukleru içun defalarca eğilurler onlar) Şimdu anladinuz mi oni!
• Bir diğer önemlu koni da şudur. Mülakat sirasunda adaylar sinurlenmemelidurler. Karşi taraf baski altunda sizun tepkilerinizu ölçmek içun kasitlu olarak sizu kizduracak sorular sorabilurler. Bu çok kullanilan bi uygulamadur. Akillu olun, karşi taraf numaradan yapayi oni! Sinurlenmeyun hemen, soğukganli olin daa. Hemen gaza gelup, abuk-subuk yanutlar vermeyun. Tikkatli olun! Benum başima daha önce boyle bi olay celmişidu, size aşağuda örnek hikaye olarak vereyrum ki ders alin oni!
MÜLAKATÇİ: Buyrun Tarık Bey, hoşgeldiniz. Nasılsınız?
BEN : Tabi hoşgeldum. Gayet sakinum. Niye soraysinuz?
MÜLAKATÇİ: Eee... pardon?... Nasıl!?... Neyi sormuşum ben?
BEN : Yani şimdu “nasilsinuz?” diye sorarak benim sinirlu olip olmadiğimu anliyacaksinuz, ama ben yemem. Gayet sakinum. Dediğum gibi. Birakun bu numaralaru, hah hah hah!
MÜLAKATÇİ: Ne alakası var beyefendi. Bu nezaketen sorulan bir sorudur! Hem ne demek “bırakın bu numaraları”!? Doğru düzgün konuşalım lütfen.
BEN : Ben de oni diyrum zaten. Siz nezaketen konuşacaksinuz ama ben sinurleneceğum ve açik vereceğum di mi, yemezler arkadaşum yemezler... Hadi başka kapiya!!!
MÜLAKATÇİ: Hey Allahım! Kardeşim kamera şakası mı... nedir bu? Kim gönderdi seni buraya!... Allah Allah! Ben böyle bir şey görmedim!
BEN : Hah hah, daha göreceğinuz çok şey var demektur, hem akil yaşta değul, paştadur, gördünuz mi şaka da yaptum. Yani gayet sakinum ve de soğukkanliyum.
MÜLAKATÇİ: Kardeşim sen şimdi de bana aptal mı diyorsun !? Mülakat bitmiştir, çık dışarı!
BEN : Seni numaraci seni! Beni sinurlendirup, ondan sonra da baski altunda gösterdiğum tepkiyu gözleyeceksinuz di mi!?. Ama bakin ben size baski altinda tepki göstermek yerune, masa altundan ne göstereyrum!? (burada şakadan masanin altından el hareketi yapmişidum, bu el hareketinun koreografisunde diziluş olarak sirasuyla işaret parmağı, başparmak ve orta parmak kullandim, ve masanun üstunden cülümserken masanun altindan yumruğumu aşaği yukari doğru ritmik hareketlerle salladum şakadan).
MÜLAKATÇİ: Ne!?!... Nas!??... Ben var ya ben, ben senin ananı – avradını ...... (buraya editorler müdahele eder diye sadece nokta nokta koydim)
BEN : Niye sinurleniysun kardeşum, bak ben ne gada rahatum. Oysa sizun baski altunda tepkilerinuz hiç de iyi deyil. Hayret, sizu işe alan kişi iyi kontrol etmemuş demek ki!..........
İşte boyle! Yukarida anlattiğum bu tüyolari tikkatli kullandiğinuz zaman, bir borsa birokirı olmamanuz işten bile deyil (ya da “olmanuz işten bile deyil”, emin değilum, ha oni hep gariştirayrum).
Boylece Borsa Birokirliğu mesleyi hakkunda yazdiğum detayli aydinlatma yazisinun da sonina celmiş olduk. Genç nesuller, size soyleyrum, “bürökur” deyil, “birokir”. Önce doğru telafiz lutfen!
Hepinuze aydinluk günler dilerum.
Hoşçakalun daa!Tarik (Toplum Aydinlaticisu)
Kendine ait bir ev- FULYA
Mesela bir kedi alabilmelisin evine. Şöyle yumoş yumoş avuç kadar bir kedi. Koltuğunda tek başına otururken ve akşamın ilk saatleri güneşin son ışıklarında ruhun yıkanırken dizlerine tırmanmaya çalışan ve bir türlü isim koyamadığın bir kedi...
Ya da istediğin gibi dağıtabilmelisin o evi. Bir yanda içilmiş çay bardakları, koltukların üzerine atılmış yorgun bir günün bittiğini anımsatan bir kazak... Televizyonun, kanepenin, masanın üzerine dağılmış gazete ve kitaplar gönlünce kalabilmeli orada bir de... Arada bir içinden çekip çıkarılmış kitaplar yüzünden eksik dişli bir ağıza benzeyen kitaplığına bakıp düşünmelisin sonra "kitaplığımın düzenlenmeye ihtiyacı var" diye.
İstediğin zaman sessiz ve ışıksız oturabilmelisin akşamın bir vakti. Yan odalardan televizyon sesi dolmamalı kulaklarına. Kendi sessizliğinin hesabını kimseye vermeden oturabilmelisin, bunun en doğal hakkın olduğunu düşünerek...
Berbat geçen bir iş günü sonrasında evine geldiğin vakit elin zile uzanırken yüzüne bir gülümseme yerleştirmek zorunda kalmamalısın. Tüm bezginliğinle anahtarı kilide sokup girebilmelisin evine. Sonra elinde ne var ne yok fırlatıp yığılabilmelisin koltuğuna.Akşam yemeği yemek zorunda kalmamalısın canın istemiyorsa... O gün yaşadıklarının hesabını bir kez daha yaşayarak vermemelisin sevdiklerine. Kendi çektiğin acıya onları ortak etmemelisin.
Yatağında geç saatlere kadar kitap okuyabilmelisin kimse sana "yeter artık gözlerin bozulacak" demeden. O kitabın derinliklerinde uykuya karşı koyarak yitip gitmelisin. Sonra rahatça ağlayabilmelisin kimse sana ilişmeden. Aptalca bir reklam müziğinde, kitaptaki en sevdiğin kahraman bir hiç uğruna öldüğünde ya da öylesine sinirlerin boşandığında kimseye sebebini anlatmadan ağlayabilmelisin...
Biliyorum tüm bu düşüncelerim, evde yalnız geçireceğim bir kaç günden sonra sabun köpüğü gibi uçuverip gidecek. Önce annemi özleyeceğim. Onun bana "yine mi çok sigara içtin" diye bağıran sesini bile... Ben ağlarken babamın gözünden dökülen yaşlara acıyan yüreğimi özleyeceğim sonra da... Anneannemin "kızım bu kadar çok okuma gözlerin bozulacak" diyen sesini... Sabah annemle babamın fısıltılarla tatlı tatlı konuşmalarını özleyeceğim biliyorum. Uyandığım vakit evi dolduran ekmek kokusu ve televizyondan yükselen neşeli şarkıyı özleyeceğim bir de...
Çünkü bileceğim ki; içimdeki insan sıcaklığının yeri yalnızlığa duyduğum özlemden çok daha büyük...
Bilmiyorum Teyze Bilmiyorum- KEREM OĞUZ
EVET TEYZE EVET ! Sen Aslında görevli olmayan birisini görevli sandın! Hata yaptın!
Rafların önünde bir merdiven vardı. Merdivene çıkıp sordum, "bunu mu istiyorsun teyze" Diye. Fasülye değil, mısır istiyormuş. Ben mısır konservesini alıp aşağı inerken devasa kulaklı aksi teyze bir hayalet gibi yanımızda belirdi. Elinde büyük bir kutu ketçap vardı.
"Bilmiyorum teyze"
Veresiye Defteri- MEHMET SAĞLAM
Kitap ve gazete okuma alışkanlığı olmayan insanlar genellikle yazma alışkanlığına da sahip değildirler. Fakat bu tür insanlardan, bir bilgisayar edinmiş olanları son yıllarda okuma ve yazma alışkanlığını bir nebze geliştirdi sayılır; çünkü yakınları, dostları ve yazışma grupları ile -e.postalar sayesinde- sık sık yazışmaya başladılar, dolayısıyla okumaya da. Bu sayede hem Türkiye’de ve dünyada olup bitenlerden İnternet ortamında haberdar oluyorlar; hem çok güzel bazı şiir, fıkra ve denemeleri paylaşıyorlar; hem de bilgisayarı olan pek çok insanla kesintisiz bir iletişim kurabiliyorlar.Ben de İnternetten bolca yararlanan biriyim. Yazdıklarımı binlerce insanla paylaşabiliyor, on binlerce insanın yazdıklarından hisseme düşeni alabiliyorum. Bazen o kadar etkileyici yazılar geliyor ki, bana ilham kaynağı oluyorlar. Bunlardan ikisi Veresiye Defteri ve Askıda Kahve diye iki farklı olguyu anlatan yazılardı. Bunlar aşağıdaki Sosyal Yardımlaşma Çağrısı’nı yapmam için bana yön verdiler:
Osmanlılar döneminde, varlıklı insanlar sık sık tanınmadıkları semtlerdeki bakkal dükkânlarına gider, sahibinden veresiye defterini çıkarmalarını isterlerdi. Ardından, rakamlarla dolu bir sayfayı rasgele açar, toplamını yaptırır, o borcu öder, bakkalın "Allah kabul etsin..." demesini bekler, sonra kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi. Borcu ödenen kişi, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren de, kimi borçtan kurtardığını bilmezdi...
“Gizli verilen sadakanın, açıktan verilen sadakadan yetmiş kat daha sevap” olduğuna inanmış atalarımız, “Sağ elin verdiğini sol elinden gizle,” prensibine inanır, yaptıkları iyilikleri unutur giderlerdi.
Bununla da yetinmeyelim bence. Yerel ve ulusal medyaya (gazete, dergi, radyo, televizyonlara) bu yazıyı göndererek, unutulmuş bu geleneğimizi tüm ülkeye duyurmalarını sağlamaya çalışalım.
“VERESİYE DEFTERİMDEN BİR SAYFA SİLDİRMEK İSTER MİSİNİZ?”
Ben başladım bile...
Yardımlaşmayla kalın...
Fotoğraf: http://www.istanbulstories.com/images/gallery/19century/bakkal.jpg
Alışamadım- NECDET REHAVET
ve tabi ki senin yokluğuna!
Çatlak- NİHAL YETKİN
Alt kattaki komşunun oğluna fütursuzca bağırırken çıkarttığı çatlak sesi duydu. Daraldı.
TV’deki kadın elini beline koyup mahalleliye haddini bildirmeye kalkınca, “çatlak” diye bağırdı yerinden. Elinde değildi.
Çatlaklar…Sanki her yerde çatlak vardı. Bunlar bahaneydi belki. O gün yaşadığı diyalogdaki çatlaktı belki bütün bu çatlakları onun gözüne gözüne sokan. Duyduğu bir sözcük ve bir çatlak. Geçmişe tatsız bir yolculuk. Bir çatlak diğerine kapı açıyor, onu büsbütün büyütüyor olmasındı. Çatlağı onarmalıydı acilen ve tamamen ama nasıl?Bu kontrolsüzce kabaran ani ve yıkıcı duygusu nasıl pıhtılaşacaktı?Nasıl tanımadığı birine o sözcüğü yasaklayabilirdi ki?Nasıl onun o sözcüğü söylemesine engel olabilirdi?O olmasa bir başkası o sözcüğü söyleyecek ve içinde bir yerler yine kanamaya başlayacaktı.Yine o güne geri dönecek ve o sözcüğe cevap veremediği için kahredecek, o radikal kararı aldığı için o sözcüğü suçlayacak, ve yine o sözcüğü söyleyen herkesten buz gibi soğuyacaktı.
Derken aklına o park geldi. Servili,göknarlı,sarmalayan. Yeşil, huzurlu, çatlaksız! Duramadı daha fazla evde. “Çıkıyorum biraz” dedi evdekilere. Hızla yürüdü, dakikalarca, sessizce yürüdü. Ve parkına ulaştı. Onun parkı. Kendini kendi gibi hissettiği park. Daha önce oturmadığı bir banka oturdu bu sefer,hiç anısının olmadığı birine. Bir şeyleri değiştirmek istercesine.Ağaçların gökyüzünü yemyeşil örtüleriyle kapattığı bu hışırtılı alemde gözlerini kapatıp o dumanlı duygunun geçmesini bekledi,sadece dinleyecekti.Yaprakların düşüşünü , önünden geçen yeni yürüyen çocuklarının düşmesini engellemeye çalışan şefkatli annelerin “dikkat et” yollu uyarılarını, üniversiteli gençlerin karikatürleri birbirlerine anlatıp anlatıp gülmelerini, yaşlı emekli adamların “neydi o günler” muhabbetlerini, güvercinlerin kendilerine atılan ekmek parçalarına doğru sevinçle kanatlanmalarını...Gözleri kapalı, evreni dinleyecek ve gerisini unutacaktı.Tam da böyle yapıyor, dinliyor ve içini bunların doldurmasına izin veriyordu ki yanına sığdıklarına bakılırsa ince yapılı yaşlarda iki arkadaş oturdu. Gözleri yumulu, öylece kıpırtısız dururken, yanındaki bank komşularından biri konuşuyor, diğeri onu dikkatle dinliyor,sonra tam da zamanında kısa cümlelerle karşı tarafı yüreğinden yakalıyordu.
“Bugün onu yıllar sonra gördüm ve hiçbir şey diyemedim.”Bu ne demek biliyor musun?Büyük bir fırsat kaçırdım, içimdeki zehiri yıllar sonra akıtacak bir imkan yakaladım. Düşünsene. Aynı otobüse binmişiz,onu görmüşüm ve onun yanına gidip haddini bildirmek dururken iyice arkamı döndüm.Saklanır gibi. Olacak şey mi bu?”
“Olmuş işte!”
“Dalga geç sen.”Fırsat kaçtı” diyorum. Söyle psikoloğum, “korktun” de.”
“Bunu ben diyemem,ne hissettiğini en iyi sen bilirsin. Korktun mu yoksa canın mı istemedi?”
“Ne desem az kalacak diye hissettim. Boğazımdaki düğümler artar diye hissettim,yüzleşmek istemedim.”
Duyduklarına inanamıyordu, gözlerini açmak istemiyordu. Konuştukları konu belli değildi ama yaşanan duygu kendisininkiyle neredeyse aynıydı. En azından bu üstü kapalı haliyle. Nereye varacaktı bu konuşma, nefesini tutarak dinlemeye devam etti.
“Tamam istediğini yapmışsın o zaman.Şimdi neden şikayet ediyorsun ki. Konuşmak isteseydin konuşurdun.Konuşmama isteğin konuşma isteğine galip gelmiş işte.”
“Basite alıyorsun ama”
“Kim diyor her şey çok karışık diye. Basite almak için değil tabi ama sadeleştirmek istiyorum olayı.İki seçeneğin vardı,konuşmak ya da tersi.Sen birini seçtin.Çünkü onun doğruluğuna inandın ya da …
“Diğeri için enerjim yoktu”
“Tamam öyle olsun enerjin yoktu ya da benim deyişimle istemedin. Zaten isteseydin de hiçbir şey değişmezdi.”
“Nasıl yani, rahatlardım.”
“Rahatlayamazdın. Çünkü karşındaki kişi aynı değil, şartlar aynı değil. Tepki beklediğinden farklı olurdu ve seni tatmin etmezdi. Sen…sen bile aynı kişi değilsin.Aradan yıllar geçmiş.Ne desen boş,görmüyor musun?
“Ne olacak peki?”
“Sen bana söyleyeceksin, o kişiymişim gibi. O güne tekrar döneceğiz ve o gün ne söylemek istiyorsan bana söyleyeceksin.Ona söylemenin gereği yok.Şarkıdaki gibi, “Yazdığımı bir daha yazamam,.. bir daha geri dönemem.”
Diyaloğun bu noktasında ayağa kalktı. O ana dek uyur gibi görünüyordu diğerlerinin nazarında ama gözlerini kırpıştırıyordu ve uyur taklidi yaparak kendilerini dinlediğini düşünmelerini istemezdi.Nerden bilsinler,onun ilk olarak ne için gözlerini sımsıkı kapattığını.
Ayağa kalktığında kendini birkaç kilo vermiş hissetti. Hafiflemişti, yumuşatılmıştı, sağaltılmıştı. Bir tesadüf müydü bu? Kendi kendinin labirentlerinde ulaşamadığı çıkışa birkaç dakikalık kulak misafiri olduğu diyalogla ulaşmıştı. En azından kördüğüm var gibi hissetmiyordu artık, düğümü nerden çözeceğini anlamış gibiydi. Bu tanımadığı psikoloğa ya da psikolog ruhlu kadına bakmak istedi. Hem de çok… ama bakmadı. Ona bir gizem yüklemek istedi ve bilerek o tarafa hiç bakmadan, ve kendini tutamayıp gözünü açar korkusuyla koşarak onlardan uzaklaştı.
Artık hayatında yüzünü hiç görmediği ama tatlı sesini ve daha da önemlisi bilge sözlerini yüreğinde taşıyacağı biri vardı.
Etrafındaki ve yüreğindeki çatlakları düşündü, sözcüğü düşündü ve söyleyeni olmasa bile o sözcüğü affetti.
Not: Burada çok kabaca değinilen böyle bir terapi yöntemini başka bir olay üzerinden geçenlerde bir sohbet sırasında anlatarak bu yazıya ilham kaynaklığı yapan sevgili psikolog arkadaşıma selam olsun…
Kırmızı ayakkabılarım- ÖZLEM AKAYDIN
“ Baş ucunda bayramlıkları
Bayramda alacakları hediyelerin hayaliyle
Uykuya dalan çocuğun mutluluğu ve heyecanı ile geçen
Bir bayram dileği ile,
Sevgilerimizle ,,
Çocukluğumun ramazanları ve bayramları yaz aylarına rastlardı.
Geç vakit açılan oruçlar, geç kalkılan iftar sofraları, şimdiki gibi işi ticarete dökmeyen, mahallenin gençlerinden oluşan ve amacı sadece insanları sahura kaldırmak olan ramazan davulcuları, bir de dayımın baş ucundaki çalar saattir, çocukluğumun iftar ve sahurlarından aklımda kalan.
* * * * * *
1977 ya da 1978 yılının yaz aylarını yaşıyorduk.
En hareketli dönemlerinden biriydi ülkemin.
Bayrama birkaç gün kalmıştı.
Hiç bir şeyden habersiz, bayram sevinci ile dolup taşıyordum.
O bayramda da anneannemlerde olacaktık yine, teyzemler, dayımlar ve kuzenlerimle birlikte.
Yola çıkmadan önce son hazırlıklarımızı yapıyorduk ki akşama babam eve bir defterle geldi.
Kapağı pembe çiçekli, sayfaları bembeyaz bir defter. “ Al kızım, günlük tutmak istiyordun ya senin bu defter,, dedi.
Defterin kapağındaki iri pembe ve beyaz çiçekler sanki gerçekmiş gibi gelmişti gözüme ve kocaman bembeyaz sayfalarına yazmaya başlamıştım hemen :
“ Sevgili günlük,
İki gün sonra bayram. Çok sevinçliyim çünkü anneannemlerde olacağız hep birlikte.
Bakalım anneannem bu sefer şekerleri nereye saklayacak?
Haklı ama, bizden misafire şeker mi kalır?
Baklava da yapmıştır şimdi ne güzel.
Neyse, çok çok sevinçliyim sevgili günlük.
Senle sonra ayrıca tanışırız.
Bizimkileri anlatırım sana bir de bayramda yaptıklarımızı.
Şimdi eşyalarımı toplamam lazım.
Kitabımı yanımda götüreceğim yolda okurum.
Küçük Kadınlar’ı okuyorum, bilsen öyle güzel ki.
Annem, kardeşimle bana kırmızı fırfırlı elbise dikti bir de kırmızı ayakkabı aldı Reis’ten.
O kadar beğendim ki onları, üç gündür baş ucumda duruyorlar uyurken.
Neyse günlük, yazacak çok şey var daha, şimdilik hoşça kal.
Aaa bak aklıma ne geldi, seni de götüreyim ben oraya yazarım ara sıra,,
30 yıl geçmiş üzerinden, yazacaklarım bitmemiş.
Şimdi eski tadı olmasa da bayramların, bayramlarımız bizim.
Oğluma bayramlık giysiler aldım bir de yeni ayakkabılar. O da abarttı annesi gibi, giysileri ve ayakkabıları ile yatıyor iki gündür.
Çocukların sevinçleri olmasa ne anlamı kalır ki bayramların?
Not: Sen yoksun ya artık anneanne, şimdi de şeker ve çikolataları ben saklıyorum, şeker canavarı torununun çocuğundan.
Bize bakıp bakıp gülüyorsun değil mi oralardan?
Haaa, bir de ev baklavası yapan da yok artık.
Ne yapalım beceremiyor bu torunun işte evde baklava yapmayı.
Zaten yapsam bile tadı seninki kadar güzel olmaz ki.
Kimselere söyleme ama, aslında torunun bunu bildiği için hiç denemiyor evde baklava yapmayı anneanne.
*** Bu yazıyı yazmama esin kaynağı olan oğlumun sınıf öğretmenine, öğrencilerine yaptırdığı bayram şekerliği faaliyeti ve şekerliğin üzerine yazdığı anlamlı yazı için sonsuz teşekkürler ederim.
RESİM: http://www.nicolaslattery.com/mediac/400_0/media/Red~Shoes.jpg
Bayram ve Umut- TUĞBA
Çarşının pazarın, evlerin mağazaların, caddelerin sokakların diğer günlerden daha yoğun olduğu bir hafta sonu..İki gün sonra yaşanacak olan bayram için yapılan hazırlıkların telaşıyla oradan oraya koşturuyor insanlar..Kimi rahat, kimi zorlukla denkleştirdiği bir avuç olanakla gücü yettiğince ihtiyacını karşılamaya çalışıyor..Pide ve Davulcu Sorunsalı- YEŞİM ÖZDEMİR
Ramazan ayı geldiğinde hani “Ner’de o eski Ramazanlar” diye başlayan cümleler kurmak adettendir ya –gerçi haklılık payı kesinlikle var bence- işte ben de onu yapacağım. Hiç unutmam Miralay Orhan Bey’le bir gün Tarabya’daki yalının… Yok; konu Ramazan’dı değil mi? Eeee yaş kemale eriyor yavaş yavaş; tamam tamam toparladım… Bugün iki önemli konuda kendimce haklı şikayetlerimi dile getirmek istiyorum: “Pide” ve “Davulcu”…Çocukluğumdan beri her Ramazan geldiğinde , bize en yakın fırına gönderilip pide kuyruğunda beklerken burnuma gelen o mis gibi kokuyu unutmak ne mümkün? Eve gidene kadar ucundan koparta koparta yerdim mutlaka, annemden azar işitme pahasına. Biz küçüktük de ondan mı her şeyin tadı bu kadar güzel geliyordu bilemiyorum; ama ne tavuklar eskisi gibi lezzetli şimdi, ne şokellalar, ne de pideler… Eve geldiğimde önce biraz azar yerdim, sonra da içine tereyağı sürülmüş sıcacık pide!
Bu sene de her sene olduğu gibi büyük bir hevesle, denk geldiğim fırınlardan ve bakkallardan sayısız pide aldım ama bir çoğu hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Çünkü bir kere adını doğru koyalım; onlar pide değil!!! Sadece “pide” süsü verilmiş ekmek hamuru. İkisi aynı şey mi yani? Ekmek hamuruna pide şekli verildiğinde yılların ekmeği, kendisini pide mi zannetmeye başlıyor ya da bu konuda kendisine hipnozla telkinde mi bulunuluyor? “Üçe kadar sayacağım. Uyandığında kendini pide zannedeceksin. Biiirrr ikiiii üççç!”. Ekmek hiç, üzerine yumurta sürülüp çıtır çıtır kızarmış bir pidenin yerini tutar mı? Hem ikisinin de yeri ayrı yani… Örneğin reçel yemeyi düşünüyorsam ille de ekmek isterim. Şimdi çocuk seçen anneler gibi onun da kalbini kırmayayım. Neyse… Bu konudaki şikayetimi en kısa sürede Fırıncılar Odası’na bildireceğim. Belki seneye bu gidişe bir dur denilir de ağız tadıyla gerçek pideler yiyebiliriz.
Gelelim davulculara… Çocukluğumdan beri korkarım ben davulculardan. “Niye?” derseniz… Gecenin sessiz karanlığında , adamın birisi hiç çekinmeden avaz avaz bağırarak davul çalıyor. Tabii çocuk aklımla bu bana hep korkutucu gelmişti o zamanlar. Çünkü düşünsenize öğrendiklerimizi: “Bağıra bağıra konuşulmaz”, “Şşşşt gürültü yapma komşuları uyandıracaksın!”, “Gece sokakta kalınmaz!” … Şimdiiii…
Bize “sakın yapma” denilen her şeyi yapan ve o tatlı uykumun en güzel yerinde sıçrayarak uyanmama sebep olan adamdan korkmayıp da ne yapayım?
Haaa büyüdüm de ne değişti? Hiçbir şey… Ama psikolojik açıdan bakacak olursak bazı korkularımızın temelinde, çocuklukta yaşadığımız deneyimlerimizin yattığı bilinmiyor mu? Yani gene sıçrayarak uyandığım gecelerle dolu bir ay geçirdim anlayacağınız. Üstelik kabusum daha da beter bir halde geri gelmişti. Çünkü en azından eskiden davulcular bir mani söylerdi:
Davulumun ipi kaytan
Kalmadı sırtıma mintan
Virin ağalar bahşişim
Alayım sırtıma bir mintan
Bir ritm tuttururdu: “Dangada dan dangada dangada dan dangada”
Sonra başka bir mani söylerdi:
Eski cami direk ister
Söylemeye yürek ister
Benim karnım tok ama
Arkadaşımın canı börek ister
Sonra başka bir ritme geçerdi: ”Dangada dan dan dangada dan dan”
Şimdiki davulcularda ner’deeee? Sevgili davulcumuz başlıyor çalmaya “Dangada dangada dangada dangada” … Dümdüz, ne ritm var ne başka bir şey… Mani mi? Unutun gitsin! Bir de matah bir şey yapmışlar gibi kapıya gelip bahşiş istemeye başladılar şimdilerde: “Bayramın mübarek olsun abla!”. İçimden: “Sen miydin gecenin köründe acayip acayip davul çalıp beni uykumdan sıçratan o adam? Gidip Burhan Öçal ya da Okay Temiz’den bir ders falan alsana! Bir de üstüne para mı vereceğim yani?” diye avaz avaz bağırmak geçtiği halde, iki tane izbandut gibi pala bıyıklı adamı görünce nazikçe gülümseyerek: “Yaa kusura bakmayın. Hiç bozuk param kalmamış” demekle yetiniyorum. “Biz bozarız abla, canın sağolsun!” dediklerinde ise bahşişi vermekten başka bir çarem kalmıyor haliyle. Evet, ben bir korkağım; haklısınız. Ama bu iri yarı davulcuların bir öfke nöbetine kapılarak tokmaklarını kafamda kırmayacaklarının garantisini bana kim verebilir ki? Eğer bir “Davulcular Odası” varsa oraya da bir dilekçeyle mağduriyetimi bildireceğim.
Evettt…Bir Ramazan daha böyle sahte pideler ve ritm yoksunu davulcularla geldi geçti işte ve ne yazık ki bana ayrılan sürenin de sonuna geldik. Bir sonraki Ramazan’da buluşmak ümidiyle esen kalın! Hepinize iyi bayramlar diliyorum. Bana her gün bayram; bence size de öyle olsun…
21 Eylül 2008 Pazar
Karatersiz misinuz? FARUK SÜRENER
Pek deyerli arkadaşlarum! Uzun bi ayriluktan sonra yenuden sizlerle beraberum. Geri dönuşumle ilgilu olarak başta Okan kardeşimuz olmak uzere yapimda ve yayimda emekleyen herkese müteşekkürü bi borç bilirum.SORU : Misal, bi kizu deliler gibi seviysinuz. Babasi da çok zengin, hatta babasinun kendisu fabrikatördur. Bi gün kizun evine cidiysinuz, babasi sizu görüyor ve kizu yokken size bir tomar yüzbin YTL para (rakamla 100bin YTL) uzatiyor. Diyor ki, “Al şu parayi da kizimun peşinu birak!” Soru şudur: Ne yaparsinuz?
b. Benim de duygularum satiluk değildur. O yuzden kesin konişirum “Kesinlukle olmaz, mümkun deyul, sadece merak ettum de, Ne kada para var bu tomarun içunde? Dolar mi YTL mi, hemen mi karar vermemiz gerekeyu, bi telefon açabilir miyum?” derum.
c. Ben de derum ki, “Olur ama kizunu birakma karşiluğunda bu parayu aldiğuma dayir bi pirotokol yapalum. Sonra siz benu suçlarsinuz, neme lazim.”
d. Tarik abi ben bi diciturk teknisyeniyum. Bigün benum başima da celmişidu. Evine tamire gittiğum herifun biri beni biruyle kariştirdu galiba, “kizimun peşini birak” falan demiştu. Ben daha ne oliyor demeden, bi tomar para vermişidu adam bana, ne adami tanirum ne kizinu, ben de parayi alup gitmişidum. O yuzden ilk 3 şik ile ayni sayilmam di mi abi?
Tarik (Toplum Aydinlaticisu)
Dünyanın sen olmadan boşluk kalan yeri- FULYA
Zaman gelir, hayatın o deli ritmi içinde, durur ve düşünürsün. Yerini kaybetmiş ve dünya üzerine öylece savruluvermiş gibi duyarsın kendini. Ve sorarsın kendine; ait olmanın ne demek olduğunu, nasıl olduğunu ve bunu daha önce tüm huzuruyla yaşayıp yaşamadığını. Sonra alır başını gidersin. Bir huzur mekanı gerektir sana.Tostu ben yaparım sevgilim- KEREM OĞUZ
Beyin ve oksijen-MEHMET SAĞLAM
. Fizyolojik fonksiyonunu tam gösteremeyen nöronların yeni bağlantılar (dendritler) yapmaları ve elektriksel devreler oluşturmaları zorlaşmaktadır. Bu, çok önemli bir yetenek kaybıdır, çünkü geniş düşünebilme yeteneği, bu bağlantıların çokluğu ve işlekliği ile ilintilidir.
İnsan, konuşurken beyninin sadece Broca ve Wernicke bölgeleri aktif hale gelmez, sağ yarım kürede özcüklerin ifade ettiği kavramları hayal eden bölge de aktifleşir. Bu aktivitelerin zihinsel bitkinliğe yol açmaması ve uzun süre devam etmesi için; nöronların sıhhatli, canlı ve dayanıklı olmaları gerekir. Oksijen eksikliği, nöronların giderek sağlıksız çalışmalarına ve ölmelerine etki eden sebeplerden birisi olarak kabul edilmektedir.
. Hafıza, düşünce ve dil tembelliği gibi zihinsel faaliyet düzensizlikleri yanında oksijen yetersizliğinin ne tür bedensel arızalara yol açtığı da ayrı bir araştırma konusudur. Yeri gelmişken burada bir başka önemli olguyu daha vurgulamak
Alıntı: Mehmet Sağlam’ın “Beynin Kimliği” adlı kitabından...
Resim: http://www.alternatif-tip.net/hastaliklar/beyin_1.gif
Hız- NECDET REHAVET
"büyük kent insanının sık kullandığı uyuşturucularından biri de HIZ." der engin geçtan hayat isimli kitabında.Seagull- NİLGÜN
Eylül’den çok sarı yaza yakışan bir gece, çıt çıkmıyor sokaktan. Havada asılı kalmış bulut kümeleri bir yerlerden gelecek rüzgarı bekliyor özlemle.Balkondayım, başım duvarına yaslı , gözlerim gökyüzünde nedense dünyanın yükünü üzerimde hissediyorum! Ne sigara , ne bir içecek olmayan elim boş kalamıyor, duvarına hafif hafif vuruyor balkonun. Bakıyorum , beş parmağımı da açmışım dokunur gibi sever gibi vuruyorum beyaz plastik badanalı duvarın üzerine. Son zamanlarda derin düşünürken ve bir türlü yüzeye çıkamazken yaptığım bu yeni hareketi şaşkınlıkla fark ediyorum. Sessiz sorgulamaya başlarken zihnimde bir ışık yanıp sönüyor aslında serin duvara değil kendi iç iklimime dokunuyor, endişe duyan içimdeki beni sakinleştiriyorum belki de?...Zamanı tutmuyorum zaten o tutulmuyor , çok ağır akıyor şimdilerde oysa ben çabucak geçsin istiyorum! Kalkıyorum odaya gidip başucumda yanan lambaya yaklaşıyorum elimde kitabım. Okuduğum satırlar kah gülümsetiyor kah düşündürüyor beni İstanbul’da bir günün içinde dönen, 15 kişilik romanı usulca kapatıp benim yaşadığım İstanbul’a dönüyorum. Gecenin karanlığında Eylül’e uymayan bir ağustos böceğinin cılız sesi yayılıyor pencereme doğru. Vaktin geçiyor, diyorum hafif gülümseyerek!...
Az sonra gelmeyeceğini! bildiğim uykunun kollarına kendimi bırakıyorum. Aklıma geliyor geçmişte aldığım bir eğitimden usta bir ses: ‘Huzur , dinginlik size ne söylüyor , nasıl bir resim bu ?’ Beyaz bir sayfanın üzerinde renkler ve sesler görmeye başlıyorum. Mavi dingin , usulca alttan alta oynayan suların üzerindeyim. Bir küçük sandal arkadan takma motoru var, seagull! –bunu derken kocaman bir gülümseme yayılıyor dudaklarıma- dümen elimde sessizliğin içinde bilmediğim bir yere doğru yöneliyorum. Bir kendimle ben! Öylece , mavi bir gök var üzerimde biliyorum, doğanın kendi içindeki ritmini bozmadan ilerliyorum. Daha önce hiç gelmediğim ama orada olduğunu bildiğim suyun kıyısındaki ahşap kulübenin küçük iskelesine yanaşıyorum. Şimdi o küçük hiç bilmediğim ama varlığından adım kadar emin olduğum kulübedeyim! Gün, ay , yıl, zaman yok burada . Sadece ben, üzerimde gök kubbe, yanı başım mavi bir su…Gözlerimi kapatıyorum , dışımdaki dünyanın bütün kiri, pası, acısı, özlemi, endişesi ………..giderek uzaklaşıyor! Dalıyorum…
Hafif serin bir rüzgar yüzüme değiyor, üzeri renkli fiyonklarla dolu ince polar battaniyeme iyice sarılıyorum… Gün , zaman geri gelmiş , sabah olmuş ve ben uyumuşum, belki de zamanın ötesin(d)e tatlı bir yolculuk yapmışım, kim bilir? …
Nilgün
17.09.2008
Seagull: (1) Martı; Benim için özel bir can. (2) Son derece sessiz çalışan, küçük teknelere dıştan takılan, görüntüsü zarif bir motor.
Fotoğraf: Salih Zeki Fazlıoğlu
Riyad'ın kızları- ÖZLEM AKAYDIN
* Aşkın ne denli tehlikeli olduğunu bilsem, aşık olmazdım.Denizin ne denli tehlikeli olduğunu bilsem, yelken açmazdım,
Kendi sonumu bilsem, hiç başlamazdım.
Nizar Kabbani* (Kitaptan )
Giydikleri çarşafın renginden mi, yaşam koşullarının değişikliğinden mi bilinmez Orta doğu ve Arap ülkelerinde yaşayan kadınların hayatı batı kadınlarınınkinden daha farklıdır.
Hayatlarını, kanadı kırık bir kuş ürkekliği ile sürdürürler.
Oysa hayat devam eder olanca hızıyla ve bu kadınlar da bir yerlerden yakalamaya çalışırlar devam ettirmek zorunda oldukları hayatlarını.
Onların hayatlarında, eşlerine kayıtsız şartsız bağımlılık vardır, sokaklarda aynı giysiyi giyme zorunluluğu vardır ki bu, yerlere kadar uzanan bir çarşaf ve dünyaya küçük bir kafes ardından bakmasına sebep olan peçeden ibarettir. En ağır ceza recm vardır, eşlerinin diğer kadınlarına katlanma zorunluluğu vardır, bir erkek birkaç kadınla evlenebilir ve diledikleri anda bitiriverirler evliliklerini, kadın katlanmak zorundadır, onlar kadındırlar ve kadın her yerde kadındır.
Hayatın doğal akışı gereği Arap kadınları da aşık olurlar, mutlu olmak için çırpınırlar, güzel ve özel olmak olmak isterler, oysa küçük gibi görünen çok özel bir değere sahip değildirler. Ona sahip oldukları anda hayatları daha bir yaşanılası olacaktır.
Özgür değildir arap kadınları.
Raca el Sana daSuudi Arabistan’da yaşayan arap kadınlarından biri. Ülkesindeki kadınları anlatan çok hoş bir roman yazmış. Romanın adı Riyad’ın Kızları.
Riyad’ın Kızları, Raca el Sana’nın kaleminden Suudi Arabistan’ın Riyad kentinde yaşayan dört genç kadının hayatından kesitler sunuyor okurlarına. Bu kadınların toplum içindeki durumları, aşkları ve yaşadıklarını aktarıyor, gizli bir kapının açılması gibi.
Her ne kadar “ Sex and the City” dizisine benzetilip Suudi Arabistan’ da yasaklanmış olsa da kadınların hayatlarını ve özellikle aşklarını gün ışığına çıkarmaya gayret eden bir roman Riyad’ın Kızları. Türk okurlarla Doğan kitap tarafından, Deniz Başkaya’nın çevirisi ile buluşturulmuş.
Yazar bir de anlamlı bir not düşmüş romanının tanıtımını yaparken ; “ Umarım bu kitabı bitirdiğinizde şöyle dersiniz : - Evet öyle. Anlatılan çok muhafazakar bir İslam toplumu. Oradaki kadınlar erkek egemenliği altında yaşıyorlar. Ancak ümitleri, geleceğe yönelik planları, azimleri ve düşleri var. Tıpkı dünyanın diğer yerlerindeki kadınlar gibi onlar da sırılsıklam aşık oluyorlar, onların da aşkları tükeniyor.
Ve umarım, bu kadınların azar azar, emekleyerek kendi yollarını ki bu yol - Batı’yı takip eden yol değil- , dinlerine ve kültürlerine ait değerlerin iyi yönlerini koruyan ve reform yapmaya imkan verecek bir yol çizmeye gayret ettiklerini de görürsünüz.
Riyad’ın Kızları okunulması ve üzerinde düşünülmesi gereken bir roman.
"Gülpembe" ile yaşadığım özlem- TUĞBA
Geçen hafta, rüyamda gördüğümden bu yana sürekli seni düşünüyor, sabah olmasını istemiyorum, sadece rüyada yapabilme şansı bulduğum sohbetine doyabilme ümidiyle. Ne güzel konuşuyordun, ailemizin en yeni üyesi, Emre'yi kucağına verdiklerinde, babamın, amcamın, halalarımın, çocukluklarını, muzipliklerini anlattığın aile meclisinde.Pastalar yeniyor, çay içiliyordu eski günlerdeki gibi. Yine hep birlikte, birinci katın salonuna doluşmuştuk etrafında toplanıp, anlattıklarını dinlerken. ''Tuğba nerdesin?'' diyen ses olmasa kimbilir ne sohbetler edecektik ama uyanmıştım işte, nerede olduğumu anlamaya çalışıp, ''Babaannem nerde, gitti mi'' ? derken.
Rüya mıydı yaşadığım güzellik, az önce karşımda oturan babaannem, nerede? Neden çağırdınız, bensiz olmaz mıydı çağırmanızı gerektiren durum ?,Hiç olmazsa biraz daha uyusam, biraz daha konuşabilseydim Babaanneciğimle ? Hem daha boynuna bile sarılamamıştım çayıni içsin diye beklerken. Yok işte, yok.
Çocukluğumdan itibaren en sevdiğim aile büyüğü, nasihatlarını dinlerken sıkılmadığım, annem babam olmadan gezmelere, tatillere gittiğim, yanındayken hiçbir şeyden korkmadığım, en özel insandın. Bayramlarda elini öptüğümde, en çok harçlık veren, iİlkokul dördüncü sınıfta pekiyi ile geçince daha erken denmesine rağmen söz verdiğin için ''Pinokyo'' marka mavi bisikleti hediye eden de sendin.
Canı sıkıldığında ona şarkılar söylerken, ''çok sevdiğim bir sanatçı vardı, Yelda Gürani adında.Gramafonda şarkılarını dinlerdim. Onun adını vermek istedim sana, olmadı ama müzik sevgisini vermişiz bu iyi olmuş diyerek, konservatuar sınavlarına girmeyi destekleyerek, mutlu eden çok sevdiğim büyüğüm. Ne kadar çok güzellik yasadık, ne kadar sıkıldık yolunda gitmeyen işlere.
Suratımı asıp yanına geldiğimde ''kim üzdü seni'' derken nasıl da güç alırdım varlığından, beni korumandan. Annem babam senin yanında bir şey demezlerdi ya bir yerlere giderken beni de götürmene, uçardım mutluluktan her defasında.
Sonra büyüyüp aşık olduğumda gözlerimdeki pırıltıyı, gözyaşlarımı gizleyerek, kimseyle paylaşmadığım ayrılık hüznünü ilk fark eden de sendin ''çok sessiz, bir sıkıntısı var ya hayırlısı'' diyerek anlatmamı beklerken.
24 Temmuz 2000 yılındaki dönüşü olmayan gidişinden beri öyle arıyorum ki seni. Ne anılar, ne şarkılar..Yıllar geçtikçe daha da büyüyor özlemin. Geçen gün, poz vermeyi sevmediğin için habersiz çekilen fotoğraflara bakarken, bir tanesinde yarı gülümseyen bir ifade gördüm. Hani hastaydın, herkes yanındaydı ve amcamın kızı yeni doğmuştu. Yüz ifadesi, iri gözleri, uzun kirpikleri, kalın kaşları ile ne kadar sana benziyordu Elif Mirza. Gülüyordun torununa bakarken.
Az önce radyoda, aklıma seni ve anılarımızı getiren Barış Manço'nun da babaannesi için bestelediği ''Gülpembe'' şarkısı vardı. Gözlerim nemlenerek eşlik ederken, seni son kez görmemi sağlayan arkadaşımı minnetle andım, ''iyi ki o hafta sonu erteleme yapmadan, Mersin'e gidip, babaannemi görmüşüm'' dedim. İyi ki görmüşüm son kez seni.
''Dudağımda son bir türkü Gülpembe/ Hala hep seni söyler/ seni çağırır gülpembe/ Gözlerimde son bir umut gülpembe/ hala hep seni arar seni bekler gülpembe............''
Babaanneciğim..Ellerini öpüp boynuna sarılamayacağım bir bayram daha yaklaşıyor. Gittiğinden bu yana eskisi kadar kalabalık değil bayramlar, eş dost sohbetleri. O o meşhur akşam yemekleri de azaldı.
Bayram yaklaşıyor babaannem ..Ellerini öpüp, boynuna sarılamayacağım bir bayram daha geliyor..Biliyorum yanımızda olacaksın göremesek, dizlerinin dibinde oturamasak ta..Sohbetlerimizde, geçmişi yad ettiğimiz güzel anılarda başrolü oynayacaksın.. Sevgiyle, hasretle anacağız seni ve dönüşü olmayan yere uğurladığımız sevdiklerimizi...
Bir yerlerden tebessüm edeceksin bizlere.. Seni çok sevdiğimizi bileceksin yine.. Seni çok özlediğimizi anlayacaksın sözlerimizden, gözlerimizden…
Babaanne..Babaanneciğim seni çok özledim...
Görüşme- YEŞİM ÖZDEMİR
Aralık duran dış kapıyı hafifçe iterek, ofisin bekleme salonu olarak düzenlenmiş bölüme girdim. Şimdiye kadar hiç bir ofiste, bu kadar büyük bir bekleme salonu görmemiştim doğrusu. Pembe ve gri tonlarda döşenmiş salonunun rahat koltuklarından birisine oturdum. Büyük pencerelerden gün ışığı içeri tatlı tatlı süzülüyordu. Işığın yumuşaklığı, bana aynalı cam kullanıldığını düşündürdü. Köşelerde yeşil ve büyük bitkiler, krom metal sehpaların üzerinde bazı gezi dergileri, duvarlarda da ülkelerin tatil tanıtımı olan posterler salona ferahlatıcı bir hava vermişti.14 Eylül 2008 Pazar
SERBEST RADİKALLER SAYI 21
***
Erkek ruhunun kaba telleri- MEHMET SAĞLAM
***
Hamile misiniz, değil misiniz, nesiniz? FARUK SÜRENER
Çok deyerli arkadaşlarum. Dün akşam televizyonda bi şarki çaliyordu: “Her yer karanlik”. Dedum “Tarik, Tarik, yuce toplumin sağa mesaj ileteyi, git de aydinlat oni daa! Ne oyle 1 buçuk aydir yan gelip yataysun, ayip ayip” dedum kendi kendume. Sonra da “Hoop hoop benumle oyle ‘ayip mayip’ diye tersleyerek konişma, bozuşiruz haa!” diye sitem ettum kendume.SORU 1: Erkek misiniz, yoksa kadin mi?
Sen gitme küçük kız- FULYA
Ve böyle zamanların vardır artık. Yanıldığın ve çok çok yandığın zamanlar... Küfürleri peş peşe sıraladığın zamanlar... Lanetleri bir ipek bluz gibi giyindiğin zamanlar... İçinin çatladığı zamanlar... Dünya üzerinde yaşamış ve yaşayacak olanın tattığı ve tadacağı kederli zamanlar... Dünyanın bir alev topu gibi üzerine geldiği zamanlar... Senin kaçamadığın zamanlar... Beklemediğin ve hiç de hazır olmadığın bir anda düşen bir yıldırım gibi seni şaşkına çeviren zamanların vardır. Dünyanın her köşesinden insanlığın acısının ve kederinin pis bir çamur gibi yüzüne sıçradığı zamanlar... Küçük çocukların cesetlerini gördüğün zamanlar... Haykıran kadınların seslerinin kulağında çınladığı zamanlar... Açlıktan kemiklerini birbirine geçmiş insanların üzerindeki kara sineklere dalıp gittiğin karanlık zamanlar... İnsan olmaktan binlerce kez utandığın ve ağlayamadığın zamanlar... Vardır. Ve olacaktır da...Dilenci Vapuru: Çapkın kaptan- KEREM OĞUZ
Sana söylüyorum uzaktan bana doğru el sallayan kız. Hani ben tam köşeyi dönüp ve reks sinamasının sokağına girdiğimde, sinemanın önünde bekleyen sen, beni gördüğünde sevinçle zıplayıp bana el salladın ya. İşte o an ben bir panik oldum, bir heyecanlandım sana anlatamam. Güzel bir kızdın çünkü, çok güzel bir kızdın ve ben seni tanımıyordum. O kısacık an içinde, sen bana, ben de sana yavaş yavaş yürürken beynimi haşat ettim seni nereden tanıdığımı bulabilmek için. Eskiden çirkin olan ve bana aşık olan ve fakat benim sana yüz vermediğim, hatırlamaya bile değmez bulduğum bir kız olman için ne dualar ettim. Ve sen aradan geçen yıllara rağmen güzelleşmiş ama bana olan aşkını hiç kaybetmemiş olmalıydın. 200 gr Sakız reçeli
Damla sakızı
2 yumurta
2 kaşık şeker
3 kaşık tepeleme un
600 gr labne peyniri
4 su bardağı su
3 kaşık (tepeleme) şeker
4 kaşık dolusu sakız reçeli
1 paket krema
Dövülmüş damla sakızı (3 tane)
UnToz maya (hamur kabartma tozu)
Dr Oetker olabilir(piştikten sonra)
Küçük paket tereyağı (100 gr tereyağı)
***
Doğru duydun sevgilim, dört nala geliyorum. Fakat beyaz bir atım yok benim... Hatta dürüst olayım hadi, bir atım bile yok. Nalları idareten çakılmış, tek sermayesi güzel gözleri olan romantik bir eşeğim ben. Seni seven bir eşek.
K.
Fotoğraf: http://franklin.thefuntimesguide.com/images/blogs/strawberry-cheesecake.jpg
Erkek ruhunun kaba telleri- MEHMET SAĞLAM
Ece Temelkuran bugünkü Milliyet’te şöyle diyor: “Kürt illerinde eğer iki erkek kavga eder ve kavga tehlikeli olmaya başlarsa ortaya bir kadın atılır. Adamların ortasında durup tülbendini yere çalar. Bu, kavga bitti demektir. Kadın barış için onurunu ortaya koymuştur ve bu ‘ağırlıktan’ sonra artık herkes susmak zorundadır.”Mevlana değilim; her insanı eşit oranda sevmem, sevemem. Herkese -kadın veya erkek fark etmez- insanî özellikleri kadar değer gösterir, edindiği evrensel değerler kadar kıymet veririm. Fakat nefret etmem, etmekten sakınırım.
Nefret, sevgi-saygı atmosferini ortadan kaldırır, toplumsal barışı zedeler, ruhsal kimyamızı bozar. Ancak, geçen haftadan bu yana, ruh tellerimdeki titreşimlerden anlıyorum ki, içimdeki sevgi-saygı tarlasına düşen bir nefret tohumu baharla birlikte filizlenecek gibi...
O tohumun hangi zehirli filizi gövereceğini bu sabah buldum; politikacılardan nefret ağacı... Görüyorsunuz değil mi, nasıl da kıyasıya çekişiyorlar! Birbirlerine tüm dünyanın gözü önünde nasıl da etmedik hakaret bırakmıyorlar! Yüz ifadelerine bakıyor musunuz; nasıl da kin ve nefret saçıyorlar, acı acı, katı katı, düşmanca bakıyorlar birbirlerine!
Erkeksi mantığın çelikten zırhına bürünmüş, nasıl da dinamitliyorlar toplumsal kardeşliğimizi, ulusal bütünlüğümüzü... Bu ülkeyi ve bu milleti ileriye, daha ileriye ve refaha götürmeye söz vermiş bu insanlar, bizi birbirimizden nasıl da nefret ettiriyorlar, bakar mısınız?..
Para ve/ya güç delisi bu insanların (lideri, bakanı, milletvekili, parti başkanı ve aktif parti taraftarı dâhil) bakınız nasıl da gözleri dönmüş, ruhları kararmış!.. Karşı tarafa ne bulduysa fırlatmaktan başka bir seçeneği ve yeteneği kalmamış bu erkeksi siyasilerin, bakınız nasıl da yaratıcılıkları tükenmiş, vizyonları sıfırlanmış, görünüz...
Ve ezici çoğunluğu erkek, sevgi-saygı fukarası, vakti geçmiş Aristo mantığı kurbanı ve böylesine gözü dönmüş insanların sözüne veya sözde liderliğine kanıp onların arkasında saf tutan koca koca insanlar... Akademisyeni, sanatçısı, yazarı, gazetecisi, televizyoncusu, din adamı, şakşakçısı...
Hepsi, ama hepsi bizi bir iç savaşa götürdüklerini bile bile, hepsi aynı geminin yolcuları olduğumuzu gördükleri hâlde, o kahrolası katı mantıklarından sıyrılamayan ve böylece dümeni provokatörlere teslim etmiş “zavallı” erkekler bunlar...
Analar, bacılar... Sizin ince telli kadın ruhunuza sesleniyorum:
Sizler kadınsınız, anasınız, bu kaba saba herifleri sizler dünyaya getirdiniz. Şimdi bir iç savaş çıkartıp yine en çok sizin anaç yüreğinizi yakacaklar. Durdurun onları... Bu kez izin vermeyin... Bir kez daha onlar birbirlerini öldürmeye başlamadan önce, bir kez daha bir askeri darbe yemeden önce ve bir kez daha 30 yıl geride kalmadan önce lütfen durdurun oğullarınızı ve onlara özenen erkeksi kızlarınızı...
Nasıl mı?.. Ece Temelkuran yazmış işte: “İki erkek kavga eder ve kavga tehlikeli olmaya başlarsa ortaya bir kadın atılır, adamların ortasında durup tülbendini yere çalar ve kavgayı bitirir.” Koyun ağırlığınızı... Çıkın medyanın karşısına, çakın tülbendinizi veya türbanınızı yere! Bu iş buraya kadar deyin, bitirin bu kavgayı!
Bitirin ki, bunca pervasız “babayiğit”, anayiğitlik nedir, karındaş olmak, aynı topraklarda vatandaş olmak nedir, görsünler!..
Mozaik: Bedri Rahmi Eyüboğlu
Otuzbeş- NECDET REHAVET
carrefour’dayım.
Cumhurbaşkanı eşleri- ÖZLEM AKAYDIN
Özenle, emek verilerek hazırlanan kitaplar vardır.Sayfaları çevrildikçe her sayfada verilen emeği ayrı ayrı görmek mümkündür.
Üzerinden zaman geçse de unutulmayacak ve kitaplıklarda yerlerini her daim koruyacak, okudukça başkalarına önerilecek kitaplardır onlar.
Geçen yıl, tam da cumhurbaşkanı seçimlerinden önce piyasaya çıkan ve üzerinden zaman geçtiği halde geriye dönüp tekrar okumaktan vazgeçemediğim, Ayça Atikoğlu’na ait Cumhurbaşkanı Eşleri adlı kitap da bunlardan biri.
Ayça Atikoğlu kitabı hazırlarken 5 yıl gibi bir süre geçirmiş. Cumhurbaşkanı eşleriyle ilgili detaylı bir araştırma yapmış.Türkiye'nin ve o dönemlerde tüm dünyanın gözünün üzerinde olduğu Latife Hanım'dan başlayarak günümüze kadar uzanan yelpazede cumhurbaşkanı eşlerini incelemiş, hepsiyle ilgili ince ayrıntıları almış kitabına ve ortaya cumhuriyet tarihimizle ilgili belgesel tadında bir eser çıkmış.
Kitabı okurken cumhurbaşkanı eşleri olarak Çankaya Köşkü'nde birbirinden farklı kadın profilleri gözlemlemek mümkün. Eşlerinin yanında sessizce protokolde yer alan kadınların aslında ne kadar da güçlü kişilikler sergilediklerini görüp hayranlık duymamak elde değil.
Kitapta etkilendiğim anılardan birkaçı şöyle:
- Üçüncü cumhurbaşkanımız Celal Bayar'ın eşi Reşide Bayar Yunan kral ve kraliçesini karşılamaya gitmeyerek eşini yalnız bırakmış. Yakınları Yunanlılar tarafından öldürülen Reşide Bayar : '' Düne kadar düşman olduklarımla dost olamam''. diyerek kendince haklı gerekçesini de belirtmiş.
- Dördüncü Cumhurbaşkanımız Cemal Gürsel'in eşi Melahat Hanım yemek yapmayı çok severmiş. Köşkün mutfağını da, alışveriş düzenini de baştan aşağı değiştirmiş.
- Süleyman Demirel'in cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde eve geç bir zamanda gelmesi sonucu Nazmiye Hanım kendisini eve almamış.
- Yedinci Cumhurbaşkanımız Fahri Korutürk'ün eşi Emel Hanım, sanata düşkünlüğü ile tanınan bir cumhurbaşkanı eşiymiş. Bir işkencehaneyi sanat galerisine dönüştürmüş. Karı koca Korutürkler de Çankaya Köşkü'nde oldukça mütevazı bir hayat sürmüşler. İki tane oğulları olduğu halde çocuklarıyla hiç gündeme gelmemişler.
- Mevhibe Hanım, Deniz Gezmiş'in annesi ve kardeşlerinin kendisini ziyaret etmelerinden sonra İsmet İnönü'ye '' Paşa'cığım bu çocukları asmasınlar'' diye yalvarmış.
Kitabı okurken herkesin daha da farklı konular gözlemleyeceğine, yakın tarihimize yolculuk yapıp, Çankaya Köşkü’nün muhtelif zamanlardaki ev sahiplerine yakından tanıklık yapacaklarına inanıyorum.
Bir Feysbuk Yazısı: "Serdar is bağlasan durmaz." SERDAR ÖZDEMİR
Feysbuk’a Türkçe dil desteği eklensin diye çalışan bir gruptan çağrı gelmiş… “Hah bir bu eksikti...”dedim… Baktım grubun amacını “Türkçe’nin tüm dünyada uluslar arası bir dil olarak kabul görmesi” yazmışlar… Ne yüce bir amaç… İyi de grubun kurucusunun ismi "simurg" Nasıl olacak… Takma adlar İngilizce(ya da her neyse), yazışırken ok ler, bye lar havada uçuşuyor sonra feysbuk Türkçe olsun… Şuna, “abi, ingilizce bilmiyoruz zor oluyo ortama hakim olmak...” desen, “sen at biz yeriz nasıl olsa” diye, sinire kesmeyiz burada…
Zaten dağınıklığımı toplayamıyorum… Babamın bir lafı var; bir şeyden iyice soğuyunca “sıtkım sıyrıldı” der… Benim ki de o hesap…
Bir süre kovalatan bir şey burası kendini malumunuz… Eski arkadaşlar falan, iyi geliyor tabii ki… Ama kardeşim kötüye kullanıma o denli alışmışız ki… Bir 'hurraa mekanizması' var biz de… 'Yeni Gelin Sendromu' da denen şey… Daha ekonomik kullanımı da vardır mutlak… Becerebileni kutlarım yine de… Ama ne gerek var sorusunu sormak lazım… Ben sorduğumda, “sevdiklerimle iletişmek için illa interneti kullanacaksam elektronik posta var işte, o yeter” diyorum…
Dünyanın düzeninden laf açılınca; “amanııınnn matrix de yasatıyolaaa biziii” diye dövünüp, ondan sonra ne kadar sanal diyar varsa hepsine balıklama dalıyoruz… Matrix içinde matrix işte burası da…
İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite arkadaşlarım, yıllar sonra birbirimizi bulduklarım, can dostlarım, canım akrabalarım, top firendslerim, “ulan bu adamı hiç sevmezdim ama ekliyim listem kabarık görünsün” diyenler, ekledikten sonra selamı sabahı kesenler, rakı sofrası arkadaşlarım(özellikle dansöz gönderenler), süper voluma grafiti çiziktirenler, riıl ve dahi grovin giftleri ile, çatlayan yumurtaları ile beni sevindirenler, kahve falıma bakanlar(ben bakınca acılı ezme gibi bir şey görüyorum), profilimi dantelle süsleyenler, netwörk kardeşlerim, hepinizi canı gönülden kucaklıyorum(hug değil gerçek)…
İzmir'i yaşamak, 9 Eylül sabahında- TUĞBA
İzmir..izmir sevgim..İzmir özlemim..Öyle bir sevdadır ki, ne anlattıklarım yeterli gelir ne de yazdıklarım..İmbat’a, maviliklere.. Karşıyaka’ya, Bornova’ya.. Kağıt helva, lokma, kumru’ya doyamam hiçbir zaman. Güzel, çağdaş insanların dik duruşlarına, İzmir’e sahip çıkmalarına hayran olur gurur duyarım daima. Umutlu yarınlar iftiharla sunar- ÜÇ NOKTA
Sevgili Hayatım,
Koşar adım ortasına doğru yaklaştığım maratonum, hüznün sürek avıyla ensemde bittiği kovalamacam, iyi ve kötünün az çok rengini belli ettiği ama sonunu daha kestiremediğim öyküm, yazı baharına sulu sepken sevinç, güzü kışına üşüten ayrılıklar düşen melodramım, renkli hikâye kitabım…
Nasılsın?
Kalır elimde bir kuş ölüsü gibi yitik şairlerin boz bulanık dizeleri…İç ederim kederime artık kanatlanmayacak o sözcükleri…
Doğdum ya!
Ve zaman, o ele avuca sığmaz hergele, büyümeye ayak direrken provasız giydirip durur bol gelen hüzünleri üstüme. Olsun, seneye de giyerim diye herhalde. Bakıyorum yüzüme, gözüme. Eğreti duruyor, yakıştıramıyorum eskisi gibi kendime.
Neyse ki biliyorum artık, istenirse bulunuyor tarumar bahçede bile bir hercai menekşe.
Ama niyeyse bazı çiçekler hiç sürgün vermiyor toprağımda. Aşka sürgünüm ben hâlâ.
Sevgili Hayatım,
Bazen taşlı yollarla bezeli ahşap evlerin çıkmaz sokaklarında unut istiyorum beni. Delişmen sarmaşık gibi sarılayım yollara ve sana. Gün yüzü gören çiçeklerin kokusuyla sarhoş, patika yolların kuytularında çağıl çağıl akan su sesiyle berduş olayım. Ermiş bir ağacın gövdesine yaslanayım da öyle geçsin uyur uyanık günler, haftalar…
Ne zaman çalınacak ömrümün bitiş düdüğü? Bu düşe kalka, güle ağlaya süren oyun nerede, ne şekilde nihayete erecek? Bilmiyorum. Bildiğim; ağır öğrettiklerinin bedeli ve kayıpların olmadan anlaşılmıyor güzelliklerinin değeri.
Kimileyin sustukça biriken avazların, kendini bir yere sığdıramamanın, akşamın oluşu gibi çöken yalnızlığın, ıssızlaşan duyguların içimde kol geziyor.
Kalbim virane bir kale…Yine de bakmadan yıkık dökük yerlerine hep gülümseyişle, hep yeniden karmalı harcını. Çekmeli gönderine o dalga dalga aşk bayrağını.
Sevgili Hayatım,
Hakkını vermek lazım. Bazen de karnaval yeri gibisin. Ağzımda neşeli bir tat, hiç erimesin istediğim çocukluk dondurması, leblebi tozu...
Kim bilir, baba olur tutuşurum kızımın eline. Çizer minik elleri, güleç gözleriyle mutluluğu yüzüme. Seni solumak hevesi düşer ciğerlerine, hep seni sorar, seni keşfeder. Elbette iyi anlatırım seni küçüğüme, toz kondurmam üstüne .
Rüzgar gülü döner durur içimizde. Kazandığım bilyeler doluşmuş gibi ceplerime, uçarız sevinçle. O vakit mutluluk, ucundan tuttukça kaşar gibi uzayan bir şey işte.
Sevgili Hayatım,
Meydan muharebesi gibi kılıçları çekip, üstüne yürüdüğüm o kanı deli günler, gözümü alamadığım kavruk kelimeler, uzatmaları oynadığım ayrılıklar, her yanından S.O.S veren zamanlar yerini uysal bir iyimserliğe bırakıyor usul usul...
Hayır, bu bir hesaplaşma değil. Olsa olsa bir gün-gece dökümü. Zarar defteri kalsın, yaşadığımı alıyorum yanıma kâr. Hayaller de, keşkeler de, iyi kiler de sana dahil.
Sevgili Hayatım,
Söz takatsiz kaldığında tutunacak anlamların yetişti imdada.Eksilttiğin kadar (d)oldurdukların da oldu..
Cebimde umutlu yarınlar iftiharla sunar gösterimi için karaborsa bir bilet, yarınlarımın kapısında “beklediğinize değecek”, “çok yakında…” tadında bir umut… Çıkınımsa ömrümden döne dolaşa geçen şarkılar, onların yaşanan karşılıklarıyla dolu.
Seviyorum seni. Olancası bu!
Bil bakalım ben kimim? YEŞİM ÖZDEMİR
Ne zaman yaşamın acımasız parmaklarını boğazımızda hissetsek kaçıp gitmek gelir ya içimizden; sahi olur mu ki? Yani yapılabilir mi, herkesi ve her şeyi bırakıp gitmek? Tüm sevdiklerimizi, evimizi, işimizi, yaşadığımız kenti, hatta belki alışkanlıklarımızı ardımızda bırakarak hayata sıfırdan başlamak mümkün müdür? Başka birisi gibi yaşanabilir mi; kısa ya da uzun sürecek bir dönem içinde? Bambaşka bir insan olarak, değişik bir kentte, yeni bir hayatı yaşamak… Zor mu? Yapanlar var ama farklı farklı şekillerde…Fotoğraf: http://bleedingbird.deviantart.com/art/STRESS-45125029
06 Eylül 2008 Cumartesi
SERBEST RADİKALLER SAYI 20
*
*
Haybey'e mektuplar- NECDET REHAVET
*
Deniz ve denizden öte- NİHAL YETKİN
*
Hayat yolun açık olsun- ÖZLEM AKAYDIN
*
*
28 numaralı koltuk- SERDAR ÖZDEMİR
*
*
Para, para, paraaa- YEŞİM ÖZDEMİR
*
Atasözlerimiz ne anlama geliyor? FARUK SÜRENER
Sayın Editörum, deyerli arkadaşlar! Bugün ha buraya onemli bi konuyu görüşmek için toplanmuş bulunmaktayuz. Hepimizun yuce bi amaci var, o da aydinlanmak.Ulu önder Atatürk’ün de dediğu cibi, “İstikbal Göklerdedir”. Atamiz burada fiziki aydinliğu sağlayan güneşun göklerde olduğuni ve hepimizun aydinlanmasinun ne kada onemli olduğuni bi kere daha vurgulamiştur.
Sayin Editörum, deyerli arkadaşlar! Bugünkü aydinlanma konumuz atasözlerimuzdur. Aranizdan bazilarinu göriyrum, bazen atasözlerinu bilip bilmeden kullanayiler. Gereksuz yere atasözü israfi yapayiler. Kendi kendime “Bunun önüne geçmenun en iyi yolu nedur?” diye sordum, o sirada başka bişey düşünüyormuşum, ilk anda yanit vermedum kendume. Sonra israrla “Şişşt aloo sana diyrum, bu atasözü işinu nasil çözeceğuz Tarik?” diye daha yuksek bi sesle kendi kendime sorunca birden irkildum, “Bana mi diyorsun?” dedum. “Yok dedeme! Burada kendimden başka kim var?” dedum. Sonra kendi kendime sorduğum soruyu yanitladum, “Tabi ki toplumu aydinlatmaktur” şeklunde.
Kendi kendimu kutladiktan sonra bu toplantiyu organize ettum. Şimdu karşimda işul işul aydinlanmaya hazir yuzlerinizu göriyrum ve sizlerle gurur duyayrum. Katiliminuz içun hepinize ayri ayri müteşekkiru bi borç bilirum. HEPİNUZ HOŞCELDUNUZ!!! (Şak şak şak şak..)
ATASÖZLERİMİZ
“Ateş olmayan yerden duman çikmaz”Bak bak! Ne cuzel soylemiş atalarimuz. Diyelim ki duman çikarmak isteysinuz ama ateş yakmadinuz. Yapmayun etmeyun daa! Enayiluk etmeyun işte. O zaman duman çikmaz. Once ateşi yakin ki dumani elde edebilesinuz. Yani atasözü şunu söylüyor, once tedbir sonra tevekkül daa!
“Can çikar huy çikmaz”Bir önceki söze benziyor. Yani bi insanun huyunu çikarmak istersenuz once onin caninu çikarmanuz lazimdur.
“Erken öten horozun başinu keserler”Diyelim ki köyde yaşayisinuz. Gece vakti karninuz aciktu ve uyku tutmayi. Atişturmak için buzdolabina bi göz atmaya karar verdinuz. Mutfağa cittinuz bi göz attinuz ki henüz buzdolabi icat edilmemuş (Uyumayin da! Atalarimuz bu sözü yuzlerce yil once soyledu). “Ula ne yesem?.. Acaba ne yesem?..” diye düşunurken dişarudan ‘yebeni’ si yuksek bi ses duydunuz, “ü-ürrüü-üüü” şeklunde. Erken öten horoz... Anladinuz?
“Sakla samanı gelir zamanı”Bu sözün anlami çok açiktur. Yorum lazim deyildur. Bu nedenle ben bu sözü duyar duymaz hemen gittim yemci tükkanundan bi balya saman satin aldum. Yatak odasında saklayrum ve zamaninun celmesinu bekleyrum. Aynisinu size de tavsiye edeyrum, hatta ben değil, atalarimuz tavsiye ediyor. Ama bu atasözünü haniminuz henüz duymadiysa samani gördüğünde anlamsuz bi kavga çikarabilur. “Uyy yatak odasinda bu samanin ne işu var!” şeklunde. Ha bu atasözünu onceden açiklayun ki kavga çikmasun. Yine de anlamazsa “Samanlik fantesizu kiz!” deyup geçin. Samani saklamakla ilcilu başka bi söz daha vardur. “Sakla samanı birbirune karişturmayun” şeklunde. Atalarimuzdan biri bu sözü soylerken o anda diğeru yanliş duymuş ve yanliş aktarmiş olmali. Hiç bir anlami yok çünkü.
Aslinda daha aydinlatacak o kada çok atasözü var ki.. Ama “gün doğmadan neler doğar” di mi? (Yani şimdi samanı saklama zamanı değil, gün doğmadan yatma zamanı)
Hepinuze aydinluk günler dilerum.
Hoşçakalun daa!Tarik (Toplum Aydinlaticisu)
Beynimizin labirent kentleri- FULYA
"Artık senin aklının yollarında kaybolmamayı öğrendim."diyorum. Gülümsüyor. Yeniden kurulan bir dostluğun kutlaması gibi bu gülümseme. "Evet" diyor "Bunu birlikte öğrendik."Uzun zaman önceydi. Yeni bir dostluğun başlangıcını yapmaya çalışıyorduk.İyi niyet ve alınan pozitif enerjinin bu dostluğa temel ve yeter olacağını düşünmek gibi bir yanılgıya düşmüştük. İyi niyet ve pozitif enerjimiz dostluğumuz için önemli ve değerliydi ama yeterli değildi. Ve bunu öğrenmek biraz zaman aldı...
Geçen zaman içinde öğrendik ki;Sağlam bir dostluk kurmak birbirimizin beynindeki kentleri keşfetmekten geçiyordu. Ben kendi aklımın şehrinin haritasıyla onun akıl kentini keşfe çıkmaya çalışmış ve yolumu kaybetmiştim. Kentlerimizin haritalarını bir türlü çakıştıramamış yanlış sokaklarda kaybolmuş ve kendimizi karmaşık çözümü zor bir durumun içinde bulmuştuk.
Her insanın aklı bir kent gibiydi. Ve yeni bir insan tanımak ilk defa geldiğin bir kentin tuhaf tedirginliğini ve heyecanını yaşatıyordu. O kentin sokaklarını, caddelerini, parklarını kendi aklındaki haritaya göre değil o kentin kendi haritasına göre keşfetmen gerekiyordu. Bu da zaman alıyordu. Eğer aceleci bir yapın varsa ve tüm kentlerin aynı plana göre biçimlenmiş olduğu yanılgısına düşmüşsen o sokaklarda kayboluyordun.
Yaptığımız hata buydu: Kendi kentlerimizin haritasıyla birbirimizin akıl kentlerinde yolumuzu bulabileceğimizi sanmak...Bu kaybolmalar iki kenti birbirinden ayırıyordu. Aklın bu labirent kentlerinin kendine özgü haritalarını keşiflerinle çizmen gerekiyordu. O kenti usul usul keşfederek titrek çizgilerinle krokiler oluşturuyor karşındakinin aklının kentinin denizini, uçurumunu, sokaklarını, parklarını, öğreniyor, zaman zaman seni şaşırtıveren küçük bir çiçek bahçesiyle bir volkanla karşılaşabileceğini de aklından çıkarmaman gerekiyordu. Kent bir süre sonra hem bildik oluyor hem de sürekli yenilenen yapısıyla seni şaşkınlığa sürüklüyordu. Bu yüzden kenti benimsiyor ama ondan asla bıkmıyordun. İnasanların aklı kentler gibiydi.Ve dostluk denilen şey o kentin keşfinden geçiyordu.
Şimdi o kentin eşsiz güzellikteki sokaklarını tanıyorum. Onun aklının cümlelerden oluşan sokaklarında dolaşıyor onun sevgisinden oluşmuş eşsiz bahçelerin güzelliğini tanıyorum. Her kelime ile bana sunduğu basamaklardan aklının kulelerine çıkıp tüm kentin güzelliğini soluksuz izliyorum.
Ve şimdi ikimizin elinde de birbirimizin akıl kentlerinin krokileri var. Birbirimiz için, dostluğumuz için harcadığımız emeğin küçük el yazmaları bunlar ve çok değerli. Bana gülümsüyor. "Artık öğrendim aklının yollarında kaybolmamayı" diyorum. Başını sallıyor "Evet" diyor "Ve bu çok değerli."
Kurt Cobain kendisini neden vurdu? KEREM OĞUZ
Nirvana'nın unutulmaz şarkısı "smells like teen spirit" türlü değerlendirmelerden geçiyor ve her defasında "yılın şarkısı", "yılın en iyi videosu", "popüler kültürün en başarılı şarkısı" gibi ödüller alıyor. Bunlara bir yenisi daha eklendi, "son yirmi yılın en iyi şarkısı"Kurt Cobain bu ödüllerin kimisini gördü, kimisini göremedi. İntiharına neden olan en büyük etkilerden birisinin bu ödülleri veren zihniyet ve bu zihniyetin kendi içerisinde yarattığı çatışma olduğunu düşünüyorum.
Smells like teen spirit'in sözleri magazin/eğlence kültürüne ve yüzeysel yaşama bir başkaldırıdır. İsyan içerir. Birebir değilde mana olarak çevirmek istediğimizde şu karşılığı buluruz, "Işıklar kesildiğinde/daha az tehlikelidir yaşam /işte geldik burdayız/eğlendir bizi/ kendimi aptal hissediyorum, hastalıklı bir insan gibi /işte burdayız/ eğlendir bizi.
Bu sözleri yazan bir insanın sistemle barışık olmasını bekleyemezsiniz öyle değil mi? Fakat şarkının etkisi Kurt'un planladığından çok daha fazla oldu. Buna yakışıklı yüzü, duruşu ve şimdiye kadar çekilmiş en iyi video kliplerden birisi eklenince şarkı sisteme ulaştı ve maalesef sistem tarafından benimsenip sevildi.
Gittikleri her konserde bu şarkıyı çalmaları konusunda yoğun dinleyici baskısıyla karşılaştılar. Grup bu şarkıyla tanınmıştı elbet fakat konsere gelenlerin yaşattığı "bu şarkı olmazsa olmaz" tavrı Kurt'u canından bezdirdi. Onun söylemek istediği birçok şey vardı. "Smells like..." bunlardan sadece birisiydi. En önemlisi ve teki ve vazgeçilmezi değildi. Bir çok konserde şarkıyı söylemediler.
Sisteme meydan okuyup yola çıkanların önündeki en büyük engel, getirdikleri yeni fikirlerin benimsenmesi ve bu fikirlerin sisteme katılmasıdır. Karşı çıktığınız düzenin bir parçası olmuşsunuzdur. Eğer kişisel farkındalığınız üst seviyedeyse bu durum çok sinir bozucu olacaktır.
Benzer konular sinemada da işlendi. Fight Club mükemmel bir örneğidir, mevcut düzenin dışına çıkan ve bir tarikat yaratan Tyler, zamanla kendisinin bizzat bir "sistem inşa ettiğini" farkına varır. Özellikle dövüş klübü üyelerinin ölen arkadaşlarının ardından "his name is Robert Paulson" histerisine girmeleri bu durumu güzel açıklar. Yine çok iyi bir örnek olarak Frodo'nun, Galadriel'in, Saruman'ın hatta Gandalf'ın sisteme katılmak ve katılmamak arasında verilen savaşta ne kadar zorluk çektikleri, nefisleriyle verdikleri mücadele yüzük meteforu etrafında fevkalade işlenmeştir.
Peki Cobain için yol nerede bitti? Matrix' ten yola çıkarsak, Cobain kırmızı hapı aldı ve düzene katıldı. Çok fazla seçeneği yoktu. Gönülsüz ve mecburi bir katılıştı belki de bu biraz. Kişisel farkındalığı üst seviyede olan birisi olarak Cobain, muhtemelen kendisini yeni dünyasına hiç ait hissedemedi.
Kesmeşeker solisti Cenk Taner'in Roll dergisinde de söylediği gibi, "MTV unplugged performansında "Where did you sleep last night (My girl)" ı söyleyip bu şarkıyı binlerce kişiye ulaştırdı ve bundan çok para kazandı. Fakat şarkıyı 1930 larda besteleyen Louisiana'lı 1885 doğumlu gitarist Huddie Ledbetter, bundan beş kuruş kazanmamıştı. Bunu biliyordu ve bu yüzden çekip vurdu kendisini."
Cobain, hiç girmek istemediği ve geri dönmesininde pek mümkün olmadığı bir yolda olduğunu anladı. Yoldan çıkmaya karar verdi. Özlüyorum ve saygıyla anıyorum kendisini.
K.
Tolerans- MEHMET SAĞLAM
Müsamaha -yeni Türkçesiyle hoşgörü- bende tolerans sözcüğünü çağrıştırır hep. Bu, çok önemli kavramı –hoşgörü kelimesi yüzünden- kaybettik galiba! Bazen, hoşgörü derken tolerans da demek istiyoruz; fakat apayrı iki kavram bunlar...Diyelim ki hıncahınç dolu bir otobüste biri ayağımıza bastı ve canımızı yaktı. O an, o kişiye bir ters bakış veya bir azar göndermek üzereyken, birden "çok özür dilerim" cümlesini duydunuz. Birdenbire reaksiyon göstermekten vazgeçer ve kişiyi hoş görürsünüz, değil mi? Çünkü özür dilemekle bunun kendi hatasından kaynaklandığını kabul edip affınıza sığınmıştır. Veya çocuğunuz en sevdiğiniz vazonuzu balkondan aşağıya atıp kırmıştır. Size karşı herhangi bir kastı veya art niyeti olmadan zarar verdiği için onu da hoş görürsünüz. İşte müsamaha budur...
Tolerans kelimesinin sözlükteki çevirisi hem hoşgörü hem müsamaha olarak yazılmış. Konunun püf noktası ve yanlışı da işte burada... Kullandığımız Latince, İngilizce, Arapça, Farsça veya Fransızca kökenli sözcüklerin kullanıldıkları kültür içindeki anlamlarını iyice kavramadan tercüme yaparsak, o zaman hem koskoca bir ulusu yanlış yönlendirmiş oluruz, hem de belki o ulusu kendileri için yaşamsal önemi olacak bir kavramdan mahrum bırakmış oluruz. TOLERANS böyle bir kelime...
Bence bugün ülkemizde demokrasinin hâlâ kültürümüze tam yerleşmiş olmamasının altındaki nedenlerin başında toleranssızlık yatıyor.
Peki, bu kavramın doğru çevirisi ne olabilir acaba? İşte yanıtı:
Tolerans: KARŞIDAKİNE KATLANABİLMEK’tir. Başkalarına tahammül göstermek, demokratik tutum ve düşüncelerin temel taşına sahip olmakla eşdeğerdir. Karşınızdaki kişi size son derece ters gelen düşünce ve davranış biçimlerine sahip olabilir. Ama o, bir insan olduğu; insan hakları evrensel bildirgesindeki haklara sahip olduğu ve kişiliğinin sizinkinden farklı olması çok doğal olduğu için ona katlanırsınız, tolerans gösterirsiniz. İşte o zaman da demokratik bir düşünce ve davranış göstermiş olursunuz.
Hoş görmek ise demokratik değildir; ama affetmeyle ilgili kişisel bir tercihtir. Ayağınıza basan kişi özür dilemediği zaman reaksiyon göstermek istersiniz doğal olarak; fakat tolerans sizi tepki gösterme konusunda engeller ve demokrat kılar.
Bu bağlamı pekiştirmek için şu gözlemimi de aktarmak isterim yeri gelmişken: herkesi, ama herkesi sevmek veya herkese saygı duymak doğamıza aykırıdır. Bu kadar ulvî bir özellik sadece Tanrı’ya ait olsa gerek... Tanıştığım en bilge ve mistik kişilerin bile herkesi sevip saymadıklarını yaşayarak deneyimlemiş biriyim. “Herkesi seviyorum ve sayıyorum” diyenler, bence bir tür sosyal maske takıyorlar.
Gerçekçi biriyim; fakat salt insan oldukları için, dünyadaki herkese katlanmak (tolerans göstermek) gibi, demokratik bir görevimiz olduğunu biliyor ve bunu kişiliğimin elverdiği sınırlar içinde de uygulamaya çalışıyorum.
Bu düşünceler içinde, herkese toleranslı bir ömür diliyorum.
Resim: Carlo Maria Mariani
Haybey'e mektupla- NECDET REHAVET
Deniz ve denizden öte- NİHAL YETKİN
Bu akşamüstü püfür püfür bir esinti beni balkona çekti. İşte balkondan bakıyorum ve ta uzaktaki denizi görüyorum. Mavi, ilham verici ve beni yanına çağırıyor.Halbuki denizin hemen önünde beton yığınları vardı; çevre düzenlemesi olmayan, birbirine saygısızca bitiştirilmiş kişiliksiz evler, onları da görmek vardı.
Daha yakınımda hani sesimi duyurabileceğim bir alan boş –şimdilik-. Ona odaklanıp şu sarı otların yerinde bir park olsaydı da diyebilirdim.
Hemen oturduğum apartmanın bahçesinin duvarlarının dışında mecburen park etmek zorunda kalmış arabalara bakıp “of zaten dar olan yolu bir kat daha darlaştırmışlar” demek işten bile değildi.
Biraz eğilip apartmanın boyasına bakarak “bunu boyası çoktan gelmiş, yöneticimiz uyuyor mu?”diye düşünebilir, pencere çerçevelerine doğru gözümü kaydırıp “şuraları bir elden geçirmeli” diye kendime iş çıkarabilirdim.
Evet bütün bunları aynı anda ya da tek tek yapabilecekken en uzaktakini seçtiğimi görünce bir fotoğraf makinesi ile aramdaki farkı tekrar gördüm. Fotoğraf makinesi perspektife göre çalışıyorken ben en yakındakini bırakıp en uzaktakini görmeyi seçebiliyordum. Dahası, fotoğraf makinesinde bir yeri silik hale getirmek için özel birtakım tuşlara basarken gözüm bunu otomatikman, adeta istemsiz bir şekilde yapabiliyordu. Psikolojim fizik kurallarına galip gelebiliyor, sadece istediğim bir noktayı istediğim kadar büyüterek üstelik onu hayallerimle büyütmeyi de başararak görmeyi başarabiliyordum. Başarabiliyorduk. Daha da ileri gidersek genel olarak neyi görmeyi seçtiğimiz ve gördüklerimizle neler yapmayı seçtiğimizle biz biz oluyorduk aslında. Hırslar ve alışkanlıklar seçtiğimiz çerçevelerin birer uzantısıydı. Bir şeyleri görmek, seyretmek veya içinde yer almaktı tüm yaptığımız ya da tersi… yok saydıklarımız, görmezlikten geldiklerimiz ve dışladıklarımızla yapmadıklarımızla da tanımlanabilirdik. Üstelik yine fotoğraf makinasından çıkma karelerden farklı olarak istersek kendimizi belli bir noktaya kadar değiştirebileceğimizden çerçevelerimiz de o kadar değişebilirdi.
Sadece görebilir ama üzerinde düşünmemeyi de seçebilirdim/seçebildik. Yani görünenle yetinip, görünmeyene boş vermek de vardı. O da bir seçim ve bundan daha az değerli olmayabilir.
Evet tatilin de bana verdiği ruh haliyle bugünkü seçimim denizden yana, sadece denize bakıyorum, bir yandan bütün bunları aklımdan geçiriyorum ve “Ne güzel bir yerdeyim” diyorum.
Deniz mavi, ilham verici ve beni yanına çağırıyor.
Fotoğraf: http://www.masaustu-resimleri.com/d/1088-2/deniz+kenar__.jpg
Hayat yolun açık olsun- ÖZLEM AKAYDIN
Sen şimdi, hiçbir şeyin farkında değilsin.O kadar masum ve temizsin ki, o kapkara gözlerinle ve sorduğun sorularla tanımaya çalışıyorsun hayatı.
Hayat senin için, oyundan, birkaç arkadaştan, çeşit çeşit oyuncaktan ibaret henüz.
Okul denince de aklına, renk renk boya kalemleri, el işi kağıtları ve bunlarla yapılan faaliyetler geliyor. Bir de küçük bedenine rağmen, sabah erken kalkma zorunluluğu.
Daha şimdiden kendince farklı meslekler seçiyorsun. Bazen, doktor, bazen öğretmen, bazen subay olmak istiyorum diyorsun. Geçen gün “ Büyüyünce sadece baba olsam yetmez mi anne? “ dedin. Büyüyünce çok mükemmel bir baba olacaksın henüz bilmiyorsun.
Bilmediğin bir bir şey daha var oğlum.
Bu ülkede, sana sunulan bu koşullarda, istediğin ya da sevdiğin işi yapma şansın o kadar az ki.
Zaman içinde, her çocuğun başına gelen senin de başına gelecek.
Okul hayatının çarkları içinde dönerken, yaprak testler, özel dersler ve dersanelerle tanışacaksın.
SBS, OKS, ÖSS harflerinin açılımları yaşam biçimin olacak, 18 yaş gibi çok erken bir yaşta meslek seçimi yapmak zorunda kalacaksın ve bu koşuşturma içinde elbette senin de bir mesleğin olacak.
Korkum ne biliyor musun?
Gelecekte karşıma çıkıp da “ Anne –falan- mesleğim oldu ama ben mutsuzum ” demen.
Seni hayata hazırlarken, üzerine fazla sorumluluk yüklemek ve istemeden mutlu olmana engel olmak beni şimdiden çok ürkütüyor, çünkü her şeyin gelip geçici olduğu şu dünyada mutluluk kadar önemli ve kalıcı hiçbir duygu yok oğlum.
Henüz yolun başındasın, hiçbir şeyin farkında değilsin.
İki gün önce, sekiz yıl eğitim göreceğin okulun ana sınıfına başladın.
Sen, yeni öğretmenin ve arkadaşlarına alışmaya çalışırken onlarla yeni sınıfına doğru yürürken, ben de arkandan bunları düşündüm oğlum.
Güle güle.
Hayat yolun açık olsun.
28 Numaralı koltuk- SERDAR ÖZDEMİR
Arkamda oturan hanfendinin, başlangıçta “çarptı herhalde” diye değerlendirdiğim, oturduğum koltuğa yönelik darbelerinin bilinçli bir çaba olduğunu fark edince, arkamı dönerek “koltuğumla alıp veremediğiniz bir şey var sanırım” dedim… Bu denli taammüden bir saldırının arkasından planlı bir söylem beklerken, son derece hazırlıksız yakalanmanın verdiği şaşkınlıkla bir an ne söyleyeceğini bilemedi… Sonra;“Çok yatırdınız koltuğu, sıkıştım iyice burada” dedi…
“İyi de koltuğun suçu ne?”
“…”
“Koltuğa girişmeniz gereksiz diyorum, anlamaz çünkü şiddetten...”
Ben dik duruma getirirken, kadın koltuğuma doğru homurdanıyordu habire…
Böyle pasif agresif tiplere, tıpkı hayatta olduğu gibi, şehirler arası otobüs yolculuklarında da rastlamanız son derece olasıdır… Ya da bilmiyorum, “beni buluyor hep” gibi bir durumum olabilir… En çok rastladığım türlerden biri de yan koltuk agresifleridir… Bacağınızı yanlışlıkla onun tarafına geçirmeye görün… Hemen dizi ile sınırlarınızı hatırlatır size;
“Aaah, beyfendi dizime vurdunuz…”
“Öylemi farkında değilim… Benim tarafa geçmiş ya bacağınız ondan çarpmışımdır belki”
“Yaa… Arada Berlin Duvarı var demek… İyi ki kurşuna dizmediniz...”
***
Ben pencere kenarını tercih edenlerdenim… Uzun yolculuklarda camla yakın bir ilişki kurup uyumanın daha kolay olduğunu düşünürüm… 1 YTL’lik “kullan, otobüste unut” yastıklarından biriyle gayet mutlu mesut bir uykuya sahip olabilirim… Konformist bir yanım vardır gerçi ama çok yolculuk yapınca eldeki şartları en etkin şekilde kullanmayı öğreniyorsunuz işte…
Önceleri olası bir kazada şoförün direksiyonu kendini kurtaracak şekilde kıracağını, dolayısı ile benim de bu egosentrik yaklaşımdan faydalanıp kazayı en az hasarla atlatacağımı varsayarak, şoför mahallinin iki üç sıra arkasında bir koltuk almayı yeğlerdim… Yolculuklarımın sayısı bilimsel bir araştırmaya örneklem teşkil edecek kadar artınca, eldeki verileri değerlendirip en iyi koltuğun 28 numara olduğuna karar verdim… 28, 'önlerden' diye nitelenebilecek koltukların en arka sırası... Şoförün bakışından yolu görmezsiniz örneğin, böylece ayaklarınızla habire frene basma ihtiyacı gibi rahatsızlıklarınız olmaz... Kaza olacaksa da en son sizin haberiniz olur... En azından, "amanın gidiyoruz", "Aha da girdik tırın altına" gibi gerginliklerden uzak durursunuz... Bunlara rağmen arkada oturduğunuz duygusu yaratmaz hiç bir zaman... Muavinin konuşlandığı orta kapıya da yakındır... Bir ihtiyacınız olduğunda servis lambasını yakıp, "bu muavin niye görmüyo iki saattir lambayı" diye sinire kesmek yerine, sesli uyaranlar verip muavini harekete geçirebilirsiniz...
Hepsini bir yana bıraktım en çok bu koltukta rahat edip uyuyabildiğimi keşfettim… Bilimsel!! bir araştırmadan subjektif bir sonuç gerçi ama öyle işte... 28 numara satıldı ise ve benim o yolculuğu mutlaka yapmam gerekiyorsa gerçekten tam bir eziyet… 28 numaralı koltukla ilgili öngörümün bende yarattığı rahatlatıcı duygunun aksi… Bir şartlanma da olabilir aslında… Bu yüzden planlı yolculuklarımın biletlerini bir hafta-on gün önceden alırım…
Yalnız şöyle bir durum da gelişti zamanla… Yan etki gibi bir şey... Örneğin 3-4 saatlik bir gündüz yolculuğu yapacaksam uyumanın hiç de gereği yok değil mi? Yol boyunca doğayı izleyebilirim... Kitap okumak için en bulunmazından bir fırsat hatta... Ama öyle değil işte… 28 numaralı koltuğa oturur oturmaz uyuyorum… Denedim; yanım boşsa 27’ye geçiyorum hiç uyku yok… 28’e bacağım geçse biraz, dalıveriyorum anında… Hatta bu durum öyle ilerledi ki otobüs yazıhanesinden bileti alırken bile etkilenmeye başladım;
“Tercih ettiğiniz bir koltuk var mı?”
“28 boş mu?”
“Boş… Keselim ister misiniz?”
“Zzzzzz…”
“Beyefendii!!! Aa, adam uyudu yahu… Hişştt… Kafanızı kaldırır mısınız bankodan…”
Gündüz yolculuklarında başka bir numaraya ihtiyaç belirdi yani..
***
Aslında en iyisi yanınızda sohbetine güvendiğiniz bir tanıdığınızla yolculuk yapmak… Uyumanın gereksiz olduğu kısa yolculuklarda sohbet edersiniz, uykunuz geldiğinde sizi rahat bırakır vs.. Herkes sohbet için uygun olmayabilir çünkü... Hele sohbet ısrarlısı bazı yolcuların baskısı hangi koltukta olursanız olun uyur görünmenize sebep olur… Bir de sizin gibi aynı güzergâhta sık yolculuk yapanlar varsa onlarla da bir arkadaşlık gelişir zaman içerisinde...
Bu yolculuk arkadaşlarımdan biri de Hilmi’dir… Onunla Ankara’ya yaptığım gece yolculukları sırasında tanıştım… Ankara için aynı tarifeyi kullandığımızdan zamanla yol arkadaşı olup çıktık… O uyumayı hiç sevmez… Ben uyuyuncaya kadar laflarız… Kendisi evli olmadığından müstakbel eşini otobüs yolculuklarında tanıyacağını düşünür; “Hasancım, bak sen olmasan ben kesin bir bayanın yanında oturmayı tercih ederdim.”
“Ben senin kısmetine engel olmasaydım keşke…”
“Yok, boş ver... Zaten bu gece kafa olarak anlaşabileceğim bir bayan yok otobüste…”
“Allah Allah, bir bakışta anlayabiliyorsun demek… Hem sen tanımadığın bayanın yanına nasıl oturuyorsun ki, o şekilde kesiyorlar mı bileti”
“Yaa ben yazıhaneden bileti alırken ‘bayan yanı olsun, annem gidecek’ diyorum”
“…??”
“Öyle bakma, otobüs yolculukları çok romantik oluyor… Bence ilişkilerin temeli romantizm üzerine atılmalı…”
“Normal şartlar altında romantizm olmaz diyorsun o halde, mutlaka tekerlek üstü olacak…”
“Yok, otobüs şart değil... Mesela vapurda da olabilir… Bir bahar akşamı güverteye oturmuşsundur, batmakta olan güneş ufku binbir renge boyarken yüzüne meltemin serinliği vurur... Tam o anda yanına deniz gibi mavi gözlü, güzeller güzeli bir kız oturur, sen martılara atmak için aldığın simidi onla paylaşırsın… Sonra gözlerine bakarak deniz ve martılar için yazdığın şiiri okursun… Ne güzel değil mi?”
“Çook güzel de, sen Çorum’da oturmuyor musun?”
***
Bazen de yanlışlıkla 27 numaraya bayan keserler, Hilmi olsa ne derdi bilmem artık...
“Maavin bak bakayım, bana erkek yanı vermişler!! Değiştir bunu.”
“Teyze otobüs ful dolu, muavin koltuğu bile… Otur işte, bak abi oğlun yaşında, hem inecek bir saat sonra.”
“Belli mi olur gece vaktı napacağı bunun, sen değiştir benim yerimi”
Haydaaa… İster istemez olaya müdahale etmem gerekti;
“Teyze ordan bakınca sapık gibi mi duruyorum?”
Çıkıştığımı görünce, güya alttan alıyor;
“Öyle deme oğul, şeytan dürtee”
Al başına püsküllü bela… Hem oğul diyor hem bunu, ne biçim manyak bir teyze… Bir de öyle kesin konuşuyor ki otobüstekiler başını çevirip bana bakıyorlar; “bu muymuş sapık olan” der gibi…
Muavine yalvarır bakıyorum; “kurtar beni nolur” diye…
Not; Bu yazı Ankara’dan Çanakkale’ye doğru seyretmekte olan KK Turizmin 28 numaralı koltuğunda (tamamiyle) uydurulmuştur…10:14 04.03.2008
Ayrılık hikayeleri- ÜÇ NOKTA
Bir huzuru resmeden şehir, maviliğini giyinmiş rüzgarını estirirken denizden, seyrinde akarken zaman, hafiften esen rüzgar dindi birden. Denizin mavi yalazı griye boyandı.Ne söylediğini, neye baktığını umursamaz adam, kazma sapı tutar gibi tutuyordu bir eli. Kadının yağmur bulutu olup doldu birden gözleri. Baktı, hep duyageldiği ve yankısını yitirmiş o sevi sözlerini söyleyen gözlere. Sonra da kanı çekilmiş gibi çekti elini
Ayrılalım diyebildi sadece.
Kaldı adam, rüzgarda son sigarayı son kibritiyle yakamamış, denize düşmüş de sarılacak sözü kalmamış gibi. Alışmış bir özensizlikle tuttuğu o el birden değerleniverdi. Eksilmişti ellerinde yapma bir gülle çekilmiş fotoğraftaki mutlu halleri. Kadın bakmadı geriye, “bunu mu sevdim, sevdiğim buysa ben kimim” diyen yitik zamanlı sorular girdabında attı kendini uzaklara.
Ayrıldılar…
***
Adam ne söylese kelimeler dilinde lime lime…Seviyor sevmesine Tutuşmuş da eli birbirlerinden düşmesinler gibisine. Ama yollar var; yıllar, istemeyenler, engeller… Hepsi güç birliği etmişçesine dolaşmış sevgilerine. Ne yapsa ne etse olmuyor bildikleri gibi işte. Sade bildikleri bir şiir dolaşıyor ezgili bir çaresizlikle…
“…Kadın sustu. SarıldılarBir kitap düştü yere... Kapandı bir pencere... Ayrıldılar” * Kenetleniyorlar birbirine, ayrılacaklarını bile bile…
***
Bir mısranın mahremiyetinde geçen gecenin ucunda sabahla buluştu adam. Uyanınca içine düştüğü dizeye yükledi bir anlam. Sevmekti bu tastamam. Ama “sevgim acıyor” ** diye acıyla sayıkladı. Kadri bilinmemiş, dizeleri kim vurduya gitmiş bir şairin yitik sevdasıydı içindeki. Kim bilir belki ölümünde değerlenecekti. Yine de görünmeseydi gözüne; elini sallayıp gürültüye getirdiği tekinsiz gecenin hep üstüne yürüyen hüzünleri. Ne olurdu gelmeseydi aklına, üstüne titredikçe toprağında kuruyan çiçekleri, biraz uzak dursaydı yalnızlığın kalabalık anlamları …
Şimdi mırıldandığı sadece kendinin duyduğu yarım bir veda havası…
***
Kendi “yalnız sevdasıyla” baş başa geçen onca yıldan sonra şimdi bahçesinde kurulu o salıncak gibi içi; bir zamanlar doluymuş da boşalmış sanki. O yüzden satılığa çıkarmış kadın evini, evdeki eşyalarına sinmiş tüm hatıralarını... Biliyor otursa salıncağa, bırakacak kendini anıların kucağına. Anlayacak; kalmamış o salıncakta bir sallayanı. Satmasına satılık da, ya evinin kıyısında kendini attığı, içini döktüğü denizi, onu usul usul dinleyen sırdaş dalgaları ne yapmalı? Bazı anlar, anılar içinin tavan arasına sıkıştırıp arada baktığı bir fotoğraf albümü gibi. Kıyamaz ki hiçbirine. Buruk bir gülüş gelir yerleşir yüzüne, kalakalır sahibinden satılık hüzünleriyle …
***Bugün, kaç ayrılık hikayesi yazıyor hayat, kaç söz vermiş göz , el , yürek koptu birbirinden. Bilinmez! Dünya kadar eski bu hikâyeler, her faninin içinde az çok yer eder.Döndükçe dünya, yaşanmış ama hep yeniymişçesine acıyla kendini tazeler.
Para, para, paraaaa- YEŞİM ÖZDEMİR
Bir rastlantı sonucu dinlediğim radyo programında, sunucu canlı bağlantıyla yayına katılanlara şöyle bir soru soruyordu: “ Piyangodan 1 000 000 YTL’lik büyük ikramiye size çıksaydı; ilk iş olarak ne yapardınız?”. Yanıtlar mı? Buyurunuz…









