30 Ağustos 2008 Cumartesi

SERBEST RADİKALLER SAYI 19


RESİM: Herbert James Draper
Not: Yazılara ulaşmak için üzerini tıklayınız.

İslak ve karanliktu gece 3- FARUK SÜRENER

“...Yok yok... Yok cuzelim yok oyle bişey daa.. Ben o Hilmu’nun var ya.. Ta.... aydinlatayum e mi!..” Efendum? Yaziya başladuk mu? Tühh.. Ula niye uyarmaysinuz? Afedersinuz sevcilu arkadaşlarum, ben telefonda konuşur iken Editör yaziyu canli yayina almiş da.. Ondan oyle oldi. (70 milyona da rezil olduk iyi mu)
Deyerli arkadaşlarum aydinlaticu bi öykü olan ‘İslak ve Karanliktu Gece’nin 3. bölümü az sonra başliyacaktur. Lütfen, yazi esnasinda cep telefonlarinizun kapali olduğuni tekrar kontrol edinuz.
İSLAK VE KARANLİKTU GECE (3)
Genç adam (yani adamimuz) sirilsiklam islanmuş vaziyette hastane sokağinda ve gece karanliğinda beklemeye devam ediydu. O sirada karanliklarun içunden bir ses duydu. “Hah celdu” diye sevindu. Ama aniden üç tane sokak köpeği karanliklarun içunden çikup havlamaya başlayunca “Yahu ne oliyor, saat kaç oldi, hala celmedu, acaba ben yanliş bişey mi yaptum?” diye düşündu. O düşünurken köpekler daha fazla yaklaşti ona, hatta dişlerinu gösterip hirlama olarak tabir ettiğimuz sesleri çikarmaya başladular. Adamimuz “Eyvah, gündüz uyuz uyuz dolaşip, geceleri gruplar halinde dolaşirken vahşileşen çete köpekleru!” dedu kendi kendine. “İşte şimdu tam da filaşbek yapma zamani” derken, köpeklerun görüntüsu hafif hafif kararmaya ve akşamüstü aşik olduğu kadinla yaşadiklaru aklina celmeye başladu.
Kadin en son “Eyvah babam” deyip hizla ondan ayrilmişidu. Aşik olduğu kadinun ne isminu ne de telefon numarasinu öğrenebilmişidu. En azindan isminu bilse belki feysbuk’tan kontak kurabilirdu, ama onu bile öğrenememişidu. “Acaba feysbuk’ta “Melek” yazip sörç etsem oni bulabilir miyum?” diye kendi kendine düşündu. Ama meleklerin soyadinu bilmediğu için bu fikirden vazgeçtu.
Sonra hizla hastaneye cirdu. Kadinu bulmak amacuyla tek tek odalari dolaşti. Nihayet bir odada oni buldi. Kafasinu kapidan uzatip baktiğinda kadinun babasinun uyumakta olduğuni cördü. Kadin da adamimizun kafasinu kapida görunce önce korktu, ama sonra birden cülumsedi. Bakişlarunda, adeta çölde yillardur aradiğu suyu nihayet bulmuş bir insanun sevincu varidu. Ama sonra kendinu ağirdan satarsa daha bi iyi olur diye düşünup birden cidduleşti (Yazarin notu: Aslinda var ya, bence bu kadin da adamimuza aşik oldu ha! Valla bak ben anladim oni!).
Kadin hemen odanin dişuna çiktu ve adamimuza “Buyrun birini mi aradınız?” diye sanki adami tanimazmuş cibi sordu (Yazarin notu: bak bak ayak yapayi). Adamimuz biraz hayalkirikliğina uğramiştu. “Beni tanimadinuz mu?” diye sordu kadina. Kadin, “Ee sanki daha önce bir yerde görmüş gibiyim” dedu. “Sizinle aynı lisede okumuşuzdur belki” diye devam ettu tanimamazliktan celmeye. Akli sira ağirdan satayidu kendinu. Adamimuz sinurlendi, “Ne lisesu?” diye sordu. Kadin, “Çamlıca Kız Lisesi” dedu. Adamimuz kadinun numara yaptiğinu işte o anda anladi. “Ne yani madem benu tanimaysinuz, neden boynuma sarilarak konişaysinuz daa!” diye azarladi kadinu. “Birakun boynumi da kendimu tanitayum” dedu kadina.
Kadinimuz yine açik vermişidu. Kollarinu adamimizdan çözerken hiçkirarak ağlamaya geçen bölümden kaldiğu yerden devam ettu. Hiçkiruklar arasinda “Bana büyük ablalar hep ‘erkeklere karşi kendini ağırdan satmalısın kızım’ diye öğütler verirdi. Ama size karşı gene rezil olduuum” dedu ve “Böhhü.. böğkkk... hönkkk” şeklunde ağladi. Sizun de cördüğünuz cibi kadinun iyrenç bi ağlama şeklu varidu. Adeta boğuliyor cibi sesler çikaraydu ağlariken. Adamimuz da bu sese dayanamadiğu içun her seferinde kadinu susturacak teselliler söylüyoridu. Kadina sarildu, “Bakin bayan bunlarin hiçbirisune cerek yok. Bunlar aşik etmek içun yapilan taktikler. Ağlamayun daa! Ben zaten aşik oldum size” dedu. Kadin sustu ve o da adama simsiku sarildu “Ben de.. ben de size aşık oldum, hem de ilk görüşte” dedu. O an birbilerune sarilirlar iken ikisinun de gözlerunde birer damla mutluluk gözyaşi varidu. (Yazarin notu: Ben dememiş miydum?)
Kadin kafasinu adamimuzun göğsune yasliyarak konişmaya başladu. “Ohh. Bu hayatımın en mutlu anı. Bundan sonra hiç, ama hiç ayrılmayalım Memedim” dedu. Adamimuz “Mehmet kim lan?” diye bağirdu irkilerek. Kadinun söylediğunden mi irkilmişidu yoksa kendi sesi birdenbire yuksek çiktiğu için mu irkilmişidu anlaşilamadu o an. Kadin sakince, “Sensin, senin ismin bu” dedu. Adamimuz “Ama ben bile bilmiyrum ki adimun ‘Mehmet’ olduğuni” dedu. “Boşver” dedu kadinimuz ve devam ettu, “Baktım ki, şaşkın yazar bi punduna getirip isimlerimizi söyleyemedi bir türlü, ben de senin ismini kendim koydum” dedu. Adamimuz cülumsedi, “O zaman ben de senun isminu ‘Melek” koydum” dedu. O sirada bi ses işitildu gaipten celen, “Sağolun çocuklar, ben de bu isum konisinu nasil aydinlatacağum diye düşüniydum” dedu. Çevrelerune baktilar ama sesun sahibinu bulamadilar.
Genç adam ile kadin birbirlerune telefon numaralarinu ve msn adreslerinu verduler. Artikun hiç ayrilmayacaklaridu. Genç adam, “Kusura bakma Melek, ben şimdi ayrilmak zorundayim” dedu. Kadin, “Hayırdır, nereye gidiyorsun?” diye sordi. Adamimuz “Uzun hikaye, sana sonra anlatirum, ama darilacaksan şimdu de anlatirum” dedu. (İşte boyle aşik olan insanlar karşindakinu kaybetme korkusiyla saçma sapan konuşabilurler bazen, bunun mizahla ilcisu yoktur, dedu yazar). Kadinimuz “Anlat o zaman” dedu.
Adamimuz, “Şimdi, benim işum öykü aktörlüğu. Öykülerde, ne zaman bi “genç adam” lazim olsa, yazarlar beni çağirurlar. Ben de öyküde “genç adam” olarak rol alirum ve öykü başina para alirum. Bi tek Sait Faik hariç, ondan hiç para almadim. Açliktan öleceğimu bilsem yine de ondan para almam zaten” dedu. Kadin iyuce meraklandi. “Eeee?” diye sordi. “Eee si, bu öyküde yağmurlu bi gece vakti, sokaklarda beklemem gerekiydu. ‘Genç adam’ olarak rolüm buydu. Saat de gece vaktine celdu, artik citmem lazim, yaziyu bekletemem, ayip olur” dedu.
Kadinimuz, “Tabi tabi sen git. Aşkımız işimize engel olmasın. Hem yazarın gönlünü hoş tutmak gerekir. Yoksa neme lazım, bizi ayırır falan!” dedu. Ama içunden “Vay şerefsiz yazar! Demek beni “genç kadın” olarak bedavaya çalıştırdı bu öyküde” diye düşunmeden edemedu.
Yağmur kesilmek uzereydi. Ama gece karanliğundaki köpekli sahne kaldiğu yerden devam ediydu. En son “Saat kaç oldu, hala celmedu. Acaba yanliş bişey mi yaptim” diye düşünüyordu adamimuz. “Hem bu köpekler de daha önceki taslakta yoktu” diye düşündu. Köpekler adamimuza iyice yaklaşmıştı ki, birden karanliklardan bi adamin ayak sesleru yukseldi. Köpekler ayak seslerinu duyar duymaz ortadan kayboldu. Karanliktu, sislerun arasindan uzun pardesülü, fötr şapkali bir adam çikageldu. Pardesülü adam, adamimuzun yanına 2 adim kadar yaklaşinca, adamimuz “Tanidum sizi. Siz, siz bu öykünun yazarisinuz” dedu. Pardesülü adam, “Köpekler içun kusura bakma, öyküye biraz heyecan versun diye yaptim oni” dedu. Sonra bir çek yazdi. “Al bu da paran. Anlaştiğimuz cibi ‘İslak ve Karanliktu Gece” adli öyküde ‘genç adam’ rolüyle iyi iş çikardun” dedu. Genç adam teşekkür ettu. Yazar ağir ağir sislerun içune doğru yürüyup genç adamdan ayrilirkan, bu karanliğun artik bitmesinun vaktinun celdiğinu söyledu ve aydinluk günler diledu. Hepinuze.
SON Tarik (Toplum Aydinlaticisu)

Yaşamak dediğin bir yamalı kumaş FULYA

Bir kedi yavrusu...

Mutfak penceresini açık bırakıyorum. Dışardaki ılık bahar gecesi eve, odalara, yüzlerimize dolsun istiyorum. Annem pencereden kedinin gireceğini söylüyor. Gözlerim bir tabak içinde duran yemek kaşığına çarpıyor. Bir kedi gelse mesela. Bir yavru kedi... Ben onu o kaşığı yalarken yakalasam, ona kızabilir miyim? Bunu düşünüyorum. "Açık kalsın pencere anne" diyorum "belki bir yavru kedi gelir, karnı açtır." Annem öylece bakıyor. Aklımdan ne geçtiğini okumaya çalışıyor. Gülümsüyorum.




"Her yere çiçek dökmüşler"


O kadar küçük ki; bir insanın nasıl böyle küçük elleri ayakları olabileceğini düşünüyorum ona bakarken. Kelimeleri sanki başka bir dilden. Henüz bizim kelimelerimizle konuşmayı bilmiyor. Kendine özgü bir dünyanın kelimeleriyle konuşuyor ve umutsuzca anlaşılmayı bekliyor. Tüm çocuklar bu yüzden şaşkın değiller mi zaten? Elinden tutuyorum. Çiçekleri yerlere saçılmış bir erik ağacının altından geçiyoruz. Elimi çekiştiriyor, duruyorum. Şaşkın şaşkın toprağı kaplamış çiçeklere bakıyor. "Heyyere çiçek dötmüşleeer" diye sevinçle şakıyor. Ah çocuk ah senin gördüğün gibi görmeyeli dünyayı ne çok zaman geçti. Her yere çiçek dökmüşler ya. Sen böyle şaşkın bir sevinçle şakı diye hem de. Her yere çiçek dökmüşler.




Ayaklarımız bile...


Ayakkabılarım canımı acıtıyor. Kapının önünde ayaklarıma bakıyorum. Ve yeni ayakkabıların o parlak suratlarının bize işkence etmekten zevk alan bir keyifle sırıttığını görüyorum sanki. "Görürsün sen" diyorum hınçla. Babam "neyi görürmüşüm?" diye soruyor. Ona söylemediğimi, ayakkabılarla konuştuğumu söylüyorum. "E peki sana ne diyorlar?" diyor gülerek. "Henüz birşey demediler ama sanırım asıl sen görürsün diyorlardır." Ayaklarımı oynatıp dururken ayaklarımızın, ayakkabıları kendi şekline sokana kadar bir türlü rahat edemediklerini düşünüyorum. Ayakkabıyı kendi şekli ile olduğu gibi benimseyemiyorlar bir türlü. İlla ona kendi şeklini verecek de öyle rahat edecek. Kendi şeklini verdiği ayakkabıyı da sıkıldım diye bir kenara atacak daha sonra. İnsanın ayakları bile bunu yapıyorsa kalbi ve beyni herşeyi ya da herkesi kendine benzetmeye çalışmaz mı? Ancak böyle rahat edebileceğini düşünmez mi?




"Öldürmezsen özgürleşemezsin"


"Kendi geçmişinde, sende yaralar açan insanı öldürmedikçe özgürleşemeyeceksin." diyor. Filmi durdurup uzun uzun düşünüyorum. Kimin geçmişe dair yaraları yok ki? Ve kim özgür olmak istemez, kim o yaraları düşünüp durmaktan, sürekli "neden?" diye sormaktan kurtulmak istemez ki? Bunun için illa intikam mı almalı insan? Geçmişi öldürüp yeni, yepyeni bir hayata başlayabilmek için bir ölü mü bırakmalı ardında? Geçmişte olan herşeyi bugün gibi yaşıyor olmak, o berbat batalıkta gömülüp kalmak ve geleceğin mavi göğünü görememek değil mi her birimizin hayatını "boşa harcanmış ömürler" kataloğunda bir sayfaya çeviren. Evet insan özgürleşebilmek için onu yaralayan eli kırıp atmak zorunda. Geçmişin o eski filmini kusana değin izleyip durmaktan vazgeçmek zorunda. İyi ama nasıl? Bir katil olmadan yaralardan arınmak mümkün değilse, o yaraları ömür billah taşıyacak kaç merhametli yürek vardır yeryüzünde? Bu kadar yaralandıysan eğer nasıl katil olabilirsin ki? Değil birini öldürmek hatıralarını bile öldüremiyorsun daha? Öyle bir "kıyamamak" durumu var. Ve en çok da kıyamayanın dizlerinde olmaz mı yaralar?Filmdeki adamın kocaman açılmış gözleri ekranda donup kalmış. Kendi geleceğinin resmini çizerken oraya bir katil yerleştiremiyor, yaralarına bakıyor öylece. Zaman onların üzerine polenler dökecek henüz bilmiyor belki. Ve o polenlerden yeni bir bakış doğacak daha farkında değil. Ve tüm bunlar olurken, o kocaman kederli gözler aynı masumluğu taşıyacaklar. Tüm yaralı kalpler masum oldukları için yaralı değiller mi?




Yaşamak dediğin bir yamalı kumaş...


Kapımın önüne bir gece önceki rüzgarın yığdığı yapraklar gibi günün görüntüleri. Oradan buradan, sarı yeşil, solgun canlı yapraklar gibi... Gecenin bu vakti sessizce tıklatınca aklımın kapısını geçen günün rüzgarı ve bir armağan gibi sununca günü bana "hoşgeldiniz" diyorum gülümseyerek. Hayat bu küçücük görüntülerin toplamından başka nedir ki zaten? Yaşamak dediğin bir yamalı kumaş; pembesi, siyahı ile kırmızısı mavisi ile bir beyaz örtü üzerine dikip durduğumuz. Ve ömür sonunda "onun hayatı" diyerek sevdiklerimizce üzerimize örtülüveren...Öyle işte... Yaşamak dediğin bir yamalı kumaş...

Fotoğraf: Tarık Gürbüz

Çok güzel olduğunu bilen kız KEREM OĞUZ

Söyle bana

çok güzel olduğunu bilen kız
Neden sanki süreklibir fotoğrafını çeken varmış gibi
ya ufka ya da boşluğa bakıyorsun

neden hep acelen olur
senin,en son gelirsin ve de ilk terk edersin
kırkyılda bir
biraraya gelen eski cemiyeti?

toplanıtının miladı oluyorsun gelişinle
ve gidişin miyadını dolduruyor o buluşmanın
biliyorsun bunları değil mi
biliyorsun değil mi mınakoyim..


sanki bizden değilmişsin gibi
sanki bir insan değilmişsin de
ruhun yunan tanrıları ile
olimposda yaşıyor,
ve biz sefiller bedenine dokunsak da
sana ulaşamayacağız gibi

çok güzel olduğunu bilen kız
harbiden de çok güzelsin be
kızıyorum falan bazen sana ama
o uzaklara bakan ela gözlerindeki
hafif şehlalık var ya,
onlar bile çok güzel be...
allah seni başımızdan eksik etmesin be!

K.

HAYBEY'E MEKTUPLAR


bölüm : 2

kısım : amca diyorlar bana

sevgili hay bey, artık amca diyorlar bana. yok hayır, yaşımızı, başımızı alıp saçımızı döktüğümüzden mütevellit değil bu nida, sahici anlamda amca olduğumuzdandır.

ilk şıktan dolayı amca dedikleri çok oldu. hiç unutmuyorum bugunkülere benzemeyen soğuk ve yağmurlu bir kış günü mahallemizin bakkalını geçip okulunun köşesini döndüğümde önde bir top arkasında karakuru bir oğlanın koşarak bana doğru meylettiklerini gördüm. tam topun altına girip dömi voleye hazırlanıyorken bugüne kadar "abi abi top " diyen veletler "amca amca top" demez mi "şeytan rıtvan"a inat. vole, roveşata, plonjon hepsi uçtu gitti kafamdan hey gidi rehavet hey demek artık amca kategorisinde boy gösteriyorsun bu "taşnaksütyan mahallesinde" dedim, içerledim de biraz kendime!

sonra pollyana olup yağmurdandır dedim ve ilave ettim beyhude, iyi seçememiştir benim genç, diri o biçim gaslı edelelerimi. ikinci tesadüfteki sarışın toparlak velet de amca deyince yıllara karşı mağlubiyetin kaçınılmaz olduğunu anladık. hem de kendi sahamızda!ya işte böyle hay bey.

işin sahici kısmına gelince, sıcak bir kış gününün serin bir cumartesi akşamüstüsünde su gibi akan bu avare yıllar tarihe amca olarak kaydetti ben denizi.sırasıyle dayı, baba ve nihayet amca... ömrümüzün bir eşkenar üçgeni daha tamamlandı böylece.kareası tamamlanacak mı?bakalım. kısfmet!

sağlıcakla.

pendik , 24.01.2007


Hadi bana beni anlat MEHMET SAĞLAM

Sizlere eğlenceli, epeyce öğretici ve oldukça çözümleyici yeni bir e-postalaşma yöntemini takdim ediyorum: Hadi Bana Beni Anlat...
Aşağıdaki 20 basit soruyu yanıtlamaya başlar başlamaz; önce, dostlarımız hakkında ne kadar eksik bilgimiz olduğunu fark ediyoruz, ardından, kişilik tanımlarına dair pek çok şey bulup buluşturuyor ve yepyeni keşifler yapıyoruz. Dahası: Gelen yanıtlar, yorumlar ve takip eden yazışmalardan sonra en az dört önemli kazancımız ve maalesef (veya iyi ki) bir de kaybımız oluyor:

a- Dostlarımız hakkında belleğimizdeki boşluklar doluyor,

b- Soğumaya yüz tutmuş dostluk ilişkilerimiz tekrar ısınıyor,

c- Kişilikleri tanıma yöntemlerimiz değişiyor, zenginleşiyor,

d- Başkalarının bizi nasıl gördüğüne hayretle tanık oluyoruz,

f- Buna yanıt vermeyen veya vermek istemeyenlerin dost değil, birer tanıdık olduklarını anlıyoruz.
Aşağıdaki soruları yollayacağınız e.postanızın başına şöyle bir şeyler yazabilirsiniz:
Beni ne kadar tanıdığını, nasıl bildiğini öğrenmek istiyorum. Aşağıdaki soruları yanıtlayıp bana yollamadan önce, bu yazıyı hiç değiştirmeden tüm dostlarına yolla lütfen. Böylece her "kanka"nın eline, sana seni anlatacakları bir olanak vermiş ol; ama tek sözcük dahi silme ve değiştirme ki plânlanarak hazırlanmış bu soru demeti orijinal kalsın.
Hadi Bana Beni Anlat...
1. Senin tam adın:
2. Benim tam adım:
3. Biz nerede tanıştık:
4. Beni kaç yıldır tanıyorsun:
5. Beni ilk gördüğünde ne düşündün:
6. En son ne zaman görüştük:
7. Benim yaşım:
8. Doğum günüm:
9. Göz rengim:
10. Kardeşlerim var mı:
11. En belirgin müzik türü tercihim:
12. Evimde hayvan besliyor muyum:
13. Espri anlayışım hakkında iki üç kelime:
14. Beni hiç ağlarken gördün mü: (Nasıldım?)
15. Benim için bir takma ad yazabilir misin:
16. En beğendiğin yanım ne:
17. Dostluğum senin için neden önemli (sadece 1 cümle):
18. Ben şanslı veya şanssız biri miyim? Kaç puanlık (2 ile 98 arası):
19. Detayları görebilme yeteneğim (10 ile 99 arası):
20. Amaç ve hedef saptamadaki kararlılığım (2 ile 99 arası):
21. Organizasyon becerim (2 ile 99 arası):
22. Zihinsel kondisyonum (10 ile 95 arası):
23. Duygularımı kontrol derecem (5 ile 95 arası):
24. Stresle başa çıkma becerim (2 ile 99 arası):
25. Hayal gücümün gücü (5 ile 95 arası):
26. Öngörülerimin gerçekleşme oranı (%1 ile 99)
27. Dış etkenlerden etkilenme duyarlığım (25 ile 95 arası):
28. Kendime güvenim (2 ile 99 arası):
29. Bu yanıtlara göre beni kaç puanlık tanıyorsun (5 ile 97 arası):
30. Sence ben seni kaç puanlık tanıyorum (3 ile 97 arası):

Fotoğraf: http://www.creativityforkids.com/images/inspire_a_friend.jpg

Kırkınca, Kirkince, Çirkince ÖZLEM AKAYDIN

Gezmek için gittiğiniz yerlerde sürekli yaşama isteği duydunuz mu hiç?

Ya da bu yerlere karşı aidiyet duygusu hissettiniz mi?

Gönülden bağlandınız mı üç gün için tatile gittiğiniz bir yere?

Üç günle yetinmeyip tatili uzatmak istediniz mi?

Ve yıllar sonra özlem duyup da tekrar gidip görmek istediniz mi?

İzmir’in Selçuk İlçesi’ne bağlı ve Selçuk’a sekiz kilometre uzaklıkta olan eski bir Rum köyü olan Şirince’den söz ediyorum. Bana yıllar sonra eski bir dost gibi kendini özleten Şirince’den.

Ülkemin her bölgesi özeldir anlamlıdır benim için, ancak Batı Anadolu daha bir anlam taşır.

Uzun yıllar iç içe yaşamış, güzel dostluklar kurmuş insanların savaş yüzünden birbirine düşman olduğu,yine savaş yüzünden yaşadığı yerlerden vazgeçmek zorunda oldukları topraklardır oralar. İşte biraz da bu yüzden görmek istemiştim Şirince’yi yıllar önce.

Denizden yaklaşık 650 metre yüksekte olan, bir vadinin güney ve doğu yamaçlarına kurulmuş olan Şirince Köyü’nün kuruluşuna dair çeşitli söylemler var.

Kırk kişilik bir aşiret tarafından kurulduğu söylenen Şirince’nin kuruluşunun 5. yüzyıla kadar dayandığı rivayet ediliyor.

1924 Türkiye – Yunanistan mübadelesi öncesi 1800 haneli bir Rum köyü olan Şirince’ye mübadele ile birlikte Rum’ların ayrılmasıyla, Müştiyan ve Somokol köylerinden gelenlerin yerleşmesi sağlanmış. Adı Şirince olana kadar bir çok isim almış. ‘’ Kırkınca’’, ‘’Kirkice’’, ‘’Çirkince’’ gibi. Yine rivayete göre burada yaşayan halk, köyün güzelliğinden ötürü kimseler gelip yerleşmesin diye özellikle ‘’ Çirkince’’ diye adlandırmış köyü. En sonunda dönemin İzmir Valisi Kazım Dirik köye şimdiki adını ‘’ Şirince’’ yi vermiş.

Şirince’ye gidildiğinde ilk göze çarpan eski Rum evleri oluyor. Çok kısa bir süre içinde, doğanın bu güzel köye aslında biraz torpil yaptığını fark ediyoruz.

Denize kadar uzanan Efes Ovası, zeytinlikleri, bahçeleri ve üzüm bağlarının mükemmel uyumu, kelimelerle ifade edilemez bir duyguyla sarıveriyor yürekleri.

Huzur mu, dinginlik mi, doğa tutkusu mu tanımlanmaz bu duygu oralarda biraz daha kalmak, tatili biraz daha uzatmak, hatta mümkünse oralara yerleşmek isteği uyandırıyor.

Tarihi ve bembeyaz Rum evlerinin yanında, mükemmel çöp kebabı, ev yapımı şarapları, köy ürünleri, doğası ile bir daha hiç kopamayacak bir bağ oluşuyor Şirince’ye dair.

Cennet burası olmalı diye düşünüyor insan, tıpkı çocukluğunun önemli bir bölümünü Şirince’de geçirmiş, Yunan yazar Dido Sotiroyo’nun unutulmaz eseri ‘’ Benden Selam Söyle Anadoluya’’ da sözünü ettiği gibi: Şu yeryüzünde cennet diye bir yer varsa bizim Kırkınca – Şirince ‘nin cennetin bir parçası olması gerekir.’’

Mutlaka ama mutlaka en azından bir kez ( aslında bana sorarsanız birkaç kez) görülmesi gereken bu güzel Rum Köyü’ne yolunuz düşerse mutlaka gidin. Hatta yolunuz düşsün diye elinizden geleni yapın, pişman olmayacaksınız.


Fotoğraf: http://www.sirince-evleri.com/default.asp?L=TR&mid=149

Sıtma SERDAR ÖZDEMİR

Kendine küçümseyen gözlerle bakan saray doktorlarını çok görmüştü.. Bu bakışlara hazırlıklı olmasına karşın, Versay sarayının, benzerlerinden çok üstün, ihtişamından etkilenmiş olmasından belki, Fransa kralı 14. Lui ve doktorlarının karşısına çıktığında heyecanını gizleyememişti.. Sadece dokuz yılda eczacı çıraklığından şu anda olduğu noktaya nasıl geldiğine(her anını planlamış olsa da) kendi bile inanamadığı anlardan birini yaşıyordu..
Kral Lui, hiçte beklemediği kadar genç görünümlü bu doktoru(aslında ne tam anlamıyla doktor, ne de göründüğü kadar gençti..) karşısında gördüğünde umutsuzluğa kapılır gibi oldu.. Yine de kendini toparlayarak, İngiltere kralının doktoru olan bu gencin eline hararetle sarıldı.. Böyle bir davranış, devasa boyutlardaki salonda bulunanlar için tam bir süpriz olmuştu.. Dr. Talbor, terli elleri kralın avuçlarında, dizlerinin üzerine çökmüş, yakında göstereceği başarıyı düşünerek heyecanını yatıştırmaya çalışıyordu..
“Saygıdeğer şövalye, siz ki kadim dostum, İngiltere kralı Charles’ın saygı ve güvenini kazandınız.. Tek oğlum, Fransa tahtının varisini şifalı ellerinize emanet ediyorum..” Lui bir çırpıda konuştuktan sonra, baktığını bir hiç olduğuna inandıran, aristokrat ifadesini yüzüne tekrar yerleştirip salondan çıktı..
İşini yapıyor olmanın verdiği özgüvenine tekrar kavuşan Sir Robert Talbor, Fransız doktorlardan sıtmaya yakalanmış hastası ile ilgili bilgileri aldıktan sonra üstünlüğünü kabul ettirmek için hamlesini yaptı; “Siz baylar sıtmanın ne olduğunu bilebilirsiniz, ben bilmiyorum.. Ama onu tedavi ediyorum, ya siz?”
Kral Lui oğlunun hayatından endişelenmekte son derece haklı idi.. Pers kralı Büyük İskender’i öldüren, Mezapotamya, ve Antik Yunan uygarlığının yeryüzünden silinmesine, Büyük Roma İmparatorluğunun yıkılmasına neden olan, tıp biliminin tanımladığı ilk hastalıklardan biri, sıtma, yaklaşık 30 yıldır Avrupa’yı pençesine almış, on binleri yok ediyordu.. Lui de çocukluğunda bu hastalığa yakalanmış ve Güney Amerika’da misyonerlik faaliyetleri yapan Cizvit papazlarının Avrupa’ya getirdiği “kınakına ağacının” kabuğu(bu gün de sıtmanın tedavisinde kullanılan, “kinin” adıyla bilinen ilacın etken maddesi) ile iyileşmişti.. Ancak geçen yıllarda Cizvit tozunun tedavide etkisiz olduğuna inanılmıştı.. Aslında doktorların/papazların bilmediği, sıtmanın birden fazla tipte hastalık yapma şeklinin olduğu ve kullanılacak kınakına tozunun miktarı idi..
İşte böyle bir ortamda, 1670 yılında İngiltere’nin güneyinde, Essex adı verilen bölgede yaşayan, genç bir tıp öğrencisi ve eczacı çırağı olan Robert Talbor, “Ateşli Hastalıklar Uzmanı” olduğunu duyurarak, Londra’da süratle ün kazanmaya başladı. "Piretoloji, ya da sıtmanın sebebi ve tedavisi" adlı bir de kitap yazan Talbor, kitabında "cizvit tozu ya da peru tozu" olarak bilinen ilaç ile yapılan tedavinin tehlikelerinden bahsediyor, formülünü gizli tuttuğu kendi ilacının hastalığı kesin tedavi ettiğini yazıyordu.. Essex deniz kenarında, aynı zamanda içinden nehirlerin geçtiği “sulak” bir bölgedir.. Sıtma hastalığının taşıyıcısı olan sivrisinekler bu bölgede çok sayıda bulunmakta ve yüzlerce İngiliz’i hasta etmekteydi.. Talbor, “sıtma salgınının görüldüğü bir deniz kıyısında, kendimi alkışlıyorum” derken, aslında fırsatçılığını gözler önüne sermekte idi..
Ünü yayıldıkça, talep ettiği tedavi ücreti astronomik rakamlara ulaştı.. Bu başarısı Kraliyet Tıp Akademisi'ni kızdırmaya başladı ve kendisine karşı cephe alınmasına yol açtı.. Bu sırada, Kral 2. Charles sıtmaya yakalanınca Talbor saraya çağrıldı..
Kralın iyileşmesinden sadece birkaç hafta sonra, 27 Temmuz 1672’de şövalyelikle onurlandırılan Robert Talbor, kralın özel doktorluğuna getirildi. Talbor artık asilleri tedavi ediyordu.. 1679 yılında, Fransa Kralı 14. Lui'nin hayatta kalan tek oğlu sıtmaya yakalanınca Kral 2. Charles, Talbor'u Paris'e gönderdi..
14. Lui, oğlu iyileşince Dr. Talbor’u çeşitli hediyelerle ödüllendirdi.. Ancak doktorun gizli formülünü ele geçirmek istiyordu.. Bunun için kendisine 3000 Fransız altını vermeyi kabul etti.. Talbor, Paris'te hatırı sayılır bir servete kavuşmuş oldu.. Yaptıkları anlaşmaya göre formül kralla, doktor arasında kalacak ancak Talbor öldükten sonra açıklanacaktı..
1681 yılında 39 yaşında öldüğünde Talbor'un formülü gazetelerde yayınlandı; "6 dirhem gül yaprağı, 2 ons limon suyu, kınakına kabuğu tozu ve şarap" Hastaları şaşırtmak için arada bir kullandığı şarabı değiştiriyordu.. Aslında tek yaptığı kınakınanın dozunu yüksek tutmaktı.. Böylece sıtmanın tipi ne olursa olsun formül işe yarıyordu.. Ölümünden sonra Talbor'un adı şarlatana çıktı. Şarlatan olduğu doğruydu. Zira doğru dürüst tıp eğitimi görmediği halde doktor olduğunu ilan etmişti.. Kendi formülünde kullanmasına rağmen kınakına kabuğunu kötüleyip başkalarının kullanmasını önleyerek, kendi yaptığı ilacı alamayacak durumdaki binlerce hastanın ölümüne sebep olmuştu.. Bütün bu sahtekârlık hikâyesine rağmen tıp tarihçileri, Talbor olmasaydı, bu ilacın yaygın kullanımının yıllar değil asırlar alabileceğini belirtmektedirler.. Böylece 17. yüzyılın sonlarında Kınakına kabuğu "Peru Tozu" adıyla İngiliz Farmakopesi'ne(tedavi etkinliği kesin olarak kabul edilen ilaçların formüllerinin ve ilaçla ilgili diğer bilgilerin olduğu kaynak) girmiş oldu..
*Bu yazı, yüzde 90'ı tropikal Afrika'da olmak üzere, zaten her yıl 1.5-2.7 milyon kişinin ölümüne yol açan, sıtma hastalığının, "etkeninin güçlenmesi ve birçok ilaca karşı direnç geliştirmesi sonucu, dünyanın gelişmiş ülkeleri için de bir tehdit haline geldiği" şeklindeki, basında yer alan haberler üzerine, yazılmıştır..
*Yazının ilk bölümü kurgu olup, Robert Talbor’un yaşantısı ile ilgili bilgilere aşağıdaki iki kaynaktan ulaşılmıştır..
http://www.pubmedcentral.nih.gov/articlerender.fcgi?artid=1034677
http://www.herbalistatabay.com/kinin.htm

Yol'a dolmak ÜÇ NOKTA

Hayat bir otoban olsa sol, orta ve sağ olarak üç şeride ayrılsa neler çıkar ortaya? Otoyolda araba sürenler, yola bir kez girildiğinde istenildiği anda artık oradan çıkamayacağını bilir. O yolda ilerlemek demek, canınızın çektiği anda tali bir yola sapamamak, geriye dönememek, mecburi istikamette ilerlemek demektir. Yol mecburiyettir hani, böyle bakınca onun yerine bazen çalıştığımız iş, yaşadığımız ilişki, sürprizlere pek de açık olmayacağını bildiğimiz bir gün…-hatta yarın, öbür gün- en kötüsü bütün ömür koyulabilir.

Düşülmüşse bir kez yola, daha hızlı ve sorunsuz yolculuğu, mutlu bir patikada yürümeye tercih eder, belli bir hızda ilerlemek durumunda kalırız. Uyulması zorunlu kuralları vardır yolun:Azami ve asgari. Çok yavaş ve çok hızlı gidemezsiniz, her ikisinde de sorun çıkar.Ezerler ya da yoldan çıkarsınız. (bunları da, yaşamın sevimsiz sorumlulukları olarak alsak)



Otoyolda ilerlerken yolun şeridine göre karakter analizi yapılsa ne denir acaba? Yolun solunda ilerleyenler hayata daha alışık, düzenle barışık, zamanla yarışan hız körleridir mesela. Gazdan ayağını çektiklerinde hayatın durduğu sanısına kapılabilirler. Önlerinde kendi hız ibrelerinden düşük olanlarla aynı kulvarda ilerlemelerine tahammülleri de, zamanları da ,düşünceleri de yoktur.Yavaşsan, yol vermek zorundasındır.-“Yol ver” diyen bundan açık bir haz, bir ego tatmini, birini arkada bırakıp, geçmiş olmanın verdiği bencil bir iştah duyabilir-




Son model arabalarıyla orta şeritten gidenler, daha garantili yaşamı tercih edenlerdir.Arabada çocuk olabilir, aile boyu gidiliyordur -öyle ya, aile daha yaşama bağlayıcıdır- Kimileri güvensizlik taşır. Motoru boğmak pahasına , ayağı gaz pedalından uzakta hep frene basacakmış gibi tetikte olur. Yanlarından rüzgarla geçenler içlerini ürpertir, başlarını döndürür. Daha sıkı sarılırlar direksiyona.Her iki yanından akan yollara eşit mesafede durur -sol şeridin davetkar akışına kaptırıp direksiyonu oraya kırmazsa - hayatı orta yol mutluları olarak tamamlayabilir belki de.




En sağdakiler yolun kahrını çekenlerdir. Başkalarının bir kaç saniyede geçtiği yokuşu yarım saatte devirmek, uçarcasına geçiliveren bir inişi yine aynı hızla temkinlice inmek mecburiyetindedirler. Kolay olanı değil, zoru yaşarlar. Onlar, yol bilgeleridir. Hızlı gidenin tepetaklak yoldan çıkışına tanık olur, yolda kalana destek olur, yolun her halini bilenlerdir.




Otoyolun daha hızlı ve sorunsuz yolculuk vaadetmesinden başka birşey düşünmeyenler, yükseklerde seyreden hız ibresinin altına düşmeden hep aynı süratle sol şeritte hayatını çürütenlerdir. Hız eskileridir onlar, dönmekten kanatları eskimiş rüzgar gülleridir. Sağa çekip soluklanmayı, hayatın yavaş yaşanılarak da tadının çıkarılabileceğini düşündüklerinde, artık çok geçtir.



Hayat üç şerit dedim ya...Bakmayın siz bana! Değil aslında. "Başka bir yol mümkündür" diyenler için değil! Yol seçilir. Kimimiz otoyolun kâh ortasına, kâh soluna savrularak, bazen sağa çekip soluklanarak, kimimiz stabilize, kimimiz patikayı seçerek tamamlarız yaşam yolunu.Seçimlerimizle ilerler, tökezleriz...




Bir “yol” dan çıkarılacak ne çok şey var. “ Hayat bir varış değil, yürünülen yolsa ” bazen otoyolun güvenli konforundan uzakta kuş ve su sesleriyle dolu mutlu bir patikada ilerlemeli, sakin yolda olanlar da gürül gürül akan hayatın farkına varabilmek için dalmalı belki de akıveren bir otobana.



Çünkü yolun anlatacağı var. Tüm bunların ötesinde herşeyin "yol"da anlaşılacağı hissiyle doludur insan.




Ezber bozdurur.




O sebepten arada dayamalı kulağı başka yollara, unutmalı kalbi orada.


Söz uçar yazı kalır YEŞİM ÖZDEMİR

“Sevgili arkadaşım ...….. Bana kalbin gibi temiz bu sayfayı ayırdığın için sana teşekkür ederim. Hayatın sarp ve dikenli yollarında, hiçbir engele takılmadan ilerlemeni dilerim…” Bu üç cümleyi, kaç hatıra defterine yazdığımı hatırlamıyorum bile. Üstelik o zamanlar “hayatın sarp ve dikenli yolları” tanımlaması, bana ya da yazdığım arkadaşıma o kadar uzaktı ki… Hayat ne kadar zor olabilirdi zaten? Hiçbir fikrim yoktu… Ne kadar eğreti ve ne kadar bilindik… Sadece, kimin başlattığını bilmediğim bir mektup zinciri gibi; sorgulamadan, düşünmeden kurduğum cümlelerdi benim için…

Geçenlerde , eskilerimi koyduğum çekmecemi karıştırırken, hatıra defterim elime geçti. Üzerinde beyaz bir gecelik olan küçük bir kız ve mavi beyaz çizgili pijama giymiş bir erkek çocuk resmi vardı kapağında. Ayaklarında , onlara büyük gelen birer terlik olduğunu farkettim… Kızın elinde bir buket çiçek; erkek çocuğun elindeyse saksıda bir sümbül ; yanlarında da muzip bakışlı tekir bir kedi! Pembe kareli sayfaları olan bir defter…Biraz uçları kıvrılmış ama hala çok da eski görünmüyor. Her bir sayfanın kenarına renkli kalemlerle kenar süslemeleri yapmışım.

Öncelikle annem, babam ve kardeşlerime yer ayırmışım. Annemin titrek bir el yazısıyla yazdığı , beni ne kadar sevdiğinden bahsettiği satırları okuyorum gülümseyerek. Nasıl da naif! Sonra babamın , büyüdüğümde dürüst , erdemli ve onurlu bir insan olmamı öğütlediği cümleler çıkıyor karşıma. Belli ki her zaman yanında taşıdığı lacivert dolmakalemiyle yazmış.Gözlerim doluyor… “ Senin istediğin gibi bir insan olmaya çalışıyorum babacığım! ” diye düşünüyorum. Dikkatlice katlanmış bir kağıt buluyorum tam da o sayfada… Babam ölmeden önce , son doğum gününde yazdığım, yine kenarları süslü bir şiir… “Bunu da onun diğer eşyalarının yanına mı koymalıyım? “diye düşünüyorum. Sonra bu fikirden vazgeçip, tekrar özenle katlayıp, bulduğum yerde kalmasına karar vererek sayfayı çeviriyorum usulca…En büyük ablam, artık genç kız olduğu için , çok romantik cümleler kurmuş. “İleride aşık olacaksın, bulutların üstünde uçacaksın” türünden. Özellikle de elinde kırmızı gül tutan genç kız resmi olan bir sayfaya yazmış... Ahh ablacığım, o da yaşadıkça gördü, yaşamın hiç de beklediği, hayal ettiği gibi olmadığını. Diğer ablam ise aşksız meşksiz , hayatta daima mutlu ve başarılı olmamı dileyerek, bir mani ile son vermiş sözlerine : “Ben haaa! Seni haa! Unutmak haaa! Aslaaa!” Küçük kardeşim, yazmayı yeni öğrendiği için, kargacık burgacık yazısıyla yaptığı yaramazlıklar için özür dilemiş ve komik bir de hayalet resmi iliştirmiş sayfanın alt köşesine… Çok şirin…

Sonra sıra sınıf arkadaşlarıma gelmiş. Çok sevdiklerimin yanına daha fazla çiçek, kelebek resmi çizmişim. Hemen hemen hepsi de benim , hayatın sarp ve dikenli yollarından kolayca geçmemi dilemişler. Henüz ilkokula giden çocukların, hayatla ilgili , boylarından büyük cümleler kurmaları ne kadar da tuhaf aslına bakarsanız! Hepsi hayatımda başarılar dilemiş, kimileri çirkin olan yazılarından ötürü özür dilemişler. Arkadaşlığımızın bir ömür boyu sürmesi dileklerini belirtip, bir hatıra defteri klasiği haline gelen manilerle yazılarına son vermişler…

“Sepet sepet yumurta



Sakın beni unutma



Unutursan küserim



Gözlerinden öperim…”



“Ördek suya dal da gel



Yeşim’i al de gel



Eğer gelmezse



Resmini çal da gel…”




“Hayat bir gemi



Yoktur yelkeni



Unutma beni



Unutmam seni…”




“Dünya hoştur



Gerisi boştur



Elinde dizgin



Koştur Yeşim koştur…”



Yaşamımızın dizginleri dilerim hep elimizde olur…Haaa bu arada! Hayatın sarp ve dikenli yollarına da dikkat edin! Benden söylemesi:)

Fotoğraf: http://studenthacks.org/wp-content/uploads/2007/11/thesis-paper.jpg


24 Ağustos 2008 Pazar

SERBEST RADİKALLER SAYI 18

Yazılara ulaşmak için üzerine tıklayınız.

Islak ve karanliktu gece FARUK SÜRENER

Deyerli aydinluk sever dostlarum. Geçen hafta sonu bi öykü yazmaya başlamişidum. Özetle, genç bi adam gece vakti yağmur altinda sokakta bekliyordu. Şimdu bu özetu duyan kimu kendini bilmezler, “Neee! Ne yani, tam 5 paragraf suren geçen haftaki yazinun özetu bu kadacuk bi cümle mi? Ben Tarik’u bu şekilde bilmezdum. Tutun çikuşlaru, kandirilduk, parami geri isteyrum.” şeklunde panik yapabilurler. Kulak asmayun bu arkadaşlara. Maharet tek cümleden 5 paragrafi sıkmadan yazabilmekte deyil mi zaten daa!? Bak bak bi de diyorlar ki “Ben Tarik’u bu şekilde bilmezdum” Ula sen kendinu bilmezin tekisun, beni nerden bileceksun! Töbe töbe, yazinun başinda da olmaz ki canim!
İSLAK VE KARANLİKTU GECE (2)
Genç adam sokakta bi oraya bi buraya yürüyordu. İçundeki sıkıntuyu ayak adimlarinun su birikintilerune basarken çikardiğu sesle bastirmaya çalişiyordu. ‘Şilap şilap’ sesleru çocukluğundan beru hoşuna ciderdu. Bu hoşlaşma duygusu içindeki sıkıntıyı belki bastirurdu. Ama çoraplari islanaydu da haberi yoktu enayinun.
Genç adamin bulunduğu sokak büyuk bi devlet hastanesinin çikuş kapisuna bakayidu. Daha doğrusu sözkonusi hastanenun çikuş kapisu sokağa bakayidu. Neyse işte sokakla kapi bakişiyorlardu ozetle.
Adamimuz (artik öyküde epeyce yol aldik ya, samimiyet kurabiluruz “genç adam” yerune “adamimuz” diyerek) tam 12 saat kadar önce o hastanenun bahçesinde hayatinun aşkiyla tanişmişidu. Evet büyuk bi aşkla tutuşmaya başlayali henüz Yirmi4 saat bile olmamişidu. Orada, o sokakta, o yağmur altinda beklemesinun da tabi ki bu koniyla ilcisu varidu. Acaba nasil bi şey olmiştu da oyle olmişidu?
Akşam üstu adamimuz (bak işte ne cüzel samimiyet kurduk di mi “adamimuz” diyerekten. Ne oyle “genç adam şoyle yapti, genç adam boyle yapti” bence biraz yapmacik olayidu. Ben yazida içtenliğu severum) evet adamimuz... heyt be koç gibi adamimuz var daa! Neyse hastane bahçesindeki büfeden bi sigara alacak idu. Tam büfeciye seslenecek iken birden bire arkasindan hayatinda duyduğu en cuzel bi sesle bi hanim seslendu, “Afedersiniz, babam çok hasta ve ben de ona refakat ediyorum, şimdi ona su almak için onu odada yalnız bıraktım, sıranızı bana verir misiniz?”
“Allahum! Yoksa melekler konişabiliyor miydu?” diye düşündu içinden “Eyer ki melekler konişabilse bundan daha cuzel bi sesleri olamazdi!” diye düşünmeye devam ettu içunden. Arkasinu döndu sesun sahibisi kadina bakti.. vee...
“Gene Allahum! Gene ben Allahum, bi sorum daha var. Bi insan nasil bu kadar cuzel olabilir?” diye düşundu içinden. Sonra içinden “Ula hakkaten çok cuzel bi kari” derken genç kadina da “buyrun siram sizun” dedu. Daha doğrusu oyle olduğuni sandi. Kadin “Aaa manyak mısınız?” deyunce farkettu durumu. Aşkindan eli ayağuna dolanmiş, aşiru heyecandan şaşirmişidu. Yani genç kadina “Buyrum siram sizun” sözünu yanlişlikla İÇİNDEN söylemuş. Kadina da –yüzune baka baka- “Ula hakkaten çok cuzel bi kari” diye sesli sesli söylemişidu. Adamimuzla samimiyeti kurduğumuza göre artik direk hiyarlik yaptiğinu soyleyebiliruz.
Kadin elinun tersiyle adamimizu kenara itip büfeden suyunu aldiktan sonra adamimiz kadinun omzina dokundi hafifçe, “afedersinuz” dedu, kadin döndu ve kahramanimuz bir çift gözle (Biri kahverengu, diyeri yeşil olan gözle) gözgöze geldi. “Pardon, ben hayatimda ilk defa bi melek cördum de... ondan yani... demem o ki, çok o kada cuzelsiniz ki.. çarpildum galiba” dedi. Genç kadin bu şaşkin adama gülümsedi. “Kusura bakmayın, ben de biraz stresliyim” dedu. Adamimuz gözlerinu kadindan ayiramadan “Oyle mi neyinuz var?” dedu. Kadin da genç adamdan etkilenmişidu. O da gözlerinu bizim kankadan ayiramadan yanitlamişidu “Babam hasta ya, ondan stresliyim” dedu. Adamimuz kadinu gözleruyle okşar cibi sordu, “Babanizun nesu var?” Kadin derun bi iç çekti, “Kakasi var” dedu. Sonra kendinu toparladi ve “..yani ağır şekilde ishal de... Ay çok utandım, bu romantik ortamın içine s.çtım... Bak gene yaptım ayyy...” dedu ve hiçkiruklarla ağlamaya başladu.
Adamimuz genç kadinun koluna dokundi yan taraftan “Hadiii, bunda üzulecek bişey yok daa!” dedu. “Hepimizun kakasi gelir, bu ayip bişey deyil” dedu gülumseyerek. Sonra koniyu değiştirdu. “Ne kada ilgunç gözlerinuz var, kime çekmiş acaba?” diye sordi. (Hatirlarsanuz kadinun bir gözü kahverengu bir gözü yeşil idu). “Babama” dedu kadinimuz (ee artik o da yabanci deyil). “Hancisu babaniza çekmiş” dedu adamimuz. “Efendim anlayamadım” dedu kadinimuz. “Yani diyrum, babaniz Van’li mi?” dedu. “Ha!?” dedu kadinimuz. Adamimuz, “Hani Van kedisi olur ya sizinkisi de Van babasi herhalde” dedu. Kadinimuz sadece “???” işareti yapti çifte renkli gözleruyle. “Yani kahverengi olan sağ gözünüz mu babaniza çekti, yeşil olan sol gözünüz mu?” dedu adamimuz ve kadinimuz birdenbire durumun farkina vardi. Varir varmaz da gene utandi, “Hii lensimin teki düşmüş. Aman Allahım gene size rezil oldum di mi?” dedu ve hiçkirarak ağlamaya az önce biraktiğu yerden devam ettu. Adamimuz gene kadinimuza yardim etmek istedu “Olabilur, hepimiz lensimizu düşürebiliruz, bu da ayip bişey deyul” dedu.
Kadinimuz hiçkiriklarinu biraz olsin azaltarak “Sizin de mi lensiniz var” diye sordu. Yok ama annemin var, akşamlari su dolu bi kaba koyuyor. Mesela geçen gün o lens kabinu düşürdum ben de” dedu.
Kadinimuz “Eyvah babam!” diye irkildi birden. Odada oni yalniz biraktiğinu hatirlamişidu. Koşarak uzaklaşti oradan..
2. BÖLÜMÜN SONU
Ula o kada yazdim yazdim gene gelemedum öykünun sonuna. Devaminu daha sonra aydinlatacağum.
Hoşçakalun daa!Tarik (Toplum Aydinlaticisu)

Aradiginiz kisiye su anda ulasilamiyor FULYA

Öğle arası. Ofiste kimse yok. Onunla rahatça istediğim gibi konuşabilirim. Arıyorum onu. Duygusuz bir kadın sesi "Aradığınız kişiye şu anda..." diye başlıyor devam etmesine izin vermeden kapatıyorum. Kendimi onunla konuşmaya öyle şartlamışım ki birden öfkeleniyorum. Beş dakika sonra tekrar arıyorum. Yine aynı ses. Sonra araları uzatarak yine yine yine ve defalarca...

Saatler geçiyor. İş bitiyor eve geliyorum. Telefondaki kadın sesi beni iyice delirtiyor. "Aradığınız kişiye..." Kendi kendime söylenmeye başlıyorum. Akşam oldu. Yorgunum. Gün içinde bin ayrı şeye fena halde sinirlenmişim ve hala sakinleşemiyorum. Aradığım kişiye hala ulaşamıyorum. Endişe katsayım artıyor ve buna bağlı olarak da baş ağrım... Odanın içinde bir o yana gidip geliyorum. Oyalanmak için bir şeyler yapmalıyım diyorum. Evet mutlaka bir şeyler yapmalıyım yoksa gerçekten çıldıracağım. Bir yerde okumuştum, buna zihinde büyüten sendromu diyorlar. Yani bir kaynak buluyorsun ve onun üzerine felaket senaryoları yazıyorsun. Ben ise buna zihinde büyüten yerine negatif yaratıcı zihin, ihtimaller üzerinde çok duran zihin, haberlerden olaylardan çok fazla etkilenip yarı manyaklaşmış zihin demeyi tercih ediyorum.

Bu kadının sesini duymaktan bıktım çünkü aradığım ses onun sesi değil. Sonunda bir mesaj atıyorum. Mesaj ona ulaştığında telefonun erişilebildiğini iletim raporundan anlayabileceğim. Elimde kitabım öylece boş boş sayfalara bakıyorum. Okuduğum satırların hepsi birer felaket senaryosuna dönüşüyor. İlk paragrafta bir trafik kazasından söz ediliyor. Parçalanmış bir araba ve yerde yatan bir adam. Delirmek işten değil. Sonra aileden birine aniden korkunç bir şey oluyor. Elimi başımın üstüne koyuyorum. Aklım her an çıkabilir yerinden. Telefonu elime alıyorum. Hala gözümün önünden felaketler zinciri geçip gidiyor. Gözlerimi kapasam ne yazar...Zihnimin içine bir güzel yerleşmişler o korkunç senaryolar. Kaç kaçabilirsen. Telefonda iletim raporu hala yok...

Biraz salona geçiyorum. Annem ve anneanneme takılırsam belki zihnim bir başka yöne kayar diye umut ediyorum. Salonun kapısını açar açmaz yüzümde polis sirenleri patlıyor. Televizyonun sesi çok fazla.Ya da benim algılamam aşırı düzeyde. Anneannem bu kadar sakin olduğuna göre sorun ben de. Anneannem "vah yavrum vah" diyor televizyona bakarak. "Ne olmuş" diyorum "Ne olacak yine trafik kazası" diyor. Allah'ım beni mi sınıyorsun? Hemen çıkıyorum bakamıyorum televizyona. O anda telefonumdan bir mesaj sesi geliyor. İletim raporu...Hemen arıyorum. Sesim öyle endişeli ki bastıramıyorum bile. "İyi misin?" diyorum "İyiyim beş dakika sonra konuşalım" diyor. Hayatta olduğunu bilmenin rahatlığı ve "neden beş dakika sonra dedi"nin huzursuzluğuyla bekliyorum. Tekrar konuştuğumuzda bulunduğu yerde telefonun çekmediğini söylüyor. Artık kontrol edemiyorum kendimi. Korku insanı nasıl çılgına çevirirse, onun iyi olduğunu duymak sevinçten insanı ne yaptığını bilmez hale nasıl sokarsa o haldeyim.
Tüm sakinliğiyle benim deli gibi bağırmalarımı dinliyor ve gülüyor. Özür diliyor ve ekliyor "Herşeye rağmen merak edilmek güzel"

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/445443/

Menekse, kanarya, balkon ve kesilen bilekler KEREM OGUZ

Bazen bu beden yetmiş yaşında bir kadının ruhunu taşıyor gibi hissediyorum şekerim. Sana söylüyorum sevgili günlük. Erkek de değil evet, bir kadın. Benim yerime anneannem geliyor gibi iş yerime. Sabah kapımı açtığımda gördüğüm manzara şu; devasa masamın bir köşesinde yetiştirdiğim nane,reyhan ve çeri dometeslere yeni aldığım arnavut biberi katılmış, parti yapıyorlar. Pembe çiçekli kaktüs dersen o zati bir demirbaş. Azıcık bir yer kaldı masamda oraya da menekşe düşünüyorum. Mekekşe şart, domates ve biberin mevsimi geçtikten sonra o pastel güzelliğine bakıp bakıp dalayım, dalıp da oradan çıkmayayım diye... Biraz daha özgürlük alanım olsa arkamdaki duvara bir kafes ve kanarya almak istiyorum ama pek mümkün gözükmüyor. Belki ileride kendi odama sahip olacak bir böyük adam olursam... Kanarya da alırım.



***


Kanaryalarla aram hep iyiydi. Dedemin küçücük evinde yedi sekiz kanaryası olurdu. Gerçi sıcaklarda evin kümes gibi koktuğu olurdu ama o bıcırtıları yok mu onların, kulaklarımızı burnumuza baskın ederlerdi. Gülün dikene rağmen sevildiği gibi, kanaryada pisliğine rağmen sevilir. Şaşılır kanaryaya ve onun gagasını açtığında içeriden çıkan çoşkulu yüksek desibelli, tabiat ana estetiği ile bezenmiş şarklarına. Ben kanaryaları çok özledim ya.




***


Sadece dedemin evinde değil bizim evde deher daim en az bir kanarya olurdu. Çok ayrı bir zevktir kanaryaya bakmak. En uzun süreli ev arkadaşımız "boncuk" on yıl kadar yaşadı. Sağlam öterdi, makarayı bir koyverdi mi apartmanı yıkardı, sokak başından ve hatta ne sokak başısı, te öte sokaktan duyulurdu ötüşü. Komşuların ötmeyen kanaryaları zamanla bize gelirdi Boncuk'tan ders alsınlar diye. Var böyle bir şey, usta çırak şeklinde yayılır kanarya makarası. Bir keresinde mahallede toplarımızı kesmekle mükellef, özünde iyi insan ama kafası patırtı kaldırmayan kel Kani amca babama bir kuş getirdi, şunu biraz boncuğun yanına koysak diye... Velhasıl iki üç haftaya kalmadan gelen küçük turuncu kuşun dili bir çözül... Durdurabiline aşk olsun. Boncuk ile karşılıklı geçip yarışıyorlardı. Gelen her sesi bastırmak gibi bir narsist tarafları vardı. Hani koroda sesini diğerlerinin önüne atan arsız çocuklar gibiydiler. Televizyonu mu açtın, yarışıyorlar. Zil mi çaldı, hemen ötüyorlar. El ele, pardon kanat kanata verip elektrik süpürgesini bastırdıkları bir gün vardır, işte o gün bizim hayrete düştüğümüz gündür.


Kani amcaya kuşu geri verdik, düetleri ve rekabetleri balkondan balkona devam etti.




***


Balkondan balokona, camdam cama devam eden muhabetlerin tadı ayrı oluyor, yerlerini hiçbirşey dolduramıyor. Vakti zamanında mahalleden bir abimiz bizim üst kattaki bir ablamızı ayartmaya çalışıyormuş. Şimdi ben tabi balkonda otururken üst katımdaki ablayı değil karşı apartmandaki abiyi görüyorum. Abi tuhaf hareketler yapıyor. Bir anlam veremiyorum. Bir şeyler işaret ediyor, ben bana yapıyor sanıyorum. Ben de ona işaret ediyorum bir şeyler. O üst kattaki abla ile konuşuyor, ben biz konuşuyoruz sanıyorum. Bir dönem böyle devam etti. Ne şekilde sudaki aksine bakan maymun gibi kendi kendime takıldığımı fark ettiğimi hatırlamıyorum. Hatırladığım şey şu, bu ikisi sonra flört ettiler ve hatta evlendiler de. Ama sonra kız bu herifi terk etti. Çocukları falan da vardı. Herif de bileklerini kesti ama ölmedi. Sonra barışmışlar diye duydum. İşte o abinin kardeşi demişti ki, bilekleri kesmenin çok garantili bir yolu varmış, o şekil kesince kan kaybı az oluyormuş ve seni rahat rahat kurtarıyorlarmış. Ama yakınların tabi ölcen diye çok korkuyormuş falan sana acayip sevgi gösterisinde bulunuyorlarmış.




Nasılımış o yöntem dedim, söylemedi. Ama sanki herkesin bilmesi gereken bir yöntem gibi geldi bana.




Herkes demişken, menekşe, kanarya ve balkondan sohbet etmeyi seven herkesin...




K.


Fotoğraf: http://www.pet.gen.tr/2002/resim_galerisi/kanarya.jpg

Gunbatiminda huzun MEHMET SAGLAM

Rüzgârlı bir Ocak günü, Çeşmealtı tepelerinin arkasından yapayalnız batan bir gün saatinde, bir küçük taş evin geniş bahçesindeki o kadın, çocukluk yıllarından kalan o masum nostaljiyi yaşamak, beynini kemiren o hınzır düşünceleri rüzgâra vermek için sanki ağaçları taciz edercesine esen o güçlü kış yeline inat olsun diye, korkak ve titrek uçurtmasını havada tutmanın telaşlı keyfini yaşamaktaydı.



Afrika'dan gelmekte olan tozlu kasırganın rengine bürünmüş pembe bulutlarsa, kendilerine kuyruğunu sallayan mavi uçurtmanın farkına bile varmadan, süzülerek şekilden şekle girmenin zevkini yaşıyorlardı. Kadının saçları da bu doğa dansına uymuş, ağaçların eğildiği yöne doğru saçak saçak dalgalanıyordu. Vücuduysa elindeki ipin kuvvetli çekimi ve deli rüzgârın itişiyle, kaybolmuş bir çocuk gibi panik içinde koşuşturuyordu.





Güneşin simyacı gücü bu dansı birdenbire bambaşka bir tabloya dönüştürdü. Uçurtmanın mavi yüzü bir yağmurlu buluta döndü, kireçli beyaz toprak karardı ve kadın da uçurtmanın ipini makarasına dolamış, ezgili bir çıkrık oluvermişti aniden. Yağmursuz bulutlar çağırmaya başladı yağmurlu bulutu. Yağmurlu bulut ipini tutan çıkrık ve haykıran çağrılar arasında bir yerlerde asılı ve hareketsiz kalmıştı gökyüzünün sonsuzluğu altında.




Yağmurlu bulutun duyguları yamandı. Onun doğasında özgürce gezinen seyyahlık vardı. Şimdiyse çıkrığın ipi ve ruhunu okşayan ezgileri bir yanda, yağmursuz bulutların çağrıları öte yanda onu bir mengenede sıkarcasına eziyordu.





Ezgili çıkrığın lirik sesindeki mısralar öyle yabana atılır cinsten değildi:





Bazen kalmak,


Gitmekten daha fazla


Cesaret ister.


Kısır bulutların


Ve deli rüzgârların


Peşinden gitmektense;


Bir yere


Veya birine


Ait olmayı


Denesene!






Fakat ezgili çıkrığın hüzünlü sesindeki duygu yoğunluğu, yağmurlu bulutun bu söylemlere kapalı kulağını açamadı ve pamuktan yüreğini yeterince titreştirip suyunu oraya boşalttıramadı.




Belki de o sadece gölgelik bir buluttu. Ya da kıraç topraklarda suya hasret birileri olduğunu biliyordu. Belki de kızgın güneşten kavrulanların ezgilerini duyuyordu. Veya bir başka çıkrığın uzun halatı olup, onun kuyusunun karanlıklarına gizlenmiş kovasını çıkarmak hevesindeydi. Kim bilir?




Belki de kapıyı kapatarak hayatından çekip giden birileriyle karşılaşmadan ezgili çıkrığın nağmeleriyle asla titremeyecekti yüreği.




İp gerildikçe, ezgili çıkrığın umutları buharlaşıyor ve sesi, deli rüzgârın uğultusunda kayboluyordu.




Ama o, sevgi ve erdem doluydu. Sevdasından aldığı güçle umutsuzluğu umuda dönüştürmeye başlamıştı bile. Hiç kızgınlık duymuyordu artık. Ve, bir şairin dizeleriyle son bir kez daha seslendi yağmurlu buluta:




“Biliyorum gideceksin,


Bana uğradığın da yeter.


Umuyorum seveceksin,


Bana vermediğin de yeter.


Git, hadi git, göreceksin,


Sevgim, ikimize de yeter.”




Ve batan güneşin simyası kaybedince büyüsünü, daha fazla dayanamadı ezgili çıkrık, salıverdi ipini uçurtmasının. Bir müddet hayretle bakakaldı yağmursuz bulutların peşine takılan sevgilisine ve sordu kendi kendisine:




"Bu uçurtmanın delice uçuşu acaba rüzgârdan mı, yoksa o gerçekten bir yağmurlu bulut mu?"




Hüzünlü bir günbatımının alacakaranlığı, bu sorunun yanıtsızlığı içinde daha da kararırken, küçük taş eve geri döndü kadın.




Yarın, gün mutlaka doğacaktı...

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/3115311/

Senin eskin dusurdu beni dile NECDET REHAVET

daha önceki iki okuyuşumda da aynı durağanlık aynı iç burkulması, tüm vücutta hissedilen titreşim, elektrik yahut diken diken olan tüyler adı her neyse işte.


bu sabah yine bir arkadaşımın gönderdiği mail vasıtası ile tekrar tekrar okurken aynı duygular içindeydim. beşiktaşlıyız ya ondandır belki. evet mümkündür. ya da demirkubuz yönetmenlikteki hünerini yazı dilinde göstermiştir. evet sanırım o da mümkündür. yahut filmlerindeki gibi sade, duru hepsinden önemlisi çok samimidir. evet bu daha çok mümkündür.

zeki demirkubuz’un 30.04.2006 tarihli che ya da feyyaz başlıklı radikal 2 yazısıdır bu satırları yazdıran. yazıyı okurken tabi ki türlü anılarım canlandı gözümde. ama en çok da kendimi gördüm satır aralarında. hem zeki hem de cemil olarak!evet her defasında aynı hatta katlanan hisler içinde okumanın gerçek anlamı buydu galiba.


cemil’dim. zira o'nun yaşlarında feyyazların, kovaçeviç’lerin, ferdinand’ların, kadir’lerin, ulvi’lerin, fikret’lerin, boraların resimlerinden müteşekkil on küsur ortalı harita metod defterimde yine beşiktaş’ımın maç yazı ve fotolarından oluşan gazete manşetlerini arşivliyordum özenle. şimdi nerede bilmiyorum o defter. ama bu kaç yüz sayfalık defterin her bir sayfasını defalarca karıştırıp, “cemil olup ötelere baktığım” çok olmuştur benim de.


sonra “zeki” oldum! tribündeki bir olay ve akabindeki skandallar (bkz.8-0 vs.) nedeniyle futbolu ve büyük beşiktaşımızı uzaktan sevmeye başladım ben de.

üniversite son sınıftı. g.saray ile oynanan bir final maçıydı. mecidiyeköyde 15:30 daki maç için pendik’ten sabah 06:00 da çıktık biraderle evden. rahmetli babam bizi futbolla tanıştırdığına bin pişman ve sanki içine doğmuşcasına “oğlum büyük maç, önemli maç olay vs. olur, gitmeyin etmeyin tv.den izleyin” diyerek bizi engellemeye çalışıyor ama nafile. üniversiteden arkadaşlarla tüm hafta boyunca bu maç beklenmiş, söz kesilmiş kısacası tüm hazırlıklar bu maç için. ya gidilecek. ya gidilecek. nitekim gidildi de.


sabahın köründe karga bokunu yemeden düştük yola. arkadaşlarla buluşuldu, sıraya girildi. samiyen’in yol tarafındaki açık tribün önünde sırada iken hem üstteki otoyoldan üzerimize atılan taşlardan hem de bu taşlama dolayısı ile dağılan sırayı toparlamaya çalışan! polis coplarından kurtulmaya çalışırken bizim on kişilik grup dağıldı. birader yanımda ama. o’nu bırakmıyorum bir yere allah muhafaza bişey olsa bir daha değil maça sokağa adım attırmaz rahmetli babam.


neyse birkaç saat sonra kapılar açılıp içeri giriyoruz birader ve iki arkadaş yanımda ama diğer gruptan eser yok. en uzunlu boyluları olarak set üstü diye tabir edilen yükseltiye çıkıp arkadaşlara bakınıyorum. evet, orhan,kemal,musti,dişlek,hayta hepsi bir arada onlar da bizi arıyor. tam onlarla göz ve mimik temasını yakaladığım an da otoriter bir ses duydum sağ yanımda. “in lan ordan aşağı”. baktım yasal copuyla bir memur bana doğru geliyor. indik ama rahat durmadık. serde delikanlılık da var ya. amerikan filmi de seyrediyoruz bol bol. benim vergimle maaşını alan memurlar falan.

kibarca "niye lan lunlu konuşuyorsun ki, güzellikle söyleyebilirsin.” söylediğimin hepsi bu. başka bişi demedim. lakin “sen gel bi bakiim” dedi abi. bileğimden kaptığı gibi merdiven altındaki diğer memur arkadaşlarının yanına çekti beni iki dakikada. bizim arkadaşlar geldi ama gelene kadar alttan üstten.. "ben sana lan dedim lan. " sorgusunda "demedin abi" diyerek izleyebildim ancak o günkü büyük finali! zaten şampiyonluğu da averajla kaybettik!

ondan sonra da bi on sene staddan değil içeri adımımı atmak yanından bile geçmedim. taa ki 100.yıl muhabbetimize dek.

ama inadına seviyoruz işte beşiktaşkımızı.
öyle.

Sari Stockholm NIHAL YETKIN

10 Kasım 2004. Bir iş gezisi için Stockholm'e uçtum. Uzun ama rahat bir yolculuktan sonra ilk iş olarak paramın bir kısmını SEK'e çevirdiğimde 20 SEK'in arkasına Uçan Kazın sırtında Nils'i görüp gülümsedim, çocukluk günlerim aklıma geldi çünkü.

"Haydi başlıyoruz" diyerek otelin yolunu tuttum ama bir şeyler garip gidiyordu sanki. Niye bu kadar ıssızdı her yer? Nereye gitsem sanki bana rezerve edilmiş gibi, bomboş. Başta hoşuma gitti bu kuyruk beklememe hali, ama kısa bir süre sonra bu-nal-dım. Her yer çok temiz, her yer çok sessiz, her yer çok ıssız! İçimden ortama uygun olsun diye bildiğim ABBA, Roxette, Ace of Base şarkıları söylüyorum ama nafile… Paylaşamamanın verdiği ağırlığı hafifletemiyorum bir türlü. Hava da körüklüyor durumu. Gri ve titretecek kadar soğuk. Kışa doğru gittiğim için zaten havanın aydınlık olduğu zaman dilimi çok dar. Karanlık soğukla kolkola girdiğinde sıcak yuvamı nasıl da özlüyorum…


Yolda yürürken kimsenin yüzüne bakmamam gerektiğini öğrendim ilk birkaç dakikada. Hele gözlere bakmak çok tehlikeli. Bizim gayriihtiyari yapmasak da görmeye çok alışık olduğumuz bu "sokakta yürürken birbirine bakma hatta süzme durumu"ndan burada eser yok. Bakmak şüpheyi, şüphe dik bakışları ve ekşi bir surat ifadesini beraberinde getiriyor. Sanki kocaman bir açık asansördeyim ve herkes gözlerini birbirinden saklıyor!


Toplantılar haricinde geçen kısa aydınlık vaktimi şehir merkezinde keşif gezisi için yürümeye ayırıyorum. Elimde harita, dilimde İngilizce, cebimde anı kurtaracak kadar para. Daha ne olsun? Küçük işletmelere bakıyorum, hep "gelişmekte olan ülkeler"den göç etmiş insanlar. Kebab House'lar iyi iş yapıyor. ABD'nin tersine bir ergime potası görüntüsü çizmiyor. Yabancılar belli koşulları yerine getirip onların vatandaşlığını alsa da onlara sözlere dökülmeyen bir yabancılık hissi verdirilmeye devam ediliyor gibi. Bu gözlemimi daha sonra orada yaşayan İsveçli olmayan İsveç vatandaşı meslektaşlara doğrulatıyorum.


Dünyanın en pahalı ve refah seviyesi en yüksek ülkelerden birindeyim. TL'ye çevirdiğimde almayı düşündüklerimin çoğundan vazgeçiyorum. Kafamda bir-iki sembolik şey var alınmayı bekleyen. Bunlardan biri buranın çok yağış aldığını bildiğim için yağmurluk, ki kafama göre bir şey bulamıyorum. Biri de Pippi, hani şu uzun çoraplı Pippi, yine çocukluğumuzdan kalma bir dizi kahramanı. Maskot gibi her yerde var ondan, boy boy. Ama nedense hiçbiri yeterince benzemiyor ona. Bu yüzden hoş bir hatıra olsun diye en küçüğünden bir anahtarlık alıyorum, üzerinde güya-Pippi olan.


Teknoloji şehre damgasını vurmuş. Burası dokunmatik, press-matik ve -matik bir şehir. Metro derseniz çok pratik ve geniş bir ağa sahip. Hiç yorulmadan, insanların arasında en az iki kişilik yer kalan duraklardan gideceğiniz yere, tam denilen saatte yola çıkarak, tam denilen saatte gidiyorsunuz. Saat takmaya bile gerek yok. Tarifelere bakın, şu kadar dakika sonra şu tren gelecek sinyallerini takip edin, yeter. Trafik yüzünden geç kalmak gibi bir talihsizlik yaşamazsınız burda. Tertemiz kıyafetlerinizle araca biner, araçta sessizlikte bir güzel kitabınızı, derginizi okur, sessiz kalabalığın sakin hareketlerini takip ederek dingin bir şekilde araçtan ayrılabilirsiniz. Coğrafya derslerinde nüfus yoğunluğu diye üstüne basa basa söylenen değişkenin ne demek olduğunu ve insanların hayatını ne yönde etkilediğini görebilmek mümkün.
Tipik, eski binalar görmek için Gamla Stan'a gidebilirsiniz. Deniz uzaktan şehrin görüntüsünü yumuşatıyor. Ama kıyısından yürüyünce derinliği ve koyu rengi biraz da ürkütüyor. Heykel Avrupa kentlerinden farklı olarak pek yok. Olanlar bizdeki gibi kahramanlık veya asalet simgelerine ait büst ve heykeller.


Müzelere gelince, burası müze cenneti. Bu kadar müzesi olan kaç şehir var merak ediyorum. Ben ismi garip geldiği için Modern Müze'yi tercih ettim. Çünkü bu benim müze algılamamı tersyüz eden bir başlık. Bakalım burada modernite ne tarihten başlatılıyor ve kapsamı ne? Keşke şimdi yanımda arkeoloji/sanat tarihinden arkadaşlar olsaydı da öğrendiklerimizle gördüklerimizi kafa kafaya tokuştursaydık… derken biri başımdaki kocaman yün şapkayı geriye doğru kaldırıyor ve "sen misin?" diyor. Evet toplantıdan tanıştığım akademisyen İtalyan Francesca ile İspanyol Klara bunlar. Francesca "Stockholm küçük yermiş" diyor. Ben de o İtalyan diye "ee-her yol Roma'ya çıkar" diyorum. Hoşuna gidiyor tabi. Müze ikiye ayrılmış. Mimarlık kısmında şehrin modern binalarının plan, maket ve fotoğrafları sergilenirken, diğer taraf resim, heykel, çeşitli maket ve yapılardan oluşuyor. Bir oda diğerine kronolojik ve sanat akımı olarak geçiş sağlıyor ve her girişte ilgili akımın temel özellikleri özlü yazılar ve belgelerle desteklenerek görselliği destekliyor. 19-20-21.yylar konu alınmış. Turu tamamladığınızda tam bir daire yapmış oluyorsunuz. Müzenin ortasında bu görsel ziyafeti kutlamak ve yorgun ayaklarınızı sevindirmek için bir Café bölümü konmuş ve satış yerinin hemen önünde Menünün yanında Müzede olduğunuzu hissettirircesine şu sözler asılı: "Artık bir şey söylemeliyim" ile "Söyleyecek bir şeyim var" arasındaki farkı biliyorum!


Bir yanda yüksek refah seviyesi, bir yanda yüksek intihar oranları. Bir yanda bastırılmış duygular, bir yanda duyguların salınmasına fırsat veren gözalıcı sanat eserleri. Bir yanda durgunluk ve sessizlik, bir yanda müzik ve spor gibi coşkulu ve bol hareketli faaliyetlerin patlaması. Bir yanda gösterişsiz kıyafetler, bir yanda ışıl ışıl kristaller. Daha bu kadar kısa zamanda şahit olduğum bu tezatlar zihnimde dönüp duruyor.


İnsanların burada yaşlanmak bilmemesi, uzun yıllar yaşaması doğal geliyor, artıları hesaba katınca. Görüntüde yüksek bir yaşam seviyesi yakalanmış. Ama güneş yok, ışık yok, belki de bu yüzden insanların gözünde o umutlu ışık da yok. Her şeyin belirli, kesin çizgilerle yaşanması monotonluğu da beraberinde getiriyor olabilir. Öte yandan, bizdeki günlük hayatta dışarı adım attığımız andan itibaren sık sık karşılaşabileceğimiz, planımız dışında gelişen sürprizler, irili ufaklı problemler de bizim pratik zeka ve dayanıklılığımızı arttırıyor olabilir. İyi ki problemler var diyecek halim yok tabi ama yaşasın hareket, yaşasın güneş, yaşasın ışık diyorum ve uçak İstanbul'a doğru havalandığında içimi derin bir huzur ve mutluluk kaplıyor…

Mamma Mia OZLEM AKAYDİN

Nereden başlasam?

Hangi birini anlatsam?

Oyuncuları mı?

Filmin konusunu mu?

Yoksa geçmişe yaptığım kısa süreli yolculuğu mu?

* * * *

Filmi izlerken zaman tüneline girmiş gibiydim.

Genç kızlığa adım atmaya başladığım yıllardan beri dinlemekten bıkmadığım ABBA’nın şarkılarıyla yetmişli yıllara yolculuk yaptım.

Ne zamandır görmek istediğim Yunanistan ve Yunan Adaları’na da kısa bir yolculuk yaptım.

Filmin adının, şimdi bile, yıllar önce dağılmış olsa da en sevdiğim müzik grubu olan ABBA’nın eski bir şarkısından alındığını, filmin yapımcıları arasında Tom Hanks’in de olduğunu veee filmin oyuncuları içinde, mükemmel oyunculuğuna hayran olduğum Meryl Streep’in adını görünce, Mamma Mia’yı izlemek benim için kaçınılmaz olmuştu.

Mamma Mia aslında Abba’nın şarkılarını temel alan aynı isimli Broadway Müzikali’nin sinemaya uyarlanması.

Filmin konusuna gelince;

Sophie Sheridan evlenmek üzere olan bir genç kızdır.

Nikahına bir gün kala annesi Donna’ nın ( Meryl Streep ) yirmi yıl önce tatil için gittiği Yunan Adaları’ndan üç erkek çıka gelir. Bu andan itibaren Sophie, babasının kim olduğunu bulma çabalarına başlar.

Film Yunanistan ve İngiltere’deki film stüdyolarında çekilmiş.

Abba’nın müzikleri eşliğinde, özellikle Abba grubunu seven izleyicinin filmden inanılmaz bir keyif alması kaçınılmaz.

Film gösterime girdikten sonra Abba’nın 1992 yılında çıkartmış olduğu “ GOLD” adlı albümü yeniden satış rekorları kırmış, hatta albümün satış rakamları Madonna’nın son albümünün satışlarının bile üzerine çıkmış.

Film sayesinde zamanda yolculuğa çıkan sadece ben değilim demek ki.J

İyi seyirler…

Not: Film bitince kalkıp gitmemenizi öneriyorum. Amanda Seyfried'in "Thank You for the Music" yorumunu dinlemelisiniz.


Yönetmen Phyllida Lloyd
Senaryo Catherine Johnson
Oyuncular Meryl Streep, Pierce Brosnan, Colin Firth, Stellan Skarsgård, Julie Walters
Filmin Türü Müzikal, Romantik
Orijinal Adı Mamma Mia
Yapımcı Firma Littlestar Productions
Yapım Yılı 2008
Yapım Ülkesi
Orijinal Dili İngilizce
Resmi Sitesi http://www.mamma-mia-themovie.co.uk/


Film Bilgileri: http:www.sinema.com

Olum uzerine bir duolog SERDAR OZDEMIR

Adem: “Ölüm neden var Tanrım?”
Tanrı: “Ölümü size yoldaşlık etmesi için verdim..”
Adem: “Bazen anlamıyorum seni.. Ve bu da o anlardan biri..”
Tanrı: “Hemen anlamanı beklemiyorum zaten.. Ama öğrenmelisin..”
Adem: ...
Tanrı: “Ölümü size yoldaşlık etmesi için verdim, yoksa çok yalnız kalırdınız bu dünyada ve bu yalnızlık gün gelir bütün çabanızı alır götürürdü..”
Adem: “Senin için mi çabalamalıyım yani?”
Tanrı: “Bazen nasıl da güldürüyorsun beni.. Benim, senin çabalamana ihtiyacım mı var sanıyorsun..”
Adem: “Ölüm bu dünya için öyleyse..”
Tanrı: “Bak anlamaya başladın işte..”
Adem: “Anlamalıyım seni ve öğrenmeliyim bana ait bütün sırları..”
Tanrı: “Hırslı olma o kadar.. Unutma, ölümünle sınırladım bütün ihtiraslarını ve öldüğünde sen, farkın kalmayacak mayıs böceğinden..”
Adem: “O zaman ölüm bana nasıl yoldaşlık edecek bu dünya için.. Farkım yoksa böcekten niye gideyim ki bir top gübrenin ardından.. Unutma sen akıl bahşettin bana”
Tanrı: “Evet sana akıl verdim fazlaca mayıs böceğinden ve bir de “ölüm bilgisi” ektim zihnine.. Artık sen seçmelisin; ya vazgeçip her şeyden ölümünü bekleyeceksin ya da ölümünle kol kola girip hayatına anlama vereceksin”
Adem: “Ölüm yine de korkutuyor beni..”
Tanrı: “Biliyorum sen zayıfsın çünkü.. Ama yüzleşmelisin ölümünle.. Yüzleştikçe güçleneceksin her şeye karşı ve metaneti öğreneceksin”
Adem: “Ölüm karşısında çaresiz kalacağım güne kadar zamanım var o halde..”
Tanrı: “Zaman o kadar çok ki ölümü ile yüzleşenler için.. Onu inkar edenler, bilinç altına bastırmaya çalışanlar ölüm döşeklerinde fark edecekler aslında ne kadar çok şeyi yapmaya yetecek, ancak kullanmadıkları zamanları olduğunu..”
Adem: “Ya insan evlatlarımın zayıf karakterli olanları.. Bu bilgiyle daha da bencilleşip sırf kendileri için yaşamayacaklar mı dünyada ve bu diğerleri için daha sınırlı yaşamak anlamına gelmeyecek mi hayatlarını?”
Tanrı: “Unutma sen ve evlatların güzelleştirebilirsiniz dünyayı.. Ve bu ideal sizin en büyük mirasınız olur sizden sonraya.. Bu ideali cesaretle savunmalısınız dediklerine karşı..”
Adem: “Yine de gecinden vermeni dileyeceğim sanırım..”
Tanrı: “Bak yine güldürdün beni..”

O yazilar UC NOKTA

Sızısıyla yaşayıp durduğumuz ama neden olduğunu tam kestiremediğimiz yaralarımıza -görünmesin diye- kimseleri yaklaştırmadığımız zamanlarda, sadece bazı cümleler yatağını bulan su misali gelip onlara şefkatle, kimi kez de sarsarak dokunabiliyor. Başkasının kaleminden çıkanlarla nasıl bu kadar benzeştiğimize şaşararak, kendimizi yazanın boy aynasında görmenin hazzı, acısı, sevinciyle doluyoruz. Başka hayatlardan çıkan uzun, kısa, kafiyeli, dümdüz kelimeler değdiğinde içimize; hah diyoruz, nasıl da buldu.Tam orası..! Tam orası..!

Buluyor yaranın kaynağını bir yazı. Ya da sevincin, tüm duygu hallerinin...
Bazen de kendi kalemimizle deşiyoruz kendimizi.

Önce huzursuzlanıyor – kaçtığımız kimi gerçeklere yakalandığımızdan belki - sonra usul usul kabuğunu kaldırıyor, uzaklaştığımız ne varsa yüzleşip kimsenin bilmediği, bilse anlayamayacağı sırları taşımaktan yorulmuş ve bunu bir kerede dipsiz kuyulara bağırarak rahatlamış bir masal kahramanı gibi mutlu oluyoruz.

Sadece okudukça, sadece dilediğimiz kadarını alıyoruz.Karşılıksız alınan , az bulunur bir mutluluk bu.
Duruyor orda bir yazı, bir şiir öylece. İstediğimiz zamanda, istediğimiz kadarı elimizden tutup bizi bizimle düelloya tutuşturuyor. Üstüne üstüne geliyor yaşadıklarımızın. Çaresiz bir kabullenişle, anlaşılmış olmanın sevinciyle, okuduktan sonra söylenecek tek kelime bırakmadan izini bırakıyor.

Gözümüzün önünde dursun diye, hep hatırlayalım, sarılalım can simidi niyetine diye, o yazılar o yüzden asılıyor gündeliğin koşuşturmasında buzdolabının üstüne, işyerindeki panomuza. Koyuluyor bir kitabın, defterin, ajandanın arasına, çantaya, cüzdana...
O şiirler, yazılar... Yalnız olmadığımızı hatırlatırlar, içimizin çıkmaz sokaklarını, dönüp dolaştığımız halleri...
Sonra da "bunu bilmeyecek ne var , işte bundan " diye bir çırpıda ortaya döküverirler bizi.
Kalırız çırılçıplak.
İlgimiz, ihtiyaçlarımız, yaşadığımız ruh iklimi ölçüsünde -kendimizi dinlemekten yorgun düştüğümüzden - halimize denk düşen yazıya denk gelirsek değmeyin keyfimize.
Bazen yaz esintisinin gelip geçtiği herkesin birbirini bildiği masalarda oku(n)mak için, bazen yol, iz bilmez yolculuklara çıkıp da yanımıza aldığımız erzak gibi o yazılar...
Bir hayat değiştiren, gel- git anlamlarla kendimize veremediğimiz cevaplar hep o yazılarda...
Dalgaların silececeğini bilerek kumların üstüne, bir peçeteye, sigara paketlerinin üstüne, bir ağacın gövdesine kalbini sıkıştırırcasına kazıyarak döküldüğümüz, okuduğumuz o yazılar iyi ki var.

23 Ağustos 2008 Cumartesi

Sokakta YESİM OZDEMIR

“Yeşiiiiimmm! Hadi eve gel artııııkkk! Baban gelecek birazdaaannnn!”… Bu, sanırım benim yaşlarımda olan herkesin, çocukluğunda sokaktan eve girmeleri için klasikleşmiş bir çağrıydı o zamanlar. Bütün gün sokakta kan ter içinde , tüm enerjimizi tükettikten sonra, yorgun, terli ama bir o kadar da sakinleşmiş bir halde evlerimizin yolunu tutardık. Sofraya oturmadan eller , parmak aralarına kum girmiş ayaklar bir güzel yıkanır, temiz pak yemeğe otururduk. Uyurken, kafamızda yarınki sokak düşüncesiyle, huzurlu bir uykuya dalardık. Neler yaşamadık ki sokakta?

Apartmanımızın arkasında bir incir ağacı vardı. O zamanlar bize kocaman görünürdü. Onun gövdesini, kargılarla çevirip minik bir kulübe haline getirmiştik. İçini bir güzel süpürüp, yerlere kilimler sermiştik. Evden ya da bakkaldan gazoz, bisküvi alıp orada yerdik sıcak öğle sonlarında. Yaprakların hışırtısı ve tatlı serin gölgesi hala hatırımda... “Teksas”, “Zagor”, “Tommiks” türü bütün dergilerimizi oraya getirmiştik. Ben , mahallenin çocuklarına dergileri kiraya verirdim. Parayı peşin alır, dergiyi verir, ertesi gün “acaba dergiyi getirecek mi? “diye düşünmezdim. Çünkü o zaman bir söz verildiğinde, tutulurdu; aksini bilmezdik, görmemiştik çünkü… Bazen, artık genç kız olmaya başlamış olan ablamların “Cep Foto-Roman” larını evden gizlice kaçırır, dergideki kadınla erkeğin öpüşme fotoğraflarına bakıp bakıp gülüşürdük.


3 kız, 3 erkekten oluşan bir grup kurmuştuk. Her gün bazen bilen arkadaşlarımız bir halk dansını öğretirdi ( Çayda çıra favorimdi), bazen de o gün populer olan herhangi bir şarkıya ( En çok “One way Ticket”i severdim) kendimiz bir koreografi yaratırdık . Eş zamanlı olarak hareketleri yapmayı başardığımızda da keyfimize diyecek yoktu doğrusu! İyice hazırlandıktan sonra, annelerimize, bakkala, kasaba, kuaföre haber verip, belli bir saatte mahallede gösteri yapardık. Bir arkadaşımızın annesi “Artık kocaman kızlar oldunuz. Böyle ona buna dans gösterisi yapmanız hiç de hoş değil!” dedikten sonra, dans grubumuz dağıldı…


İp atlamak bizi kesmediği için, çift iple atlardık. Atlayanın arkasına yenileri eklenir, bazen de gözümüz kapalı bir şekilde atlamaya çalışırdık. Kızlar olarak “Çin-Çan” diye bir oyun oynardık. Adının nereden geldiğini bugün bile bilmiyorum. Sanki Çin kökenliymiş gibi geliyor kulağa:) Uzun bir lastiğin boş iki ucunu bağlar, onu iki kişi ayak bileklerinden geçirir, gerili iki lastiğin arasına birisi girer ve mecburi olan bir takım hareketleri tamamlardı. Sonra seviye dize getirilir, bu şekilde bele kadar ulaşırdı lastik.Genelde, her zaman akranlarımdan daha uzun boylu olduğum için de, genelde kazanan ben olurdum.Sek sek te o kadar başarılı olduğumu söyleyemeyeceğim. O zaman da , şimdi olduğu gibi tek ayak üzerinde durmakta zorlanırdım.


“Yakan top” en sevdiğim oyunlardan birisiydi. Can kapma konusunda çok başarılı olduğum için, takıma oyuncu seçme aşamasında , kurucu olanlar – ki kurucu olmak için de “ aldım verdim ben seni yendim” şeklinde bir tekerlemeyle ayrı bir mini oyun oynanırdı- beni isterlerdi. Bazı arkadaşlar topu o kadar hızlı fırlatırlardı ki , hakikaten de top canımızı yakardı… Onlarla aynı takımda olmaya can atardım. Canım tatlıdır ne de olsa…


“Saklambaç” oynarken, apartman boşluklarından tutun da, bakkal tezgahının arkasına kadar her yer mekanımızdı. Bazı arkadaşlar çok iyi saklanırdı. Hatta bir keresinde bir arkadaşımızı aramaktan bıkıp, pes edip , “Tamam! Çık artık kurtsun!” diye bağırdığımızda bile çıkmamıştı. Meğerse annesi çağırmış ve haberimiz olmadan çoktan eve gitmiş bile:)


“Güzellik mi, çirkinlik mi?” diye saçma sapan bir oyun oynadığımızı da hatırlıyorum. “Öndeee turnaaa, davul zurnaaa, biiirrrr kiii üçççç” gibi bir şeyler geveliyorduk yanılmıyorsam. Ne demek olduğunu o zaman da bilmezdim zaten…Çirkin olmamız istediğinde, kendimizi en olmayacak hallere sokardık. Gözlerimizi şaşı yapar, dişlek olur ya da saçımızı başımızı dağıtırdık. Güzel olacağımızda da , gözlerimizi süzerek en etkili gülümsememizi takınır ve seçilen olmayı beklerdik. Bu oyunun ayrıntılarını çok hatırlayamıyorum bir türlü. Hatırlayan varsa bana da anlatsın lütfen.
Tabii bir de futbol maceram vardı. Mahalledeki erkek çocuklar, yandaki boş arsada belirli günlerde maç yaparlardı. Biz kızlar da bir taraftan papatyalardan taç ve kolye yapardık , bir taraftan da onları seyredip, tezahüratta bulunurduk. Bazen oyuncu eksikleri olur bizden birilerini alırlardı oyuna. İşte o günlerden birinde beni de oyuna aldılar. Tabii benimle dalga geçmesinler diye var gücümle koştum dururdum. En çok taç atmak hoşuma gidiyordu ama…Elimi kullandığım ender anlardan birisi olduğundan herhalde…Sonra bana diz üstünde top sektirmeyi öğrettiler. Topu göğsümle düzeltmeyi, gerekirse kafamla sektirmeyi, hepsini öğrendim. Hatta onlarla top sektirme yarışmalarına bile girme cesaretini gördüm kendimde.Sonra annemin bana kızıp, futbolu yasaklamasıyla ( O zamanlar bir futbol fanatiği değildi tabii. Şimdi olsa acayip desteklerdi mutlaka) futboldaki parlak kariyerim, henüz başlayamadan bitmiş oldu:)


Sokakta olmak, birlik olmak, bir oyunu paylaşmak, aslında sosyalleşmemizin belki de en ciddi adımlarından birisiydi bizler için. Üzerinden yıllar geçmiş olsa bile, o oyunların izlerini, hissettirdiklerini , yüreğimizin en kuytularında saklıyoruz her birimiz… Aklıma geldikçe içimi ısıtan, bugünün salt gerçeğinden uzak kalmak istediğimde sığındığım anılarımdır onlar benim… Ne zaman sokakta oynayan çocuklar görsem -ki artık ne yazık ki rastlamak çok zor- , aralarına karışıvermek istiyorum. Gene kan ter içinde kalıncaya kadar koşturmak ve annemin beni babam geldiği için eve çağırmasını beklemek....


18 Ağustos 2008 Pazartesi

SERBEST RADİKALLER SAYI 17




















RESİM: Lord Fredericg Leighton
Yazıları okumak için üzerine tıklayınız.

SERBEST RADİKALLER SAYI 17



RESİM: Lord Fredericg Leighton
Yazıları okumak için üzerine tıklayınız.

Rakı şişesinde balık- YEŞİM ÖZDEMİR

Şiddetli bir baş ağrısıyla gözlerini açtı. Yatakta sırtüstü yatıyordu. Sağ kolu uzun süre aynı pozisyonda durduğu için uyuşmuştu. Kolunun kendine ait olmadığını hissetti bir an için. Yüzünü buruşturarak parmaklarını açıp kapatmaya çalıştı. Canı yanıyordu. Yatakta öylece yatarken gözleriyle odanın içinde gezindi. Bordo perdeler sımsıkı kapalı olduğu için zamanı tam olarak kestiremedi. Sadece cılız bir aydınlanma vardı perdenin arkasındaki dünyada. "Gün doğmuş". Sesi de kendine yabancı geldi, kolu gibi. "5 saatte 1 paket sigara içersen olacağı bu tabii!"... Başucundaki çalar saatin tik-tak larını dinledi. "Saat henüz çalmadığına göre demek ki 7:30 olmamış". Şakakları çatlayacak gibiydi. İki elinin avuç içlerini şakaklarına koyarak bastırdı sıkıca.Gözlerini kapattı. "Şöyle, çekiçle kırsalar şu şakaklarımı nasıl rahatlayacağım!"

Mesanesinin baskısını farketti birden. Bütün gece de hiç tuvalate gitmemişti zaten. Gömüldüğü yataktan kalkmaya karar verdi. Bacaklarına dolanan uçuk mavi pikeden, alışkın hareketlerle kurtuldu. Her sabah böyle uyanırdı zaten. Küçük bir çocukken annesi hep onun bu deli yatışlarıyla dalga geçerdi. En az 3 yastık olurdu yatağında. İkisini başının altına koyardı , diğerini de bacaklarının arasına. Özellikle de yazın, yastığın dizlerinin arasındaki serinliği çok hoşuna giderdi. Bir de bacakları ince olduğu için dizleri üstüste gelince bir süre sonra acımaya başlardı. Sabah uyandığında ise yastıkların her biri bir yerlere dağılmış , pike bacaklarına dolanmış bir şekilde uyanırdı


Yatakta doğrularak ayaklarını yere sarkıttı. Parkenin serinliği yanan ayak tabanlarına iyi gelmişti. Ayaklarının hemen yanında duran terliklerini giymeden ayağa kalktı.Lacivert kırmızı çizgili şort şeklindeki iç çamaşırının içine elini soktu. Sağ kalçasında bir noktayı kaşıyarak dalgın dalgın tuvalete doğru yürümeye başladı. Klozet kapağı her zamanki gibi kalkıktı."Ohh be! Vaktiyle ne kavgalar kopardı şu tuvalet kapağından". Sevgilisi evi terkedeli 3 ay olmuştu. Yaklaşık 4 yıl sürmüştü ilişkileri. Son 1 yılı da bir dargın bir barışık, tatsız tuzsuzdu herşey.Sonrası malum. Sabit bir nokta kestirdi gözüne ve mesanesini boşaltmaya başladı. Bir süre sonra sıkılacak kadar uzun sürdü bu tuvalet faslı. Mesanesinin ne kadar da büyük olduğunu düşündü. Ellerini yıkarken, aynadaki yansımasına takıldı gözleri.


Gözlerinin altlarında mor halkalar vardı. Eliyle 2 günlük sakalını kaşıdı "Hele bir izine ayrılayım, 10 gün hiç traş olmayacağım" Aynadaki kendisine biraz daha yaklaştı. Sakalının tam çene civarında bir kaç tane beyaz gördü. Şakaklarındaki kır saçlara alışmıştı ama sakalındakiler canını sıkmıştı doğrusu. Sakal bırakma hayalinden vazgeçmeye karar verdi."Eee zaman akıp gidiyor, gençleşecek halin yok ya" Atletik vücuduyla her zaman övünürdü eskiden. Son 1 senedir giderek belirmeye başlayan göbeğine sıkıntıyla bir göz attı. Musluğu açtı.Yüzüne çarptığı serin suyla ferahladığını hissetti. Başını basınçlı akan suyun altına uzattı. Başına çarpan su damlacıkları hem üstüne hem de lavabonun önündeki fayanslara ve duvarlara sıçrıyordu. Serinlik baş ağrısını biraz hafifletmişti. ".ok mu vardı bu kadar içecek?" Saçlarını gelişi güzel kuruladı. Boğazı da ağrıyordu biraz. Ağzını kocaman açarak dilini dışarı çıkarttı;bademciklerine baktı. Biraz şişmiş görünüyorlardı. "Yaaa, akşam götür buzlu rakıları şimdi de boğazım ağrıyor diye sızlan" Banyodan çıkmak için kapıya doğru dönerken, az önce yere sıçrayan damlacıklardan oluşmuş minik su birikintisine bastı ve ayağı kaydı. Lavabonun kenarına zor tutundu. "Hay senin gibi adamın........."


Perdeyi aralayıp sokağa baktı. İçeri sızan kuvvetli ışık gözlerini kamaştırdı. Başının ağrısının da tekrar artmaya başladığını farketti. Henüz sokaklar sakindi. Bir köpek yol kenarında sakin sakin dolaşıyordu. İki adam köşe başında, ellerinde birer sigara, hararetle bir konu tartışıyorlardı. "Sabahın köründe bu enerjiyi nereden buluyor bu adamlar yav" Akşam içtiği sigaralar aklına geldi. Midesi bulandı. Sözde sigarayı bırakmaya çalışıyordu. Ama ne zaman arkadaşlarıyla dışarı çıksa, hem içki, hem de sigara alıp başını gidiyordu. Pencereyi açtı. İçeri giren temiz havayı ciğerlerine çekti. Yatağın kenarına yıkılır gibi oturdu. Başucundaki komodinin üst çekmecesinde mutlaka bir ağrı kesici bulunurdu. Bir tane hap alarak, komodinin üzerinde bütün gece içilmeden durmuş 1 bardak suyun içine attı. İlacın erirken oluşturduğu kabarcıkları izledi sıkıntıyla. Bir yudumda bitirdi hepsini. Birden çalar saatin alarmıyla irkildi. Ses , sanki beynini oyuyordu. Yatağın öbür ucunda duran saati hızla kapatabilmek için yatağın üzerinden bir hamle yaptı o yöne doğru.


Şimdi yatakta yüzükoyun yatıyordu. Bir elinde sıkı sıkı saati tutuyordu. Tekrar kalkacak gücü hiç yoktu. Bir bez bebek gibi görünüyordu bu haliyle. "Biraz uyusam toparlarım" "Nereden uydum bizim tayfaya; hafta sonu yapacaktık biz bu işi" . Göz kapakları ağırlaşmaya başlamıştı tekrar. Sadece yatağında kalmak ve akşama kadar uyumak istiyordu. "En iyisi iş yerimi arayıp hastayım diyeyim. Hem boğazım da ağrıyor. Yalan da sayılmaz hani." Sesini numaradan bozmasına da gerek yoktu , yeterince kötü çıkıyordu zaten. Hemen planını uygulamaya koydu. Kısa bir konuşmadan sonra, geçmiş olsun dileklerini kabul ederek telefonu kapattı. İşte yatağındaydı. Az sonra uykunun derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkacaktı. Başının ağrısı da ilacın etkisiyle hafiflemeye başlamıştı.İki yastığını başının altına koydu. Üçüncüyü de bacaklarının arasına... Tam uykuya dalmak üzereyken belli belirsiz bir mırıltı duyuldu:"Bir daha bu kadar içmek mi; tövbe!!!!"

"Bir mendil mavilik.." ÜÇ NOKTA

Yağmur yağıyor... Üşümüş, ıslanmışsın. O an seyircisi olmayan bir filmin en ağlamaklı rolünü hayat sana vermiş. Dekorun yalnızlık.Dönmeye başlıyor filmin. Oynayamıyorsun ama başka bir rolü yok ki hayatın.

Oy-na-ya-cak-sın.

Hâlâ gözünün değdiği kırmızı vitrinler ve sevgiyle başlıyor etiketler, altında bedeli yazıyor. Şehir de yorulmuş üstünde tepinilen günden. Anlamı aşındırılmış bir boşlukta dönüyor sanki herşey.

Kafiyesi kaçmış bıçkın bir şair davetsiz oturmuş yanıbaşına. Ağzında birikmiş kocaman sevgi sözleri bir de küfürleri… Kızıyor hayata bir çay ısmarlamıyor diye. Biraz da yalan sevgilere söyleniyor. Dili varmıyor ama küfretmeye. Yalancı da olsa kin değil, savaş değil ya; onun yüzü suyu hürmetine… Takılmış bir sokak köpeği peşine yaşayıp gidiyor işte.

Sense bütün orduları yenip gelmiş, koca bir günü devirmişsin. Gereksiz, önemsiz ama zorunlu bin türlü meşguliyetten sonra sığışacak bir yer arıyorsun kendine. Hepsini yağmura, rüzgara karşı söylesen, birer birer dağılıp gitse 'bitse bu kirli yapışkan sessizlik'

Gülümser nedenlerin elinde solgun bir gül… Nelerin yanılsaması, nelerin özlemi büyüyor içinde. Sönüyor sonra birer birer… Tutsak bir kuş misali cama çarpıp çarpıp düşüyorsun.

O vakit…

Çağır umudu gelsin. Değiştir netlik ayarını gözlerinin. İyimser gülün açsın artık.Bak katran karası bulutlar arasından güneş çıkmış pırıl pırıl.

Fanisin fani… Bir solukluk canın var unutuyorsun. Unuttuğundan bu kadar yoruluyorsun.


Resim: Albert Williams

Bugün günlerden neydi?- SERDAR ÖZDEMİR

Burada kaçıncı gecem ki benim? Pazardan pazara, bir hafta… Bu gün Çarşamba olduğuna göre ne eder? Çarşamba!! Öyle olsa gerek… Salı mı yoksa… Hay Allah... Keşke gündüz öğrenseydim... Gerçekten karıştırdım şimdi…
Nerde olduğumu anlayamadan uyandığım gece kaçıncıydı, evimizin altındaki bodrum da kilitli kaldığım kâbusu tekrar görmeye başladığım gecenin bir öncesi? Kaç gece gördüm sonra bu kâbusu? Araya ilk defa gördüğüm başka kâbuslar da girdi gerçi; hızlı çekim bir filmdeymişim gibi hareketlerimi kontrol edemediğim rüyayı ilk defa gördüm örneğin; İnsanlar normal, benim zamanım onların iki katı hızda akıyor sanki ama yinede bir geç kalmışlık hissi yaşıyorum…
İlginç bu rüya, yarın anlatsam mı acaba? Anlatsam da beni uyutmaya çalışacak yine o çokbilmiş profesör… Uyur gibi yaptığımı anlayınca ne de çok kızıyor içten içe ama… Ulan inat, sana uyumuycam, asistanlarından birine mışıl mışıl… Görürsün sen…
Sahi yarın Cuma mı yoksa? Yok hesaplayamıyorum… İlaçlarla öyle perişan ettiler ki beni, gündüzüm geceye karıştı ilk birkaç gün… Şimdi de işin içinden çıkamıyorum işte… Fark etmez aslında biliyorum... Ama yine de sormam lazım? Bu benim hakkım değil mi? Tamam birçok şeyi hak etmiyor olabilirim, ama bunun kime zararı dokunur? Tek kişilik bu "güvenli" odaya koymasalar, şimdi bile uyandırıp sorardım birine…
Yarın olsun soracağım, kesin… O yüzü çiçek bozuğu asistana değil ama… Kesin yüzüme “napıcaksın ki öğrenip” ifadesi ile bakar? En az 45 yaşından hala asistan bir de… Ondan küçük, “hocam” dediği adamların çoğu… Ağzından çıkanla yüzünün ifadesi hiç tutmuyor; “ne hissediyorsun bu konu ile ilgili?”, bunu ilgili söylüyorsun ama yüzün başka türlü… Onun kesin sorunları var ailesi ile…
Çocuğu olmamış, öyle hissediyorum ben... Beni bu denli itmesi o yüzden… 28-29 yaşında baba olsa benim kadardı şimdi çocuğu… Muhtemelen kendinden kaynaklanan bir şey… Eşi tarafından suçlanıyor bence… Eve gitmek istemiyor… Diğer sakallı, asistanın nöbetlerini tutuyor bu yüzden… Yüzüğünü bir gün sağ, bir gün sol elinde görüyorum… Çıkart at, ne var? Klasik evlilik içi sorunlar işte… Halledemiyor, gelip burda mesleğine ihanet ediyor… O sakallının da çok idealist bir görüntüsü var, nasıl bırakıp gidiyor buna nöbetleri anlamıyorum…
O beni aşağılar gibi baktıkça ben de ona; “sen adam olabilseydin de yapsaydın bir çocuk” der gibi bakıyorum inadına… Anlıyor bunu, biliyorum… O yüzden daha çok hiddetleniyor bana… İlaçları almayı reddettiğim gece neredeyse tokatlayacaktı beni… Neyse ki o duygusuz hemşire vardı yanında, cesaret edemedi…
En iyisi o hemşireye sormak “günlerden ne” olduğunu… Hiç düşünmez o “niye soruyor bu” diye, sadece cevap verir… Zaten buradan bir sabah ölüm çıksa yine aynı duyarsızlıkla bakacağına eminim…
Bu bileklerim de çok sızlıyor şimdi işte… Kaç gün oldu ki, bu dikişler ne zaman alınacak… Acilde dikişi atan yaşlı doktora; “yine keseceğim nasıl olsa” dediğimde, “yapma kızım” dedi sadece… Dedemi hatırladım o böyle deyince; o da en olmaz haylazlıkları yaptığımda bile en yumuşak sesi ile “yapma kızım” derdi… Babam, annemi acımasız bir şekilde döverken, araya girmeye çalıştığında bile aynı çaresiz, yumuşaklık hissedilirdi sesinde; “yapma oğlum”... Niye öldün ki sen dede?
“Korkma bir dahakine garantili keserim, dikmekle uğraşmazsın” dedim, yaşlı doktora… Hiç tepki vermeden devam etti dikmeye… En azından hoyratça geçirmesini bekledim iğneyi etime, onu bile yapmadı… Adamın tepki vermeye takati kalmamış; “heeey andrapoza mı girdin amcaa” diye bağırdım arkasından, işini bitirip gitmeye hazırlanırken…
Bir de gündüzleri gelen yaşlı hemşire var… Bir ihtiyacım olup olmadığını soruyor, ilaç çizelgemi kontrol ediyor, odanın dolanıp içinde bir süre konuşuyor benimle cevap vermemi beklemeden ve gidiyor… Bana karşı sevecen olduğunu hissettirmeye çalışıyor… En büyük huysuzluklarımı ona yapıyorum, bu tavrı bir yerde kırılsın ve gerçek yüzünü göreyim diye…
Önceki gün, hangi gündü ki o, işte neyse çizelgenin sayfalarını yırttım o gelmeden… Şöyle bir baktıktan sonra “niye yaptın” diye sordu… Ben duymazlıktan gelince de hiçbir şey olmamış gibi yenisini taktı… Her zamanki tavır ve gülümsemesi ile bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sordu… Çıkarken de çizelgeyi yanına alıp götürdü, ordan tarihe bakardım en azından şimdi… Ama biliyorum böyle devam etmeyecek onun sevecenliği… Asıl büyük meydan okumamı yaptığımda, yüzündeki maskeyi düşüreceğim onun da… Hep öyle oldu zaten; insanları her zorladığımda gösterdiler bana tahammülsüz yüzlerini…
Onun farkı ne ki?
O niye sevsin beni?
Not: Tamamiyle kurgudur...

Bin Muhteşem Güneş: ÖZLEM AKAYDIN

İki kadın düşünün.
Kaderleri aynı, çünkü üzerinde yaşadıkları topraklar ve bu topraklardaki bitmeyen kavga aynı.

Biri diğerinden sadece birkaç yıl önce doğmuş, annesinin deyimiyle “ harami” bir kız çocuğu.
Babasının annesinden başka eşleri ve bu eşlerden de pek çok çocuğu var.

Küçük kız, çocuk gözleriyle babasını çok severek, babasının kendisi ile ilgilenmesi için sıranın kendine gelmesini bekleyerek büyüyor, geleceği belirsiz.

Diğeri, aydın bir anne babanın, büyütürken zarar gelmesin diye gözlerinin içine baktığı akıllı mı akıllı, aklına koyduğunu yapmaktan çekinmeyen bir kız çocuğu. Diğer kadından bir on yıl kadar sonra gelmiş O da dünyaya, O’nun koşulları biraz daha farklı ve bu fark O’na kendisi fark etmese de şans getiriyor.

Yaşadıkları topraklar ikisi için de güzel ve önemli ama karışık.
Yıllar boyu özgür olma fırsatı verilmeyen bir ülkede devam ettiriyorlar hayatlarını.

Bu ülkede yabancı ülkelerin işgali var, işgalden kurtulalım derken karanlığın içine hızla sürüklenen bir toplum var. Cehalet var, acı var, savaş ve gözyaşı var. Kadınların hiç şansı yok. Susmak zorundalar. Kadınlara en ağır ceza “ recm” var.

Kavganın bitmediği bu ülke Afganistan.

Her şeye rağmen yaşama savaşı veren, her acıya kendince göğüs germeye çalışan iki kadın ve iki kadının kesişen hayatları. Aralarında başlayan kendilerinin bile inanamadığı mükemmel bir dostluk ve her şeye rağmen vatan topraklarına duyulan özlem.

“ Bin Muhteşem Güneş “ Afgan yazar Halit Hüseyni’nin Uçurtma Avcısı romanından sonra yayınladığı yeni romanı.

Bu yaz okuduğum kitaplar içerisinde etkisinden uzun süre kurtulamadığım bir roman.

Romandan etkilenme nedenimi bilemedim ben.

Kadın olduğum için mi?
Ülkemi çok sevdiğim için mi?
Laik Türkiye Cumhuriyeti’ nde doğup büyüdüğüm için mi?

Bilemedim.


Bin Muhteşem Güneş mutlaka okunmalı.

Yeşil Rize- NİHAL YETKİN

Dağ eteği anlamına gelen Rize Doğu Karadeniz'in bütün yeşillerinin buluştuğu büyülü bir şehir. Normalde yolculuklarda ilk yarım saatte uykuya dalan ben bu güzel şehir ve çevresini gezerken gözlerimi bile kırpmak istemedim, öylesine güzel, öylesine yeşil bir diyar ki…Orada topu topu iki gün geçirdim, 2500m. ve ötesini gördüm, ve gördüğüm bu güzelliklerin hepsi gerçek mi diye hala düşünüyorum.
Örneğin ilk gittiğimiz gün zorlu mu zorlu ama bir o kadar da keyifli yürünen ve tırmanılan patika yollardan ve Tar Deresi boyunca yürüyerek D. Haşimoğlunun verdiği isimle Bulut şelalesi'ne gittik. 1,5-2 saat kadar süren bu yürüyüşün ödülü gerçekten muhteşemdi. Bulut şelalesi sanki gökyüzünden sislerin arasından çağlaya çağlaya akıyordu ve biz bakmaya doyamıyorduk. Fotoğraftan şelalelere bakmakla gerçek arasındaki fark birebir yaşayınca anlaşılabilir ancak. O gelin teline yakından bakmak, bakakalmak lazım…
Sabahları erkenden kalktım. Dağ havası insana ne kadar iyi geliyormuş meğer. Bungalow'umuzun kapısını açtım, Ohhhhh, misler gibi bir hava, ama o da ne, sisten göz gözü görmüyor. Arkadaşlara söyledim, "bu havada nasıl yürüyüş yapılır ki" diyecek oldum, "eşofmanı giy o zamana kadar bile değişir" dedi tecrübeli arkadaşım. Ne kadar haklıymış, 10 dk geçmedi, verandaya tekrar çıktığımda sisten eser yoktu. Kahvaltı öncesi bir saat kadar yürüdük, yürüdükçe açılıyoruz, yorgunluk da neymiş, öğrendiğimiz Karadeniz türkülerinden de tutturuyoruz ara ara: Ben seni sevdiğumi dünyalara bildirdum. Endurdun kaşlaruni, babani, babani mi öldirdum (algıladığım haliyle yazılışı) Kazım Koyuncu'yu anıyor, Şevval Sam'ın kulaklarını çınlatıyoruz. Sonra Volkan Konak'la devam ediyoruz. Bizim melodilerimize bazen derelerinin şırıltıları, bazen de çeşit çeşit ağaçların hışırtıları eşlik ediyor. Binbir çeşit çiçek kokusu da cabası.
Günün ilerleyen dakikalarında doğma büyüme Rizeli kaptanımız İdris Bey bizi Avusor yaylasına çıkarırken çocukluğundan anılar aktarıyor, "işte ben şu köyde doğdum, şuralarda dolaştım, şu bize doğru yürüyen amcamla yengem" diyor. Sanki televizyondaki bir gezi belgeselinin içine girmiş gibi oluyoruz, yöre halkıyla kısacık da olsa sohbet ederken. Kırmızı yanaklı çocukları okşuyoruz, eski topraklarla ise nasıl bu kadar zinde kalabildikleri üzerine fikir alışverişinde bulunuyoruz. Buz gibi yayla suyu bir plasebo etkisi yaratarak bütün yorgunluğumuzu unutturuyor, bizi adeta daha da gençleştiriyor. Sonra isteklilerle Avusor yaylasındaki krater gölü Dobacelazena gölüne tırmandık, tam 2,5 saat sürdü. Bana mısın diyen yoktu, birer keçi gibi inatçı ve zigzag çizen adımlarımızla ve gurup psikolojisinin verdiği güçle kendimizi güneşin alnında gölde buluverdik. Kumanyalarımızı oracıkta göl manzarasıyla yiyecek kadar orada kaldıktan sonra bir inişimiz vardı ki , sanki aylardır oraya inip çıkıyormuşuz gibi büyük bir güvenle yolu çok daha kısa bir zamanda katettik. Sıcak diye şikayetlenen kalmadı, herkes birbirine "aaa, şu çiçeğe bak, aaa şu ağaca bak" derken bir de baktık tur otobüsünün önüne kadar gelmişiz.
Şehir merkezine gelince; burada bir çay fabrikası gezdik ve çayın fabrikaya ilk geldiği andan işlendiği ana kadarki tüm aşamaların özetini ilgili makinaların ve birimlerin bulunduğu yerde dinledik. Canım çay kokusu üstümüze iyice sindi. Bu arada bildiğimizin tersine çay yaparken çayın hemen demleme öncesinde çaydanlığa atılması gerektiğini ve üzerine su konurken yani demleme aşamasında tek bir noktadan dökülmesi gerektiğini öğrenmiş olduk. O gün kaç bardak çay içtik, hatırlamıyorum…Ayrıca gelmişken Rize bezinden giysi/havlu alışverişini de ihmal etmedik. Bezin özelliği teri emmesi ve insanı o nemli havada nisbeten daha rahat ettirmesi, tiril tiril bir bez anlayacağınız. Rize'de atlanmaması gereken bir diğer şey ünlü İspir fasülyesinin tadına bakmak. Kuru fasulyeyi oldum olası severim ama fırına verilmiş bu hem göze hem de damağa hitap eden fasülye bir harika.
Rize'nin akşamları da bir başka. Yayla tatil köylerindeki eğlence kültürü şöyle: Yemek yenirken kıpır kıpır ya da yanık yanık Karadeniz türküleri okunuyor. Sonra bir horon başlıyor ki görülecek manzara. Horondaki kişi sayıları türe göre değişiyor ama değişmeyen insanların oynarken içlerinden taşan coşkusu. Tulumun sesi yaylaların verdiği özlemi içli içli yansıtıyor. Keçi ya da oğlak derisinden yapılan ve bir üflenip bir parmaklarla deliklerin açlıp kapanmasıyla çalınan bu ilginç çalgı dakikalar geçtikçe insanları transa geçiriyor ve senkronize bir şekilde öyle bir dansediyorlar ki izlemeye doyum olmuyor. Yöre insanının neden dal gibi olduğu ortada, bu kadar harekete ne kilo dayanır ne bir şey…
Sonra matrak mı matrak bir Karadenizli çıkıyor, değme şovmenlere taş çıkartırcasına üstüste Karadeniz fıkraları anlatarak izleyicileri gülmekten kırıyor. Şive halis muhlis oranın, anlatan da bir dil cambazı olunca aynı fıkrayı defalarca da dinleseniz her seferinde tekrar gülmeye başlıyorsunuz. Kahkaha bildiğiniz gibi paha biçilemez bir trankilizan. Üstelik bulaşıcı ve gülme gülmeyi doğuruyor, ve yarattığı iyimser etkiyle olaylarda bir komik taraf bulma eğilimini de arttırıyor.
Gün Rize'de biterken insan derin bir uykuya bırakıyor kendini, ve yastıkla buluşur buluşmaz yeşil rüyalara dalıyor…

Ağustos 2006'

Fotoğraf: http://www.1resimler.com/data/media/785/rize-limani.jpg

Kesişmeler- MEHMET SAĞLAM


Bir bedene bürünmüş benliğimiz yaşamdaki hedeflerine doğru yol alırken, gördüğümüz her kilometre taşı bize iki şey düşündürür: Ne kadar mesafe aldığımızı ve geriye kalan yolun uzunluğunu... Birinci düşünce bizi sevindirir, ikincisi sabırsız kılar. Sabırsızlandıkça daha hızlı gideriz. Çünkü ilk duraktan sonra uğranacak daha çok yer vardır. Oysa her hızlı gidiş potansiyel tehlikeler taşır, ama buna pek aldırmayız. Zira risk almak gidişe heyecan katar ve bunu da cesaretimizin bir ödülü olarak algılarız. Fakat riskler alındıkça kazaların yakınlaşması kaçınılmazdır. Ve kaza anında ilk düşündüğümüz şey bahtımıza sitem etmektir: “Kime ne kötülük yaptım ki bunlar başıma geldi?” diye yakınırız çoğu kez. Oysa kaza “geliyorum” diye kaç kez haykırmıştır da, duymamış veya duymazlıktan gelmişizdir.

Aslında yaşamdaki her deneyim bir kazadır. Yaşananlar olumlu olduğu sürece bunu mutlulukla karşılar ve şanslılık veya başarı olarak etiketlendiririz; olumsuz olunca da kaza, kaos, kriz, talihsizlik diye dışlamaya uğraşırız. Hâlbuki yaşam bunların tümüdür. Nerede, hangi tesadüflerin kesişeceğini asla bilemeyiz. Çoğu kez bu kesişmeler hep olumlu gidince, hiçbir olumsuz kesişmenin olmayacağına inandırırız kendimizi. Ve işte hayal kırıklıkları da o zamanlarda gösterir kendini tüm şiddetiyle.

Bence yaşam bir sanattır ve hiçbir sanat kolunun gerektirmediği kadar geniş hayal gücü, hazırlık ve uğraş ister. Bedeli ağırdır mutlu yaşamanın. Bir çocuğun uçurtmasından aldığı hazzı her zaman yaşayamazsınız. Bedeller ödenmeden kana kana içemezsiniz yağmurlu bulutların getirdiği tatlı suları. Ve yarattığınız yaşam tablosuyla yetinirseniz, ilerleyemez yaşam sanatınız. Yeni kesişmelere yol açamaz ve aynı havuzda yüzmek zorunda kalırsınız çağıl çağıl akan coşkulu ırmaklar varken. Veya ciyak ezgili bir çıkrık gibi aynı kuyunun giderek ağırlaşan suları ile doyumsarsınız susuzluğunuzu. En kötüsü de bunları yaşamın kendisi zannetmeye başlarsınız. Oysa yaşam sanatkârlık ister ve ancak kesişmelere izin verdiğiniz sürece sanatınız yücelir, eserleriniz çoğalır, hazzınız artar.

Yaşam, yaşanmış ve yaşanacak monoton kesitler ve düzlemler değildir. Akıcı, devingen, evrimcil ve değişkendir; bazen bir kasırga kadar güçlü duygu fırtınasının depremiyle sarsılır, bazen düz bir ovada mışıl mışıl uyuyan bir gölet olur, bazen çıkılması gereken bir zirveye veya kolayca inilen bir yokuşa dönüşür.

Yaşam tüm bunları doyasıya yaşama sanatıdır. Ve uçurtmanızı bir deli rüzgâr havadayken yırtarsa, gözyaşı dökmeden yenisini yapmaya koyulma ve buna hazırlıklı olmaktır.
Yaşam sanatına kavuşmanız için muhtaç olduğunuz kudret yaşamdaki kesişmelerde mevcuttur. Ve yaşam sanatınız, ancak kesişmelere izin verdiğiniz oranda yücelir.

Yaşam, kesişme halkalarından oluşan upuzun bir zincirdir.

Affet beni Ayşe- KEREM OĞUZ

Bu hayatta son sözü söyleme hastalığı olan insanlar var. Evet sevgili günlük, var böyle insanlar. "Yumurta tavuktan çıkar" derseniz eğer, mutlaka "tavuk da yumurtadan çıkar ama..." diye bitireceklerdir. Kaşları yukarı kalkar, boyun 15 derece yan yanatar bunu söylerken. (hatırlatırım, bunu da unutmayalım) der gibisinden son noktayı koyan, hafif sitemkar bir ifadeleri olur. Sanki siz bunu bilmiyormuş gibi o mutlaka bu şekilde bir "finiş" yapmak ister. Yapamazsa kudurur. Noktaya koyan adam olmak zorundadır o. Ertesi gün siz lafınızı "tavuk yumurtadan çıkar" diye bitirirseniz o da mutlaka "ama yumurta da tavuktan çıkar" diye bitirecektir. Berbaber maç izledikten sonra "falanca takım çok iyi oynadı" derseniz gelecek cevabu tahmin edersiniz : "filanca takım da çok kötüydü ama..." Bilirsin evet sevgili günlük bilirsin ki eğer "filanca da ammma kötü oynadı" denseydi bu zat "falanca çok iyi oynadı da ondan diyecektir". İşte böyle zamanlar da çok feci daralıyorum sevgili günlük. Seni kapatıp cildinin köşe tarafıyla bu kişinin kafasına, gözüne, kaşına doğru sert sert vurmak, o zata şiddet uygulamak istiyorum.

Bilemiyorum acaba yanlış mı düşünüyorum?
***
Denk gelip de okuyan şişko patatesler meseleyi kişiselleştirmezse sevinirim. "Şişman kadınlardan çok korkuyorum be günlük" Bilemiyorum küçükken annemle gittiğim salı pazarında basenlerin, kalçaların arasında kalıp da nefes alamadığım günün bunda ne kadar etkisi var. Yanağıma basan basen, burnumu düzleyen kalça hatırlıyorum. Aşağıdan baktığımda güneşi kapatan memeler vardı be sevgili günlük. Annem mandal alıyordu, ben mısır istiyordum ve pazarda gak gak gubarak diye sesler çıkaran devasa teyzeler vardı. Kabus gibi bir gündü.

İşte bu yüzden sadece süper modellerle flört edebiliyorum. Ola ki birisinin ayva göbeği çıksın, yüzü az yuvarlanacak, memesi şampanya kadehine sığmayacak olsun...Basıyorum tekmeyi kıçına.

Kızma günlük, korkuyorum ne yapayım...

***
Şişman deyince de laf lafı feci açar ama bunu da deyip konuyu değiştiresim var, Kadıköy'de "Aynur'un güzellik salonu" diye bir yer var.

Aynur 110 kilo çekiyor...

***
İkinci tatilimi Bozcaada'da yapacağım aziz günlük. 15 yıldır gitmedim. Son gittiğimde Almanca bir dil kampına katıldıydım. Yaşı en küçük olan bir ben vardım, bir sınıf arkadaşım burcu bir de onun arkadaşı ayşe. Ayşe çok güzel kumral bir kızdı, saç rengi güneşten açılmıştı, kıvır kıvır iri telli saçları vardı. Benim tek arkadaşım burcu olduğu için mecburen ayşe ile de takılmak zorunda kalmıştım. İki üç gün geçtikten sonra ayşe'nin şakalarıma çok (ama biraz fazla çok) güldüğünü fark ettim. Sonra arada burcu kayboluyor biz ayşe ile başbaşa kalıyorduk sevgili günlük. ayşe'nin benle ilgilendiğini fark edince çok fena panik oldum sevgili günlük.

ne demek öyle sevgili falan?

biz kendimizi bildik bileli kızları uzaktan izlemez miydik sevgili günlük? davulun sesi uzaktan hoş gelirmiş yakından kulaklarım ağrıdı. ayşe gerçekten de yüksek sesle gülüyordu. "dur ben bir şakacık yapayım sonra yirmi metre koşayım sen o zaman gül" diyesim gelmişti.
ertesi günlerden birisinde soğuk denizde yüzerken ayşe dur bir dakka sana bir şey söyleyeceğim dedi. gözleri böyle fıldır fıldır dönüyordu, ben çok korktum ben günlük. ayşe denizde bel hizasına gelen suda zıplaya zıplaya bana yaklaşıyordu. gülüyordu. fıldırıyordu. birden beni öpeceğini falan tahmin ettim çok panik oldum. serde yüzücülük de var tabi, ben suya daldığım gibi son sürat gökçeada'ya doğru ayak vurmaya başladım. her ne kadar "dediğim hiç bir şeye inanmamak gerek" desem de sen buna inan günlük, sen de elli, ben diyeyim kırksekiz metre açıktan çıktım. ayşe mal mal etrafına bakıyordu, çıktığımı göremedi. bir iki saniye için bir yerden çıkıp da onu şaşırtacağım falan sandı. kaçtığımı anlayınca bozuldu ve kumsala doğru yüzdü.

ayşe bir hafta sonra mert'in sevgilisi oldu. mert benden yirmiiki santim kadar uzundu. Tabi kulakları o kadar yukarıda olunca kahkahalardan benim kadar etkilenmedi. Zaten et kafalının da tekiydi. Bana sorarsan tabi. Ama bana sormamak gerek. çünkü bana sorarsan ben herkesin kafasına sürecek bok bulurum. Dur konuyu dağıtmayayım daha bozcaada hakkında anlatmak istediklerim var.

Kampın son günü mert hasta oldu, kenarda bir yerde güneş çarpmış köpek gibi yatıyordu. ayşe yanına gidip mert'i yanağından öptü.

İşte o zaman çok kıskandım be günlük. ayşe saatlerce gülsün istedim bağıra bağıra, yeterki beni bir kerecik öpsün, öpsün istedim...

K.

Resim: İda Jarosova

Ben hep arkamı döndüm fotoğraf makinalarına- FULYA

"Hayır hayır" diyorum "İstemiyorum. Çekme fotoğrafımı." O, yüzünde muzip bir gülümsemeyle sağımda solumda dolaşıyor. İlla çekecek. Objektifi kapatmaya çalışan elimi itiyor. "Hadi ne var bunda. Gülümse." diyor. Söylediğini yapmaya çalışıyorum. Dudağımda çarpık bir gülümseme dolaşıyor, yüzümdeki tüm kaslar seğiriyor, ben ben olmaktan çıkıp başka bir şeye dönüşüyorum sanki. Biliyorum, şu halim karede donup kalsa, aynada gördüğümle hiç bir benzerlik kuramayacağım.
Obejektifi gördüğü vakit, nomal ifadesini muhafaza edebilenlerden değilim. Bu tür insanlara hep gıpta ile bakmışımdır hatta. Oldukları gibi kalmayı becerebilenlere, dışarıdan olandan hiç bir koşulda etkilenmeyenlere...
Ben hep arkamı dönüyorum objektiflere. Sırf kendim gibi görünememe korkusundan. Bana ait olmayan bir yüzle karşılaşma korkusundan. Kendime yabancı geldiğim fotoğraflarım ise onlarca parça halinde çöp kutusunu boyluyorlar zaten.
En güzel görüntülerin insanların objektifin bilincinde olmadıkları zaman çekilmiş olanlar olduğuna inanırım. Herkes kendisidir çünkü o zamanlarda. Normal zamanlarda nasıl gülümsüyorsa, nasıl ağlıyorsa, nasıl duruyorsa, nasıl hüzünleniyorsa, düşünceli hali nasılsa, içindeki huzur yüzüne nasıl yansımışsa, nasıl sigara içiyorsa, elleri kolları boşlukta nasıl salınıyorsa öyledir... Toparlanıp kendine çeki düzen vermek zorunda hissetmeden... Olduğu gibi... Öylesine kendisidir...
Doğada bulunan herşeyin fotoğrafı bunun için daha estetiktir belki de... Siz hiç bir nergis gördünüz mü ki; fotoğrafı çekileceği için yapraklarını düzeltsin ya da hiç bir ördek gördünüz mü, objektife bakıp gülümsesin... Onlar her zamanki hayatlarında ne iseler öyledirler çünkü... Kendileridirler...Aslında bu biraz da tercih ve bakış meselesidir belki... Kimi gülümser objektiflere en doğal, en olduğu gibi haliyle, kimi de o karede kendi olamayacağının bilincinde arkasını döner ani bir refleksle...

İslak ve karanliktu gece- FARUK SÜRENER


Canimdan çok sevdiğum, canim-ötesi arkadaşlarum. Birçok insandan mesajlar almaya başladum. “Tarik, Tarik, son günlerde havalar daha erken kararayi, daha geç aydinlanayi. Senin aydinlaticu yazilarinu bir süre aksatman buna sebep midur?” Yanitum kisaca “Ne ilcisu var canim arkadaşlarum” şeklundedir. Daha uzun bi yanit vermemu istersenuz, oni da açiklayayum.
Havalarun erken kararmasu mevsimlerun bi döngüsüdur. Yüce Allah, dünyanun her iki yarimküresindeki (yukari yarimküresi ve aşaği yarimküresi) insanlarun eşit şekulde güneşlenmesu içun oyle yapmiş oni. Yazin gunler uzar denize cidebiliruz. Kişun ise günler daha kisadur, tirafik desen daha uzundur, denize cidene kadar hava kararir zaten, o yuzden akli olan kişun denize citmez ki!
Neyse efendum. Ben günler kisalsa da toplumumizu aydinlatmaya devam edeyrum. Edeyrum ama nasil edeyrum? Bugün değişuk bi tarz deneyceğum. Sizlere edebi deyeri olan bi öykü yazmaya karar verdum. Raat olun, arkaniza yaslanun ve öykünun keyfinu çikarun daa! (Hadi iyisinuz, bugün test yok)
İSLAK VE KARANLİKTU GECE
Yağmur olanca hizuyla yağmaya devam ediyordu. Hava iyiden iyiye kararmişidu. Yol kenarindaki kanalizasyon deluklerinden içeru şarul şarul sular akayidu. Bazen de sular fazla geliyor, tersune kanalizasyon deluklerunden dişaru taşayidu. Etrafi afedersinuz lağim kokusi sarmişidu. Apartmanlarun çatisundan aşağu uzanan atik su borilarundan Allah sizi inandirsun aha bu kolum kada kalinlukta sular boşalayidu. Her taraf sirilsiklamdu ozetle.
“Acaba” diye düşündu genç adam “içumdeki bu sıkıntı havadaki nem oraninun yüksek olişindan mi sebeptur” diye düşündu. Haçan oyledir ya, nemli havalarda bunaliruz. Oyle değil mi, bunalmaz miyuz, bunaliruz.
O sirada hizla geçen bir araba yağmurdan korunmak için saçak altina sığınmuş olan genç adamı sirilsiklam islattu. Genç adam inanulmaz derecede öfkelendu. “Hay ben senun...” dedu ama sonra hemen kendinu toparladu. İçunden “Eyer bu yazi topluma yayinlanan bi yazi olmasaydu görürdun annen hakkindaki düşuncelerimu” diye düşündu. Sonra kendisinu sirilsiklam islatan arabanun arkasindan nazikçene seslendu, “Lutfen ama! Biraz daha dikkatli islatalum”. Ama sonra dayanamadu. “Ula donima kada islattun beni ş.refsuz!” Bu islak donimu alacağum, anana kurutturacağum, olmadi avradina” diye bağirdu.
Genç adam saatine bakti. Saati gecenun 2sinu gösteriyordu. Bu şiddetlu yağmurda, bu islak karanlikta, sokakta yalnizca genç adam ve arada bir oni islatmak için geçen arabalar varidu. Peki kimdu bu adam ve gecenun 3ünde evet evet yanliş duymadinuz gecenun 3ünde sokakta ne işu varidu? (Bazilarinun kolaylikla tahmin ettiğu cibi adamin saati yağmurda su almiş ve bir saat once durmuştu aslinda).
Kimdu bu adam? Bu yağmurda bu karanlik sokaklarda ne işi varidu? İnsanun “Git evine yat güzel kardeşum, ne işin var sokaklarda islanaysun boşuboşuna” diyesi geliyordu. Hatta “Bu yağmurda salak misun nesin yaa!” diyesi geliyordu. İnsanun “Bak ha buraya ilk defa bi öykü yazayrum. Hem sakinleştirur demişidum kendi kendime. Ama gene sinirlenmeye başladum. Kimsun, nesun, de bakayum gecenun bu vakti derdun nedir?” diyesi geliyordu.
1. BÖLÜMÜN SONU
Değerli arkadaşlarum. Öykünun burasinda hakli olarak sinirlendum. Zaten öykü de uzun olacağa benziyor. Bu nedenle devaminu daha sonra yazacağum. Sakinleştikten sonra geliyrum.
Hoşçakalun daa!Tarik (Toplum Aydinlaticisu)

10 Ağustos 2008 Pazar

SERBEST RADİKALLER SAYI 16



















not: Yazıların üzerine tıklayarak okuyabilirsiniz.

Neredeyim? YEŞİM ÖZDEMİR

Bilmediğim bir kentin ıssız bir sokağındayım. Saat gece yarısını geçeli çok olmuş sanırım; ortalık o kadar sessiz ki! Sadece nefesimin sesini duyabiliyorum. Ne bir köpek havlaması, ne de bir korna … Buraya nasıl geldiğimi bile bilmiyorum. Sanki şu andan öncesini hiç yaşamamışım ya da tümüyle hafızamdan silinmiş gibi… Ne yapacağımı bilemez bir şekilde çevreme ürkekçe göz gezdiriyorum. Arnavut kaldırımı taşlarla döşenmiş minik bir sokaktayım.
Sanırım biraz önce yağmur yağmış. Taşların üzerinde , sokağın sonunda bulunan sokak lambasının cılız ışığının yansımalarını görebiliyorum. Elimle saçlarıma dokunuyorum; ıslaklar… Üzerimdeki giysiler de öyle… Şaşırıyorum. Yağmurun altında, nerede olduğunu bile bilmediğim bu sokakta ne işim var benim? Başımı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Hala yağmur bulutları üzerimde olsa gerek, çünkü tek bir yıldız bile göremiyorum. Yüzüme birkaç tane taze yağmur damlası düşüp, yanaklarımdan boynuma doğru süzülüyor. “Buradan bir an önce gitmem lazım” diye düşünüyorum…
Sokağın iki yanında dizilmiş taştan evlere, bir ışık görmek umuduyla bakıyorum. Hepsi de cılız ışığın yarım yamalak aydınlattığı duvarlarıyla ve gölgede kalan gizleriyle beni ürkütüyor. Pencerelerde tek bir ışık bile yok. Perdeler, sanki orada yaşayanlar bir daha dönmemek üzere bir yolculuğa çıkmışçasına sımsıkı kapalı… Uyumuş olabileceklerini düşünüyorum. Bana en yakın evin kapısına yöneliyorum. Üzerinde yaprak motifleri olan süslü bir kapının önündeyim şimdi. Aslan başı şeklinde olan tokmağa doğru titreyen elimle uzanıyorum. Tedirgin bir şekilde tokmağı bir kere kapıya dokunduruyorum. Şiddeti o kadar zayıf ki, kendim bile çıkan sesi duymakta zorlanıyorum. Biraz bekleyip, hiçbir hareket olmadığını gördükten sonra, tüm cesaretimi toplayıp tekrar tokmağı kapıya vuruyorum, iki kere… Çıkan tok ses, omzumun üzerinden boş sokağa yayılıp, sokağın sonunda yankılanıyor. “Sadece bu evdekiler değil, bütün sokak uyanacak şimdi” diye huzursuzlanıyorum. Bekliyorum… Hiçbir kıpırtı yok. Telaşla başka bir evin kapısına koşuyorum. Bütün sokakta ne kadar ev varsa hepsinin kapılarını birer birer çalıyorum. Sessizliğin sesi kulak zarlarımı patlatacak gibi geliyor birden.Hafifçe çiselemeye başlayan yağmurda, giderek kuruyan bedenim, üşümeye başlıyor yine…
Kaldırımın kenarına oturuyorum. Titremeye başlayan dizlerim, bedenimi taşımıyor artık. Yağmurun altında, terkedilmiş bir çocuk gibi minicik olmuş, yüzümden damlalar süzülürken, dizlerimi kollarımla kucaklamış, düşünüyorum. Ne yaparsam yapayım bu sokaktan çıkamıyorum. Sanki iki ucu da çıkmaz bir sokak burası. Bütün dikkatimi yoğunlaştırarak olanları hatırlamaya zorluyorum . “Sakinleşmeliyim” diyorum sürekli kendi kendime… Birden gözüm sağ ayağıma kayıyor. Ayakkabım ayağımda yok! Ne zamandan beri ayakkabısızım? Ayakkabım nerede peki? Telaşla etrafıma bakınıyorum. Tabanımın hem acıdığını, hem de üşüdüğünü hissediyorum. Acıyan yerleri incelediğimde, iki tane derin yara ve bir sürü sıyrık olduğunu görüyorum. Daha önce fark etmemiş olmama şaşırıyorum. Hem, ayakkabım olmadan nasıl gideceğim buradan?
Kaldırımın kenarında, yağmurun altında, bir ayakkabım kaybolmuş ve üşüyorken, öylece oturuyorum. Hiçbir şey yapamadan… Tek başına…Sadece yağmurun ve nefesimin sesi… Ve yoğun bir karanlık. Ben karanlıktan korkarım. Şimdi de korkuyorum zaten… Neredeyim ben? Nasıl çıkacağım bu sokaktan? Bir an önce günün doğmasını istiyorum… Üşüyorum!

Uzun sürmüş bir ayrılık- ÜÇ NOKTA

Uzun sürmüş bir ayrılıktı yine...Hep öyle yapardı; her aşka biraz tutuk, biraz kekeme başlar sonra öyle kaptırırdı ki kendini; sevgisi aşkının bir adım ötesinde, dokunsan paramparça olacak yalancı bir dünyaya dönüşürdü... Yine öyle bir aşkın cam kırıklarını doldurmuş içine, susuyordu uzun uzun... Bitmişti işte... Derin bir nefes mi almalıydı yoksa iç mi çekmeliydi karar veremiyordu
Aslında hissettiklerinin tam karşılığını bulamayınca hep aynı şeyi yapıyor oyalıyordu kendini. Sevmeyi seviyordu. Ellerin tutuk, bakışların cesaretsiz olduğu zamanlarda gözüne görünen gerçeklere sırtını dönüp kendini derin sulara çeken bir acımasız oluyordu. Sonra ayrılığın kuytularda parıldayan hançerleri görününce göze;bildiği bir filmi izler gibi hem seyircisi hem oyuncusu oluyordu hayatının.
Biraz kızıyordu doğrusu kendine.. aşkı yaşayış ve kavrayış şeklini, beklentilerini ,umutlarını ,gerçekleşmeyen hayallerini, kimsenin düşünmeye vaktinin olmadığı inceliklerini ,kızgınlıklarını,kıskançlıklarını....bir aşk ikliminde yaşanası tonlarca yük ağırlığındaki tüm duygularını taşıyarak yaşıyor, sonra bunların ağırlığı altında eziliyordu.En acıtıcı olan da hayatının kocaman bir skor tabelasına yazılı olandı -ki karşılığı hiç bir ikili karşılaşmada yazmıyordu,yoktu...- Skor: ELDE VAR 0
(Ne olmalıydı ki...?!Evlilik mi...Evli olan arkadaşına sevgililer gününde sen ne yapacaksın dediğinde ama ben evliyim demişti de gülmüşlerdi.Traji -komik bir gerçekti bu ve bir evlikte en düşündüğü konuların başında geliyordu )
Sonra hiç bir aşka kendi adımlarıyla koşar adım gitmediğini hatırladı.Hiç birini de büyük bir kararlılıkla bitiremediğini, vedaları hep karşı tarafa bıraktığını...Sonra da bunun uzatmalı sancılarını kendi olağanüstü çabasıyla devam ettirdiğini..Biraz daha özüne indiğinde aşkın içinde yaşanan bu acıyı sevdiğini farketti.Haşarı çocukluğundan beri özellikle dizlerinde eksik olmayan yaraları nasıl bir iştahla kanattığını,iyileşmek üzere olan o yaraları nasıl kaldırdığını anımsadı.Şimdi o yaralar görünürde yoktu,yaşanan içeride, daha derinlerdeydi ve onları da iyileşmesine izin vermeden kanatıyordu.Kısacası kanayan bir şeyler vardı içinde, ama hep içinde..
Yalnızlığıyla kolkola yürürken en fazla mutlu olduğu anlarda bir yanının eksildiğini düşünüyordu.Mutluluk paylaşılmalıydı 'acıyı bal eyleme'si vardı ama içinden taşan bir mutluluk anında bir sevgili yoksa yanında; işte o zaman hali acınasıydı.
'Bir aşktan diğerine kaç saatte gidilirdi....'doğrusu kimse gibi bilmiyordu ama ortalama bir zamanı varsa,o en geç kalanıydı.Bir enkazın yerine yenisini bina etmek çok zaman alıyordu.Ortalama değer yargılarıyla yaşasa, normal ilişki kurallarına biraz kulak kabartsa belki herşey daha farklı hale gelebilirdi ama hiç bir zaman kuralına göre oynamadı.Şimdi bunun bedeli kendine derin bir yalnızlık olarak mı dönüyordu ne...
Seviyordu aslında yalnızlığını,her tercih bir vazgeçistir sözünü kalkan yaparak kendine.Yalnızlık ömür boyu sürdürülecek bir tercih gibi de görünmüyordu gözüne; işte bu kötüydü. Başka bir seçeneği yok muydu şu hayatın? Çelişkileri hep vardı. Hayatı da aşkı da yaşamakla anlamak arasında geçiyordu.Ama öyle hızlı geçiyordu ki bunu en fazla o çok sevdiği çocuklarda hissediyordu; büyüyorlardı çocuklar.En yaramaz olanıysa zamandı durmak bilmiyor ve geçerken laf anlamaz haşarı bir çocuktan ötesini bırakıyordu.
Henüz bir yüzük yoktu parmağında taksa sıkar mıydı yüreğini bilmiyordu ama bildiği tek şey vardı onca yara bereden sonra yine kendini küllerinden doğuran o duyguya -aşka-müebbet bir özlemle kucak açıyordu.O apansızca,dudağında bir ıslıkla geliveren iyimserliği de olmasa ne yapardı.Zira bu aralar bir kirpi gibi hissediyordu kendini ve birini sarmanın,sarılamamanın halini anlatacak birileri çıkana kadar Sezen'in o şarkısını mırıldandı :AŞK İÇİN ÖLMELİ ,AŞK O ZAMAN AŞK....

İnek mi? Koyun mu? SERDAR ÖZDEMİR

10 ya da 11 yaşındayım...
Annem yoğurt almaya gönderiyor bakkala...
Açık satılıyor yoğurtlar, öyle bir zaman işte...
Annem saplı alüminyum bir kap veriyor elime, bir ya da iki kilo...
Buçuklu da satılıyor.
"Bisikletle gideyim" diyorum kendi kendime, direksiyona takar getiririm eve.
Bisiklet benden büyük, çift kadrolu Bisan, ağabeyimin...
Ayaklarım pedallara ancak erdiğinden seleye oturamadan, ayakta sürebiliyorum.
Yoğurdu döke döke getirme ihtimali var.
Göze alıp yollanıyorum bakkala.
***
Mahalle bakkalı Nejat’ın küçük dükkânı;
Girişte tahta, tel örgülü ekmek dolabı...
Yerlerde kahverengi un, şeker çuvalları...
Masanın üstünde cam fanuslar, içlerinde renkli akide şekerleri...
Fanusların arasından bakıyorum, bakkal Nejat amcanın yerinde bir kız!!!
14–15 yaşında boncuk gibi kocaman mavi gözleri olan bir kız...
Çok güzel bir kız...
Kim ki bu güzel kız?
***
Kız gülümsüyor...
“Ne istedin” diyor.
Öyle bakıyorum hayranlıkla yüzüne...
Kız daha çok gülümsüyor.
“Yoğurt” diyorum.
Kız hala gülümsüyor, ben hayranlıkla bakıyorum.
"Niye gülüyor ki bu?"
Ama çok güzel gülüyor.
Sonra toparlanıyorum;
"İşimize bakalım” edasıyla;
“İki kilo” diyorum...
***
Güleç kız, gülümsemeye devam ederek;
“İnek mi? koyun mu?” diye soruyor...
'İnek mi? koyun mu?'
İş bilir havam anında dağılıyor...
İnek miydi, koyun muydu?
Ne demişti ki annem?
Kız gülümsüyor...
Güldükçe boncuk gözleri daha da güzelleşiyor...
Yanaklarından birine küçücük bir gamze oturuyor...
***
İnek miydi koyun muydu?
Hayatım gelip, bu soruda bağlanıyor...
Bilmiyorum ki...
Güleç kız için yanlış cevabı olmayan bir soru...
Ama ben bilmediğim bir şeyi, bilirmiş gibi söyleyemiyorum bir türlü...
Zaman kazanmak istiyorum;
“Nejat amca yok muydu?” diyorum...
“Dayım” diyor, “yok bu gün, ben bakıyorum yerine”
Gülümsüyor...
***
İnek mi? koyun mu?
Sanki bu soruya cevap verebilsem, güleç kızla elele verip kırlara doğru koşacağız...
Kız buzdolabının kapısını açmış, içinden yoğurt bakracını çıkartıyor...
Bakracı iki eliyle taşırken zorlanıyor...
Masanın üstüne koyup, yüzüme soran gözlerle bakıyor;
İnek mi? koyun mu?
***
“İnek” diyorum,
Ne dediğimi bilmez bir şekilde...
Kız bembeyaz dişlerini gösteren gülümsemesi ile;
“Ben mi?” diyor...
Gözlerini kısarak kıkırdıyor...
“Ha ha” ben de gülüyorum...
Hatta espriyi anladığımı iyice göstermek için daha da sesli gülüyorum...
Gülerek “yoğurt” diyorum...
***
Güleç kız, bakracın içindeki kepçeyle, terazinin üzerindeki darasını aldığı alüminyum kaba iki kilo yoğurdu dolduruyor...
Alüminyum kabı alıp tam kapanmayan kapağını yerleştiriyorum...
Parayı veriyorum, sanki bir ay çalışıp kazanan benmişim edasıyla...
“İyi günler” diyor gülümseyerek...
"İyi günler” diyorum...
“Görüşürüz yine” demiyorum ama bakışımdan anlamıştır o diye böbürleniyorum...
***
Alüminyum kabı sapından bisikletin direksiyonuna asıp eve doğru hızla yollanıyorum...
Yolda hep güleç kızı düşünüyorum..
Taşlı yolda bisiklet sarsılıyor...
Tam kapanmamış kapağın altından yoğurt dökülmeye başlıyor...
Ben aldırmıyorum...
Güleç kızın boncuk gözleri aklımda...
Daha da hızlanıyorum...
"Yoğurdu bırakıp bisikletle tekrar geçerim dükkânın önünden” diye, plan yapıyorum...
***
Paçalarım yoğurt olmuş, eve giriyorum...
Alüminyum kabı anneme verirken, “bakkal Nejat amcanın yeğeni vardı dükkânda” diyorum...
Annem beni duymaz bir şekilde;
“Dökmüşsün oğlum yoğurdu” diyor...
“İnek” diyorum...
“İnek yoğurdu aldım”
Annem yoğurdu dolaba koyarken düşünceli, söyleniyor;
“Çok dökmüşsün yoğurdu...”

Tuncay Terzihanesi- ÖZLEM AKAYDIN

Neden ilgimi çeken bir sanatçı olmuştur hep Sunay Akın?
Neden şiirlerini, denemelerini, televizyon programlarını aynı coşkuyla okur ve izlerim?
Neden kitaplığımda ayrıca bir Sunay Akın köşesi vardır?

Kendime sorduğum bu soruların yanıtı o kadar çok ki.
O çok seçenekli yanıtlar arasından kendim için en önemlisini bulamıyorum bile.
Yanıtların arasından seçim yapamıyorum.
….

Elimde “ Tuncay Terzihanesi” var. Sanatçının son kitabı.
Yine Çınar Yayınları’ndan ve ekim 2007 ‘de basılmış.
Geç kalmışım okumaya, olsun hiçbir şey için geç kalınmışlık yoktur. Okunmamış her kitap, ne kadar eski olsa da yenidir bana göre.


“Trabzon’un en ünlü terzilerindenmiş Tuncay Bey. O kadar ünlüymüş ki O’nun diktiği elbiseye sahip olmak isteyenler araya hatırı sayılı insanları sokarlarmış.
Bir gün 17 yaşında bir genç kız girmiş Tuncay Bey’in dükkanından içeri.Ceket diktirmek istemiş genç kız. Ölçüyü özenle almış Tuncay Bey, bordo renkli 3 düğmeli bir ceket dikivermiş genç kıza yine aynı özenle…

Bordo ceket kitabın da kapağını süslemiş ve şu an “ Oyuncak Müzesi”nde sergilenmekteymiş.
Bordo ceketin üzerindeki üç düğmenin çok özel bir sırrı varmış.Bu sırrı öğrendikten sonra sabırsızlıkla ilerlemeye devam ediyorum kitabın sayfalarında.

Kitabı çoktan baş ucu kitabım yapmışım bile.
Coşkuyla çeviriyorum her bir sayfayı .
Tuhaf; bu kitabı elime aldıkça çocuk sevinçlerim sıraya giriyorlar, kaplıyorlar yüreğimi birbirleriyle yarışarak

Bitmesin diye ağır ağır okuyorum, bu arada ilginç bir ikilem de yaşıyorum kendimce; bir sonraki satırda ne var diye merak ettiğim için, fırsat bulduğum her yerde bir iki cümle okuyayım diye çantamda taşımaktan da geri kalmıyorum kitabı ve devam ediyorum sayfalarında ilerlemeye.


“Anne karnında suda bekledik 9 ay on gün… Ve doğarak, bir batıktan kurtarılacak en güzel hazine olan insanı sunduk yaşama… “Topraktan geldik toprağa döneceğiz” deniliyor… Sudan geldik oysa… Bunun en güzel kanıtı da hâla sudan nedenlerle birbirimizi kırmamız, incitmemiz değil midir?”

Nasıl iyi geliyor bu cümleler... Kırgınlıklarımı suların derinliklerine atmak ve unutmak istiyorum. Suyun derinliği çekici geliyor gözlerime. “Hayat da okyanus derinliğinde mi”? diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Belki de sığ sular gibidir hayat. Yaşayıp giderken; birbirimizle olan ilişkilerimizde birbirimizi kırmak için bulduğumuz sudan sebeplerin sayısına bakacak olursak…



Zaman Makinesi’ne binmiş, zamanda yolculuk yapar gibiyim.

“ İkinci dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından, bayraklarla donatılan konsolosluk binalarının yanından geçen Rikkat Hanım, ellerinden tuttuğu iki oğluyla birlikte, Cihangir’deki evlerinden Taksim Parkı’na doğru yürümektedir. İki çocuğu da savaş yıllarında doğmuştur Rikkat Hanım’ın. Bu yüzden eşi İsmail Hakkı Bey’le ilkine Savaş, ikincisine Barış adını koyarlar. Büyük oğlu Savaş bayrakları göstererek sorar “ Bu gün bayram mı anne?” “ Hayır “ der Rikkat Hanım. “ Barış Günü”… Bu yanıt üzerine Savaş kardeşine döner: “ Sana oyuncaklarımı vereyim, adını bana ver”.

7’den 77 ‘ye hepimizin çok sevdiği zamansız aramızdan ayrılan ünlü sanatçımızın çocukluğundan küçük bir anı konuk olmuş Tuncay Terzihanesi’nin sayfalarına, çocuk gözlerde bile savaş ve barışın anlamını hatırlatıyor. Barışı hiç bilmeyen, doğrudan savaşın içine doğan Filistin’li çocukları hatta ülkemin topraklarının Güneydoğu’sunda doğup büyüyen, bomba sesleriyle oyunlar kuran, silahı oyuncak sanan çocukları düşünüyorum. “Hey barış niye bu kadar uzaksın?” Peki sen “Barış”, niye bu kadar erken gittin?



“ İbrahim Müteferrika 1720’lerde matbaayı kurduğunda Avrupa yaklaşık iki yüzyıldır kitap okuyordu… İlk matbaadan Cumhuriyet’in ilanına kadar geçen iki yüzyıllık zaman diliminde basılan kitap sayısının kırk bin civarında olduğu söyleniyor. İki yüz yılda kırk bin kitap!.. Günümüzde bir kitap neredeyse bu sayıda basılıyor. Yani, matbaanın ülkeye gelmesi kitap okuduğumuz anlamını taşımıyor. Biz, 1923 devrimiyle birlikte kitap okumaya başlayan bir milletiz.”

“ Tutuklansa yurdumdaki
Böceklerin hepsi
diğerlerinden ayrı
bir hücreye konur
kitap güvesi ”

“Neden Sunay Akın ve O’nun eserleri, yaptıkları bu kadar önemli benim için?” diye sorduğum sorunun cevaplarından belki de en önemlisini yanıtlıyorum kitabı bitirdiğimde: “ Sunay Akın olmak kolay değil de ondan.

Trabzon, Trabzon- NİHAL YETKİN

Geçen yıl Ağustos sıcaklarında yaptığım dopdolu Karadeniz turunda bende Rize'den sonra en çok iz bırakan şehir Trabzon oldu. Rehberimiz Tuğrul'un işinin ehli bir rehber olmasının bunda büyük bir payı var tabi...
İşte Trabzon turumuzla ilgili olarak derlediklerim:
Trabzon'un eski adı Trapesus sözcük anlamıyla üç ayak demek.
Şehrin tarihi önemi Fatih Döneminde Anadolu'ya katılan son toprak parçası olmasından kaynaklanıyor. Yavuz Sultan Selim döneminde ise müslümanlığın tanıtımı için buraya Ahi ocağından kişiler yerleştirilmiş. Şehirdeki büyük köprülerin adlarından da bu şehirdeki Osmanlı izleri görülebiliyor:Zağros Paşa, Gülbahar Hatun, Kanuni Sultan Süleyman köprüleri bunlardan birkaçı.Şehirdeki kale M.Ö. 9.yy. yapısı ve çok restorasyon görmüş.
Şehirdeki Ganita tepesi kültürlerin kaynaşması açısından son derece önemli. Burada kurulan ilk çay bahçesi bir Rum'a aitmiş ve iki kültür burada sosyalleşme ve birbirini tanıma açısından büyük ilerlemeler kaydetmiş. Yeşilliğin ağırlıkta olduğu diğer bir alan ise 100.yıl parkı şehirde rahat bir nefes almak için güzel bir seçenek gibi görünüyor.
Yolunuz Trabzon'a düşerse ya da benim gibi özellikle Trabzon'u tanımak için yola düştüyseniz o zaman gitmeniz gereken önemli duraklardan biri Atatürk Köşkü. Bu beyaz köşk aslında bir Konstantin Kabadanis adında bir Rum'un eviymiş. 1890-1903 yılları arasında inşa edilmiş olup, Atatürk'e mübadele sonrasında halk tarafından hediye edilmiş. Makbule Hanım'ın da bir dönem yaşadığı bu ev daha sonra halk tarafından Atatürk köşküne çevrilerek turizme açılmış. Köşke yolunda büyük Karayemiş ve D. Ladin ağaçlarını görüyorsunuz. Bu ağaçlar ip gibi muntazam bir şekilde uzayıp gidiyor, öyle ki rehberimizin hoş benzetmesiyle Atatürk'ü saygıyla selamlayan askerlerin sembolik bir ifadesi gibiler. Atatürk'ün bu eve son gelişi 1937. Hatta vasiyetnamesinin bir kısmını burada kaleme almış. Ev son derece zevkli bir biçimde döşenmiş, içinde İtalyan kökenli parçalar baskın. Elektrik sistemi dönemin çok ilerisinde. Kapıları sürgülü. Benim en çok hoşuma giden ayrıntılar ise kalorifer peteğinin içine yerleştirilen yemek ısıtma bölmesi ile balkon girişlerinde yağmurun girişini engelleyen ızgaralar oldu. Evin dışına gelince, harika bir bahçesi var, kırmızı güller ağırlıkta olmak üzere rengarenk çiçeklerle ve görkemli ağaçlarla bezeli. Baktıkça bakasınız geliyor, çünkü bahçeye bakanlar gerçekten çok iyi bakmışlar, ellerine sağlık! Her yerde böyle özenli bir çevre düzenlemesi olsa keşke…
Trabzon deyince hemen herkesin aklına gelen Trabzonspor'dur değil mi? Trabzonlular için iki şey her şeyin üstünde tutuluyor: Anneler ve Trabzonspor, kesinlikle toz kondurmuyorlar onlara. Buralıların futbol oynaması için illa saha gerekmiyor, her yerde futbol oynamak (oynayabilmek) gibi bir özellikleri var. Bu sevginin de karşılığını yetiştirdikleri iyi sporcularla görüyorlar tabi. Trabzon'da gümüşün takılarda kullanılmak üzere ustalıkla işlendiğini ve halkının da genelde aileden zengin olduğunu da ilave edelim. Trabzon'la ilgili olarak söylenebilecek üzücü bir nokta çarpık kentleşmenin çoğu kentimizde olduğu gibi burada da yüzünü göstermiş olması. Elif Şafak'ın bir romanında İstanbul için söylediğini ben de burada Trabzon için rahatlıkla tekrar edebilirim: burada evler yollara göre değil, yollar evlere göre şekillenmiş. Sevgili şehir bölge planlamacılar, burada size o kadar çok ihtiyaç var ki…
Trabzon'un belli başlı ilçelerine gelince: Sürmene bıçak ve silah yapımıyla, Akçaabat ise köftesiyle meşhur. Oflular kendilerini Trabzonlu'dan önce Of'lu olarak tanımlıyorlar. Bu özellikleriyle bana Sivas'taki Zaralıları hatırlattılar. Onlar da tıpkı Zaralılar gibi zekaları ve çalışkanlıklarıyla biliniyorlar. Maçka deyince aklıma eskiden "Maçka yolları taşlı geliyor kalem kaşlı türküsü" ile yöresel yemekleri olan kuygana, karalahana ile sütlaç gelirdi, şimdi ise yakınlarındaki beş anlamına gelen Hamseköy'le ve Karadağ'ın bakiresi anlamına gelen Sümela Manastırı bunlara eklendi. Sümela Manastırı'nın tipik fotoğraflarından gözümüzün aşina olduğu, kayaya oyulmuş o inanılmaz dış görüntüsünün yanısıra içi de bir hayli şaşırtıcı ve ayrıntılı.Uzaktan "Ülkemizde bundan başka böylesine zengin tasvirlere sahip kilise var mıdır?" diyecekken yakınlaşınca netleşen ve insan boyunun eriştiği tasvirlerin üzerini kaplayan çirkin mi çirkin, cahilce kazımalar ve çizikler içimizi burktu. Ah bir de yıllardır bitmek bilmeyen şu restorasyon çalışmaları da bir bitse de yerli/ yabancı turistler bu görüntü ve ses kirliliğinden uzak bir şekilde burayı sakince gezebilseler!
Trabzon'da yayla olarak tur programımızda Hıdırnebi yaylası seçilmiş. Yayla ismini Hıdır ile Nebiye adlı sevgililerden alıyor, güzel de bir hikayesi var, yine sevdanın mühürlediği bir hikaye. Zamanla söyleyiş kolaylığı nedeniyle HıdırNebiye, HıdırNebi'ye dönüşmüş. İsimden çıkıp cisme gelecek olursak, burası Karadeniz'in ve Türkiye'nin ilk yayla kenti. Viraj dolu zorlu yoluna rağmen (tıpkı Datça yolu gibi) kendini gösterir göstermez yolların üzerine kocaman bir sünger çekip "iyi ki gelmişiz" diyebiliyorsunuz. Tertemiz havası, sevimli ahşap evleri ve geniş eğlence/spor imkanlarıyla burası artık kendine yeten bir turizm merkezi. Akşam tesis çalışanlarından inanılmaz kıvraklıkta Faros Kolbastısı adlı bir horonu izlemek de var üstelik bu imkanların içinde.
Trabzon bütün bu özetleyerek belirttiğim özellikleriyle ve benim bilmediğim çok daha fazlasıyla güzel bir Karadeniz şehri. Daha iyi bir tanıtımla turizmi mevcut halinden çok daha fazla canlandırılabilir. Güzelce seçilecek görsel-işitsel malzemeyle ve teknolojik imkanlarla bunu yapmak artık çok kolay olmalı...

Fotoğraf: http://www.lazekibi.com/wp-content/uploads/2008/01/trabzon.jpg

Bilim ve sanatta kendimizle yüzleşme -MEHMET SAĞLAM


Oturup derin derin düşünceye dalmış, sabahın köründe güncel kültür altyapımıza şöyle bir göz atıyordum. Baktım, aşağıdaki öğeler arasındaki farkları neredeyse ayırt edemez olmuşuz:
- Düşünce ile felsefe,
- Bilgi ile bilim,
- Sanat ile zanaat,
- Sanayi ile teknoloji,
- Üretim ile yaratıcılık,
- Ulus ile halk,
- Kıvanç ile hamaset,
- Gıpta ile kıskançlık,
- Kendimizle yüzleşme ile kendimizi hor görme...

Gözlerimiz sanki yakın ufuklardan uzak.. duygularımız prangaya vurulmuşçasına ağır aksak.. yeteneklerimiz çelik kafeslerde tutsak... N’oldu, n’oluyor bize? N’olacağız bu gidişle? Ve daha nice sorular...

Bu yazı zihninizde veya yüreğinizde bir ateşleme yaratır ve özeleştiri cesaretinizi birazcık kamçılarsa; işte o zaman harcadığım mesaiye fazlasıyla değmiş olacaktır.

Hoşça okuyun, kalın...

BİR TÜRKİYE FOTOĞRAFI

Bana seni sordular...
Bildiklerimi hemen anlattım.
Bana beni sordular...
Maskemi taktım, biraz düşündüm,
Sonra anlattım!

Ulus olarak kendimizle yüzleşme vaktinin geçmekte olduğunun kaçımız farkındayız acaba? Yüzyıllardır yaptığımız ve hâlâ yapmakta olduğumuz hataları gözardı ederek yaşamaya devam etmekle ne büyük fırsatları ve mutluluk araçlarını kaçırdığımızı göremiyor muyuz? Demek gözümüzü pembeye boyadıkça ufkumuzu sislendiren hamasi söylem ve tavırlarımızın bizi dünya ölçeğinde ne denli gerilerde bıraktığını belki de göremiyoruz ki, hata üstüne hata yapmaya devam ediyoruz.
Bu topraklarda doğmuş herkese hitap eden bu uzun yazımda, kendimizle hangi konularda yüzleşmemiz gerektiğini ve birkaç önerimi dillendirmeye çalışacağım sizler için.
Başlangıç olarak, ülkemize ve dünyaya evrensel nitelikli ne tür katkılarımız olduğunu saptamak amacıyla bir Türkiye fotoğrafı çekelim...
Bu resmin ön plânında göreceğimiz ilk şey; bir dünya jürisinin alkışlayacağı kalitede sanat, bilgi, bilim ve teknoloji üretemediğimiz, -bu yetmezmiş gibi- kapı komşumuz Avrupa’da ve uzaklarda üretilen niteliği yüksek sanatı ve bilimi doyasıya tüketemediğimiz olacaktır.
Bu acıklı gerçek bu yazıyı okuyan herkesi hem utandırmalı, hem kaygılandırmalı ve hem de elinden ne geliyorsa onu yapmak için harekete geçirmelidir.
Utanmalıyız!...
Çünkü sanat: Herkesi ve toplumu en çıplak, en komik, en güzel ve en çirkin hâliyle kendine gösteren bir ayna; estetik değer, evrensel etik, bilgi, bilim ve teknoloji üretmeye giden yolda bir esin kaynağı ve insanı yücelten/değerli kılan mihenk taşlarından biri olduğu hâlde, ona hak ettiği o yüce değeri vermediğimiz için utanmalıyız...
Kaygılanmalıyız!...
Çünkü sanat: İç ve dış dünyalarımızı gözleyip kavramayı; beş duyumuzu etkin ve hassas biçimde kullanarak içsel ve dışsal estetik hazinelerimizi keşfetmeyi; evrenin soyut ve somut değerlerini görüp değerlendirmeyi ve üretime dönük el, dil ve zihin becerilerimizi geliştirmeyi sağlayıp yaratıcılığımızı tetikler. Bütün bunlar da, bilgi, bilim ve teknoloji üretmemizi, kullanmamızı ve ihraç etmemizi sağlar. Sanatın değeri bu denli yüksekken; sanatımızı ruhsuz, cansız ve atıl bıraktığımız için kaygılanmalıyız.
Hemen harekete geçmeliyiz!...
Çünkü mantıksal, duygusal ve ruhsal zekâmızı da geliştirip dengede tutan sanatı ihmal ettikçe; ekonomik, bilimsel, teknolojik, siyasal, askeri ve sosyal yönden gelişmemiz gecikmeye devam edecek; saygın bir dünya devleti olabilmemiz ve bireyleri estetik değerleri kutsamış, vizyonu geniş, yaratıcılığı gelişmiş bir ulusa dönüşmemiz mümkün olamayacaktır.
Çektiğimiz fotoğrafa tekrar dikkatlice bakınız: Bu ülkede sözde sanat, bilim ve teknoloji adına ne yapılıyorsa, bütün bunlar -birkaç istisna dışında- daha önce yapılmışın, düşünülmüşün, mevcut üretimlerin ve var olan paradigmaların kopyasını çekmekten ve dolayısıyla papağanlığını yapmaktan öteye geçemeyen ikinci el ürünledir.

Yaratıcılıkta Kısırlığın Sebepleri

Neden?... Neden 6,5 milyar insanın görünce, dinleyince, okuyunca veya üzerinde düşününce hayranlık duyacağı, zihinsel ateşlemeler ve ruhsal titreşimler hissedeceği üstün sanat eserleri yaratamıyoruz?
Neden hâlâ çağlarında evrenselleşmiş Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş’ın ve Nasreddin Hoca’nın öğretilerini evrene tanıtamadık? Onları Pamukkale’de, Göreme’de, Manavgat’ta, Efes’te ve Nemrut Dağı’nda görüntüleyen kaliteli filmleri dünya sinemalarında neden hâlâ gösteremiyor, şiirlerini, destanlarını ve masallarını dünyaya okutamıyoruz?
Neden hâlâ her kentin en gözde meydanında sanat adına yüzkarası bir Atatürk heykeli, bir başka yerinde sanattan anlayanları utandıran derme çatma bir büstü dikilidir? Ve neden bugüne kadar evrensel ölçekte bir film yapılıp Gazi’nin üstün vizyonu, dehası ve liderlik yeteneği tüm dünyaya gösterilemedi?
Hacı Arif Bey’imizin evrensel müziği çoksesli forma sokulamadan unutulmaya neden yüz tutmuştur?
Ebru, hat, çinicilik, kakmacılık, taş ustalığı, halıcılık, karagöz vs. gibi geleneksel sanatlarımız neden can çekişiyor?
Niçin yağmur duasına çıkmak yerine su kanalları ve kuyular açmak gelmiyor insanlarımızın aklına?
Ve neden isimleri beş kıtada ezberlenmiş, göğsümüzü kabartan tiyatro, opera, resim, heykel, müzik ve ses sanatçılarımız, şairlerimiz, filozoflarımız ve bilim insanlarımız bolca mevcut değil?
Yaratıcılığımız niye bu denli körelmiş? Zihinlerimiz niçin prangaya vurulmuş gibi tutuk, üşengeç ve uyuntu?
Ve neden çok önemsiz, çok ufak bir ulusal başarıdan sonra sokaklarda zafer çığlıkları atıyor; kendi kendimizi değerini yitirmiş bazı ilkel değerler zincirine bağlıyoruz?
Kafatasımızın içi mi boşaltıldı enjeksiyonla, ne?...
“Muz Cumhuriyeti”ndeki kabileler gibi aş-iş-barınak söyleminden başka idealimiz mi kalmadı?
Reflekslerimiz, duyarlılığımız, kıvrak zekâmız ve tarih yazmış atalarımızdan kalan sosyal ve kültürel genlerimiz de mi dumura uğradı?
Nedir, n’oluyor bize? Yaratıcılığımızla birlikte özbenliğimizi de mi yitiriyoruz!!!
İçinizde bütün bu yazdıklarımı birer hakaret olarak algılayanlar olacaktır, biliyorum. Fakat okumaya devam edin lütfen:
“Başkaları seni eleştirmeden sen kendini eleştir!” prensibini Anglo-saksonlar çok iyi ve çok yerinde kullanır, böylece kendilerine karşı oluşacak potansiyel düşmanlıkları, alçaltıcı yorum ve bakışaçılarını bir nebze hafifletip önlemiş olurlar. Biz de bunu son yıllarda onlardan daha fazla yapmaya başladık; ama bir metodolojiden yoksun olarak ve bizden taviz koparmaya çalışan karşı tarafın eline büyük kozlar verecek biçimde yüzümüze gözümüze bulaştırarak... Çünkü bu konuda da yaratıcı davranamıyor; plânlı, programlı, ulusal çıkarlarımızı koruyacak şekilde düşünemiyor; o olmazsa-olmaz sinerjiyi bir türlü yaratamıyoruz. Zihinlerimiz bos bulanık ve geçici gündemlere odaklanmış durumda hâlâ zaman ve enerji tüketiyor boş yere.

Sebepler Yumağı

Tekrar soruyorum; peki neden bu acınası haldeyiz gelişmiş ülkelere kıyasla?
Neden? Neden? Neden?...
Sömürüldüğümüz veya “birinin kazancı, diğerinin kaybıdır” olgusu gerçekleştiği için mi?
Milletin gelişip serpilmesini engellemek için toplumun önüne psikolojik, ekonomik ve siyasî bariyerler kurulduğu; bunların arkasında kaynak, vakit ve enerji kaybettiğimiz için mi?
Devletin, uçan kuşun bile ne yaptığından haberdar olmak ve her şeyi kendi kontrolü altında tutmak gibi totaliter bir zihniyete sahip olmasından mı?
Anababalarımız biz çocuklarına hep “aba altından sopa gösteren” baskıcı bir terbiye verdiği ve bu yüzden özgür ruhumuzu dar bir kafese hapsettiği için mi?
Tüm günah ve sevabıyla gerçekçi bir tarih yerine belli bir anlayışa hizmet eden “resmi tarih” yüzünden öz gerçeklerimize ve köklerimize yabancı kaldığımız için mi?
Kültürel erozyona, manevi duyarsızlığa ve maddi aymazlığa düştüğümüz için mi? Yoksa kendi elimizle kendi kutsal inançlarımızı, kendi manevi değerlerimizi mahzenlere kapattığımız için mi?
Bir dil devrimi yaptıktan sonra dil ırkçılığına başlayarak, tarih ve kültür mirasımıza giden kanaları tıkadığımız ve öz değerlerimizle bağlantımızı kopardığımız için mi?
Ulusal hafızamızda tamiri olanaksız deformasyonlar olduğu için mi?
Meşrutiyetten beri kendi kendimizle etmeyi sürdürdüğümüz Jön Türkler kavgası yüzünden birkaç parçaya bölündüğümüz için mi?
Aileden ve ilkokuldan başlayarak, çocuklarımızın merakını ve hayal gücünü körelten, yaratıcılığını ve beynini ipotek altına alan, bulabileceğimiz en "ideal eğitim"i ülkemizin geleceği olan genç beyinlere zorla dayattığımız için mi?
Sözde ilim, irfan, araştırma ve icat yuvası olacak üniversitelerimizin birbirinin yüzüne kin kusan muallimlerinin aynı eğilimdeki müdavimlerine Osmanlı medreselerinden daha ezberci birer sözde eğitim vermesi yüzünden mi?
Paylaşma zevkini, hizmet etme şevkini, sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü, toleransı ve ulusal görevdeşlik damarlarını açık tutma becerisini kaybettiğimiz için mi?
Yoksa biri diğerini doğuran ama hep başkalarının üstüne attığımız tarihsel hatalarımızın giderek büyüyen bir pranga zinciri gibi bizi yere çakılı, hareketsiz bırakmış olmasından mı?
Veya yıllar yılı her sonbaharın bizi daldırdığı hüzünlü rehavet içinde “kendi yağımızda kavrulurken” yaprak dökümü yaşayan bahçemiz ile tomurcukları çiçeğe dönüşen dinamik küresel gerçekler arasındaki makas farkını göremediğimiz için mi?
Hangisi?... Bu sebeplerden hangisi bizi bu çağda -bu ezenin daha güçlü, ezilenin daha güçsüz olmaya mecbur edildiği acımasız, tek dişi kalmış canavarı andıran devirde- bu kadar zavallı, bu kadar çaresiz ve perişan bıraktı?
Hepsi... Evet, sebeplerin tamamı ve daha niceleri...

Vaktimiz Dar

Oturduk, oyalandık, yattık ve eğlendik... Tembellik, nemelazımcılık ve hamaset yaptık... Geri kaldık ve geri bırakıldık... Sömürüldük ve kullanıldık... Bezdik ve bezdirildik... Savaştık ve savaştırıldık... Yorulduk ve ardından uzun süre dinlendik...
Evet... Ama artık nemelazımcılık, uyuşukluk ve tembellik yapma hakkımız kalmadı!
Eylem vakti çoktan gelmiş, geçmiş ve hâlâ geçiyor.
Umutlar ve vakit daha fazla tükenmeden kendi kendimizle yüzleşmeli, paslanmış yapıcı sorgulama yeteneğimizi bir ân önce parlatıp çalıştırmalıyız.
Sonra çok çalışma, didinme, bilgilenme, bilinçlenme, zeki olma, akıllı olma ve düşünüp düşündürme; yaratıcılığımızı ve üretkenliğimizi çok geliştirme, çokça kullanma ve hızla ilerleme çabaları ortaya çıkmalı.
Vakit işte o vakit; vakit şimdi!...
Vakit; üretimdir, yarışı kazanma gerecidir, önde gideni yakalama aracıdır. Hızlı, daha hızlı, var gücümüzle hızlı koşma zamanıdır. Dağ başındaki dumanı söndürme; yangın yerine sağlıklı fidanları dikme zamanıdır.
Vakit, vaktin değerini bilme ve değerini verme vaktidir.
Vakit, yaratıcılığımızı yeniden dürtme ve uyandırma zamanıdır.
Vakit, yeniden doğuşu, Türkiye dediğimiz bu vatanın “Rönesans ve Reform”unu yaratma zamanıdır.
Vakit, aydınlanma ve aydınlatma vaktidir.
Vakit, sanayileşme, bilgi çağına geçme, bilgi çağını aşma ve bilgiyi bilgeliğe dönüştürme vaktidir.
Vakit, uzayla birlikte evrenin dördüncü boyutudur ve beşinci boyutunu bulma aracıdır.
Vakit, yoktan var etme, hiçlikten her şeyi üretme vaktidir.
Fakat vaktimiz dar dostlarım! Vaktimiz az. Dar zamanlardaki gibi telaş içinde ve aceleci...
Vaktimiz vakit kaybedemeyecek kadar nadir ve değerli. Vakit, artık -nakit olmaktan öte- altın, platin ve hatta elmas olmak zorundadır bizim için.

Yeni bir uygarlık için “Bana seni gerek, seni.”

Herkes bu zor görünen ama gerçekleşmesi hiç de güç olmayan hedefe kilitlenir ve gereken ne varsa yapmaya başlarsa, bu ülkede her şey on- on beş yıl içinde, bir sihirli değnek dokunmuşçasına değişip güzelleşecektir. Öyle ki, sahip olduğumuz sosyal ve kültürel genlerimiz sayesinde çağdaş medeniyetin bile önüne geçebilir ve insanlığın sürekli etik yozlaşma yaşadığı, orman kanunlarının hüküm sürdüğü bu materyalist çağda yaratılmayı bekleyen yeni bir uygarlığın sahibi bir kez daha biz olabiliriz.
Fakat eski tembellik ve vurdumduymazlığa devam edip evimizin içini kirli, dağınık ve pis kokular saçan bir mekân olarak tutarsak; o zaman hiçbir sıçrama yapamaz ve “Evinin içini temizle” diyerek taviz üstüne taviz olmak için bizi sıkıştıran Avrupa Birliği’ne karşı “Senin evinin içi daha kirli” deme hakkına bile kavuşamayız.

Bakınız...
Avrupa’da Rönesans, sanatta özgünlük ve yaratıcılıkla başladı.
Reformlar, düşüncede ve dinî-siyasî sistemdeki yaratıcılıkla...
Aydınlanma, felsefede yaratıcılıkla...
Sanayileşme, sanat, düşünce ve felsefenin tetiklediği hayal gücünü ve yaratıcılığı mekaniğe ve bilime uygulamayla...
İşte bu yüzyılda, insanlığın içine düştüğü bu derin buhranlı yüzyılda, insanlığın Rönesans’ı ve yeniden aydınlanması bu kez Türkiye’de, bizim önderliğimizde başlayabilir. Dünyada hüküm süren bu sömürü ve haksız paylaşım böyle devam edip gitmeyecek elbet. Buna “Dur!” diyebilecek potansiyele sahibiz biz. Nasıl ki Paris, sanatın Kâbesi ise, İstanbul da “Yeni Paylaşımcı Dünya”nın Kâbesi olabilir. (Bu yeni hümanist dünyaya Ademküre ismini öneriyorum.)
Türkiye’nin kendine tarihi birer misyon yüklenmiş olan çocuklarıyız bizler. Biz kendi değerimizin farkında olmazsak, başkaları bize elbette değer vermez.
Türkiye imparatorluklar deneyimi ve potansiyeli olan bir ülkedir. Halkının eğitimsiz bırakılmış olması bu gerçeği değiştirmez; bir nesillik iştir toplumu sırtlayıp ileriye taşıyacak bir kuşağı çağdaş standartlarda eğitimli kılmak.
O hâlde, Türkiye’nin genç ve dinamik evlatları olarak, kadınıyla erkeğiyle kendimize güvenelim, boşa vakit geçirmeden hep öğrenelim, dersimize iyi çalışalım, sanata yönelelim ve övünme vaktinin gelmesi için, bizi bize küstürenlerle, bizi yolumuzdan alıkoyanlarla hep birlikte var gücümüzle mücadele edelim.
Ezik duruşlarımıza ve yasak umutlarımıza paydos diyelim!
Bilgi, sanat ve bilim tüketelim ki bilgi, bilim, sanat ve teknoloji üretebilelim.
Devlet-millet el ele, tek bir yumruk hâlinde ve bir karınca kolonisi gibi yuvamızı temiz ve refah kılmak için didinip çalışalım.
Bunun için herkesin elinden geleni gönüllü olarak yapması ve ulusal menfaatlerden başka bir çıkar gözetmemesi gerekmektedir.

Bazı kesimlerin hortumla, hileyle, yolsuzlukla, gizli anlaşmalarla, kaba güçle ve kayırıcılıkla milli pastadan büyük paylar elde ettiği bu ortamda, böylesi bir ruh hâline bürünebilmemiz şimdilik mümkün değildir ne yazıl ki. Çünkü insan doğasının haksızlıklara tahammülü yoktur; haksızlık olan yerde adalet, barış ve kardeşlik hisleri gelişmez. Ama yolsuzluklar ortadan kalkınca ve başımıza gelen her hükümetin siyasi bedel ödeme pahasına milletin çıkarlarına hizmet ettiği görülünce, o atılımcı ve yaratıcı ruhun bir anda şahlanacağından emin olabiliriz. Hem de dünyada insanî standartların düştüğü, paranın “en yüce değer” kabul edildiği bu çağda insanoğluna kılavuzluk yapacak kalitede ve güçte şahlanacaktır.
İşte o zaman, Mehmet Akif Ersoy’un aşağıdaki şiirinin ismini değiştirip “Biz Hünerliler” koyabilir, dizelerini başarı öykümüzle süsleyerek yeniden yazabiliriz:

HÜNERSİZLER

Bir alay mekteb-i ali denilen yerler var;
Sorunuz bunlara millet ne verir? Milyonlar.
Şu ne? Mülkiye. Bu ne? Tıbbiye. Bu? Bahriyye. O ne?
O mu? Mülkiyye. Bu? Ziraat. Şu? Mühendishane.
Çok güzel. Hiçbiri hakkında sözüm yok, yalnız,
Ne yetiştirdi ki şunlar acaba? Anlatınız.

İşimiz düştü mü tersaneye yahut denize,
Mutlaka, âdetimizdir, koşarız İngiliz’e.
Bir yıkık köprü için Belçika’dan kalfa gelir;
Hekimin hâzıkı bilmem nereden celbedilir.
Mesela bütçe hesabını yoktur çıkaran...
Hadi Maliye’ye gelsin bakalım Mösyö Loran.
Hani tezgâhlarımız nerde? Sanayi nerde?
Ya Brüksel’de, ya Berlin’de, ya Mançester’de!

Dağıldıysa hayat- FULYA


Hayat binlerce rengarenk cam eşyadan oluşur ve bazen o camların hepsi paramparça olur. Hayatında bir şey olur, biri sana bir şey söyler içinde derin bir yara açar, aşkın biter, biri ölür, biri gider, hayata dair tüm umutların senin farkında olmadığın yırtık cebinden kayıp giden bilyeler gibi sağa sola dağılır, bulamazsın ve hayatta binlerce şey olur... Sonra dönüp bakarsın hayatının raflarından o cam eşyaların hepsi yerlere düşmüş, paramparça olmuş. Bir deprem olmuş içinin derinlerinde bir yerde ve sen o depremin deprem olduğunu anladığında ve arkana dönüp baktığında, kırık camlardan başka bir şey kalmamış...
Öylece durursun. Hayat dediğin o bin parçalı cam şimdi pek de bir anlamı olmayan renkli kırıklardan başka bir şey değildir. Yolunun üzerinde yatıyordur tüm hayatın ve yürüsen ayaklarında derin kesikler açılacaktır. Kalakalırsın. Başka çaren de yoktur... Böyle görünür sana hayat o anda. Bir yıkım sonrası bir toprak parçasına bakmak nasıl içini acıtırsa insanın öyledir manzara...
Ama hayat devam eder. Etmelidir de. O camlar kırılmışsa eğer, yeniden eski haline gelmez diye düşünürsün önce. Tek seçenek o kırıkları bir köşeye yığıp içini çeke çeke ağlamakmış gibi gelir. Önce böyledir. Kırılan hayat parçalarını toparlamanın mümkün olmadığını sanırsın. Zaman geçer. Toplarsın kırıkları. Önce yer açarsın kendine. Bağdaş kurar oturursun. Elinde parçalar tek tek alıp bakarsın. Birinin diğer parçasını arar bulamazsın. Mavileri bir yana, sarıları bir yana, kırmızıları bir yana, yeşilleri bir yana ayırırsın. Daha da acıtır içini... Bilirsin hep eksik olan parçalar olacağını...
Ve hayat devam eder. Etmelidir de. Sonra bir gün bir şey olur. Şimdi kırıkları elinde olan parçaların eski haline gelemeyeceğini artık için acımadan bildiğin zaman başka bir şekilde düşünmeye başladığını anlarsın. "Madem eski haline gelmeyecektir o parçalar o halde o parçalardan başka bir şey yarat"... Evet içinin sesi böyle demeye başlar. Kendine ait, sana benzeyen sana umut veren ve tamamen sen olan bir şey... Hani o her insanın hayatından olması gerekli dedikleri şeyler şimdi kırılıp tuzla buz olduysa, o kırıklar elini kestiyse, kaybedilenin acısını yaşadıysan o halde hiç kaybolmayanı yarat...
Şimdi sen artık başkasındır. Bunu bilirsin. Başka biri. Yıkımdan yeniyi yaratabilen biri. Kendi ruhundaki gücü bilen ve kaybettiğine asla ağlamayan biri... O parçaları yapıştır dilediğin gibi. Bırak mavinin yanında kırmızı olsun. Mor ve pembe yanyana dursun. O sana ait. Senin yaptığın ve seni anlatan bir şey olsun...
Şimdi elinde o kırıklardan oluşan bir bütün var. Eskisinden daha renkli, eskisinden daha ışıltılı. Umut veren ve kaybetmekten korkmadığın. Dağıldığında daha iyisinin içinde olduğunu, dağılandan çok daha iyisinin çıkacağını bildiğin...
Şimdi hayatın artık raflarda olmadığını biliyorsun... Çünkü o senin içindeki kırıklarıdan yeniyi yaratabilenin içinde gizli...
Ve hep seninle...

Patronla tartişmaninun yolları- FARUK SÜRENER


Günaydin sevcili pilogirlar. (Yazimu sabah gönderdiğum için oyle soyleyrum. Ama siz bu yaziyu akşam okursaniz, “günaydin” kismu uymayacağu için bu yaziyu şimdiluk atlayun, yarin sabah okursinuz daa!)
Toplumu şoyle iyiden iyiye aydinlatarak haftaya aydinluk bir başlangiç yapayum dedim. Bugün de binlerce hatta bir sürü insanu ilgilendiren bir yazi hazirladum sizlere. Patronla nasil tartişilur, olmadi tartişmayu beceremedinuz, nasil kavga edilur?
Peki patronunizla niye tartişiyorsinuz daa? Siz mi haklisinuz, yoksa o mu haksiz? Once oni bi anlamak lazimdur. Yaniii... evet... test zamani... kopya çekeni yakalarsam çikuş işlemleri içun doğruca muhasebe kategorisine gönderirim, ona göre.
HAKLİLUK TESTİ
SORU 1: Patroninuz size bir iş verdu. Yapmadinuz, yan gelip yattinuz, o da geldi size sitem etti.
a. Hiç ses çıkarmam. O haklıdır. (Hıh! Ben de bişey zannettim test diyince. Tarık’ın testinden de ne beklediysem!)
SORU 2: İyi de haçan siz ilk soruda daha lafimun bitmesinu beklemedinuz ki! Siz satış departmaninda çalişaysinuz. Paroninuzun size verdiğu iş ise tuvalet temizliğu, n’aber!?
aa. bi saniye ben onu öyle anlamamıştım. O zaman ben haklıyım.
SORU 3: E o zaman ne atlaysinuz “o hakli, ben hakliyum” diye, daha işun iç yüzunu bile bilmeden!
a. Affet Tarık, ben oyle şeyetmemiştim.b. Affet Tarık, ben boyle şeyetmemiştim.c. Ben ettim sen etme Tarıkd. Tarık, kurtar bizi bu rezillikten, yeter artık daha fazla şık yazma.e. Ula bu yazarluk işu çok zevkliymuş. İstediğunu yaz gitsun!
Neyse, ben oni ilk soruya boşuna mi yazdum sanki! İşte siz beni küçuk gordünüz, daha ben diyeceklerimu biturmeden başladinuz yorum yapmaya. Hatta bir de aşağiladinuz parantez içlerunde. İşte tipku patron da size karşi boyle davraniyor! Çünku size saygi duymuyor. Sizden güçlü ya, anlayip anlamadan konuşuyor.
Patronunuzla ilişkinuz boyleyse tartişmanun bir anlamı yoktur. Hele tartişmayu kazanup “Yaa gördünuz mu efendum, nasil oturttum ama!” bile diyemezsinuz. O noktaya gelmez. Genellikle siz oturur kalirsinuz, hakli da olsanuz, haksiz da.
O yuzden, hakli olup olmadiğinuza değil, patronunuzun gözünde saygi kurup kuramadiğiniza bakun firça yememek içun. Tabi bu saygi tek tarafli kurulmaz, iki tarafin da çabasi lazimdur. Oyle patronlar vardir ki, ağzinizla kuş tutsanuz, burnunizla balik avlasanuz yine de sizu firçalamaya hazirdur. Onlara canlaru cehenneme deyun geçin ve firsatinuz varsa gidun.
(Ula bugün hiç tarzım olmayan bir şekilde güldürürken düşundurdum galiba. Genellikle tersi oliyordu. Okurlar, “Tarik senin fikirlerinu düşünürken gülüyoruz” diyorlardu. O da beni mutlu ediydu. Eee boşver, bugün de boyle olsun daa!)
TARİK (Toplum Aydinlaticisu)

Fotoğraf: http://www.japantravel.co.uk/ask/wp-content/uploads/2008/02/sumo-kid.jpg

02 Ağustos 2008 Cumartesi


SERBEST RADİKALLER SAYI 15

İtiraf ediyorum- YEŞİM ÖZDEMİR

Ben bir hırsızım sayın hakim… Evet, çaldım! Ama sorun bakalım niye çaldım? Aslında hiç planlamamıştım da! Nasıl olduğunu bile anlayamadan oldu bitti işte… Eskiden duyardım bu tür hırsızlıkları, “Nasıl yapıyorlar ?” diye hayrete düşerdim hep; hatta içten içe de biraz kıskanırdım doğru söylemek gerekirse. Gün oldu, devran döndü ve yaşadıklarım beni de bu noktaya getirdi. Nasıl mı oldu? Tabii, en başından anlatayım en iyisi…

Sıradan bir hafta sonu akşam üstüydü. Hava kararmak üzereydi. Pek de keyifli olduğumu söyleyemeyeceğim. İstediğim hiçbir şey yolunda gitmiyordu; elimi neye atsam kuruyordu adeta… Canım çok sıkkındı anlayacağınız. Affedersiniz hakim hanım, ne dediğinizi duyamadım? Haaa elbette ki sağlığım yerinde çok şükür, ama bu gidişle onu da kaybetmekten korkuyorum haliyle. Neyse, konuyu dağıtmayayım. Yolda giderken birden bire Hayat Hanım’ın önümde yürüdüğünü fark ettim; nerede görsem tanırım zaten. Onu yakalamak için adımlarımı sıklaştırdım. Sessizce arkasından yaklaştığım sırada karşıdan gelen bir başka kadını gördü ve aniden duruverdi. Birden ne yapacağımı bilmez bir halde, yol kenarındaki vitrine bakıyormuş gibi yaptım; kulağım onlardaydı ama. Adının Kader olduğunu duyduğum diğer kadınla ayaküstü koyu bir sohbete başladılar. Kahkahaları sinir bozucuydu…

İşte o anda bu hırsızlığı yapmaya karar verdim; hiç düşünmedim. Konuşmaya o kadar yoğunlaşmışlardı ki, Hayat Hanım cebine daldırıverdiğim eli hiç fark etmedi bile… “Hanım” diyorum ama aslında bana hiç de hanım hanımcık davranmadığını da belirtmek isterim. Neyse… Ne diyordum? Cebin dışarıdan göründüğünden çok daha büyük olduğunu fark edince şaşakaldım. Dipsiz bir kuyu gibiydi adeta. İçindekileri , önce şöyle kocaman avuçladım; alabileceğimin en fazlasını ele geçirmekti niyetim. Fakat bir türlü istediğim kadarını tutamadım; ne kadar çabaladıysam da olamadı bir türlü. Birkaç denemeden sonra yakalanmaktan da korktuğum için elimdekine razı olarak geldiğim gibi sessizce uzaklaştım yanlarından.

Gölgelerin kararttığı bir duvarın dibinde durdum. Çaldığım ganimeti sıkmaktan sırılsıklam terlemiş ve ağrımış parmaklarımı açtım. Ne çaldığımı ben de bilmiyordum. Daha doğrusu ne çaldığımı biliyordum da, ne kadar çalabildiğimi bilmiyordum. Elbette düşündüğüm kadar çalamamıştım. Gene canım sıkılmıştı ama tuhaf bir haz da duymuştum aynı zamanda. Hep “Hayat” mı beni ters köşeye yatıracaktı? Olsun işte, ben de elimi cebine daldırıp ondan en değerli şeyini, biraz zamanını çalmıştım… Ama aslında o benim zamanımdı zaten. O benim zamanımı benden almıştı! Ama geri vermedi işte ben ne yapayım?

Ruhum acıkmıştı hakim hanım, onu doyurmalıydım; yoksa ölecekti! Siz hiç böyle hissetmediniz mi? Her türlü olumsuz düşünceden uzak, doğrunun ve yanlışın olmadığı, dünü ve yarını düşünmediğim, üzüntülere ara vermek istediğim bir parça zaman çaldım sadece… Kendimi mi kandırıyorum? Evet! Tam da yapmak istediğim şey buydu zaten… Kendimi cam bir fanusun içine kapatmaktı bir süreliğine de olsa. Hem, yokluğunu “Hayat” fark etmeyecek bile büyük olasılıkla… Onun cebinde kocaman yıllar birikmişken, içinden aldığım saatlerin ne önemi var ki? O cepte sizin bile yıllarınız durmuyor mu sanıyorsunuz? Asıl hırsız o bence! Hayallerimizi, sevdiklerimizi, ideallerimizi çalmıyor mu bizden sinsice?

Evet… İtiraf ediyorum … Ben “Hayat”ın cebinden biraz zaman çaldım. Ama pişman değilim. Beni yaşadığım hayat bu noktaya getirdi. Efendim? Çaldıklarımı ne mi yaptım? Eeee son saniyesine kadar bir güzel harcadım elbette! Kötü bir niyetim yoktu ki... Çok klasik olacak farkındayım ama ben masumum! Beraatimi talep ediyorum sayın hakim! Saygılarımla…

Bir tatlı huzur: Ören- ÜÇ NOKTA

Günleri unutmak için geldim buraya. Ne yetiştirilecek dünya işi, ne öfkesi kınında bıçak gibi bileylenen kızgın, endişeli manşetler… Martılar konacak bir kaya bulmuş açıklarda, çığlık çığlığa. Ben gerçekleşmiş bir dilek kadar mutlu öğlen uykularında.Burada gündüz ve gece aynı güzellikte tatlı tatlı “senden daha güzelim” diye çekişen iki kız kardeş gibi.

İncir ağacına kurulmuş hamakta hevesle açtığım ferah feza bir romanı okuyorum.Üzerime eğilmiş yaprakları, dallar arasında güneşi kovalıyor gözlerim. Kamaşıyor mutluluktan, dalıyorum uykuya.Uyanıyorum birden, nerdeyim? Mabedim Örendeyim.

Gece bir bakarsınız boylu boyunca bir yıldız kayar o geniş, o hiçbir engele takılmadan doyumsuzca seyrettiğiniz gökyüzünden. O vakit tutun dileğinizi; yer var bir dilekten fazlasına. Burası Örendir, açıp kolları iki yana göğünü kucaklayasınız gelir.

Mehmet, sahile bakan çay evinin gürbüz çaycısı.

“Mehmet, bana namuslu bi çay getir, kağıt yetiştir” Demlice çayım gelir, çok sürmez bulunmaz dediğim yerde kağıt da bulmuş, koyar masaya. Sonra söze girişir.

“Abi ne iştir.Buralarda öyle kağıt kalem aramazlar pek.”

İçimdekileri kazıyacağım Mehmet. Ören’in güzelliği çarptı, taştı içimden onu dökeceğim kağıda.

Yine Ören, hep Ören… Ben sevdalısı, uğruna bitevi bir hayatı terk eyleyen.

Hasan Kaptanla tanışıyoruz sonra. On beş yıldır Ören –Akçay arasında dümen çevirmekle geçivermiş yılları. Küçümen teknesi nasıl cesur, nasıl atıyor kendini ileriye, gidiyoruz kucağında, dalgaları yara yara. Yıldız yıldız yanıp sönen sular ortasında maviye çalıyor düşler...


Yüzünde hayat kadar derin çizgiler…Ama ne gam.Bir kahkahası var, her an tekleyecekmiş gibi çalışan motorun sesini bastıran. Duyulmuş duyulmamış hiç umarsız fısıldar gibi söyleniyor.

“Rüzgar yemekten felaket oldu boynum” Denizin her haline alışmış gözleri ufukları tarıyor,

“Nereye gidiyor bunlar böyle?” dediği yere bakıyorum.Belli belirsiz sütbeyaz bir kuş sürüsü görünüyor uzaktan.

“Len hergeleler bu mevsimde göçmek mi olurmuş” der demez bir çift yunus açıklarda dalıp dalıp çıkıyor. Biri bitmeden diğeri başlayan güzelim bir gösterinin ortasında kalakalmışken, “paraları topladın mı” diyor.Ben şaşkın “yok” diyorum.”Alıp öyle çıksaydın ya kaptan makamına” diyor kahkahayla. Şakacı; denizin dalgası vurmuş içine. Yanaşınca iskeleye, kırk yıllık çımacısı bilip beni, uzatıyor halatı.

“Bağla şunu”. Herkes bir iş tutuyor teknede.İskeleye yanaşınca halat atmak, halat bağlamak, paraları toplamak, hep yolcu işi. Kimse de yüksünmüyor bu işten.Teknesinde bir başına her gün Ören-Akçay arasında keyfine göre dört sefer yapar Hasan Kaptan.Yelkensiz teknesi, “üzmek istemiyorum” dediği motoruyla yaşar gider.

Olması gereken bir gezi yazısı dışına çıkıyor hep cümlelerim.Meşhurdur; görmeden, yemeden , gezmeden, geçmeyin demenin ötesini kuruyorum hep.

Kulaç kulaç deniz geliyor elime.Rüzgar, tenini okşuyor denizin, çiğ damlalarına kesiyor yüzüm. Balıklar yampiri yampiri salınıyor yanı başımda. Suyu desen billur… İster iç yudum yudum çeşmeden, ister dal mavisinden.

Balıkesir’in Burhaniye ilçesine bağlı şirin, huzurlu, nazlı nazenin Ören.

Akçay, Altınoluk,Ayvalık… sonra ver elini adalar…Hepsiyle yarenlik eder, o kadar yakın.Ama ille de Ören.

Açıkhava konserleri, günün doğuşu- batışı, gezinti yolu, kızarmış dondurması – oraya özel- dolunay geceleri, kavak hışırtılarının sesiyle sarhoş eder , uzak dağ başlarından sökün eden havasıyla ayrılır ayrılmaz özlediğiniz bir canan gibi hep sevdirir kendini. ' Bir tatlı huzurla' baştan çıkarır da iflah olmaz hep düşersiniz yoluna.

Berduş, Mürit, Öğrenci- SERDAR ÖZDEMİR

Berduş...


Bir kenar mahalle çocuğu...

Yaşı ergenlikten yeni çıkmış, yüzü yaşlı...

Gözleri kan,

Elleri nasır,

Dişleri tütün sarısı,

Ağzında en berduş şarap kokusu...

Şehrin kenarında olsa da

Yaşamın tam ortasına konumlamış kendini.

Yaşamın içinde bir gedik,

Yaşamın kıyısından ortasına, sicili kabarık...


Mürit...

Bir kenar mahalle çocuğu...

Yaşı ergen, yüzü köse...

Başında takke,

Elleri hamur gibi yumuşak...

Biat etmiş,

Şeyhi eline hançer vermiş...

Saf, inandırılmış...

Şehrin kenarında,

Yaşamın ortasına akan katarın en sonunda...


Öğrenci...

Bir kenar mahalle çocuğu...

Yaşı ergen, yüzü aydın,

Gözleri pırıltılı...

Kalem tutmaya alışmış.

Ceketi ters yüz edilmiş,

Ayakkabısı, büyük ağabeyinin eskisi...

Arkadaşlarına ezik,

Öğretmenlerine umut...

Simit tablası elinde,

Şehrin kıyısından yaşamı izlemekte...


Baba…

Karısı yatalak

Kendi kederli…

Sağ elini bileğinden iş makinesine vermiş,

Sol eli ile kenar mahalledeki yaşamın üstesinden gelmeye çalışmakta…


Kondu, şilte, masa, kapı…

Tek odalı bir kenar mahalle kondusu,

Yerde dört şilte yatak…

Birinde yaşlı bir kadın inlemekte…

Ortada tahta bir masa,

Üzerinde dört kaşık,

Bir tencere,

İçinde dört dilim bir patates, az salça, bolca su…

Baba yalnız...

Berduş şarap içmekte,

Mürit hu çekmekte,

Öğrenci kitap parası peşinde.

Baba çaresiz…

Kapıdan girecekleri beklemekte…

Ulupınar'da bir pazar- ÖZLEM AKAYDIN

Antalya gibi, Torosların eteğine kurulmuş, turizm cenneti bir şehirde yaşarken, farkında olmadan tatili günlük hayatla birleştiriveriyor insan.

Sabah erken kalkıp önce denize, sonra da işe gidebilme ayrıcalığı sanki sadece Antalya'lılara verilmiş bir armağan gibi. Bunun dışında o kadar çok otel, tatil köyü gibi alternatifler var ki Antalya' da tercih tamamen kişinin kendisine kalmış.

Sürekli Antalya'da yaşıyorsanız bir de şehrin doğal güzelliklerinin farkındaysanız, bir süre sonra bu güzellikleri tek tek keşfetmek bir tutku haline gelebiliyor. O zaman da hafta sonları bir kurtarıcı gibi yetişiveriyor ve bu doğal güzelliklerle buluşma olanağı verebiliyor insana.

Geçtiğimiz hafta sonu, aslında adını sürekli duyduğum bir doğa cennetine gitme fırsatı buldum.

Antalya - Kumluca karayolu üzerinde, Kemer'i geçtikten sonra, Çıralı Sapağı'na gelmeden 3 km önce bulunan Ulupınar Köyü'ne gittim.

Anayoldan ayrılıp giderken arabayı durdurup çam ağaçlarının kokusunu içime çektim önce. Ardından, ilgimi çeken buz gibi suyu oldu. Toroslar'dan gelen bu suyun yaz kış soğuk olduğunu söylediler.

Şelalelerin ve derelerin üzerine balık çiftlikleri açılmış.

Balık çiftliklerinde, gelen konukların rahat etmesi için tasarlanmış restoranlar, gün boyu alabalık servisi yapabiliyor. Akdeniz mutfağının tüm güzelliklerini bulabilmek mümkün.

Balıkla arası hoş olmayanlar da üzülmesinler, doğu bölgelerimize özgü tatları, kebap çeşitleri, lahmacun çeşitlerini de bulabilmek mümkün elbette. Ne yenirse yensin, yemeğin yanında farklı lezzetteki yoğurtlardan yapılmış üzeri köpük dolu buz gibi ayran ve yemeğin ardından Türk kahvesi mutlaka içilmeli.

Bir başka alternatif daha var bu balık çiftliklerinde.

Balık avlamayı sevenler arzu ettikleri takdirde bu imkana da sahip olabiliyorlar.

Çiftlikten kiralanacak bir olta ile gün boyu balık avlamak hatta avlanan balıkları pişirip yemek de mümkün. Bu da balık avlamayı hobi edinmiş yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor.

Ulupınar ve oralara kurulmuş balık çiftlikleri bende saklı bir cennet izlenimi bıraktı.

Doğal güzelliğinin yanında servisinin mükemmelliği, insanda oralara günü birlik değil de gidip bir kaç gün kalma isteği uyandırıyor.

Yolunuz Antalya'ya düşerse, ya da Antalya'da yaşıyorsanız kaçırmayın bu cenneti derim.

Var ile yok arasında bir yer-NİLGÜN

Bir yanda Ezan sesleri bir yanda martıların akşamı selamlayan çığlıkları; yine balkondaydı düşünceleri ile baş başa.

Ah şu düşünceler; topla , çıkar, böl , çarp bir türlü doğru sonucu bulamayan!...

Çılgın bir yağmur dün sokaklarını yıkadı şehrinin , kirini, pasının akladı , ya görünmeyen kirler, tozlar, onları kim yıkayacaktı? …

İsimsiz bir semtin, bilinmeyen bir durağında bekliyordu! Gelen , geçen yok bir tek martılar yükseklerden uçan! Gözünün görebildiğine izledi onları, ufuk çizgisinde kayboluşlarını! Beni de alın , götürün dedi de nafile, duymadı martılar!...

Akşam oluyordu, uzaktan gelen Ezan sesleri ile ürperdi. Kimsecikler yoktu etrafında ; bir tek martılar, çığlık çığlık…

Issız bir semtin , adsız bir durağında bekliyordu kollarını kavuşturmuş, rüzgardı usulca yüzünü okşayan!...

Akşam oluyordu evinin balkonundan bakarken. Ne isimsiz durak, ne ıssız semt, ne de rüzgar vardı! Bir tek martılar , bir de usulca gözlerinden süzülen inci taneleri!...

31.07.2008

Nilgün

Yolcular ve yolcuların ardından bakanlar-NİHAL YETKİN

O Cuma sabah: Yolcu sabah eve varıyor ve o elim uçak kazasını öğreniyor. Söz bitiyor.Bütün sevdiğine ulaşamayan yolcuların ailelerine sabır diliyor tüm kalbiyle …

Bir önceki gece: İçi kıpır kıpır, biraz sevinç, biraz heyecan, biraz hüzün, biraz kaygı hali. Tipik yolculuk öncesi duygular resmi geçidi. Sıraya gir desen girmez, sus desen susmaz.Çaresiz izlemeli, yüzleşmeli, en son da kabullenmeli.

İşte yine yazıhaneden içeri giriyor. Duvarlarını, mobilyasını, çalışanlarını neredeyse ezberlediği garip bir enerjisi olan o yazıhaneye. Issız bile olsa, içinde yolcuların ayak izleri ve kalp atışları kalmış, kimi ayrılmak, kimi kavuşmak telaşından bitap ruhların gölgeleri arasındaki o küçücük odacıkta, o küçücük adacıkta dakikaları sayıyor yine. Bilet satan yetkiliye takılıyor gözü. Her yolcunun muhatap olduğu, ama kimsenin adını sormadığı, doğru dürüst yüzüne bakmadığı, bütün gün benzer sorulara sinirlenmeden konuşmaya koşullanmış olarak cevap vermekten yorulmuş yetkisiz yetkiliye. İçi acıyor, bütün gün konuşan ama aslında konuşamayan bu kişinin ne çok dolmuş olduğunu düşünmeden edemiyor. Herhalde farkında olmadan son kızgın,çatık kaşlı müşterinin ardından ona sessizce destek vermiş olmalı ki, "Görüyorsunuz değil mi, eğitimli olmak adam olmaya yetmiyor" diyor yetkili. "İyi giyinmiş, iyi okullar okumuş, neye yarar?" Birden onun okuyanlara karşı içinde bir kin olduğunu sezinliyor ama doğrudan bunu söylemek yerine soru soruyor, anladığından emin olmak için: "eğitimli olanlar daha mı anlayışsız oluyor sizce? Beriki hemen yapıştırıyor cevabı: "Evet çok eziliyorlar ya, bir yere gelmek için, onlar da kendinden aşağıda gördükleri herkesi ezmek istiyorlar"."Hangi genellemenin neresini düzeltmeli, vakit o kadar az ve karşıdaki o kadar az bunu anlamaya hazır ki!" diyor içinden. Dışından ise şunu diyor yalnızca : "Peki hayat okumayanlar için daha mı kolay? Onlar ezilmiyor mu?" "Eziliyorlar ama onların ezeceği fazla insan yok ve bilerek ezmek istemezler.Eğitimliler ise insanı nerden vuracağını daha iyi biliyor." Genellemeler, genellemeler…Daha fazla nötr sorulara devam edemiyor ve deşarj olsun diye: "Pardon" diyor, "Ne yapıyorlar mesela, çok mu sinirlendiriyorlar sizi?" "Demin gördünüz" diyor diğeri. "Yer kalmadı diye "sizi şikayet edeceğim" diye kapıyı çarpıp gidiyor mesela. Biz emir kuluyuz oysa. Şoförler de öyle. Yalnız kaza olunca insanların aklına geliyorlar! Ya da biraz geç mi kaldılar, yolcu başlıyor şoföre baskı yapmaya, "Niye daha fazla sefer düzenlenmiyor" diye,halbuki şoförler kendilerine denilen saatte yola çıkıyorlar. Ama yolcular daima sinirli ve kavga etmeye hazır." "Evet" diyor, "böyle demeniz daha uygun, "yolcular", yani sadece "eğitimliler" değil. Yolcu psikolojisi diyelim.Stres, kaygı.Bilinçaltında kavuşamama, ölüm korkusu ve daha bir sürü şey" "Peki ya biz?" diyor. "Biz?" diye tekrarlıyor, neyi kastettiğini anlamak istercesine. "Biz,yani, bilet satanlar.Siz hep bir yerlere gidersiniz, hayatınız hep değişir, hareket halindesiniz.Halbuki biz,duruyoruz.Hayat zaten kısa ve biz duruyoruz." Saate bakıyor, aklına Auster'ın hikayesi geliyor:fotoğraflar,aynı gibi görünen ama aslında tıpatıp aynı olmayan fotoğraflar. En rutin hayatta bile her şey aynı değil aslında ama bunu nasıl anlatmalı şimdi? Bunu tartışacak vakit beş dakika bile değil, kavuşacağı sevdikleri geçiyor gözlerinin önünden ama bir yandan da gitmeden bir teselli vermek istiyor adsız biletçiye: "Biliyor musunuz,aslında herkes hareketli,ya da herkes duruyor,yalnızca sizler değil?" Adamın kafası karışıyor, alnı kırışıyor, kaşı hafif çatılıyor: "Anlamadım" diyor. "Bakın bütün meslekleri düşünün:Öğretmen için öğrenciler hareketli, o hep aynı yerde. Doktor için,hasta geçici, o hep aynı yerde, aşçı için gelen müşteri hareket halinde, yemeğini yiyip restorandan ayrılıyor ama o aynı yerde.Ama aslında roller değişince tam tersi değil mi?Yani ahçı hasta olunca hareketli olan o, ya da siz, normalde sabit görünen, ama siz yolcuyken, bu sefer de siz hareket halindesiniz.Yani boş yere kendinizi üzmeyin.Hepimiz bir iş yapıyoruz, o zaman diğerlerine göre sabitiz ve bunu birbirimiz için yapıyoruz." "Teşekkürler" diyor adam, "rahatladım birden", "Bakın servis geldi, iyi yolculuklar." Koşar adımlarla yürürken biletçiye dönüp, "size de iyi yolculuklar!" diyor.

Servise bindiğinde, "ne ilginç bir sohbetti" diyor kendi kendine. Bir saat sürecek terminale kadar yolculuğunda bu apansız gelişen sohbetten türeyen genelleme yüklü konuları, yolcular ve duraktakileri, roller ve insanların bunlardan etkilenişini, yollar ve yılların izlerini düşünüyor. "Bir de insanları üzmek de rahatlatmak da çok kolay aslında ve yolcu olsan da olmasan da" diyor nakarat olarak, "mesele neye niyet ettiğinde…"

Hesabı kuvvetli simitçi ve Mozart- MEHMET SAĞLAM

Hangisi işini daha iyi yapar; hesabı kuvvetli simitçi mi, matematiği kuvvetli simitçi mi? Bu iki seçenek arasındaki temel fark beceri ve yetenek arasındaki ayrımda gizli.

Yetenek (talent) kalıtımsaldır; herkeste farklı türde ve farklı derecelerde genetik olarak mevcuttur, yani bizimle birlikte doğar. O nedenle, örneğin bir piyanist ancak bir kent orkestrasında çalabilirken, bir başkası evrensel çapta ün kazanır ve dünyanın her yerinde alkışlanır. Bunu kabul etmeyenler, Mozart’ın 3 yaşında keman çalmasını, 5 yaşında senfoni bestelemesini başka türlü izah edemezler. Ve becerinin ne anlama geldiğini muhtemelen bilmezler.

Beceri (skill) belli bir oranda var olan bir yeteneğin doğumdan sonra sınama-yanılmayla, eğitimle, teşvikle, deneyimle ve ödüllendirmeyle geliştirilmiş biçimidir. Yüzündeki tüm kasları istediği biçime sokup istediği yüz ifadesini yaratabilen bir çocuğun farkına varılmamışsa, o tiyatral yetenek beceriye dönüştürülmeden harcanmış demektir. Veya yeni bir teorem geliştirecek boyutta matematiksel yetenekle doğmuş bir kız çocuğu okula gönderilmemişse, sadece hesabı kuvvetli bir simitçi kız olabilir, o kadar.

Bu olguyu daha ilginç bir örnekle somutlaştıralım:

7, 7, 7, 7, 1 = 4 tane 7 ve 1 tane 1...
Tamamen matematiğe dayalı işlemlerle ve her rakamı sadece bir kez kullanmak koşulu ile 100 sayısını nasıl elde ederiz? Kolay görünse de epeyce uğraştıran bir problem... (Çözmek isterseniz bundan sonrasını şimdilik okumayın.)

İşte yanıtı:
İlk iki yediyi çarpalım: 7x7 =49
Diğer iki yediyi de çarpalım: 7x7 =49
Kırk dokuzun birini diğerine bölelim: 49/49 = 1
Çıkan sonuçları ve kullanılmayan bir rakamını toplayalım: 49+49+1+1=100

Nasıl, zihninizde yeni bir bakış açısı yaratıyor, değil mi?!

İşte hesapla matematik, yani aritmetik bilmekle matematik bilmek arasındaki fark da budur... Aritmetik, temel işlemleri doğru yapmanızı öğretir; matematik ise, yaşam boyu önünüze çıkacak problemlere farklı yönlerden ve farklı yöntemlerle yaklaşmanızı ve mutlaka iyi bir çözüm bulmanızı sağlar. Tabii eğer bolca problem çözmüş, matematiksel düşünceyi içselleştirmiş ve akıl yürütme sürecinize matematiğin ruhunu katabilmişseniz.

Matematikle, bilimle, sanatla kalın...


Dip soru: Arapsaçına dönüşmüş ve içine zerk edilen çareleri dahi kabul etmeyen birer çözümbozar yapı oluşturmuş problemlerimizi çözmeleri için son seçimlerde oy verip parlamentoya soktuğumuz; fakat -çözüm bir yana- başımıza olmadık problemler açan, aritmetikten matematiğe geçememiş milletvekili sayısı 4x100’ü aşar mı, aşmaz mı acaba?

Sabahı bekleyen insan- KEREM OĞUZ

Sabah saat beş. Çalar saat kendisini yırtıyor. Duyuyorum sesi. Duyuyorum ama zihnimden yolladığım uyanma emrine riayet etmiyor hiç bir uzvum. Uyku ağır ama çok ağır bir battaniye gibi üstümü örtmüş ve ben içinden çıkamıyorum. Kundaktaki bir bebek gibiyim. Ellerim kollarım bağlıymış da onları oynatma iradesi bende değilmiş gibi. Saat açlıyor. Alarmın sesi artmasa da ben daha fazla duymaya başlıyorum onu. Uçak kaçacak. Haydi diyorum kendime. Haydi! İtiyorum uykuyu. Ikınıyorum. Uyku karşılık veriyor. Saat çalıyor. Ulan şerefrsiz, dün erken yattığımda neredeydin? Akşam gelmiyorsun, sabah gitmiyorsun. Yedin ömrümü şerefsiz uyku. Göz kapaklarımdaki yüzlerce kilo yük biraz hafifler gibi oluyor. Gözlerimi açabildiğimde saatin gerçekten de çok feci şekilde çaldığını duyuyorum.

"Sus lan sen de" deyip bir tokat çakıyorum saate. Bu saatin dili olsa da yediği dayakları bir anlatsa. Günün en ters olduğum vaktinde, en yapmak istemediğim anlarda beni ayağa kaldırmakla görevli. Zor bir sorumluluk bu. Zor ama başarıyor işte. Bu başarının karşılığı her sabah bir küfür ve bir de tokat oluyor. Yılmıyor şerefsiz, ertesi gün tekrar deniyor. Yahu bir gün de bozul. Bir gün de bana kız da çalma. Bir kere geç kalayım işe hayatımda. İki-üç saat çalayım felekten. Ama hayır. Beyefendi dünyanın tüm horozlarının birleşik iradesine sahip.

Kendimi evden dışarı atmam üç-dört dakika sürüyor. Bu konuda fazlasıyla maharetliyim. Yıllarca geç uyandığımdan oluşan kayıp dakikaları uyandıktan sonra ki şimşek hazırlanma hızıyla telafiye alıştım çünkü.

Sabah beşi beş geçe, karşılarında site sakinini gören güvenlik görevlileri hafiften kendilerine çeki düzen veriyorlar. Benim açımdan kötü bir his. Yani birilerinin beni görünce toparlanma ihtiyacı duymaları. Taksiyi bekliyorum. Bekçilerden bir tanesi beni iplemiyor. Bana sorarsanız doğru yapıyor. Ayağında küçük bir futbol topu var. Topu yokuş yukarı hafifçe vuruyor top yokuşu çıkıyor yedi-sekiz metre kadar, sonrasında yine bekçinin ayağına geliyor. Sonra farkediyorum ki fazlasıyla maharetli ayakları. Sağ dış, sol iç derken, topa istediği ayakla vurup istediği falsoyu verdiriyor ve top yine tam ayağına geliyor..

"Bir pas versene" diyorum. Dönüyor, yerden düm düz geliyor top ve ayağıma yapışıyor. Sanki ayağımda topu çeken bir mıknatıs varmış gibi, öyle geliyor top da buluyor yerini. Ben de bir iki vuruyorum yokuşa doğru ama bekçi kadar başarılı değilim. Sonrasında geri atıyorum topu. "oo" diyor. "Sizde de varmış sağ dış ve sol iç" "Var ama seninkisi gibi kusursuz değil" diyorum. "Ben altı aydır sabaha kadar vuruyorum böyle" diyor. "Yoksa vakit geçmiyor..." "Tespih çekmek gibi mi yani" diyorum. "Yani bir nevi" diyor.

Uzaktan bir yerlerden yaklaşmaktan olan taksinin sesi geliyor. Tam uyanamamışım, biraz kendimi sarhoş gibi hissediyorum. Tam da sarhoşa yakışır şekilde damdan düşme bir soru çakıyorum. "Bekçiler" diyorum, "evleri mi beklerler yoksa sabah olmasını mı?"

Gülüyor, üstüne alınmıyor. Görevini yapmadığı imasında bulunmadığımı, samimi olduğumu farkında. "Bekçiler" diyor, "evlerine gidecekleri vakti beklerler, tıpkı tüm çalışanlar gibi..."

Taksici kibar bir bap yapıyor. "Haydi hayırlı sabahlar diyorum" bekçiye. Çantalarımı alıp taksiye koşuyorum. Yarım saatlik yolda ve dört saatlik uçak yolculuğum boyunca saat çalarken tekme tokat kovduğum, adeta sirttir ettiğim uyku beyi geri çağıracağım ama o asla gelmeyecek. Yine en münasbetsiz anda, eğitimde ya da toplantıda karabasan gibi çökecek üstüme. Belki de o küçük toplardan ben de edinmeliyim bir tane...

K.

Maksat muhabbet olsun-HOŞSADA

Eskilerin “Eskiden böyle miydi?” diye başlayan sözlerini hafif bir gülümseme birazda alaycı bir tavırla dinlerdik küçükken… Her şeyin en güzeli kendi zamanımızdaymış gibi gelir, eskiye çok fazla itimat etmezdik… Ne de olsa biz yeni gençliktik ve modern çağda büyüyorduk… Hiç bir şeyi hemencecik beğenmez, başımızın dikine öylece giderdik…

Bunun değişmeyen bir döngü olduğunu şimdilerde anlıyorum. Daha yolun başında olmama rağmen “Biz eskiden…” diye başlayan cümleler kurmaya başladım. Belli ki; yaşlanmış halim ( ki o günü görürsem eğer) o gülümsemeyle dinlediğimiz büyüklerimizden daha da fena olacak. Çünkü şikâyet etmeye biraz erken başladım gibime geliyor.

Biz eskiden bağlılığa, tüm olumsuzluklara rağmen birbirine destek olmaya, küçücük akıllarımızda birbirimizi kollamaya çalışırdık. Fiziki, maddi gücümüz olmasa bile manevi desteğimizle büyürdük… Şimdiki zamanda eskilerde, yenilerde aynı durumda. Tuhaf bir yozlaşma ve içten içe büyüyen bir bencillik yumağı oluşuyor… Belki ben ya da hiç olmaz dediğimiz insanlar bunun içinde… Bilemezsin… Çünkü insanların hayata bakışları farklı, durumları değerlendirmeleri farklı… Bu yüzden kimseyi yargılayamayacağın gibi yorum yapma hakkı da yok… Yani o kısır döngü, şimdiki zamanla maneviyatın, dostluğun, arkadaşlığın, kardeşliğin öldüğü; kalıplaşmış, dar pencereden görülen kapkara bulutların döndüğü dar bir dünya olmuş…

“Eeee bunun kaygısından bize ne?” diyen çok kişi vardır… “Madem biliyorsun, ne diye yazıyorsun” diyene de verilecek tek bir cevap vardır… “Maksat muhabbet olsun… Eskiyi yaşayamıyorsan, yâd edip birazcık mutluluk, birazcıkta tebessüm olsun”…

Hiçbirşey ve herşey hakkında-FULYA

Çayını dalgın dalgın karıştırırken önündeki gazete sayfasını pür dikkat okuyor. Kaşının biri, okuduklarına cevap verir gibi yukarı kalkıyor önce sonra eski halini alıyor. "Önemli birşey mi var?" diyorum yanına yaklaşırken. Okuduğu sayfaya göz atıyorum. Başını bana çevirip gülümsüyor: "Her sabah ilk işim burcumu okumaktır." diyor. Gülümsüyorum. Ben gülümseyince hemen ekleme ihtiyacı hissediyor: "Aslında inandığımdan değil de." Onu bu şekilde bir açıklama yapmak zorunda bırakmış olmak canımı sıkıyor.

Burcunu soruyorum. Söylüyor. Burcunun karşısında şuna benzer şeyler yazıyor: "Bugün duygusal bir yoğunluk yaşayabilirsiniz. Para konusuna dikkat. Aşk hayatınızdaki monotonluk bu ay tanışacağınız biriyle son buluyor." Bir iyi bir kötü bir de nasıl değerlerlendireceğini henüz bilemediği haber aldı. Muhtemelen para hep başına dert oluyor. Bu yüzden bu kötü haberi, çok kötü bir haber olarak değerlendirmeyecek. Aşk için küçük bir umudu var artık. Bu iyi bir haber. Ve duygusal yoğunluk... Muhtemel ki bugün yaşayacağı pek çok şeyi aşırı duygusal bir gözle karşılayacak belki bir kaç damla bile akacak gözlerinden. O kendini, gününü bu üç küçük cümle ile kurdu.

Aslında bunu hepimiz yapıyoruz. İlla o günün planını yapmak için burç yorumlarımıza ihtiyaç duymuyoruz elbette. Başka, belki de kendimizin bile farkında olmadığı yöntemler kullanıyoruz. Sabah uyandığımız vakit ilk iş gökyüzüne bakıyoruz mesela. Mavi ve güneşli bir gök güzel bir güne, bulutlarla kaplı, yağmura gebe bir gök ise kasvetli bir güne işaret olarak yazılıyor aklımıza. Ve şunu hiç düşünmüyoruz; güneşli bir günde hiç mi mutsuzluklar yaşamadık ya da yağmurlu bir günü kahkahalarla geçirdiğimiz olmadı mı hiç? Ah o filmler ve kitap sayfaları... Mutlu filmleri masmavi gökyüzü ile başlatan, felaketleri gökteki zavallı, masum bulutlarla, yağmurla anlatan o filmler... Nasıl da kazınmışlar hayatlarımıza. Hatta bununla da yetinmeyip gördüğümüz anda ruh hallerimizi değiştiren birer sembole bile dönüşmüşler.

***

Biz insanlar, geleceği görmek, sabah uyandığımız vakit o güne dair işaretleri yakalamak için çırpınan kelebek avcıları gibiyiz. Kepçemizi gökyüzüne atıp işaretleri toplamaya o işaretlerden o güne dair ön bilgileri almaya çalışıyoruz. O kepçenin içinde güzeller güzeli bir kelebek bulduğumuz, uğur böceği bulduğumuz da oluyor bir kara sinek, bir zehirli böcek bulduğumuz da. Ve gün o işaretlerle bilinçli ya da bilinçsiz şekil alıyor.

Ben bu sabah, pencere önünde çayımı yudumlarken iki beyaz kumru ile karşılaştım örneğin. Toprağın üzerinde kıpır kıpır dolaşıyorlar, tepelerindeki gri bulutlarla kaplı "ha yağdım ha yağacağım" diyen havayı umursamadan günün ve zamanın içinde kaygısızca geziniyorlardı. İki beyaz kumru kim için iyi bir güne, şansa ve uğura işaret değildir ki?

Ve işime giderken, yol boyu düşündüm. Bu işaret, gün gerçekten güzel olacağı için bana sunulmuş bir armağan mıydı yoksa ben o güne dair iyi bir işaret aldığım için mi günü güzel biçimlendirip olan herşeyi iyiye yoracaktım? O günün güzel olacağına dair inancım hayatın içindeki güzel şeyleri yakalayıp, olumsuz olanları kaygısız bir ruh haliyle görmezden gelmemi mi sağlayacaktı? Eğer böyleyse, ki ben böyle olduğuna inanıyorum, her sabah uyandığım vakit kendime güzel işaretler bulmalıydım. Bulmalı ve o işaretlere var gücümle sarılmalıydım. Bunun da tek yolu aklımda bunca zamandır kodlanmış olan olumsuz tüm sembolleri silip atmak onlara yeni ve güzel anlamlar yüklemekten geçiyordu ki bunu yapmak, yapabilmek hem çok zaman istiyordu hem de sabır. Ama denemekten zarar gelmez diye düşündüm. Denemek kime ne kaybettirmiştir ki? Hem de böyle bir konuda.

***
Dediğim gibi hayatlarımız aslında bizler farkında bile olmadan işaret avcılığıyla geçiyor. Olan herşeyi, olacak olan herşeyin bir başlangıcı, tohumu ve işareti gibi görüyoruz. Sabah uyku mahmurluğuyla elimizin çarptığı çay bardağı tüm günümüzün sakarlıklarla geçeceğinin işareti oluyor mesela. "Gün nasıl başlarsa öyle gider" cümlesiyle yola çıkıyor ve sabahtan karar veriyoruz olacak olan herşeye sanki. Oysa gün hiç bir zaman nasıl başlarsa öyle gitmiyor, biz sadece o günü o sabah karar verdiğimiz gibi algılıyoruz. Ya da biri bize o gün kötü davrandığı zaman sanıyoruz ki o gün herkes aynı şekilde davranacak. Belki bir ya da iki tesadüf üst üste geliyor ve içimizdeki o küçük şeytan "aman kendine dikkat et bugün." diyerek inancımızı iyice pekiştiriyor. Oysa olan biten, sadece insanları ve olayları algılayış biçimimizden ibaret. Ve ne yazık ki en çok da böyle günlerde incinip kırılıyor söylenen sözler üzerine düşünmeden kendi içimizde küskünlükler yaşıyoruz. Ve daha sonraki günlerde insanlardan "İnan bana niyetim kötü değildi. Seni incitmek için söylemedim. Beni yanlış anladın." cümlesini çokça duyuyoruz.

***
Bu işaretlerden ve inançlardan vazgeçmek belki mümkün değil. Öyle ya; çoğu işareti farkında olmadan topluyor ve aklımızın içinde birer başlangıç noktasına dönüştürüyoruz. Eğer inanç ve işaretlerden vazgeçmek mümkün değilse ya da onları ortadan kaldırmak çok uzun zamanlar alacaksa yapılacak en doğru şey o işaretleri bilinçli bir şekilde ve olumlu yorumlayarak seçmek galiba. Mesela yağmurlu günlerde surat asarak güne başlamak yerine o günün tıpkı suyun toprağa hayat verdiği gibi tıpkı toprakta yeni tohumların büyümesini sağladığı gibi bizim de içimizde yeniliğe yol açacağını varsaymak gibi.

Ve bu yüzden sabahları uyandığım vakit kepçemi havaya savurduğumda içinde kelebek, uğur böceği, karınca, örümcek, sivrisinek ne olduğunu önemsememeye karar verdim. Çünkü anladım ki; o kepçenin içinden çıkan değil asıl önemli olan, benim onu nasıl gördüğüm...

Kız tavlama sanatı- FARUK SÜRENER

Sevcili pilogirlar. Yazılarımun zor okundiğu konusunda bazi uyarilar aliyorum. İlk duyduğumda yağışlı havalarda internet iyi çekmediğu için okuyamiyolardir diye düşündum ama sonra benzer laflari duymaya devam edince tiksiyon kursuna citmeye karar verdim. Bundan boyle daha düzgun ve adeta fistuk gibi bir Turkçeyle konişacağum.

Geçen gun elime bir mektup geçti. Genç bir pilogir arkadaşimuz şoyle diyordu, “Değerli aydinlaticimuz Tarik abi, ben bir kiza afedersinuz sirilsiklam aşik oldum. Fakat aşkim karşiliksuz çikti. Kizla ne zaman buluşsak aci çekeyrum. Şimdi ben ne yapacağum? Acaba aşktan sorumli bakan Eros’u icraya versem kizu alabilir miyum?” (yazik, kafasi çok karişmuş)

Ama ben ona değil, kendime kızdım. “Ula Tarik” dedum, “Nasil olir da bu kada onemli bir konuda toplumi aydinlatmazsun şimdiye kadar! Sen nasil bir toplum aydinlaticisisun? Yuhh sana! Defol cözüm gormesin senu!” şeklinde ozeleştiri yaptim. Sonra bu yazi çiktu ortaya. (Yani çekmecede mendillerin altinda duruyormuş da kazayla ortaya çiktu anlaminda demiyorum, sifir kilometre yazdim yani, yanliş anlaşilma olmasin, taze taze)

Sevcili genç arkadaşlar, aşik olduğuniz bir kizi oyle zorla, icrayla falan elde edemezsinuz. Ha onin bi tek çözümü vardur, o da kizun kalbinu çalmak yani kizu tavlamaktir.

Bu yazida “kiz tavlama” konisunda vereceğum taktikler bazi kötu niyetli arkadaşlar tarafindan “kiz götürmek” anlaminda kullanilabilur. Tipku bazi icatlarin sonradan silah olarak kullanilmasi cibi. Misal, Kalaşnikof’u ilk icat eden bilim adami oni kimbilur hanci barişçil amaçlarla icat etmişti deyil mi!

Bu yaziyu okuyip, bu taktiklerle masum bir kizu etkilemek suretiyle kandirup sonra da “Aaa pardon, şimdi farkettim de ben aşık değil mişim yaa, afedersin, atletimi gördün mü?” demek telikanluluğa yakişmaz. O tür niyeti olan arkadaşlar bu yaziyu okumayi şimdiden biraksin, çünkü ilerleyen cümlelerde onlara çok ağir bir küfur edeceğum.

Kiz tavlama konusinda engin tecrübelerimu yokladiğimda şunu görüyorum genç arkadaşlar. Bu işin bazi incelikleri vardur. Bunlari kafaniz karişmasun diye aşağida aydinlatma tüyosu şeklinde madde madde açiklayrum.

SORU : KAÇAN KOVALANİR MİDUR?

YANIT : Evet. Nasil ki kaçan bir mahkum gardiyanlar tarafindan kovalanirsa, kaçan bir kiz da aşik olan adam tarafindan farkinda olmadan kovalanir. Farkinda olmadan diyorum, çünkü kiz tarafi bu kaçma işinu çaktirmadan yapma konisunda üstun yetenekli genlere sahiptur. Laf arasinda çaktirmadan kaçarlar. Misal, kizla konuşirken kiz diyor ki, “Ay bu Afrika sıcakları da bayılltı yani. Bu sıcaklarda 3-4 gün güney sahillerine kaçmak lazım”. Bak bak, çaktirmadan kaçmak diyor, dikkat edin, oltaya celmeyin sakın! Siz de daha etkili bir kaçiş pilani yapin ve yurtdişina kaçin, hem de sahte pasaportla. El mi yaman, bey mi yaman görsün şimarik kiz!

SORU : PEKİ KOVALANAN KAÇAR MİDUR?
YANIT : O da doğridur. Kiza çok yuz vermeyun, surekli çapraz kur yaparak kizu şimartmayin. Çünku tip dilinde sürekli “egosu yüceltilen” bir kizun, halk dilinde “k.çı kalkar”.

SORU : ORTAK BİR İLGİ ALANİ ŞART MİDUR?

YANIT : Açik soylemek gerekirse şarttir. Çünkü misal sen fitbol oynamaktan hoşlaniyorsun, maça gidiyorsun, o ise entellektüel takilayi, cafe’ye gidiyor. Cafe’de fitbol oynanmaz, sahada kitap okinmaz. Nasil buluşacaksinuz? Ha? Çaktin mu? Şimdu birdenbire anladin ve panik yapaysin di mi? Dur dur, sakin ol. Şimdu aydinlatacağum işi. Diyelim ki hafta sonlari fitbol oynuyorsinuz. Bu durumda kiza da en azindan defansta bir görev verin. O da fitbol oynasin. Birlikte paylaşin hayati. O size pas versin, siz ona pas verun, ne kada romantik di mi? İşte boyle herşeyin bir çözümu vardur. Ama kiz arkadaşinuz kesinlikle gol atmasin. Sonra demedu demeyin. Eğer gol atarsa, 10 tane erkek kiz arkadaşinizu kutlama amaciyla üzerine atlayacaği için sahada katliam yaşanabilur. Sonra hepiniz düşersiniz, siz cezaevine, kiz arkadişinuz kötü yola, takiminuz da 2. kümeye düşer. Herşeyin başi tedbir.

Daha çok taktik var ama sizin de kiz arkadaşinizla buluşup biraz aci çekmeniz lazimdur. O nedenle ikincu bolümünü sonra yazacağum. Bu arada sizin bu konida aydinlatmamu istediğinuz bir soru varsa, onlari da yorumlar bölümünde sorabilirsinuz. Diğer yazimda bu sorulariniza cevap vereceğum ve işul işul aydinlatmaya devam edeceğum daa!

Hoşçakalin 1

TARİK (Toplum Aydinlaticisu)

  © Blogger template Brooklyn by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP