26 Temmuz 2008 Cumartesi

SERBEST RADİKALLER SAYI 14


KADINLAR NE İSTER- FARUK SÜRENER

DO, RE VE DİĞERLERİ- FULYA

BİLİNÇ VE ANADİL- MEHMET SAĞLAM

UÇUŞ PLANI- ÖZLEM AKAYDIN

BUGÜNÜN TATİL MODLARI- PİRMETE

KEŞİF- HOŞSADA

GÜLTEN İLE CEZMİ: KAFASI KIRIK BİR AŞK HİKAYESİ- SERDAR ÖZDEMİR

RIFAT ILGAZ, SARI YAZMA, GİDEROS KOYU VE CİDE- TUĞBA

KIRLANGIÇ RÜYASI- ÜÇ NOKTA

BULUNDUĞUMUZ YOL- YEŞİM ÖZDEMİR

Yazılara ulaşmak için üzerine tıklayın.

Kadınlar ne ister?- FARUK SÜRENER

Sevcilu Pilogirlar! Aydinlanmaya hazir misinuuzz? (Eveeet)... Daha yuksek sesle, AYDİNLANMAYA HAZİR MİSİNUUUZ? (EVEEET). O halde toplimu aydinlatan bir yazima daha başliyabilirum.

İnsanoğlinun 100lerce yildur değuşmeyen bazi özellikleri vardur. Mesela erkekler kendi aralarinda kadinlarla ilcilu konişir iken ben diyim yuzlerce yil sen de asirlardir benzer sorilari sorayi, “Kadinlar ne ister?”, “Kadinlari bi türlu anlamayrum, ya sen?” ve “Saat kaç?” cibi.

Bütun bu sorilarun bir tek anlami vardur. Erkekler kadin ruhundan anlamayi ve birçoğu da saat takmayi.

Kadinlar ve erkeklerun yalnizca fiziçsel corunümleri farkli deyildur, ayni zamanda tüm karar alma mekanizmalarinu etkileyen ve farkli davranişsal tepkileru... (Faruk abi!.. Nereye cidiysun! Dur dur! Aa cittu! Ona dedum, “Ben uzun cumle kuramayrum, ha bi el at da havamiz olsun şu pilog alemunde” diye, adam cumlenun yarisinda çekti cittu. Ula ben bu cumleyi nasil bitireceğum şimdi?)

Neyse efendum, ha bu gada detaya gerek yok daa! Kadinlarla erkeklerun yalnizca fiziçsel cuzellikleri değul ayni zamanda ruh cuzellikleri de farklidur.

Bi erkek olarak bu gonuda ne gada tarafsiz olabilirum bilemeyrum ama bi ornek vermek gerekurse, kadinlar daha ince ruhludir (pimpiriklu), erkekler ise onin tersune daha kalin ruhludir (analituk).

Bu inceluk-kalinluk farki davraniş biçumlerinu de etkiler. Mesela fitbol seyreden bir erkek “Ula o gol kaçar mi!!” diye bağirur (eleştirel yaklaşim). Kadin ise ayni pozisyon içun şunu der “Yeter da! Sabah maç, akşam maç, biktum artık. Kaldir poponi da cezmeye cidelum, hava alalum biraz!” (dirdurcu yaklaşim)

Bi erkek ha bu farkliluklar nedenuyle kadinlarun ne istediğinu biraz zor anlar. Ama çözum yok midur? Asla karamsarliğa kapilmayun sevcilu erkek pilogirlar, bu işun çözumu vardur. Ve bu çözum da diyalogtur. Bol bol diyalog kurmalisinuz ve partnerinizun (sevcilu, kari ya da metres) ne istediğinu ona sormalisinuz. Size faydam deysun diye bu konida yaptiğum ornek diyaloğumu ha buraya yazayrum (Bu kiyağimi da unutmayun).


- Ne iyu ettuk da akşam yemeğu içun restorana celduk di mu karicuğum? (TÜYO 1: Aranizda piroblem varisa, birakun karinuz o akşam yemek yapmasun. Onu cuzel bi restorana cöturun)

- Heee

- Canim eşum suyu uzatir misun? (TÜYO 2: Koniya cirmeden once tatli tatli muhabbet edun)

- Al kocacum

- Aşkim seninle piroblemlerimuz hakkinda konişmak isteyrum. Yani diyalog kurmak isteyrum. (TÜYO 3: Baştan amacinizu soyleyin ki, yapicu bi diyalog kurulsin)

- İyi olur Tarik. Ben çok sıkintiliyum bu diyalog konisunda. Asil piroblemimuz de bu zaten, sen beni hiç dinlemeysun.

- Haklisun canim, bucün Melih’leri cordum. (TÜYO 4: Yumuşak olin, onin suyuna cidun, diyalog kurun)

- Ula Tarik, ben sana, beni hiç dinlemiysun diyorum, sen Melih’ler diysun ama!

- Çok haklisun kariciğum, Melih de bizi hafta sonina eve davet ettu zaten. (Evet, dediğum cibi, yumuşak olin ve diyalogu kesmeyun)

- Tarik, anlamayi misun, evliliğimuz tehlikede senun bu anlayişsizluğun yüzunden.

- Hakli kere haklisun kariciğum. Piravo! (Suyuna cidun, yağciluk edun!)

- Tamam Tarik, tamam, vazgeçtum. K.çunla konuşsaydim daha iyi anlaşiriduk inan.

- (İşte “kadinlar ne ister?” sorisinu sormanin tam zamani. K.çuma da iltifat ettiğune core iyice yumuşadi) Karim sağa bişey soracağum.

- Sor Tarik sor!

- Canim ne istersun? (Tüyo 5: Partnerinuz de bir kadin olduğuna core, ona artik “kadinlar ne ister?” diye genel bi sori sormaniza cerek yok)

- Bi salata bi de diyet kola.


Cordüğünuz cibi, “kadinlar ne ister?” sorisunun eşimdeki karşiliğunu bizzat diyalog kurarak aldum. Kadinlar genelde diyet yaptiklaru içun salata ve diyet kola isteyiler. Herşeyin paşu diyalog ve tatli dil. Ne demuş atalarimuz, "Tatli dil yilanin pile ağzindaki baklayi çikarur".

Boylece asirlardur insanoğlinun kafasinda bir soru işaretu (?) cibi duran “Kadinlar ne ister?” konisunu da aydinlatmuş oldum. Yuce toplimizun bir yazimla daha işul işul aydinlandiğinu corur cibi olayrum. Hoşçakalun daa..

TARİK (Toplum Aydinlaticisu)

Do, Re ve diğerleri- FULYA

Çok tuhaf bir rüya gördüm. (rüyalar genelde tuhaftır zaten. En azından benimkiler öyle.) Şöyle bir sahne ile başlıyordu rüya; Ben büyük bir yalının önünde duruyorum. Üzerimde pamuk prenses kıyafeti var (Bilinçaltım kesinlikle benimle kafa buluyor. Pamuk prensesmiş! Pöh!) Her neyse üzerimde pamuk prenses kıyafeti var ve saçlarım da Tina Turner tarzı kesilmiş. (Allahım Yarabbim hangi insanın bilinçaltı bu kadar alaycı olur? Eminim ben sabah uyandığımda bu rüyayı kızgınlıkla anımsarken o bana kıs kıs gülüyordu. Bu saç modelini taşımaktansa 3 yıl evden çıkmamayı tercih ederim.) Neyse, ben yalının merdivenlerini çıkıyorum usul usul. Arkamda bir jazz orkestrası. (Bari saçım Ella Fitzgerald gibi olsaydı.) Kapıyı çalıyorum. Sersem suratlı sarışın bir kız çıkıyor. Yüzünde salak bir gülümseme var. O kapıyı açar açmaz orkestra çalmaya başlıyor, ben de şakımaya: "Happy birthdaaaaay to youuuu"

Ben buna rüya ya da kabus demiyorum, buna olsa olsa bilinçaltı kazığı denir. Şunun yaptığına bak; sen tut beni pamuk prenses yap (Halbuki ben olsam olsam... Sahi ben hangi masala uyuyorum?), aslan yelesi gibi bir peruk tak başıma, koskoca bir jazz orkestrası önüne bu kılıkta çıkar, yalıda yaşayan şımarık, sersem bir sarışının doğumgünü için şarkı söylet. Pöh ki pöh...

*****
Sabah, rüyada söylediğim doğumgünü şarkısını düşünüp, gülerken aklıma o şahane film geldi: Blue in the face nam-ı diğer "Surat Mosmor". (Aslında benim rüyanın adı da bu olabilir. O kıyafet ve o saçla "Happy Birthdaaay tooo youuu" diye şarkı söyleyen birinin suratı başka ne renk olabilir ki zaten.)

Filmde Madonna kırmızı mini bir elbiseyle Harvey Keitel'ın Tütün Mamulleri Dükkanının önüne gelir ve Keitel'in karşısına dikilir. Aradığının o olduğundan emin olduktan sonra "size bir telgraf getirdim" der. Keitel telgrafı almak için elini uzattığında "hayır bu şarkılı bir telgraf" der ve başlar telgrafda yazanları şarkı olarak söylemeye. "Anlaşma bozuldu STOP Dükkanı satmıyorum STOP Haftaya görüşürüz STOP Sevgiler sana STOP Las Vegastan STOP" Keitel hem aldığı haberden hem de şarkıdan oldukça keyiflenir.

Düşündüm de eğer bizim telgraf sistemimiz de böyle olsaydı... Mesela sevgilin seni aldattı. Telgraf şirketini ara. Yollasınlar Güllü'yü. Çalsın adamın kapısını başlasın söylemeye: "Sevda bitti oldu yalaaaaan STOP, canım dedim çıktı yılaaaaaan STOP, ondaaaaaaan ağlamam ondan STOP" diye. Hatta Güllü'yü bizzat ara, anlat hikayeni, bonus olarak adamın suratına bir de Osmanlı şamarını aşketsin ve STOP yerine STANKKKK desin tokat efekti ve son nokta olarak. Vallahi emin ol fazladan ücret istemez. Hassas kadındır o böyle konularda vesselam.

****
Yüzümde saçma sapan şeyler düşündüğümü gösteren bir gülümsemeyle işe gittim. Sabahın sekizinde muhterem şahsın birinin dinlediği davul zurna havaları karşıladı beni. İş yerine mi yoksa bir düğünün ortasına mı düştüm diye düşünürken daha beter bir düşünce gelip yerleşti aklıma; Ya rüya hala devam ediyorsa? Ya hala pamuk prenses kıyafeti varsa üzerimde? Ya kafamda hala Tina Turner'ın aslan yelesi saçı varsa? Üstüme baktım, elimi saçıma attım. Evet sorun yok herşey normal, siyah pantolon, beyaz kazak, kıvırcık saç. İyi de rüya değilse sabahın köründeki bu davul zurnanın gerçek olma ihtimali neydi?

Birazdan davul zurna sesi kesildi ve o muhterem şahıs en acılısından bir Orhan Gencebay şarkısı dinlemeye başladı ki; bir an masama bir kadeh rakı bir kaç meze koyacaklar, hep birlikte sabahın bu saatinde içeceğiz gibi bir hisse kapıldım. Masamın önünden kederli yüzlü insanlar geçtiler. Yukarı kata doğru bağırdım: "Sabahları neşeli birşeyler çalsanız da hepimiz bu kederden kurtulsak." Orhan Baba sustu, ortalığı bir sessizlik kapladı. Garip bir boşluk doğdu nedense. Sanki tüm duyguları biri alıp torbaya doldurmuş götürmüş gibi, tuhaf adlandırılamaz bir boşluk. Ben yerime dönerken birden o boşluğun yerini "Rakkas geldi meydane, al bastı ak gerdane, böyle dilber gördün mü ey meclis-i şahane..."" diyen Sezen Aksu'nun sesi doldurdu. Yukarıdaki muhterem bağırdı: "Şimdi oldu mu abla?"

*****
Gün akıp geçti sabah, öğle, öğle sonrası. Onlarca şarkı dinledim, kederli, neşeli, insanı yerine çivileyen, "bu ne yahu böyle" dedirten onlarca şarkı. İş çıkışı benim bir patates çuvalı olduğumu bilen bir arkadaşım emrivakiyle, beni arabasının içine tıktı. Ben mızıkçılık yaparken gaza basıp "çok güzel olacak bak vallahi söz veriyorum çok eğleneceksin" diye diye itiş kakış bir salonun kapısından içeriye soktu. Tıklım tıkış salonda bir yer bulup oturduk.

Sahneye üç genç adam ve üç genç kadından oluşan bir grup çıktı. Ben sandalyeme yayılmış otururken birden tüm salonu enfes bir keman sesi doldurdu. İnanılmaz bir sesle salon sessizliğe gömüldü. Büyülenmiş gibi sahneye bakarken o ufacık kadının gırtlağından öyle bir ses yükseldi ki kelimelerle anlatılmaz: "Söyleyemem derdimi kimseye, derman olmasın diye, inleyen şu kalbimin sesini ağyar duymasın diye." Peş peşe öyle şarkılar geldi ki sanki ışıklar içinde yıkandı ruhlarımız.

*****
O gece uyumadan önce müziğin hayatlarımızda ne çok yer edindiğini hatta ruh hallerimizi bile bir anda değiştiriverecek bir güce sahip olduğunu düşündüm. Tüm bu melodilerin, notaların, şarkı sözlerinin insanlığın en büyük buluşarından biri olduğunu bir de. İlk müziği kim yapmıştı ve nereden doğmuştu acaba? Ve bunları düşünürken o geceki rüyamın zeminini de hazırlamış oldum.

Mağara devrinde elimde kemikler ve anlaşılmaz seslerle şarkı söyleyen biri olduğumu gördüm rüyamda. Ah müzik müzik müzik... Kemiklerden oluşan müzik aletleri ve anlaşılmaz sözlerle söylendiğinde bile müziksin...

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/2208112/

Bilinç ve Anadil- MEHMET SAĞLAM

{Dil, dışarı üflenen beyin olarak ufuklarımızın boyutunu gösterir.}



Beş duyumuz ve içgüdülerimizle algıladığımız dış gerçeklerin zihnimizde birer gerçeğe dönüşmesi, hatırlanması ve anlatılır biçime girebilmesi için, birer kavram veya hüküm hâline sokulduktan sonra hafızaya kayde­dilmeleri gerekir. Beyne birer şifre gibi kodlanarak, yani beyin hücreleri arasında fiziksel ve elektriksel bağlar kurularak kayde­dilen bu kavramların oluşumu, daha tâ ana rahmindeyken sesleri tanımakla başlar, doğumdan sonra da önce ke­limelere dönüştürülmesi, daha sonra dil kuralları çerçevesinde bir mantıksal sisteme sokulması sürecini yaşar ve bu süreç son nefese kadar süregider. Kız çocuklarında 12–18, erkeklerde ise 14–24 aylıkken çocuğun birkaç yüz kelimelik anadili, anîden açılan bir şifreyle işlevsel hâle gelir.

Bu, kalıtımsal ama soyut olguyu daha iyi anlayabilmek için şimdi hayal gücümü­zü kullanarak bir ufuk turu atalım: Yeni Gine’deki balta girmemiş ormanları (cangılları) hayal etmeye çalışalım. Bu botanik cennetler, zengin hayvan türleri, bolca meyve ağaçları ve tatlı su kaynakları ile bezenmiş olsun. Bu ormanlardan birinin tam ortasında dört kişi­lik bir şempanze ailesi yaşıyor olsun. Bu aile, daha önce ne bir insanla karşılaşmıştır, ne de uygarlıktan bir eserle...

Şimdi de, düşgücümüz sayesinde, üç aylık bir kız çocuğunu, anne sütünden zalimce ayıralım ve Türkiye’den alarak o ormana götürelim. Adını Türkan koyduğumuz bu bebeği, dişi şem­panzenin şefkatine teslim edelim. Anne maymun Türkan’ı kabullensin ve emzirmeye başlasın. Bebe­ğin koruma altına girdiğini gördükten sonra ülkemi­ze geri dönelim.

Aradan tam 6 yıl, 9 ay geçsin. Türkan’ın yedinci yaş gününü kutlamak için ormana tekrar gidelim. Kızımız hayatta kalmış olsun!.. Türkan’ın o çok farklı dış görünüşünü ve yabani tavırlarını kendi hayal gücünüzü kullanarak beyninizde canlandırabilirsiniz. Bizi asıl ilgilendiren, hayati önemi olan lisanla ilgili sorudur: Türkan nasıl bir dil konuşacaktır ya da ne tür bir dilsizliği olacaktır?

Herkesin kabul edeceği gibi, bu ço­cuğun bizim anladığımız manada mantıklı cümle ya­pılarından oluşmuş bir dili olmayacaktır. Yani bu yabanıl kız, insanoğluna ait yaklaşık 4 bin dilden hiç­birini konuşmayacaktır. Bunun tek sebebi ise, 7 sene­dir kendisine tek bir kelime öğretecek bir insanla kar­şılaşmamış olmasıdır.

Buradan çıkan birinci sonuç şudur: İnsan, anadilini sadece başka bir insandan öğre­nebilir. (Bu, en azından şimdiye dek böyle olmuştur. Dil öğretme işini gelecek yüzyılda bilgisayarların veya robotların üstlenebileceği varsayımı bu hükmü şimdilik değiştirmez.) İkinci sonuç: Hiç bir insan tek başına, sistematik bir dil icat ederek bir toplumun anadili yapamamıştır; çünkü dil, insanların top­lumsal ihtiyaçlarından doğmuştur ve toplumun ortak kültürüdür.

Aklımıza Türkan’ın şempanzelerin seslerini ko­layca çıkarabileceği ve ormanın akustiği içindeki bin­lerce hayvan sesini belki de rahatlıkla tercüme edebi­leceği gelebilir. Ama bunların hiçbiri lisan olarak ta­nımlanamaz. Üçüncü sonuç ise şudur: İnsanı insan yapan özelliklerin başında dil gelir.

Dil, özellikle son 20–30 yılda, bilim adamları ve bilim kadınlarının (ki, bu terimin doğru kullanılışı bilim insanları...) üzerine önemle eğildiği bir araştır­ma konusu olmuştur. Hayalî Türkan deneyinin imkânsızlığına karşın, konuya değişik açılardan ve ters mantıklar yürütüle­rek yaklaşılmış ve araştırmalar yapılmıştır. Bunlardan birisi yaklaşık 10 yıl sürmüş ve ilginç sonuçlar doğurmuştur. Türkan yerine, bu kez Tanya adı veri­len üç aylık bir şempanze yavrusu, insan yavrusu gibi tüm ihtiyaçları eksiksiz karşılanarak, Amerikalı bir bilim kadını tarafından 7 yaşına kadar eğitilerek büyütülmüş­tür. Anadil olarak kendisine İngilizce öğretilmeye çalışılan Tanya, 7 yıl sonra sadece 150 İngilizce keli­meyi tamamen anlayacak ve bilgisayarlı bir seslen­dirme cihazı sayesinde tuşlara basarak kullanabile­cek duruma gelmiştir. Konuşan bir bilgisayar kulla­nılmasının sebebiyse; Tanya’nın beyninin, ses telle­rinin ve ağız ve gırtlak yapısının bu sözcükleri telaffuz etmeye uygun olmayışıdır.

Oysa 7 yaşına gelmiş bir insan yavrusu, en az 3.000 kelimeyi anlar, konuşur ve mantıklı bir dil yapı­sı içinde cümlelendirir. İşte bu beynin kabuğu olan korteksimizin bir hüneri ve yeteneğidir. Bu yetenekle birlikte, yüzlerce ses ve milyonlarca sözcük üretmeye uygun yaratılmış bir gırtlak ve ağız yapısının da rolü büyüktür. İnsanı, Türkan gibi ormanın bir parçası olmaktan kurtarmış ve yeryüzünün görünürde “hâkimi” duru­muna getirmiş olan dil; çocuk tarafından işitme, anla­ma ve taklit etme üçgeni içinde kendiliğinden öğrenilir. İnsanlar ilk çocukluk çağlarını cümle kurmaya başladıkları dönemden itibaren hatırlarlar. O yaşlarda, birkaç yüz sözcükten oluşan bir keli­me hazinesine ve anadilinin sözdizimi sistemine -en basit hâliyle- sahip olmuş olan çocuğun hafızasında artık birçok kavram mevcuttur ve bunlar işlerlik ka­zanmıştır. Çocuk, o döneme kadar gördüğü, işittiği, kokla­dığı, tattığı ve dokunarak hissettiği beş duyusal algı­ların ne anlam ifade ettiğini tam çözememişken, on­lara verilmiş isimleri öğrenerek bu kavramları zih­ninde “anlamlandırmıştır”.

Böylesine karmaşık kendini ifade etme faaliyetinin başlaması, hafızadaki o eşsiz ve hızlı giriş-çıkış mekanizmasının sık sık kul­lanılmasına yol açar. İşte bu tekrarlar düşünmeyi doğurur ve öğrenilen kavramlar (tabii beş duyu aracılığı ile alınan diğer bilgiler de) kalıcı hafızaya ölünceye dek işlenir. Bu nedenle, özellikle 3 yaşına kadar, çocuğun sürekli olarak farklı farklı deneyimler yaşaması son derece önemlidir. Devamlı olarak farklı şekilleri, renkleri, yerleri ve objeleri görmesi, farklı şeylere dokunması, farklı sesler işitmesi ve değişik kokular ve tatlar algılaması; boş ve kullanılmayan nöronları kalıcı ve kullanılır kılacağı için son derece önemlidir. Aksi hâlde; beyin gerektiği kadar deneyim yaşamadığı için, pek çok nöron dumura uğrayacak ve zamanla kullanılmadığı için ölüp gidecektir.

Beynin yüzde yetmiş kapasitesi yaklaşık 3 yaşına kadar oluşmuş olur. Geri kalan yüzde otuzun yirmi beşi ise 7 yaşına kadar tamamlanır. Bilimsel deyimle; bu nörofizyolojik öğrenme süreci -okul çağına kadar- genellikle gözlemsel, işitsel, sezgisel ve hayali verilerle ivme kazanarak devam eder. Okul çağından buluğ çağına kadar çocuğun be­yinsel olarak ulaştığı biyolojik, fizyolojik ve lengüistik yapı, sonraki yaşamı için büyük önem taşır. Çocuğun düşünce limitleri ve hayal gücü, o çağa kadar öğrenebildiği anadil düzeyinin ve deneyimlerinin sınırları ile be­lirlenir. Bir başka ifade ile çocuk, sadece anadili vasıta­sıyla bilincine yerleşen kavramların şekillendirdiği bir dünyanın sahibi ve esiri olur. Yani çocuğun iç ve dış dünyasının parametreleri ve koordinatları ancak anadilinin tasvir gücü oranında bir kapasiteye sahiptir.

O hâlde “kişinin dil eğitimi, onun zihinsel kapa­sitesini daraltacak veya genişletecek bir etki taşır.” Buradan çıkan sonuçları sadece bilmek yetmez. Bu konuda bilinçlenilmesi de gerekir. Çünkü bilmek ve bilinçlenmek ayrı şeylerdir. Son derece zengin kavramlar, yüklü anlamlar ve eşsiz bir kelime hazinesi ile donanmış; işlek, aktif, canlı ve yaygın bir lisan, onu iyi kullananların geniş ufuklara, büyük düşüncelere, sınırsız hayal gücüne ve üstün bir bilince sahip olmalarını sağlar. Kişinin potansiyeli, dilinin potansiyeli ile doğru oran­tılıdır. Dil zenginliğinin düşünce zenginliği üzerindeki etkisi, bir insanın konuşmasında veya bir ulusun kül­tür ve uygarlığının eriştiği düzeyde kolayca görülür.

Anadilin kelime zenginliği, devasa düşünce ufuk­larının salt etkeni değildir. Zira kelimeler yalın hâl­leri ile cansızdırlar; kavramların üzerine yapıştırıl­mış etiketler gibidirler. Onlardan oluşan cümlelere ruh üflemek ve hükümler oluşturup, düşünceler üret­mek, insanın engin hayal gücünü tasvir etmeye olanak veren ve zengin nüansları betimleyebilmiş bir dil ve kültür yapısı ile mümkündür. Çağın repertuarındaki kavramları kendi fikir dünyamıza katabilmek, elbette ki günlük yaşamda kul­landığımız 300–400 sözcük ile başarılabilecek bir ol­gu değildir. Kavram ve fikir fukarası bir dil ve kültür tarafın­dan “programlanmış” bir beyindeki üstün yetenekler, ne yazık ki dil yetersizliği yüzünden boş yere harca­nırlar.

Anadilimizi çok iyi öğrenmeli, öğretmeli, sürekli geliştirmeli ve kökeni ne olursa olsun kültür hayatımıza ve günlük konuşma dilimize yerleşmiş kelimeler üzerine ırkçılık yapmamalıyız ki; okuyan, okumaktan zevk alan, öğrenen, düşünen ve yaratıcılığını kullanabilen bireyler olabilelim.

Bütün bunlara rağmen, sağlığını koruyabilmiş ve dil yetersizliğini de gidermiş bir beyne sahip kişi­nin; akıllı, mantıklı, rasyonel, tutarlı düşünce ve davranışlar göstermesi, öğrenen ve sorgulayan bir ya­pıya kavuşması daha başka etkenlere de bağlıdır. Bu etkenlerden bazıları doğuştan gelir (kalıtımsal) ve za­manında keşfedilip ortaya çıkarılmaları gerekir ki geliştirilmeleri mümkün olsun. Bu da verilen eğitimin kalitesi ile doğru orantılıdır.

Anadilimiz bizi besleyip büyüten anasütümüzdür.

Uçuş planı- ÖZLEM AKAYDIN

Kyle, eşini zamansız ve nedensiz bir şekilde kaybetmiştir.

Genç adam kendini çatıdan aşağı atarak intihar etmiştir.

Bu ani ölümle sarsılan Kyle, eşinin cenazesini ve küçük kızını yanına alarak Berlin’den Newyork’da yaşayan ailesinin yanına gitmeye karar verir.

Yolculuk için Aalto Air’in Berlin – Newyork seferini yapmakta olan mükemmel donanımlı uçağı jumbo jet E 374’e Kyle ve küçük kızı birlikte binerler.

Uçağın kargo bölümünde ise bir yolcu daha vardır. Bu yolcu, Kyle’nin intihar eden eşinden başkası değildir ve bir tabutun içindedir.

Kyle ile küçük kızı, uzun süren yolculuk sırasında bir ara uyumaya karar verirler.
Buraya kadar her şey yolundadır ancak bir süre sonra, Kyle uyandığında kızını yanında göremez.

Küçük kız ardında hiçbir iz bırakmadan annesinin yanından kaybolmuştur.

Kyle çaresizlik içinde kızını aramaya başlar.

İlk olarak uçaktaki diğer yolculara ve mürettebata kızını görüp görmediklerini sorar, tam da bu sırada Kyle için beklenmedik bir şey olur.

Uçaktaki hiçbir yolcu ve hatta mürettebat Kyle uçağa binerken, yanında kızı olduğunu görmediklerini söylerler. Üstelik küçük kızın yolcu listesinde adı bile yoktur.

Kyle olanlara inanamamaktadır, çünkü kızı ile birlikte uçağa bindiğinden fazlasıyla emindir. Bu nedenle kızını aramaktan asla vazgeçmez.

Bu arada daha da beklenmedik bir şey olur; uçaktaki görevliler Kyle’nin eşini kaybettiği için ruh sağlığının bozuk olduğu düşüncesiyle, eşinin cenazesinin kaldırıldığı hastane ile ve hastanenin morg müdürü ile bağlantı kurarlar.

Oradan gelen ölüm raporu ise akılları daha da karıştırır.

Kyle, artık uçaktaki yolcular ve mürettebatın gözünde ciddi anlamda travma yaşayan bir kadındır. Kızını aramaktan vazgeçmediği için de uçak için ayrıca bir tehdittir.

Kyle olup bitenin ve söylenenlerin hiç birine aldırmadan ve inanmadan, kararlılıkla kızını uçakta aramaya devam eder. Çünkü o, kızı ile birlikte uçağa bindiğinden adı gibi emindir.

Acaba kim haklıdır?

Küçük kız uçakta mıdır?

Birileri tarafından kaçırılmış mıdır?

Annesi ile birlikte gerçekten de uçağa binmemiş midir?

Yoksa Kyle’nin belleği eşinin beklenmedik ölümünü reddettiği için kendine oyun mu oynamaktadır?

Filmin asıl konusu bu soruların yanıtını ararken başlar.


* * * * * *

Uçuş Planı 2005 yılında gösterime girmiş ve gösterime girdiği yıllarda ilginç
senaryosu ile adından çok söz ettirmiş bir film.
Jodie Foster’ın başarılı filmlerinden biri.

Filmi izlerken inanılmaz, akıllara durgunluk veren bir “ Uçuş Planı” na tanıklık etmek mümkün.

İzlemeyenlere tavsiye ederim.




* * * * * * *

Orjinal Adı : Flightplan

Yönetmen : Robert Schwentke
Oyuncular : Jodie Foster, Peter Sarsgaard, Sean Bean, Erika Christensen

Senaryo : Peter A. Dowling, Billy Ray
Görüntü Yönetmeni : Florian Ballhaus
Müzik : James Horner
Süre : 98 Dk.
Yapım : 2005 - ABD

Keşif- HOŞSADA

Ellerim usulca gezinsin saçlarında…

Sen türküler söyle, ben şiirler okuyayım…

Sardunyalarla bezenmiş; küçük balkonumuzda…

Ne bahar ne de yazı yaşayalım…

Senin ruhunun güzelliğiyle oluşmuş,

Beşinci mevsimi hissedelim içimizde…

O güzel türkünün ezgileri dökülüp, karışırken rüzgâra,

Ben senin ellerinden tutayım…

Sonra yüzünün çizgilerine dalsın ellerim…

Burnuna, dudaklarına, göz kapaklarında dolansın ve yüzünün kayganlığında aksın ellerim…

Sen türküler söylerken, yüzünde küçücük bir keşfi yaşasın yüreğim…

Gülten ile Cezmi: Kafası kırık bir aşk hikayesi- SERDAR ÖZDEMİR

- Gülten, sen bana baksana bi!!

- Bakıyorum ya zaten hayatım… Beğenmedin mi yoksa bakışı mı? Başka bir bakış mı istiyorsun... Hülyalı? Şehvetli? Bak bu nasıl? Ya bu?? Gözlerimi şaşı da yapıp bakabilirim… Gerçi şu andaki gerginliğine aykırı bir durum oluşturur… Ama şaşı bakarken ne kadar sevimli olduğumu bilirsin… Bana bu şekilde tehtid dolu çemkirmekten vazgeçersin belki…

- Dalga geçip sinirimi tepeme çıkarma iyice, alırım ayağımın altına…

- Biliyorum, alırsın… Buna rağmen geçiyorum… Bazen engel olamazsın ya kendine, öyle bir şey benimkisi… Örneğin kaza yapma ihtimalinin farkındasındır ama yine de hız yaparsın arabayla ya da daha bizden bir örnek vereyim; B.ktan bir ilişkidir sürdürdüğün, süründürür seni, daha da kötüye gideceğini bilirsin, yine de devam edersin… Belki de ayağının altında olmayı seviyorum ben… Ayağının turabı konumundayım yani, fena mı?

- Bak hala… Yiyeceksin şimdi sümsüğü kafana…

- Evet, en kötüsü bu olurdu herhalde… Ne olduğunu bilmediğim bir şeyi kafama yemek… Senle evlenmeden önce Tarık diye biri vardı mahallede… Kendi halinde, sessiz, insan içine çıkmayan bir çocuk… Meğer uzaktan uzağa severmiş beni… İstetti durduk yerde babamdan bir gün… ‘Amaann o sümsüğe mi varacağım, beni alacak adam şöyle taşı sıktımı suyunu çıkartmalı’ demiştim… Sonra sen aldın işte…

- Bi de Tarık mı çıkardın şimdi başıma yahu… Onu da, seni de yakarım bak… Çıldırtma beni…

- Bak olmuyor ama Cezmi… Arada büyük bir boşluk oluyor… Ben bin tane laf ediyorum, sen beş altı kelimelik taarruz cümleleri kuruyorsun… Okuyan senin bu şiddet eğilimini anlayamıyo olabilir… Aradaki boşluğu akılcı cümlelerle doldur, insanları ikna et… Niye şiddet dolu olduğunu açıkla biraz… Bu kadar sinirlenmenin altında elle tutulur, bana ilişkin bir sebep vardır belki… Sonra senin için ‘manyak’ derler haberin olsun… Gerçi ben bu kadar yıldır anlayamadığımdan direkt öyle diyorum ama ele güne rezil olmanı istemem yine de…

- Manyak ha, manyak haa… Şimdi kırdım kafanı işte…

- Ooff… Şimdi ben, “sen evlendiğimizde hiç de böyle biri değildin” diyeceğim, bu kez de okuyan için hikâyede başka bir boşluk olacak… En iyisi mi hiç demiyim… Hatta en iyisi ben de senin gibi kısa cümleler kurup aramızdaki şiddetin anlamsızlığına katkıda bulunayım… Bak mesela; ‘Ömrümü yedin Cezmiii…’ Sen bu arada ne olduğunu bilemediğim sümsüğünü esirgemeyebilirsin kafamdan… Yumruk der geçerim… Başıma gelenleri anlamaya çalışmamak en iyisi çünkü…

***

- Gülten’cim bak, olur böyle şeyler karı koca arasında… Sen de çok üzerime geliyorsun benim… Bin tane sorun var benim kafamda bir de sen öyle yapınca kendimi kaybediyorum… Hadi gel vazgeç bu inadından... Evine, çocuklarının yanına dön…

- Vaaayy Cezmi Bey, okuyucuyu tamamen şaşırttın… Hem bu kadar uzun hem böyle alttan alan cümleler!! Karı koca arasında olası bulduğun şeyler benim için iki ezik kaburgaya ve morarmış bir göze mal oldu gerçi ama sendeki bu değişikliği görmeye değermiş doğrusu…

- Değiştim ben Gülten… Bak herkes görecek seni el üstünde tutacağım… Elini sıcak sudan soğuk suya sokmayacağım… Bir daha en ufak fiske atarsam elim kırılsın, nah bak yazıyorum buraya...

- ‘Nah’ diye, yazdığın yere mi, bana mı diyorsun... Nereye yazarsan yaz da niye böyle argo başlıyosun cümleye... Sen iflah olmazsın Cezmi... Artık herkes anladı evlendiğim erkek olmadığını... Ya da şöyle diyorlardır; ‘Saf Gülten, bu evlendiğinde de böyleymiştir. Tek kriterin taşın suyu olunca bula bula bu öküzü bulmuşsun...’ Oldu, durduk yerde kum torbası muamelesi yapıcan bana, sonra bu klişe cümlelerinle okuyucu da ben de hemen ikna olucaz... Sus Cezmi, sus en iyisi sen... Vazgeçtim, oldukça kısa olanlardan seç yine cümlelerini... Hatta hiç konuşma... Ya da istediğin kadar konuş ama ben duymayım... Ivır zıvır cümlelerini de al ve bu yazının okunabilirlik alanından çık lütfen...

Rıfat Ilgaz, Sarı Yazma, Gideros Koyu ve...CİDE- TUĞBA

2003 yılının en sıcak günleri. Aylardan Agustos. Bir haftalık tatilimizi ailece, Karadeniz Bölgesi'nin batı bölümünde değerlendirmek amacıyla iki araba ile yola çıktığımız günü tam olarak hatırlayamasam da heyecanlı ve keyifli saatler olduğunu bugün bile unutmuyorum.

Samsun, Sinop ve dağ yolunu kullandığımız uzun bir yolculuğun ardından akşam saatlerinde Kastamonu'nun güzel ilçesi, Rıfat Ilgaz'ın memleketi, ''sarı yazma'' diyarı Cide’deyiz. Cide deyince dillere destan koyları da unutmamak gerek..

Sinop’tan yola çıkışımızdan itibaren Cide’de balık yeme isteğinde ısrarcı olmamız nedeniyle yorgunluk ve açlığın had safhada olduğunu midelerimizden gelen seslerden anlıyoruz. Önceden yapılmış bir plan veya rezervasyon olmadığından önceliğimiz kalacak yer sorunun çözülmesi oluyor. Yarım saatlik arayış ve konuştuğumuz insanların tavsiyeleri ile süre kaybetmeden, dört kişilk bir ailenin işlettiği, ''Yalı Otel''de konaklamaya karar veriyoruz.

Kısa sürede yerleşme sonrası aşağıya, dalgaların,ağustos böcekleri vokali eşliğinde gece konseri verdiği sahile iniyoruz. Birkaç tane balıkçı kayığı var etrafımızda sabah erkenden denize açılacağını tahmin ettiğimiz.

İştahla yemek siparişlerini beklerken, göze hitap eden göbek marul, rokalı,nar ekşili, yeşil salatanın bir tanesi tükeniyor ve ikinci salata siparişi veriliyor, balıklar gelinceye kadar. Nar ekşili yeşil salata. En fazla yedi yıl öncesine kadar sadece Çukurova'da bilinen ya da yaygın olarak kullanılan nar ekşisinin salataların vazgeçilmez unsuru olmasının keyfini Cide'de yaşamak, midelerimize bayram ettirirken, nar ekşisini sahiplenmek te kaçınılmaz hoşluk oluyor o an.

Sıcak ve çıtır çıtır taze balıkların gelişiyle mükemmel bir akşam yemeğinin, sanat, edebiyat, tarih sohbetine dönüşmesi geç saatlere kadar devam ederken, zamanın nasıl ilerlediğinin farkına varmadığımız anlaşılıyor. ''Orta halli, yıldızı çok olmasa da temiz bir otel'' yorumunun ardından gelen dinlenme saatleri ertesi gün ki Amasra yolculuğuna zinde olarak başlamamızda büyük rol oynuyor. Sabah olduğunu, horoz sesinden anlıyoruz. Evet, Denizli'nin meşhur horozu Cide'ye kadar gelmiş. Araba, kamyon, yüksek sesle konuşan insanlarla , klakson, seslerini duymaya alışık kulaklarıma değişik geliyor horoz ötüşü. İlk kez duyuyor olmasam da farklılık hissediyorum.

Yine deniz kenarında, ayaklarımızı uzattığımızda dalgaların ıslatacağı kadar yakın, uçsuz bucaksız mavilikler ve karşı tepeye sıralanmış evlerin, ağaçların görüntüsünde kahvaltı yapmak, balıktan dönen tekne ve insanları gezdiren kayıkları izlemek, ancak yaşandığında anlatılabilecek güzellikler hissettiriyor. Kokuları ve tazeliklerinden doğal ortamda yetiştirildikleri anlaşılan, domates,salatalık, mis kokulu naneler, kahvaltı saatlerini uzatsa da yola çıkma zamanının geldiğini hatta geçtiğini fark ederek hızlanıyoruz.

Amasra'ya doğru yoldayız artık. Bir..iki..üç…o da güzel, bunu da çekeyim darken denize girme keyfine varamıyorum.Dağlara yaklaştıkça, manzaranın muhteşemliği, mavi ile yeşilin tarifsiz güzelliği, açıklarda süzülen gemilerin seyrini doyumsuz hale getiriyor.. Her denizcinin hiç olmazsa bir kere mutlaka görmek istediği koylardan olan '' Gideros koyu''nu tepeden izlerken, koyda kulaç atanlara kıskançlık ve gıpta ile bakıyoruz. Bakarken de dalından kopararak böğürtlen yemeyi ihmal etmiyoruz.

Cide'nin sembolü, ''sarı yazma''lı nineler, teyzelerin, deniz gözlü çocukların el salladıkları,köylerden geçerken, doğanın güzelliğini, baltanın az girdiği ormanlık alanları ve yeşilin tonlarını görmek mutlu ediyor, Amasra'ya doğru yol alırken..

Fırsatım olursa daha uzun süreli gelme sözü veriyorum kendime, Rıfat Ilgaz'ın memleketi, ''sarı yazma'', ''Gideros koyu'' simgeli, güzel Cide'ye. Gelecek yıllar için sağlık diliyorum hep birlikte keyifle gelmek için Cide'ye. Ve, hala gitmemiş, görmemiş olanlar varsa, daha fazla zaman kaybetmeden mutlaka gidin, görün diyorum Cide'yi. Hiç olmazsa bir kere görün, eşsiz güzellikteki koyları, ince kumlu denizi, mavi ile yeşilin tonlarını. Ve görmeden gelmeyin Gideros Koyu'nu.

Mutlaka gidin…Rıfat Ilgaz'ın memleketine, ''sarı yazma'' diyarı, ''gideros koyu'' simgeli CİDE'ye.

resim kaynağı: cide.gov.tr sitesidir.

Kırlangıç Rüyası- ÜÇ NOKTA

Yıllar öncesi... Taş evin geniş avlusunda küçümen bir havuz, havuzun üstüne eğilmiş körpe söğüt dalları, gerisinde üç beş kavak ağacı; sallanıyor sarhoş. Yaklaşıp gövdelerine dayıyorum kulağımı, rüzgarın şarkısını söylüyorlar.
Tutuyor güzelim nisan yağmuru, bir sevinç dalgasıyla yüzümü yıkayıp geçiyor.
Rüzgar, gelinciğe kesmiş tepeleri aşarak ovalardan yüklendiği, iğde, kekik kokularını doldurmuş koynuna, getirip bırakıyor kucağıma. O da tatlı bir yorgunluk halinde.
"Dur hele, biraz soluklan" diyorum.
"Olmaz, bulutları kovalamam lazım, gökkuşağına söz verdim güneşi bekliyor çıkmak için" demeye varmıyor katmer katmer bulutlar dağlara çekiliyor.
Bir güneş açıyor yağmur sonrası, iri damlacıklar düşüyor toprağa, içi rengarenk. Düştüğü yerde çiçekten hayatlar bitiyor.
Suya doyan toprak katıla katıla gülüyor,bire bin verecek bu bahar.
Deniz misali dalga dalga buğday tarlalarının üstünden geçiyorum okşayarak.
Şaşmaz pusulalarıyla geçen mevsimden yaptığı yuvasını bulan kuşlara hayret eden bir çocuğum. Uçuyorum. Hepi topu on beş yirmi yıl yaşayan serçe, ömürlük bir karga, maviliği üstünde hayta bir martı, öğlen sıcağında çardakta sesini dinlemekten garip bir mutluluk duyduğum- hala öyle-güvercin oluyorum.
Ama ille de kırlangıç…
Kırlangıçlar…Çocukluğumun telaşlı kahramanları...Bahar hükmünü dağa taşa vurdu mu, kar altında kalan toprak çıldırmışçasına rengarenk çiçeğe, yeşilin binbir tonuna kesti mi, bir bakardım göğe, yükseklerde çok yükseklerde dönüp durmaya başlamışlar.
Düş bu ya yine o zamanlardayım işte. Almış beni bir neşe … İçlerine yerleşmiş bir tekrardan ibaret içgüdüleriyle zorlu göç yollarından eksile eksile geldiler yine.Ve başladı oyunum.Sürüyle uçuşan kara kara kırlangıçların birini seçip onu takip etme oyunu.
İzlerken sorular da sökün etti peşinden. Hiç bir yere konmaz mı bunlar, bir ağaca mesela. Nasıl bu kadar hızlı ve birbirlerine çarpmadan dolaşıyorlar?
Ele avuca sığmaz, kırlangıçlar yüksekten avare dolaşmaları bırakıp neredeyse başımın üstünden uçmaya başladı. Geldi yine yuvalama zamanı.
Çiftler halinde , hızla süzülerek oyuklara, saçak altlarına keşif uçuşları yaparlar önce, sonra da hemencecik çamurdan saray yavrusu evlerini...
Birlikte gönenecek hayat için tam bir işbirliği hali... Ağzı açık doymaz bir iştahla hep beslenmek isteyen yavrular çarçabuk büyüyüp, kanat alıştırmalarıyla uçuverdiler.
Kaza da eksik olmaz , yine düştü biri yuvadan. Yerlerde kırlangıç ölüleri ...
Rüya bitti.
Sadece ölü bir kırlangıca dokundu çocuk.Onu eline alabildi ancak.
Ama o kadar çoklar ki...Birinin hüznünü silip süpürdü hepsi.
Sonbahar olunca gökyüzünde bulut bulut toplanıp, baharla geldikleri coşkuyu alıp götüren kırlangıçlar.

Onlar gökyüzünün hayta çocukları.Geliyor sesleri, duyuyor musunuz?
Baharı muştuluyorlar.

Bulunduğumuz Yol- YEŞİM ÖZDEMİR

O sabah aslında uyanmam hiç de kolay olmamıştı.. Uykusuz ve terden yapış yapış bir halde güne başlamanın keyif verecek nesi olabilirdi ki? Söylene söylene bindiğim arabamın radyosunu açtığımda Barbara Streisand’ın en sevdiğim şarkılarından birisi olan “The Way We Were” çalıyordu. Onun o yumuşacık ve insanın yüreğindeki en gizli noktalara dokunan sesi, aralık pencerelerden sokağa yayılıyordu. Bu naif melodinin hücrelerimden içeri sızmaya başladığını ve yavaş yavaş keyfimin yerine geldiğini şaşırarak fark ettim. İşlerine yetişmek için koşuşturan insanların asık suratları ve yolun açılmasını bekleyen araçların korna sesleri yavaş yavaş silinmeye başladı. Yoğun gri sisten duvarları olan bir tünele girdim.

Tünelin sonunda pırıl pırıl bir gökyüzü beni bekliyordu. Pencereden usulca içeri süzülen güneş, tenimi acıtmadan ısıtıyordu. İşe geç kalmaktan dolayı duyduğum endişeden de, sırtımdan süzülen terin yakıcı neminden de eser kalmamıştı artık. Arabamla yemyeşil bir ovanın içinde ilerliyordum şimdi. “The Way We Were” ün notaları, bulutlarda yankılanıp yağmur olup üzerime dökülüyor, rüzgarla oradan oraya savruluyordu adeta… Gökkuşağından oluşan bir köprünün altından geçerken, yanımda bana eşlik eden kuşlarla selamlaşıyorduk.

Evet! Her birimiz için , bulunduğumuz bir yol vardı. Bu yolculuk sırasında şaşkın, hayran ya da umarsızca ilerlerken bir kısmını kendi isteklerimize göre şekillendirebilmekle birlikte, yolun bizler için hazırladığı iyi ya da kötü sürprizlerle karşılaşıyorduk zaman zaman… Yıllar öncesinden yaşamla ilgili bir benzetme anımsıyorum ama kaynağı aklımda değil: ”Yaşamda bir otobüs (belki de tren) kullanır gibisindir. Bu yolda ilerlerken zaten kendi varlığından haberdar olmaya başladığın anda, yanında birileri vardır. Zaman ilerledikçe yol kenarında yeni yolcular el sallayarak durmanı ve onları da yanına almanı isterler. Onları da seve seve yol arkadaşı edersin kendine. Varlıklarıyla ve sevgileriyle güç verirler sana. Sonra… Sonra bir gün gelir birileri o otobüsten inmek zorunda kalır ya da sen bile isteye onları indirirsin ve yoluna devam edersin; bazen de devam etmek zorunda kalırsın”

Aslında düşünüldüğünde ne kadar da doğru; değil mi? İnenlerle, binenlerle, yolda patlayan lastiklerle, bir nefeslik molalarla, sarp rampalarla, sahil kenarını izleyen rotalarla ve tutmayan frenlerle; yaşam aslına bakarsanız tam da anlatılan gibi değil mi basite indirgediğinizde? İçin sızlayarak inenlere veda edersin. Bir daha asla senin yanında olamayacaklarını bile bile, onlardan sonra yolculuğun boyunca artık hep boş kalacak olan o koltuklara bakarsın; gözlerin dolar. Yeni koltuklar eklersin; ama boşalanları bir türlü söküp atamazsın bir yol kenarı ıssızına… Dingin kumsalları ya da serin ağaç gölgelerini özlersin; anarsın sık sık… “Yol” dur bu ne de olsa; sağı solu hiç belli olmaz…

Bilinmeyenin yarattığı merak ve belki biraz da hayal gücüyle, kafamda bundan sonrası için çok daha güzel bir rota çizdim kendime. Daha mavi, daha yeşil, daha beyaz… Biliyorum… Gene düşündüğüm gibi gitmeyecek bir çok olay. Hiç de beklemediğim aksiliklerle karşılaşacağım. Durup dinlenmem ya da alternatif yolları denemem gerekecek. Hatta belki de yolumu kaybedeceğim. Tam “Kayboldum!” dediğim sırada beklemediğim keşiflerde bulunacağım. Bir bebeğin gülümsemesinden, mum ışığının şarabın kızılındaki aksini izlemekten ve yosun kokusundan keyif almaktan vazgeçmeyeceğim son nefesime kadar…


Müziğin son notaları teker teker dökülürken, arkamdan çalan bir korna sesiyle irkildim. Gökkuşağı köprü ve nota yağan bulutlarla vedalaşma zamanı gelmişti. Gerçek hayatta “yeşil ışık”, geçmemizin zamanı geldiğini anlatıyordu ne de olsa…Arada sadece tek bir fark vardı; bu sefer hareket etmekte hiç acele etmedim. Gülümseyerek direksiyonu kavradım.Yola çıkma zamanı gelmişti. Yeniden…Kendi yoluma…

19 Temmuz 2008 Cumartesi

Haybey'e mektuplar- AHMED CEMİL

muhterem hay bey,

uzun zaman oldu sana yazmayalı farkındayım. iş-güç-çoluk-çocuk-falan feşmekan derken günler su gibi akıyor. dünya, kendi etrafında dönüyor gündüzler-geceler birbirini kovalıyor. hatta küresel ısınıyor. nihayetinde mektuplar birikiyor farkındayım. mazeret olur mu bilmem ama sana yaz(a)mama sebebim salt tembelliğim değil, bilakis güzel şeyler yazayım istiyorum lakin bendeki çekicilikten mi yoksa dünya ahval ve şeraitinin ya da kaderin bana bir oyunu mu bilemiyorum ama şu aralar güzel şeylerle müşerref olamıyorum bir türlü. dolayısı ile sana yazamama mazeretim peydahlanıyor. DEVAMI

Kırmadan terketmenin yolları- FARUK SÜRENER

Deyerli arkadaşlarum. Dün akşam eve döniyordum. Yolun kenarundan bi bayanun ağlama seslerinu duydum. Yaklaştim bayana. Genç bi kizdu, yaşi da ben diyim 18, siz deyun 37 idu.
Ağlamakta olan kiza iyice yaklaştum (bu arada yaklaşinca, sizun yaş tahminu konusinda iyi olmadiğinizu da farkettum). Kiz beni görür görmez, “TARIK ABİİ!” diyerek sarildu boynuma. Sonra devam ettu, “Tarik abi, yardım et bana, karanlıklar içindeyim, lütfen aydınlat beni”. Dedum “De bakayum, neyin var?” DEVAMI

Tuz- FULYA

Ben her sabah kirpik diplerime çekiyorum seni. Gözümün kavisinde uyuyor oluyorsun daha. Kırpmıyorum gözlerimi uyanırsın diye. Sabah mahmurluğuyla gözümün bebeğine sarılıyorsun. Ben her sabah saçlarıma sürüyorum seni. Biraz yosun, biraz limon ve biraz da deniz kokuyorsun. Ve savuruyorum yürürken saçlarımı. Her adımda içime doluyorsun. DEVAMI

Dünyaya gelmek hüner değil ki- MEHMET SAĞLAM

Dünyaya gelmek hüner değildir,
Yüksel ki yerin bu yer değildir, demiş Namık Kemal.

Ne de güzel demiş... Sadece anababası çocuk istediği için dünyaya gelen bir bebeğin ne denli hünersiz, ne denli anneye muhtaç olduğu daha ilk dakikadaki çaresizliği ile kendini göstermiyor mu zaten. DEVAMI

Profesyonel- NİHAL YETKİN

Mesai saatine beş dakika kala şirket kapısından hızlı adımlarla girer. Ne de olsa hızlı adım işe istekli ve hazır olmanın simgesidir ona göre. Orta yaşı geçkin. Hafızası sapasağlam. Ama ya ruhu? Tanıdıkça, adeta boynunu eğmiş, buruşmuş bir gelincik gibi. İçindeki kırılganlığın tersine, dış görünüş son derece köşeli, kaskatı. İşte yine saçlar aynı şekilde sımsıkı bağlanmış, yüzünde göze batmayan bir makyaj, üzerinde bir zamanlardan kalma ciddi ama temiz, ütülü tayyör... Hep dimdik yürür, belli birine bakmadan. Sanki başının üstünde bir kitap taşıyordur. DEVAMI

Kefaret- ÖZLEM AKAYDIN

1935 yılında İngiltere’de hayat olağan bir şekilde devam etmektedir. Yaz tüm sıcaklığı ile kendini hissettirmektedir.Henüz kimse derinlemesine farkında değildir ancak dünya yeni bir savaşa doğru adım adım sürüklenmektedir.Bu sıcak yaz günlerinin birinde, edebiyata meraklı, hayal gücü yaşına göre fazlaca gelişmiş, yazma eğilimi içinde olan ve kendince küçük öyküler de yazan on üç yaşındaki Briony Tallis, ablası Cecillia’nın, çocukluk arkadaşı Robbie Turner’ın yanında üstelik çırılçıplak, bahçedeki havuza girdiğini görür. DEVAMI


Ender- SERDAR ÖZDEMİR

Bedia teyzenin, “konak orası, konak” diye yücelttiği, koyu kahverengi ahşap sundurmalı, balkonundan altı basamakla erguvan çiçekli bahçesine inilen, kiremit rengi evine taşınmışlardı. Bedia Teyze, daha ilk günden, Ender’i şöyle bir süzdükten sonra, annesine; “Semahat Hanım, oğlana söyle bahçedeki asmacıkları ziyan etmesin.” diye, endişesini dile getirmişti. Hatta bununla da yetinmeyip, Ender’e dönerek; “Yavrucuk, bak bunlar üzüm verecek, şıra yapıp içiricem sana; yüzüne kan gelir. Sakın kırma dallarını emi...” diye, iyice bir tembihlemiş, yine de, anahtarı yeni kiracısına teslim edip, ‘konağın’ merdiveninden, bastonu yardımıyla, oflaya puflaya inerken; “fel fecir okuyor bu çocuğun gözleri, kırmasa bari asmacıkları” diye söylenmekten kendini alamamıştı.DEVAMI

Bulutların gökyüzüyle dansı- TUĞBA

Güneş, bulutların ardından göz kırparcasına gidip gelirken, maviliğin griye dönüşmesini izliyorum, bulutların gökyüzüyle dansında. Öyle bir dans ki bazen tango oluyor bazen çaça. Öbek Öbek toplanıyorlar uçsuz bucaksız gökyüzündeki dans pistinde. Neyin kutlaması acaba bu? Yoksa dün gece ki kısa süreli gök gürültüsü, uzaklardan gelen toprak kokusu yağmurun müjdesini mi veriyor? DEVAMI

Adsız şan(s)sız sevda- ÜÇ NOKTA

Adı dua olan sevdiğim, sabahlarımı seninle açarım. Senin yüzü suyu hürmetine dağları devirecek iyimserliğim. Ondan yakarırcasına sevmem seni, durduk yere gülümsemem ondan.

Adı vuslat olan sevdiğim, seni bana getiren yollara sarılmışım, aynı yollar sebebi olmuş ayrılığın usanmışım.Bu üşümeler ondan mı dinmez , bu yollar neden bitmez?
DEVAMI

Akdeniz dingin ben dingin- YEŞİM ÖZDEMİR

Şimdi bir “an” hayal edeceğiz birlikte. Gözlerinizi kapatın ve düşünün… Aylardan Temmuz… Akdeniz’desiniz; tam da içinde. Siz Akdeniz’de, Akdeniz sizde… Sabahın erken vakitleri. Sakin ve dingin... Denizin üzerinde sırtüstü uzanmışsınız. Henüz kavurucu olmayan güneş yüzünüzü ısıtıyor. Yüzünüzdeki minik tuz zerreciklerinin kuruyarak gerginleştiğini duyumsuyorsunuz. Göz kapaklarınızın içinde bile gözleriniz, güneşin parlaklığını hissediyor. DEVAMI

Haybey'e mektuplar - Necdet REHAVET

muhterem hay bey,

uzun zaman oldu sana yazmayalı farkındayım. iş-güç-çoluk-çocuk-falan feşmekan derken günler su gibi akıyor. dünya, kendi etrafında dönüyor gündüzler-geceler birbirini kovalıyor. hatta küresel ısınıyor. nihayetinde mektuplar birikiyor farkındayım. mazeret olur mu bilmem ama sana yaz(a)mama sebebim salt tembelliğim değil, bilakis güzel şeyler yazayım istiyorum lakin bendeki çekicilikten mi yoksa dünya ahval ve şeraitinin ya da kaderin bana bir oyunu mu bilemiyorum ama şu aralar güzel şeylerle müşerref olamıyorum bir türlü. dolayısı ile sana yazamama mazeretim peydahlanıyor.

sanma ki güzel, olumlu şeyler yaşıyorum da her gün, tembellik edip yazmıyorum sana. yok öyle bir şey. seni temin ederim. hatta valla billa bak.
hepsini yazmaya kalksam burdan köye yol hatta hatta karadeniz sahil şeridi olur.
ama bağrıma taş basıp bazılarını paylaşayım senle. hem ne demiş asaf üstad. acılar , sıkıntılar paylaşıldıkça azalır.

misal;

kartal-kadıköy arasında alternatifli dört yolun hepsi de sıkışık olur mu kardeşim.
hadi sıkıştık, oflaya puflaya giderken sağdan soldan kaykılıp araya kaynamaya
çalışan öküzlere (gerçek öküzlerden özür) ne demeli? ya da trafiğin kısmen canlandığı anlarda slalom yapan sığırlara ( gerçek sığırlardan da özür) yahut önünde 10 araçlık boşlukla sol şeritte 60 la giden mandalara (gerçek mandalar anladınız siz) ne demeli? hangi şarkıyı armağan etmeli?

devletin en güzide dairesinde
-nilgün hanım yok mu?
-YOK deyip sadece
tuvalete ya da amirinin yanına gitmiştir sandırıp seni ,
10 dakika bekleten, gelmeyince kimse;
- nilgün hanım bugün hiç gelmedi mi, yoksa gelir mi birazdan?
- bugün yok. feraye hanım yardımcı olsun diyen kamu görevlisi abla da beni bulursa,

durağa iki koşar adım kala seni beklemeyen belediye otobüsü şoforü,
durak olmayan yerde hanımefendilere özel servis yaparsa,

yahut rutubetin istanbul borsası gibi tavan yaptığı bu temmuz sıcağında zatüre olacağını sanıp dolmuşun camlarını sıkı sıkı kapayan ablalar, amcalar, aliler ve ayşeler bizim dolmuşa dolarsa,

her ne kadar en büyük sakarlık ve beceriksizlik bende de olsa yucca çiçeğim bozuluyorsa,

aşkımız, beşiktaşımız kifayetsiz yöneticiler sayesinde dört senedir aynı filmi bize izletiyorsa,

güya istanbul'un en kültürlü ilçesinin tam göbeğinde, "en seçkinlerinin" yaşadığı
semtin bir apartmanında asansör fazla kişi(ayı) binmesi dolayısı ile her bayram en az dört,
ayda bir kez bozulursa,

carrefour'un alışveriş sepetleri için 1 ytl almasına bozulan odunlar migros'un otoparkına
sepetleri gelişigüzel bırakıyorsa,

geceleri sokakta alarm ayinleri, mahallede havai fişek gösterileri yapılırsa,

doktorlar seninle ameliyat, okul ise bağış pazarlığı yaparsa,

söyle sevgili hay bey "hırsızın" hiç mi suçu yok?
ha söyle bi..?

ama ne yapıyoruz biz…
bıçak kemiğe, hararet doksana dayanmadan blog/mektup dışına taşırmıyoruz tepkilerimizi, içimize atıyoruz hep!
yaşıyoruz mutlu mesut.
allah devlete, milete, belediyeye zeval vermesin beterin beteri var diyoruz.
hatta umut veren gelişmeleri görüyor seviniyoruz!
bak ne güzel.. geçen gördüm duygulandım yine.
yaklaşan seçim nedeniyle bizler için güzel kaldırımlar hazırlıyor belediyemiz.
devletimiz yeni vergiler koymayacakmış.
orman katili! keçilerin sayısı azaltılacakmış,
bu sene de şampiyon olamazsa takım, demirören sinan’ı da alıp gidecekmiş.
mış.
miş.
müş.

o bu bu bu bu bu
o bu bu bu bu bu
bu bu bu
bu bu bu

fonda nazan öncel zehirli sarmaşık derken en kısa zamanda tekrar görüşmek, yazışmak ümidiyle esen ve bahtiyar kal sevgili dostum.

muhabbetle.
ahmed.

Kırmadan terketmenin yolları- FARUK SÜRENER

Deyerli arkadaşlarum. Dün akşam eve döniyordum. Yolun kenarundan bi bayanun ağlama seslerinu duydum. Yaklaştim bayana. Genç bi kizdu, yaşi da ben diyim 18, siz deyun 37 idu.
Ağlamakta olan kiza iyice yaklaştum (bu arada yaklaşinca, sizun yaş tahminu konusinda iyi olmadiğinizu da farkettum). Kiz beni görür görmez, “TARIK ABİİ!” diyerek sarildu boynuma. Sonra devam ettu, “Tarik abi, yardım et bana, karanlıklar içindeyim, lütfen aydınlat beni”. Dedum “De bakayum, neyin var?”
Anlattı. Meğer bunun bi erkek arkadaşi varimuş. Birbirlerinu de çok severlermuş. O akşam erkek arkadaşi birdenbire “Ben sıkıldım. Ayrılalım artık” demiş ve terketmiş kizcağizu. Kalbi kirilmuş kizun. Kiz da bana dedu, “Tarık abi, bir insan nasıl böyle birdenbire ayrılmaya karar verebilir, karşısındakinin hislerini hiç düşünmeden nasıl birdenbire terkedebilir? Açıklayın, aydınlatın lütfen beni” Ben de genç kiza, “Bu çocuk içun belki bişey yapamam ama gelecek erkek nesillerun kizlari daha iyi ve kalp kirmadan şutlayabilmeleru için toplumu aydinlatacağum, söz sana.” dedum.
İnanmazsunuz ama mutluluktan şok geçirdu kizcağuz, sevincunden “hoşçakal” demeyi bile unutarak ayrildu yanimdan. Giderken gözlerundeki mutluluk gözyaşlaru, mutluluk hiçkiruklaru halinu almişidu bile.
Evet gençler, bugün sizleri kalp kirmadan terketme yontemleri hakkinda aydinlatacağum. Ama bu yontemi ayrilmak istediğinuz kizlarda kullanin. İçunuzden bazilari, “Yok Tarik abi, ben ayrilmayi düşünmüyorum da meraktan bu yontemleri kullanmak isteyrum” diyebilur. Bak, bak dediğu şeye bak! Beni mi deniyorsun terbiyesuz! O kada yorulma, sevdiğun kizun yanina git, doğridan “Senin ananı avradinu s...” diye bi laf soyle denemek istiyorsan... Töbe töbe, ula sinirlenmeyeceğum diyorum ama olmayi ki! İlla bi cins çikacak yani sinirimi bozan..
Genç arkadaşlar. Kalp kirmadan ayrilmak için en iyi yontemelerden birisi de karşimizdaki kişinun bizden daha iyusune layik olduğuni söyleyup aradan siyrilmaktur. Bunun üstune bir de “Arkadaş kalalım” söyleminu soyleduk mu bu yontemi tam olarak pekiştirmuş oluruz. Nasil mi? İşte bu konuda eskiden başimdan geçen bi olayi anlatarak size ornek misal vermek isteyrum. Tiyalog aşağadadur. Aha da buyrun.
- Ay çok merak ettim Tarık. Telefonda “Sana söyleyeceklerim var” dediğinde kalbim yerinden fırlayacak sandım aşkım.
- Şimdu Betül. Onceliklen sakin ol. Ne içersun bi kapüçüno soyleyum mu?
- Ay kapiçino söylemek için mi çağırdın beni, söylesene ne var?
- Guzelum, sen herşeyun en iyisune layiksun. (Boyle soyleyrum işte, aliştira aliştira)
- Tarık, ben neskafe de içerdim. İlla en iyisi olacak diye kapiçino olmasına gerek yok ki. Ama yine de çok naziksin, bana değer verdiğin için teşekkür ederim.
- Betül sen en naziğine layiksun (Unutmayun, aliştira aliştira)
- Ne söyleyeceksen söyle artık Tarık! Nedir bu esrarengiz havalar!
- Sen var ya sen. Sen en esrarengizune layiksun Betül.
- Tarık ne diyorsun sen, açık konuş. Beni korkutuyorsun.
- Sen en korkuncina layiksun Betül.
- Tarık, söylediklerini anlamadığım gibi sözlerin gittikçe çirkinleşmeye başladı.
- Betülcüğüm, yüzune karşi diye demiyrum ama sen en çirkinune layiksun.
- .......
- Niye ağlaysun ki?
- .......
- Anladin demek oni. Evet Betül, seni naçizane ve en derun hislerumle ve de (unutmayin gençler, terkederken kaba konuşmayin, kibar olun) tum samimiyetumle terkediyrum. Bittu yani. Finuş. The end naçizane.
- .......
- Betül kiz, bundan sonra arkadaşuz senunle. Ne cuzel di mi! Hadi gül biraz.
- ........
- Eeee arkadaş olduğumiza göre ne zamandur kafamda olan bişeyi sorayim sana. Biliysun “Arkadaş arkadaşun p.zevengidur” derler, artik arkadaşim olduğina göre, bana şu arkadaşin Hülya’yu ayarlarsin di mi? İlik gibi kiz valla. Hastasiyum lan Betül.
- ........
- Niye kalktın ki? Lan nereye cidiysun kapiçinonu içmeden!? Yaa Hülya’nin acelesi yok, yarin sabah da ayarlarsun Hülya’yi olum”

Şimdu hep birlukte yukaridaki diyaloğu deyerlendirelum sevgilu arkadaşlar. Boylece daha iyu aydinlaniruz. Ben once aliştira aliştira onin herşeyun daha iyisune layik olduğuni ispatladum. Sonra da arkadaş olduk ve arkadaşliğimizu pekiştirduk. Gerçi Betül, iyi bi arkadaş çikmadi, daha sonra pek arayip sormadi hayirsuz. Ama konumiz arkadaşlik deyul, onemli olan kalp kirmadan ayrilmayu bilmek arkadaşlar. Buna tikkat edelum.
İşte boyle. Bi insanun kalbinu kirmak o kada kötü bişeydur ki! Bunu onlemek içun elinuzden geleni yapin arkadaşlar. Yoksa kalbinu kirip dunyasinu kararttiğinuz birinu yeniden aydinlatmak içun benum anam ağlayi.
Hoşçakalun daa!
Tarik (Toplum Aydinlaticisu)

Tuz- FULYA

Ben her sabah kirpik diplerime çekiyorum seni. Gözümün kavisinde uyuyor oluyorsun daha. Kırpmıyorum gözlerimi uyanırsın diye. Sabah mahmurluğuyla gözümün bebeğine sarılıyorsun.

Ben her sabah saçlarıma sürüyorum seni. Biraz yosun, biraz limon ve biraz da deniz kokuyorsun. Ve savuruyorum yürürken saçlarımı. Her adımda içime doluyorsun.

Ben her sabah avuç içlerime saklıyorum seni. Kader ve hayat çizgilerim arasından bana gülümsüyorsun. Yüzüme yaklaştırıyorum elimin ayasını. Yüzün kadere dönük, hayata hiç bakmıyorsun.

Ben her akşam kareli bir örtü üzerine ekmek ve su koyuyorum senin için. Hep eksik hep eksik kalıyorsun. Baş parmağım ve işaret parmağımın açıverince, soframdaki tuz oluyorsun.

Ben her gece "iyi geceler" diliyorum sana. Sesimi duymuyorsun. Ben gözlerimi kapıyorum, gözkapaklarıma hapsoluyorsun. Ellerimi gözlerime bastırdıkça "gitme" diye, çoğalıyor çoğalıyorsun.

Ben tüm gün içimde taşıyorum seni. Gün sonunda içimden taşıyorsun. Gözümün kavisinde daha fazla tutamıyorum seni, akıyorsun. Akıp saçlarıma bulaşıyorsun. Ellerimi saçlarımda gezdiriyorum avuç içlerimde ıslanıyorsun. Sonra bir güneş yükseliyor ellerimden kurutuyor herşeyi. Sen gün sonunda yaraya basılan tuz oluyorsun...

Dünyaya gelmek hüner değildir- MEHMET SAĞLAM

Dünyaya gelmek hüner değildir,
Yüksel ki yerin bu yer değildir, demiş Namık Kemal.

Ne de güzel demiş... Sadece anababası çocuk istediği için dünyaya gelen bir bebeğin ne denli hünersiz, ne denli anneye muhtaç olduğu daha ilk dakikadaki çaresizliği ile kendini göstermiyor mu zaten.

Bireyin hüner edinmesinde pek çok etken rol oynar: genetik mirası, çevresi, deneyimleri, eğitimi vbg. Kişiye düşen görev iç ve dış koşulların ona sağladığı olanakları maksimize etmek, yani mevcut potansiyelinden limonu sıkarcasına yararlanmaktır.

İdealist bireylere düşen ise, sanatın ve bilimin sağladığı olanaklarla donandıkça yaratıcılığını besleyip büyütmek ve hem milletine, hem insanlığa daha önce yapılmamış şeyler sunarak, insanlığın refahını ve kültürel evrimini daha da ileriye taşımaktır.

Şöyle de diyebiliriz: İnsan hayal gücünü genişlettikçe; özel yeteneklerini ortaya çıkarıp kullandıkça; el ve beden hünerlerine yenilerini kattıkça; sezgilerini geliştirdikçe; ruh ve beden sağlığını korudukça; duygularını yaşatıp denetle¬yebildikçe; kültür, sanat ve bilim ürettikçe; ahlâkî ve etik değerler yüklendikçe ve sınırlarını zorlayıp kapasitesini genişlettikçe yücelir.

İdeal olan bu iken: bütün bu güzelim değerleri elinin tersiyle iten, yan gelip yatan, ne kendine ne de çevresine bir yararı olmayan insanların sayısı hâlâ o kadar yüksek ki... Dünyaya gelmiş olmanın amacını ve hazzını bilmeyenler, kendine hiçbir katma değer yüklemeyenler, bir tek kitap okumamış veya hiçbir müzeye uğramamış olanlar o kadar çok ki...

Onlara, dünyaya gelmiş olmanın bir hüner olmadığını, esas hünerin “bir günün diğerine benzememeli” tavsiyesinde gizli olduğunu nasıl anlatmalıyız, bilemiyorum. Sizin bu konuda bir fikriniz varsa, lütfen yorumlara ekleyin.

Profesyonel- NİHAL YETKİN

Mesai saatine beş dakika kala şirket kapısından hızlı adımlarla girer. Ne de olsa hızlı adım işe istekli ve hazır olmanın simgesidir ona göre. Orta yaşı geçkin. Hafızası sapasağlam. Ama ya ruhu? Tanıdıkça, adeta boynunu eğmiş, buruşmuş bir gelincik gibi. İçindeki kırılganlığın tersine, dış görünüş son derece köşeli, kaskatı. İşte yine saçlar aynı şekilde sımsıkı bağlanmış, yüzünde göze batmayan bir makyaj, üzerinde bir zamanlardan kalma ciddi ama temiz, ütülü tayyör... Hep dimdik yürür, belli birine bakmadan. Sanki başının üstünde bir kitap taşıyordur. Gördüklerine kibar bir"Günaydın" demeyi esirgemez, ama gerisi de gelmez. O selamlaşma bile muhatabına lütuf gibi gelir zaten. Ama bir profesyonellik sayar bunu, ve "profesyoneller" lüzumsuz samimiyet içine girmez öyle her önüne gelenle…

Kapısını açar. Anahtarı kapının dışında bırakır, sırf "içerde çalışan biri olduğu hemen göze çarpabilsin" diye ama tahmin edilebileceği gibi, anahtarının ucundan öyle süslü bir şey sarkmaz. Anahtarın üzerinde oda numarası vardır, hepsi bu.

İlk durağı masasıdır. "Bir profesyonelin masası böyle olmalı" der. Belki ağzından dökülmez bu sözcükler ama öyle hissettirdiği kesin…Masanın sağ köşesinde en son yapılan işin dosyasını tutar. Birbirinden ayrık sayfalar, birbirinin tam üzerine getirilmiş, neredeyse el değmeden hazırlanmış gibi sahibini bekler. Ortada sade bir masa takvimi, elde yapılacak işler için ise hemen sağ elin uzanma mesafesinde silgi ile uçları sipsivri açılmış iki kurşunkalem bulunur. Öyle ya, birinin ucu kütleşirse, diğeri hemen imdada yetişmeli, lüzumsuz vakit kaybı yaşanmamalıdır. Bu ihtimaller hesaba katıldığında, profesyonel dediğinin hep bir yedeği bulunur. Ama üçüncü bir yedek tutulmaz, bu israfa girer olsa olsa. Bu olmazsa olmazların dışında elbetteki iş yerindeki masanın üstünde çiçek, böcek, biblo, miblonun yeri yoktur, masanın gerisindeki panoya dağınıkça serpiştirilmiş kameraya garip garip gülen aile fotoğraflarının, lüzumsuz beylik lafların da. "Profesyoneller" özel hayatlarını ve dünya görüşlerini böyle uluorta sergilemez.

Masaya çok yakın bir yerde ise büyük harflerle dikkat çeken "Gelen Evrak" ve "Giden Evrak" bölümleri bulunur. Buradaki dosyalar müsait bir zamanda itinayla numaralanır, tematik ve kronolojik olarak ayrı ayrı dosyalanır.

Sabah ilk iş olarak masasının üzerini kolonyaladığı selpağıyla güzelce siler. Masa temizliği bittikten sonra, sıra pencereleri pür telaş açmaya gelir. Pencereyi açınca dünyaya açılmaz ama. Kuş cıvıltılarını, meltem sesini duymaz. Varsa yoksa işi için gereken oksijeni alabilmektir gayesi!!!…

İş koltuğuna hep aynı şekilde oturur. Sanki piyano çalar gibi. Tam ucunda. Ama öyle rahat bir görüntü vermez, aksine görünmez bir diken üstünde gibi. Ama ona sorsanız, o önündeki işe böyle daha iyi yoğunlaşabildiğini söyler.

Sıra çalışmaya başlamak üzere bilgisayarı açmakta. Bilgisayarla arası iyi değil. Ona güvenmediği için daha sıkı basar tuşlara. Bilgi işlemcilerin korkulu rüyasıdır ama bilmez! Bir işlem bitmeden diğerine geçmek istediğinde defalarca bastığından hep bir problem çıkar. Bir de psikolojik olarak hep kötü bir şeyler olacağı beklentisi olduğundan bilgisayar da er geç boyun eğer bu beklentilere, ikide bir çöker, virüs girer, programlar kaybolur…

İşini titiz yapar, ertesinde çifter çifter kontrol eder. Yaptığı iş genelde beğenilir, saygı görür. Ama o bir sonraki işine aynı gergin ruh haliyle başlar, "Her şey bir profesyonele yakışır şekilde dört dörtlük olmalı" Eskaza ufacık bir hata yapsa tekrar tekrar özür diler. Kendi dışında aynı kadroda birinin yaptığı işi değerlendirmesi istendiğinde ise olumsuzlukları olumlu yönlerden daha fazla görür. Tirada başlar, bir kasedi yuvasına yerleştirip "çalıştır" düğmesine basmışsınız gibi başlar bir bir yapılacakları saymaya...

Telefonla yaptığı iş konuşmalarına kibarca "Alo, buyrunuz efendim" diye başlar. O an hangi ruh halinde olursa olsun ser verip sır vermez bu ses. Ama konu işle ilgiliyse sesinin serbestçe dalgalanmasına elbette izin verir. Mesela kendini tanıtmadan iş talebinde bulunanlara haddini görüntüde-kibarca- bildirir, "Kiminle görüştüğümü anlayamadım, arzu etsem, isminizi bağışlayabilir misiniz?" Karşı taraf bu fena halde gerilmiş ses karşısında ezik büzük kendini tanıtır ama talebini sözcüklerden maksimum ekonomi ile ve bir an önce bu gerginlikten kurtulmak üzere yapar. O ise iş hayatında telefon konuşmalarının kısa ve özlü olması gerektiğini savunduğundan, konuşmanın ani bitişinden hiç mi hiç rahatsızlık duymaz.

Geçici olarak odasına ikinci bir kişi yerleştirildi mi, onunla iletişimini yine minimumda tutar. O kişi onun için ha başka bir odadadır, ha onun odasında…Bu davetsiz misafir ne kadar ısrar ederse etsin, yaşça ondan ne kadar küçük olursa olsun, ona sadece isimle hitap etmeyi reddeder, sonuna hanım ve bey' i ekleyiverir. Bu sözcükler onun ağzından çıktığında bir saygı ifadesinden olmaktan çıkar, konuştuğu kişiyle arasına aşılmaz bir camdan duvar örer. Öyle ki oda arkadaşı hapşırsa "çok yaşa" demek bile ona laubalice gelir, kazara elinden bir şey düşse, gözlüklerinin üzerinden öyle bir bakar ki düşüren kendini büyük bir suç işlemiş gibi hissedebilir. Artık sinek kanat çırpsa kendinden bilir. Bu istenmeyen ikinci kişinin yanına biri hatır sormaya veya dertleşmeye gelse, rahatsız olduğunu önündeki işi sesli yapmaya başlayarak ifade eder. Misafir bu beklenmedik tepki karşısında binbir özür dileyip süklüm püklüm dışarı çıkmak zorunda kalır. Zaten bu yaptığından sonra ikinci kez aynı büyük hatayı işleyen görülmemiştir…

Bölüm içi sosyal fona katılmaz. Hediye verirse karşı tarafın yükümlülük altına gireceğini, kimseyi zor duruma düşürmek istemediğini düşünür. Kutlama veya taziyesini olabilecek en kısa sürede ve konu kimi ilgilendirirse ilgilendirsin eşit mesafede ve neredeyse aynı yüz ifadesiyle yapar. Fazlası "profesyonellik"e sığmaz!

Gün boyu sessizce ve zamanında önündeki işini yapar bitirir. Mecburen oda dışına çıktığında ayaküstü sohbetlere ve komşu odalardan yükselen kahkahalara şaşıp kalır. Ne vardır bu kadar gülünecek? İşler savsaklanıyor mutlaka bir yerlerde, bu kendini bilmez kişilerin amirleri uyuyor mudur bir yerlerde, anlayamaz bir türlü….

Akşam olur. Mesai biter. Masasını sabah bulmak isteyeceği şekilde, düzgün bırakır. Makyajını tazeler. Çantasının fermuarını gönül rahatlığıyla kapatıp, çantayı yavaşça omzuna atar. Odadan çıkmadan boy aynasına şöyle bir bakar, "her şeyi düzgün duruyor mu?" diye. Yüzüne kondurduğu o tipik kozmetik gülümsemeyle, orta hızda adımlarla servis arabasına biner. Kendini koltuğa bırakır, günü kazasız belasız bitirmiş olmanın verdiği o engin huzurla... Saatine bakar, beş dakika sonra teker dönecek ve araba onu bir sonraki güne daha verimli başlaması için dinleneceği evine bırakacaktır…

Bazılarımız ona baktıkça düşünürüz, "İnsanlar kendinden önce yaratılmış kavramları kendi mizaçlarıyla nasıl tekrar doldurup kendi yaşamlarını ona göre nasıl şekillendiriyor ve etrafına nasıl yansıtabiliyor" diye. Kavramların salt biçimlere indirgenebildiğini veya öyle takdir görebildiğini farketmek veya ciddiyeti profesyonellikle bu denli bağdaştırabilmek tedirgin eder. Bazılarımız ise kişinin düşündürdüğüne değil, kişinin kendisine takılır kalır. Kendini ve işini gücünü bırakır, "O bu kadar işkolikken pardon –dilim sürçtü- profesyonelken- Acaba emekliliği nasıl olur?" diye acımayla karışık bir merak duygusuyla, büyüteç altına alıp "özellikle" izler onun bu günlük hallerini ve sohbet esnasında konuyu ona ve onunla ilgili bize göre "ilginç", ona göre "profesyonel" bir noktaya getirip kazır hafızalara. Görünen o ki kendini ne kadar görünmez kılmaya çalışırsa çalışsın, görünürlük derecesi zannettiğinden çok yüksektir. Üstelik o "profesyonel" halleriyle her gün bir kere daha hepimize ispatlar ki "Bekçi Murtaza" bir tek o düşündürücü kitabın unutulmaz kahramanı değildir…

Kefaret- ÖZLEM AKAYDIN

1935 yılında İngiltere’de hayat olağan bir şekilde devam etmektedir.

Yaz tüm sıcaklığı ile kendini hissettirmektedir.

Henüz kimse derinlemesine farkında değildir ancak dünya yeni bir savaşa doğru adım adım sürüklenmektedir.

Bu sıcak yaz günlerinin birinde, edebiyata meraklı, hayal gücü yaşına göre fazlaca gelişmiş, yazma eğilimi içinde olan ve kendince küçük öyküler de yazan on üç yaşındaki Briony Tallis, ablası Cecillia’nın, çocukluk arkadaşı Robbie Turner’ın yanında üstelik çırılçıplak, bahçedeki havuza girdiğini görür.

Robbie aslında Cecillia’nın çocukluk arkadaşıdır, Briony ise Robie’den kimseye belli etmeden çocuksu duygularla gizliden gizliye hoşlanmaktadır.

Günlerden bir gün, evlerinin kütüphanesinde ablası Cecillia ve Robbie’yi birbirlerine yakınlaşmış bir şekilde görür, çünkü Cecillia ve Robbie arasında yeni bir aşkın tohumları atılmaktadır.

Briony, çocukluk duygularından kurtulamadığı için mi, ablasını Robbie’den içten içe kıskandığı için mi bilinmez, bir süre sonra Robbie’yi inanılmaz ve asla doğruluğu kanıtlanamaz bir iftiraya kurban eder.

Bu iftira sonunda Robbie hapishaneye düşer, aile bulundukları yeri terk etmek zorunda kalır. Abla ile kardeşin arası ise bir daha düzelmemek üzere açılır.

Beş yıl sonra, beklenmekte olan savaş başlamıştır artık. Cecillia ve Briony hemşire olarak görev yapmaya başlarlar.

Briony bu beş yıllık süre içinde büyümüş, düşünceleri değişmiştir, iftirasının sonuçlarından rahatsızdır ablasına ulaşmaya çalışır, başaramaz. Yazma tutkusunda da vazgeçmiş değildir. Geceleri hemşirelik yaptığı hastanenin revirinde yazmaya devam eder. Bitirmek istediği bir roman vardır ancak romanı bir türlü istediği gibi yazamamaktadır.

Robbie’nin ise hapishanede iki seçeneği vardır.

Ya hapiste kalmaya devam edecek ya da, gönüllü olarak asker olmayı seçecektir. Robbie ikinci tercihini kullanır.

Savaşın insanlar üzerinde açtığı derin yaralar ve değiştirdiği hayatlardan ötürü, bir daha bu üç gencin de hayatı asla eskisi gibi olamayacaktır.

Briony ise her şeye rağmen yaptıklarının kefaretini ödemeye hazırdır. Bunu sadece ablası Cecillia ve Robbie’nin mutluluğu için yapacaktır. Gelecekte önemli ve tanınmış bir yazar olan Briony yıllar sonra, beynini harap eden ölümcül hastalığına yakalanmadan önce, son günlerini yaşarken gençlik hatasının kefaretini öder.

Ne yazık ki ödenen bu kefaretin kimseye yararı olmayacaktır.

* * * * * * *

Kefaret İan Mc Ewan’ın Booker ödüllü romanından sinemayı uyarlanmış.

Kefaret edebiyatseverler tarafından roman olarak da çok başarılı bulunmuş.

Roman Can Yayınları tarafından 2003 yılında basılmış, Türkçe’ye Püren Özgören tarafından çevrilmiş.

Romanı da okuyan biri olarak bana göre, kitap da film de çok başarılı.

Yönetmen Joe Wright

Senaryo Ian McEwan, Christopher Hampton

Oyuncular Keira Knightley, James McAvoy, Romola Garai, Saoirse Ronan, Brenda Blethyn

Filmin Türü Drama, Romantik

Orijinal Adı Atonement

Yapımcı Firma Working Title Films [gb]

Yapım Yılı 2007

Orijinal Dili İngilizce, Fransızca

Filmin Süresi 30 dakika

Vizyon Tarihi 26.10.2007

Not: Film bilgileri : http://www.haberler.com/filmler/film.asp?filmi=1620

Ender- SERDAR ÖZDEMİR

Bedia teyzenin, “konak orası, konak” diye yücelttiği, koyu kahverengi ahşap sundurmalı, balkonundan altı basamakla erguvan çiçekli bahçesine inilen, kiremit rengi evine taşınmışlardı. Bedia Teyze, daha ilk günden, Ender’i şöyle bir süzdükten sonra, annesine; “Semahat Hanım, oğlana söyle bahçedeki asmacıkları ziyan etmesin.” diye, endişesini dile getirmişti. Hatta bununla da yetinmeyip, Ender’e dönerek; “Yavrucuk, bak bunlar üzüm verecek, şıra yapıp içiricem sana; yüzüne kan gelir. Sakın kırma dallarını emi...” diye, iyice bir tembihlemiş, yine de, anahtarı yeni kiracısına teslim edip, ‘konağın’ merdiveninden, bastonu yardımıyla, oflaya puflaya inerken; “fel fecir okuyor bu çocuğun gözleri, kırmasa bari asmacıkları” diye söylenmekten kendini alamamıştı.

Ender, 11–12 yaşlarında, benimle yaşıt, koca kulaklı, düğme burunlu, sevimli görüntüsüne rağmen geçimsiz, haylaz bir çocuktu. Bedia Teyze’nin kiralık evine taşındıklarının ikinci haftasında, bahçedeki filizlenmeye yüz tutmuş asmaları ayakları ile ezip, talan etmişti. Yaşlı ev sahibi, çok üzülmüş; “Semahat kızımın hatırı olmasa bilirdim ben o namussuza yapacağımı” diye, söylenip durmuştu.

Taşınalı bir yıl kadar olmasına rağmen mahallenin çocuklarından hiç biri ile arkadaşlık kuramamıştı, Ender. Haylazlıkları yüzünden çocuklar da onu oyunlarına almaz olmuşlardı. Biz top oynarken, bir anda sahaya girerek, topu alıp kaçmayı huy edinmişti. Bu yüzden, büyük çocuklarca sık sık tartaklanıyordu. Bir başka alışkanlığı da kendinden küçük çocukları ağlatmaktı. İçlerinde barut olan küçük mantarlara, tel takıp yere atar, bu mantarlar küçüklerin yanında, yöresinde patladıkça, çocuklar çığlık çığlığa ağlaşırlardı. Çocukların anneleri, ellerinde terlikle Ender’in peşinden koşturur, yakalayamayınca da “seni velet…” diye, arkasından bağırırlardı.

Konu komşu, Ender’i şikâyet ettikçe annesi yerin dibine geçer, “Kusura bakmayın, söylerim, yapmaz bir daha, tükürmez bir daha, küfretmez bir daha.....” diye, defalarca özür dilerdi. Kadıncağızın Ender’le başa çıkamadığı çok belliydi. Çoğu akşam, güneş batıp, ortalıkta çoluk çocuk kalmadığı halde sesi duyulurdu mahallede; “Endeeerr, çabuk eve gir... Baban gelirse kırar bacaklarını...” Babasını çok az görürdük, içkiye, kumara düşkün olduğu konuşuluyordu büyükler arasında. Bedia Teyze, konu açıldığında; “Günahı boynuna, siz karışmayın.” diyorsa da, çok sevdiği kiracısı Semahat Hanım için endişelendiği her halinden belli oluyordu.

Ender, iki ayda bir bahçe duvarlarından düşer, ya kolu ya bacağı sargılı dolaşırdı. Kimi çocuklar “babası dövüyor bunu, duvardan düşmesinden değil” diyorlardı. Bir seferinde yine böyle kolu sargılı iken merak edip sormuştum; “Geçmiş olsun Ender, Noldu koluna?” diye. “Sana ne” deyip, durduk yerde küfür etmişti. Bu sefer ben kızıp; “Çek git ulan” demiştim, yine küfür etmişti.

Bir de mahallenin kedi, köpeğine yapmadığını bırakmazdı. Köpekler, Ender’i daha uzaktan gördüklerinde, kafalarına yiyecekleri taşı tahmin eder, hemen uzaklaşırlardı… Kedilerin iki arka ayağını birbirine bağlar, öylece bırakırdı. Zavallı hayvanlar, biri görüp kurtarana kadar, karınları üstünde sürünürlerdi.

Sağa sola rastgele attığı taşlar ya birinin kafasına ya esnafın camına, çerçevesine gelirdi. Bu duruma en çok mahalle bakkalı Ramo amca kızar; dükkânının camına gelen taşı eline alıp Ender’e doğru sallayarak; “Seni babayin dogurttugu, bi daha geçme bu dukkanın önünden” diye bağırır, sinirinden şişman yüzü kıpkırmızı kesilirdi.

***

Bir gün mahallede bir hareketlilik oldu, çocuklar parka doğru koşuştular. ‘Ender’ diye adını duyduk koşturanlardan. Belli ki bir nane yemişti yine. Mahallenin bütün çocukları parka akın ettik. Arkamıza köpekler takıldı. Çocukların bağırışları, köpeklerin havlamalarına karıştı. O şekilde ulaştık parka.

Ender parkın girişindeki duvarın üstünde bulunan iki korkuluk demirinin arasına kafasını sokmuş öylece duruyor, bir yandan da bas bas bağırıyordu.

O gün parkta yaşananlar şimdi, ne zaman aklıma gelse, Enderin bağırışları kulaklarımı tekrar doldurur;

Soluk soluğa çocuklar, olaya şahit olanlara sordular;

“Çıkartamıyor mu kafasını?”

“Yok, sıkıştı” diyerek gülüyor çocuklardan biri. “Kulakları takıldı, çekemiyor başını...”

Çocuklar Ender’in etrafına toplanmış dalga geçiyorlar;“Salak mısın sen? Niye soktun oraya kafanı?” Ender hem bağırıp hem küfür ediyor. Bazı çocuklar bu küfürleri karşılıksız bırakmıyor. Kısa bir zaman sonra çocukların sözlü sataşmaları, fiili saldırıya dönüşüyor. Kimi gelip Ender’in sırtına vuruyor, kimi üzerine tükürüyor. Kimi büyük çocuklar, küçükleri üzerine salmaya çalışıyor. Ender bacaklarını arkadan bağladığı kediler gibi çaresiz, bağırıyor. Çığlık çığlığa bağırıyor. O bağırdıkça, etrafına toplaşan mahalle köpekleri daha çok havlıyor, çocuklar daha da galeyana geliyor.

İşin kötüye gittiğini gören bir kaçımız araya girmeye çalışıyoruz; “Yapmayın arkadaşlar...” Çok azı kulak veriyor bize. Tutmaya çalıştığım bir ufaklık elimden kurtulup, yerden aldığı kumları Ender’in üzerine atıyor. Küfürler, tükürmeler alabildiğine devam ediyor. O an müdahale etmenin imkânsız olduğu bir film akıyor sanki. Öyle durup seyrediyorum.

Sonra, neyse ki, büyükler araya giriyor. Parkın çevresindeki dükkânlardan, kahvehaneden görüp, çıkanlar parka geliyorlar. Çocuklar dağılıyor. Ama Ender’in bağırması dinmiyor. “Testere bulalım, usta çağıralım” lakırdılarını bu çığlık örtüyor. İki başparmak kalınlığındaki demir korkuluk, büyüklerin asılıp, esnetme çabalarına, banamısın demiyor. Ender’i kurtarmak için verdiği uğraşıda gömleği ter içinde kalan Ramo amca, “sus oglum artık sende” diye söyleniyor. Ender susmuyor. Çığlıklarını duyup gelen annesi oğlunu o halde görünce dövünmeye başlıyor. Bir taraftan ağlarken, bir taraftan oğluna çaresizce teselli vermeye çalışıyor. Enderin gözleri bağırıp ağlamaktan kıpkırmızı kanlanıyor... Boynundaki damarlar solucan gibi şişiyor. Ağzına yapışan haykırış giderek tarifi zor bir hal alıyor. Bir çocuktan çok vahşi bir hayvandan çıkıyor sanki. Bu haykırışın verdiği korku çocukların arasında dalga dalga yayılıyor. Büyük çocuklar bile ürküyor, çoğu evine gidiyor.

Annesi evden getirdiği zeytinyağı ile kulaklarını boynunu ovuyor Ender’in...

Son çocuklar da parktan ayrılırken, arkamı dönüp bakıyorum… Başının korkuluğun arasından kurtulduğunu görüyorum. Annesiyle birlikte evlerine doğru gidiyorlar. Ender’in dinmeyen acı çığlığının şaşkınlığı ile orda bulunan büyükler, arkalarından bakakalıyorlar.

Evlerinin kapısı kapanıyor. Hala bağırıyor mu diye kulak kabartıyorum. Boğuk bir ses, bir türlü kesilmek bilmiyor kulaklarımda.

***

Ender’in bağırışları yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Sokağa neredeyse hiç çıkmadı bu olaydan sonra. Balkonda oturup, gözlerini uzaklara dikmiş boş boş bakarken görüyorduk yalnızca.

Uzun süre büyükler arasında, parkta olanlardan ve Ender’in rahatsızlığından konuşuldu. Konuşulanlardan, babasının onu sık sık hastaneye götürdüğünü, doktorların; “Psikolojisi bozulmuş bu çocuğun” dediklerini duyuyordum. En çok o gün parkta olan çocukların anne babaları üzülüyorlardı. Geçmiş olsuna giderken şifalı otlarla yapılmış çorbalar, muskalar götürdüler. Bedia teyze, zamanının çoğunu Enderler’de geçiriyor, ziyarete gelenlere; “çok kalabalık olmayın, bunaltmayın yavrucuğu” diye kızıyordu.

Çocuklar ise bu konuyu hiç konuşmadılar bir daha. Parktaki oyunlar eski neşesini kaybetmişti.

O günlerde üst üste gördüğüm bir rüya vardı; ‘Ender, gözleri kan çanağı olmuş, boynunda park duvarının korkuluğu olduğu halde, çığlık çığlığa bağırarak oradan oraya koşturuyor...’ “İyileşmeyecek mi acaba?” diye, sordum babama. “Küçük yer oğlum burası, belki bir şehir merkezine gitseler iyi olur çocuk için...” dedi.

Bir gün balkonlarında kedilerin üzerine kovayla su dökerken gördüm onu. Sevinçle eve gelip; “İyileşmiş bence eski haylazlıklarını yapıyor” diye, müjde verir gibi anlattım babama.

Sonraki görüşümde, evlerinin önüne yanaşmış eşya dolu kamyonda, şoförün yanında oturuyordu. Annesi ve babası da yanına bindiler. Kamyon hareket ederken el salladım beni görür umudu ile. Kamyon ağır ağır uzaklaşırken arkasından baktım bir süre.

***

Bir ay kadar sonra; “Bedia Teyze’nin evine yeni kiracılar taşınmış” dedi, annem. Koşarak gittim evin önüne. Gözlüklü, on yaşlarında bir çocuk dolaşıyordu erguvan renkli bahçede. Bedia teyze, ‘konağı’nın altı basamaklı merdiveninden, bastonuna dayanarak inerken, çocuğa sesleniyordu; “Yavrucuk, bak yeni diktim asma fidanlarını, sakın üzerlerine basmayasın...”

Bulutların gökyüzüyle dansı- TUĞBA

Güneş, bulutların ardından göz kırparcasına gidip gelirken, maviliğin griye dönüşmesini izliyorum, bulutların gökyüzüyle dansında. Öyle bir dans ki bazen tango oluyor bazen çaça. Öbek Öbek toplanıyorlar uçsuz bucaksız gökyüzündeki dans pistinde. Neyin kutlaması acaba bu? Yoksa dün gece ki kısa süreli gök gürültüsü, uzaklardan gelen toprak kokusu yağmurun müjdesini mi veriyor?

Gittikçe kayboluyor mavilik. Bahçede oynayan beş altı yaşlarındaki çocuklardan birinin :''yağmur yağacak, bak gökyüzünü bulutlar kapladı'' sözüne '' bulutlar mı ağlayacak yine'' diyerek ikinci bir soru yöneltiyor daha küçük olan sarı saçlı, mavi gözlü olan kız cocugu. Onların bu konuşmalarına tebessüm ederken çocukken, bulut şekillerinden benzetmeler yaparak oynadığımız oyunlar geliyor aklıma. Kimi zaman hayvan figürleri olurdu, kimi zaman ele ele tutuşan kanatlı melekler...Deve, balık, koyun derken hızına yetişemezdik şekilden şekle giren bulutların. Kimbilir belki ondandır gökyüzüne, havacılığa olan ilgim. Özgürlük deyince aklıma ilk gelen şeyin uçmak ve Atatürk'ün '' İstikbal göklerdedir ! '' sözünün olması.

İyice kapandı gökyüzünün maviliği. Yağmur yağdı yağacak. En son bir uçak yolculuğunda uçak bulutların arasından süzülüp giderken yaşadığım keyfi hatırlıyorum, gökyüzündeki dansın seyrinde. Bir de fotomontaj mı, gerçek mi bilmesem de, gördüğümde beni çok etkileyen bulutların çizdiği Türkiye haritasını, unutmamak gerek. ''Gökyüzündeki mucize'' demişlerdi adına...Mucize miydi gerçekten? hala bilemiyorum yanıtı ama hoşuma gidiyor zaman zaman izlemek.

Yağmur başladı. İnsanlar kapalı yerlere doğru koşar adım gidiyorlar çisil çisil yağan yagmurda ıslanmak varken. Gökyüzü koyu gri ve şekiller kaybolmuş....''Bulutlar mı ağlayacak'' diyen sarı saçlı, mavi gözlü kız çocuğu evlerinin penceresinden dışarı bakıyor. Yarım saat önce ki hüznü unutmuşcasına da : ''yağmur yağıyor, seller akıyor arap kızı camdan bakıyor'' şarkısını söylüyor buğulu camlara resimler çizerek.

Adsız şan[s)sız sevda- ÜÇ NOKTA

Adı dua olan sevdiğim, sabahlarımı seninle açarım. Senin yüzü suyu hürmetine dağları devirecek iyimserliğim. Ondan yakarırcasına sevmem seni, durduk yere gülümsemem ondan.

Adı vuslat olan sevdiğim, seni bana getiren yollara sarılmışım, aynı yollar sebebi olmuş ayrılığın usanmışım.Bu üşümeler ondan mı dinmez , bu yollar neden bitmez?

Adı gece olan sevdiğim. Gün devrilip de se(n)ssizlik çöktüğünde üstüme, gökte kıvrılmış bir ay ile heceledim seni kendime. Hayatın nabzı durur sen atarsın içimde.

Anlamını sevdiğim. “İyileşmiş” yaralardaki izler gibi okşadım seni. Unutulmuş sızıları hissetmeyip sadece anımsar gibi. Hep kendini hatırlatan anların gölgesinde ıskalanan zamanlar gibi.

Adı bugünden yarına , yarından geleceğe özenle çatılan cümlelerde saklı sevdiğim. Kaç kez sildim usumda seni, yeniden kurdum usanmaksızın. Geldi “mıh gibi” çakıldı bir cümle gözlerime, hiç ilişmeden düşürdüm beyaz kağıt üstüne:

“ Sen ne çabuk vazgeçtin oyunumuzdan?”

Adı sus, adsız şansız sevdiğim. Küs çiçeğim. Dön yüzünü güzel haberlerle başlamış gibi güne.
Kalsın tebessümün silinmeksizin yüzümde.

Akdeniz dingin ben dingin- YEŞİM ÖZDEMİR

Şimdi bir “an” hayal edeceğiz birlikte. Gözlerinizi kapatın ve düşünün… Aylardan Temmuz… Akdeniz’desiniz; tam da içinde. Siz Akdeniz’de, Akdeniz sizde… Sabahın erken vakitleri. Sakin ve dingin... Denizin üzerinde sırtüstü uzanmışsınız. Henüz kavurucu olmayan güneş yüzünüzü ısıtıyor. Yüzünüzdeki minik tuz zerreciklerinin kuruyarak gerginleştiğini duyumsuyorsunuz. Göz kapaklarınızın içinde bile gözleriniz, güneşin parlaklığını hissediyor.

Bütün kaslarınızın birer birer gevşediğini hissediyorsunuz. Ellerinizi suyun üzerinde sakince kaydırıyorsunuz. Denizin avuçlarınızda yarattığı his hoşunuza gidiyor. Sonra eliniz saçlarınıza gidiyor. Saçlarınızın bir yosun gibi, denizin ahengiyle salındığını fark ediyorsunuz. Ayaklarınızı minik çırpmalarla suda hareket ettiriyorsunuz. Çıkardığınız sesleri dinliyorsunuz. Uçuyormuşçasına kollarınızı ve bacaklarınızı açıp kapatıyorsunuz. Nasıl bu kadar hafif olabildiğinize bir kere daha şaşırıyorsunuz ; gülümsüyorsunuz…

Bir ara gözlerinizi açmaya çalışıyorsunuz. Tam da açılmıyorlar; güneş o kadar parlak ki… Tek gözünüzü açarak çevrenize bakıyorsunuz. Tuzlu su gözlerinizi yakıyor.Yakınınızdan maske ve paletle bir adam geçiyor. Telaşla ayaklarını çırpıyor. Belli ki denizin dibinde onu heyecanlandıran bir şeyler görmüş. Birden yönünü değiştirip uzaklaşıyor giderek. Az ilerde bir baba , kollukla yüzen minik kızını, ona doğru gelmesi için ikna etmeye çalışıyor. İki kadın, bir yandan yüzüp bir yandan sohbet ederek size doğru yaklaşıyorlar. Sohbet oldukça koyu görünüyor. Sahilden bir müzik sesi geliyor. Açıktan bir jetski geçiyor hızla, peşinde dalgalar oluşturarak. Akdeniz dalgalanıyor; tabii siz de…

Aniden aklınıza maske ve paletli adamın heyecanı geliyor. Onu heyecanlandıranın ne olabileceğini düşünüyorsunuz. Merak ediyorsunuz. Derin bir nefes alıp suyun derinliklerine doğru dalıyorsunuz. Birden bütün sesler kesiliyor. Çevrenizdeki tüm insanlar yok oluyor. Zaman duruyor adeta. Bir büyünün içine dalmış gibi hissediyorsunuz kendinizi. Koyu mavi bir dipsizlik ve balıklar var sadece… Denizin altındayken suyun yüzeyine doğru bakıyorsunuz. Ağzınızdan çıkan hava kabarcıklarının ve güneşin ışıltısını hayranlıkla izliyorsunuz.

Birden acıktığınızı hissediyorsunuz. Kıyıya doğru yüzmeye başlıyorsunuz. Terliklerinizi gördüğünüz yerde denizden çıkıp doğru duşa atıyorsunuz kendinizi. Giderek kızgınlaşan güneşin altında, önceleri ılık akan ama giderek soğuyan su hoşunuza gidiyor. Duşun altındayken , güneşi, üzerinize yağan basınçlı su damlacıklarının arasından görmeye çalışıyorsunuz. Gözünüzü açamayınca; gülümsüyorsunuz…

Şezlonga uzanıyorsunuz. Yanınızda güneş koruma faktörlü kreminiz, kitabınız , gazeteniz… Sipariş verdiğiniz karışık tost ve çay geliyor az sonra… Şezlongun sırt kısmını yükselterek yarı oturur bir duruma geliyorsunuz. Bir yandan tostunuzdan bir ısırık alırken, bir yandan da çevrenizdekileri izliyorsunuz.

Uzaklardan bir yelkenli geçiyor ağır ağır… Onun nereye gittiğini merak ediyorsunuz… Onunla gitmek istiyorsunuz belki de…Gözden kayboluncaya kadar izliyorsunuz…Sonra şemsiyenin altında uzanıyorsunuz yavaşça. Sırtınıza güneşin sıcaklığı vuruyor. Hafif hafif bir Meltem çıkmaya başlıyor. Gözlerinizi kapatıp, gülümsüyorsunuz…

Akdeniz dingin…. Siz dingin…

12 Temmuz 2008 Cumartesi

Seviyor, sevmiyor 2- FARUK SÜRENER

Merhaba sevcili pilogirlar. Oncelikle yazinun başliğinda yazan (2) işaretu kafanizu kariştirmiştur belki diye bi açiklama yapmak isteyrum. Bu yazinun (1). Bolümünü daha once yazmiştum ama vakit yetmediğu içun (2). Bolümünü daha sonraya birakmam gerekmiştu. Bu nedenle başliğa (2) diye bi açiklama ekledum. Yani bu yazi daha onceki yazinun (2). Bolümü olduğu içun, ondan oyle oldu. Biliyrum biraz karişuk ama iyice düşünunce anliyor insan.

Neyse efendum ilk bolumden sonra bu testleru bir de kadinlar açisindan yazmamu rica ettuler. Ben de kabul ettum.

Yalniz bi piroblem sorunu varidu. Ben erkek idum ve kadin cibi düşunmem gerekiydu. Aklima “Kadinlar Ne İster?” adli Holivut filmindeki Mel Cibsun sahnesu celdi. Mel Cibsun da ayni pozisyonda kalmiş ve kadinlarun ne hissettiğinu anlamak içun makyaj ve ağda falan yapmiş idu. Kendimu Mel Cibsun’un yerune koydum ve kisaca “Ohaa!” deyup daha basit bişey denemeye karar verdum.

Boylece kadin cibi düşunebilmek amaciyla aynanin karşisuna geçtum ve çeşitlu şekillerde “Ayol” dedum. Evet evet yanliş duymadinuz. Misal, “Nasilsun ayol!” dedum. Sonra “Ayol bucün de hava çok sicak daa!” dedum. Tam kendumden tiksunmek ve intihar etmek uzereyken denemeyu biraktum. Oyle kişiliğu, cinsiyetu, cibilliyetu belli olmayan tuhaf bişeydu karşimda konişan. Çok iyrenç bi duyguydu yaşadiğum. “Demek ki..” dedum kendu kendume, “kadinlar bu duyguyu her gün yaşayimuş. Vay be! Kadin olmak hakkaten zor bi işmuş!”

Neyse efendum bi şekulde dilumden geldiğunce, elim donduğunce testi kadinlar açisundan yazmayu deneyrum. Buyrun.

SEVİYOR SEVMİYOR TESTİ
SORU 2: ((2). Bolumle Ayni mantikla düşünurseniz neden soru 2 olduğuni da çozersinuz) Siz adama “Seni seviyorum” dedinuz, o buna karşiluk ne dedu?

YANIT:
a. Ben adama “Seni seviyorum” dedim. O da bana “Onu biliyoruz, yeni bişey yok mu” dedi. (Uyy adama bak! Bu ne şimarikluk! Bu ne kendinu beyenmişluk! Bu ne küstahluk! Bu ne?.. (neydi neden bahsediydum, haa hatirladum) Bu ne biçum k.çu kalkikluk? Ve sen hala bu adamun peşinde it cibi dolaşay misun? Birak birak bu adamu. Ağir ol kizum biraz. Karaktersizluk etme. Sinurlendirme beni şimdu!)

b. Ben adama “Seni seviyorum” dedim. O da bana “Aa ne tesadüf, ben de kendimi seviyorum. Ortak bir noktamız varmış” dedi. (Olmaz kizum. Yürumez bu iş. İkinuz de ayni herufe aşiksinuz. Bi sure sonra kanli-biçaklu olursinuz. Demedu deme)

c. Ben adama “Seni seviyorum” dedim. O da bana “Tabi canım, sevmek güzel şeydir, daha güzel şeyler de vardır. Bence sen şimdi rahat ol, uzan şu koltuğa, şu uyku meşrubatını da iç, açıl saçıl biraz.. pardon, şu meşrubatı da iç uykun açılsın demek istedim” dedi. (Uyyy kaç kiz kaç! Sen karşindakinu Ediz Hun sanaysun. Ama adam Ediz Hun maskesu takmiş bi Nuri Alço! Kaç kaaaçç!)

d. Ben adama “Seni seviyorum” dedim. O da bana... “(birdenbire sarılarak) Canıım... Birtaneeem... 1 sene sonra nihayet!.. (herif opmeye başladı bu arada)... Sana aşkımı itiraf ettiğimden beri senin yanıtını bekliyordum ben de... (sarılarak beni havaya kaldırırken)... yani tam 1 senedir.” dedi. (Yaa kizum, adam seni sevdiğinu zaten soylemiş. Bi senedur de yanit vermemişsun. Salak misun yoksa beni mi salak buldin dalga geçeysun, anlamadum ki ben oni!)

e. Ben adama “Seni seviyorum” dedim. O da bana :) şeklunde bi işaret gönderdu. (Birak bu internet aşklarinu kizum. Sen o adami taniy misun? Babasinu, annesinu taniy misun? Nasil biridur, nedur, ne iş yapar, ne yer, ne içer biliy misun? Olmaz oyle çhet yaparak aşk. Yarin seni “shut down” “are you sure?” “yes” yapar. Kalirsun ortada.

f. Hiçbiri (Yani siz ona “Seni seviyrum” demedinuz. İyi halt ettinuz! Bazi kadinlarun tipuk davranişu. Fazla ağirdan satip sonra o ağirliğun altinda kalirsinuz, sonra da bana sorarsinuz bu adam beni seviy mu diye. Cit kizum, adam belki can çekişiyor aşkindan bi kontrol et da!)

Neyse efendum. Bucün de bi farkliluk yaparak sadece hanim pilogirlaru aydinlattum. Fena mi oldu yani! Ayol bence gayet cuzel oldi! (Iyyyy.. Yine ayni iyrenç duygu. Yok yok, kadin olmak hakkaten çok zor bişey kardeşum. Misal, tüm yazi boyunca bi “ula” bile diyemedum pilogirlara. Ula.. Ula... Ula... Ohh rahatladum daa!)

Aydinluk cunler dilerum.

Tarik (Toplum Aydinlaticisu)

Fotoğraf: http://wihort.uwex.edu/Phenology/images/Ox-eye%20Daisy.jpg

Uzak dağ- FULYA

Zamanın birinde çok sevdiğim biri bana bir kartpostal yollamıştı. Küçük bir dağ, üzerinde kar ve mavi bir gökyüzü. Ona öyle çok baktım ki sonunda ona dönüştüm...

Son zamanlarda aklımın içinde hep o kartpostal. O dağ, o kar ve o gökyüzü var. "Neden?" diye sormayı bırakalı çok oldu. Çünkü cevapların sormadan geleceğini ama yeryüzünde herşeyin bir vakti olduğunu öğrendim. O yüzden hiç sormadım neden o dağı düşünüp durduğumu. Tek bildiğim aklımdaki kaçma fikriyle ilgisi olmadığıydı. Zira kaçma fikrinden cayalı da çok olmuştu.

Şimdi, bu günlerde bilir oldum; O dağın aklımın içinde böyle heybetli bir ece gibi taht kuruşunun sebebini. Ve yine sormadım; neden bunca şey varken bahar varken mesela, kuşlar varken, kelebekler ya da nergisler, bunlardan hiç birine değil de o dağa dönüştüğümü. Bekledim, tıpkı o dağın kış mevsiminde usul usul üzerine düşen karları beklediği gibi, cevapları bekledim. Ve kış her zaman gelir, dağın üzerine kar yağar. Kar suya dönüşür, toprağı yoğurur, yoğurur, yoğurur ve yeniden yaratır.

Ben eriyen karlarımı, o karlardan taşıp içime karışan suyu, o sudan yoğurulan toprağımı ve yeniden merhaba diyen kendimi gördüm aklımın içindeki o kartpostalda. Ve bir dağ gibi, o küçücük dağ gibi sağlam sağlam basar oldum toprağa. Eteklerimi taş parçaları uğruna kazanları bilir oldum, üzerimdeki ağaçlara sadece dinlenmek için konan serçeleri de... Binbir yalanın ortasında kendini kandıranları görür oldum tepelerden ve hiç birşey beklemeden kayıtsız ve hesapsızca,kimseye kızmadan ve küsmeden hergün doğan güneşi de...

Kocaman kentlerde koşturan telaşlı insanlara güler oldum. Her gün binlerce yalan söyleyip geceleri yataklarında sevgisizlikten ağlayanlara, tüm oyunlarını, hesaplarını içlerindeki o masum küçük çocuğun üzerine yıkanlara şaşkınlıkla baktım. Ve o koca kalabalıklarda yalnız ve üzgün dolaşan adamları ve kadınları kucakladım. "Gelin" dedim onlara "sizin yeriniz bu yalanla dolu kentler değil. Gelin..." Henüz içlerindeki dağı bilmiyorlardı. Bu yüzden duymadılar sesimi. Ve umutla bekledim o yalnız ve masum adamları kadınları. Gelsinler de yanyana duralım, iyice yıkılmaz olalım diye...

Ve tüm kalbimle yemin ettim. Taşlarımla, toprağımla, ağacımla, kuşlarımla, otlarım ve karıncalarımla yemin ettim hiç bir yalan karşısında, sahtelik ve riya karşısında dağılmayacağıma. Taşlarımın eskisinden daha sıkı tutunacağına hayata, ağaçlarımın daha bir kucaklayacağını gökyüzünü, hayatın, her ne olursa olsun,nefes nefes içime dolacağına yemin ettim. Her doğan çocukta umutla dolacağıma, her insanın içinde çok derinde bir yerde iyinin her daim yaşadığına inanacağıma ve böylesi uzak oluşun, böylesi uzaktan bakışın nefretle dolmamak için en iyi seçim olduğuna inandım.

Ve bugün tek başına böylesi tutunurken toprağa, o yalansız adam ve kadınların, kentlerde bir başına umutsuz dolaşanların bir gün bir kartpostal edinip akıllarının içinde, gelip yanımda dimdik duracaklarına dair umudumu hiç kaybetmedim.

"Aklının içindeki kartpostalı oku" dedim onlara fısıltıyla. "Aklının içindeki kartpostalı..."

Fotoğraf:
http://www.arastiralim.com/

Çocuk mutluluğu gibi- HOŞSADA

Hiçbir şeye benzemiyormuş o duyguyu coşkun, içten ve özgürce yaşamak… Bulut üzerinden denize dokunmak gibi… Nefes alırken hiçbir kötü kokuyu duymamak gibi… Aklın başından gitmiş gibi… Tatlı bir telaşın arkasından hızlı hızlı koşmak gibi… Tahmin ettiğin mutluluğun kat be katını hücrelerinin taşımayıp; ruhundan, aklından kalbine toplanıp dünyanın en güzel nefessizliğini yaşamak gibi… Gözlerinden havaya karışan gülüşler gibi… Dünya da bir tek sen varmışsın gibi… Bu duyguyu yaşamak, yaşatmak ve paylaşmak hiçbir şeyin güzelliğine benzemiyormuş… Su gibi duru, su gibi berrak bir gülüş her insana olduğu gibi bu duyguyu yaşayana da çok ama çok yakışıyormuş…

“Gözlerimize bakamadan yaşamışız bunca zaman” deyip, gözlerimizin içinde tek bir hayatla var oluyoruz artık. Yeni bir yaşam sunuyoruz aklımıza… Hayal dünyamızdan çıkıp, gerçek dünyaya taşınıyoruz… Heyecanlanıyoruz, heyecanlandırıyoruz sevdiklerimizi… Güzellikleri diliyoruz, diledikçe güzelleşiyoruz… Susmuyoruz artık, konuştukça bütünleşiyoruz… Berrak bir su içinde kalıyoruz… Mutluyuz, mutluluğu da sonuna kadar hak ediyoruz… Not: Hissedilenlerin olduğu gibi aktarıldığı bir yazıdır… Amatörce, hatta ortaokul yıllarında kompozisyon derslerinde kaleme alınan mutluluk yazıları gibi… Belki de şu an çocuk mutluluğu gibi ( yani hiçbir şeyin kaygısını taşımadan, umursamadan) yaşanan duyguların coşkunluğunun etkisidir… Kim bilir… Bilinen; Allah’tan devamı için hayırlısını dilemek ve nazarlardan koruması için dua etmektir… :)))

Fotoğraf: http://www.thisisventure.co.uk/getfile/87bf7554-881d-4011-947f-0a8dc5b3157f/Smile-baby-jpg.aspx

Huysuz- KEREM OĞUZ

Fabrikada öğlen yemeğine tek başıma gitmeyi başarabildiğim günlerden birisiydi. Tepsimde salata, cacık, su böreği ve karpuz vardı. Keşke hergün böyle olsaydı yemek. Sıcak yemeği sevmiyorum pek, heleki bu sıcaklarda. Tepsimde bunlar vardı, tepsi de elimdeydi. Az sonra yiyeceğim yemek şimdiden neşelendirmişti beni yani neredeyse mutluydum bile diyebilirim. Ta ki oturabileceğim iki masadan birinden beter iki karaker olduğunu görene dek. Çok konuşan, sadece işten konuşan patroniçe ve samimiyetsiz abidesi iskelet Ertan... İkisinden birisinin masasına oturmam gerekiyordu. Allah kahretsindi ve kahretsindi. İşte o an dünyam birden yıkıldı.

İkisininde yanına oturmamak için onlarca neden sayabilirdim. Ama patroniçe Ertan'ı göğüs farkıyla geçiyordu. Çünkü memeleri o kadar büyük ki onlara bakarken güleceğim diye korktuğumdan samimiyetsiz Ertan'ın masasına yöneldim. Çok konuşmasın diye acayip başım ağrıyomuş, hiç dinleyemeyecekmiş gibi yaptım yüzümü. Sanki kardeşini görmüş gibi sevinmiş bir ifade ile "naber kerem yaaa" diye bir çığlık attı. Tuttuğu takım gol atmış gibi. Ulan pezevenk bir kat üstünde çalışıyorum bu kadar özlediysen gel de iki laf edelim. Aslında mesele bu değil, birbirimizi hiç sevmiyoruz ama en azından ben bu konuda dürüstüm. Onu her gördüğümde yüzümde kötü bir koku almış gibi bir ifade oluyor. Belki de o, o ifadeyi benim doğal halim sanıyordur bilemiyorum. Ben bu Ertan'ın çocukluğunu bilmiyorum ama eminim ki o böyle ağladığı zaman sesi kısılan iğrenç erkek çocuklarından birisiydi. Çok da dayak yediğine eminim. Aynı mahallede büyümüş olsaydık onu çok döverdim. O kadar döverdim ki beni gördüğünde hep yolunu değiştirirdi.

Fakat işte ağaç yaşken eğilir ve her şeyin bir zamanı var. Şimdi bu saatten sonra dövsem kime ne faydası var? Ben kovulurum zaten. Dışarıda dövsem yine olmaz. Maske taksam yakışmaz. Geçtim artık o dönemleri de... Maskeyle adam dövmek falan. Kaç senedir yapmadım.

"İyidir Ertan senden naber" dedim. Aynı gün içinde ondördüncü müşterisini ağırlayan bir fahişenin sekse aç olduğu gibi açtım onunla muhabbet etmeye. Tepsisinde hem baklava hem de meyve vardı. Aslında bunlardan sadece birisini almamız gerekir. Ama Ertan hergün ikisini de alır. Hem de diyet menüsündeki porsiyonlara da sulanır. Bu kadar yemesine rağmen solucan gibidir. Gören geçen hafta hastahaneden çıkmış, veremi yeni atlatmış sanır. Ertan tıpkı bir balık gibi yer. Faydalanabileceği herrrşeyden sonuna kadar faydalanır. İhtiyaç gidermek değil de faydalanmak öndedir onun için. İhtiyacı olmasa da, hakkı da olmasa o bir şekilde faydalanmayı bilir. Bir poşete sıçıp Ertan'a göndersen mesela, bak bunu patron tüm çalışanlara dağıttı desen mesela, kaşık kaşık yer Ertan o poşetin içindekileri. Kaçırmaz.

"Önce baklavayı sonra meyveyi mi yiyorsun?" dedim. Gerçekten de baklavadan son lokmayı aldıktan sonra karpuza yöneldi. "Endüstüri mühendisi yaklaşımı ile yiyorum" dedi. "Sonuçta hepsi aynı yere gidiyor"

"Öyle mi?"dedim içimden. "Biz ona halk arasında gerzek yaklaşımı" deriz... "Ağzının tadını bilmeyen senin gibi hıyarlar öyle yer" diyerek baktım gözünün içine. Burnumdan sıcak nefes çekti. O sırada arkamdan Kerim Bey siz eksik malzeme karşılığını ne yaptınız diye" bir ses duydum. Döndüğümde patroniçenin memeleri ni burnuma 4 santim uzakta olduğunu fark ettim. Allahım yaa.

Ofsaytlara dikiz;

Bir kere, KERİM KİM ULAN? Hiç sevmiyorum bana kerim denmesini. Kerim dediği yetmiyor, bir de arkasına BEY deyiveriyor. Edepsiz. Su böreğimden bir lokma alacağım tam, artık o benim dinlenme sürem yani, bana iş soruyor. Bir de üstüne çoktandır yapmam gereken ama elimi bile sürmediğim bir işi sorarak beni yalana ve dolayısıyla günaha gark ediyor. Densiz. Memelerden ise bahsetmek bile istemiyorum.

Diğer yandan samimiyetsiz Ertan, hazırlıksız yakalandığımı yalanı gizlemesenin zor olduğu profilimden anlıyor ve bu hoşuna gidiyor. Ben gürmüyorum ama o sinsi gülüşünü hissediyorum. Kırışık kırışık oluyor gözlerinin kenarları, pis dişleri gün yüzü görüyor. Soğuk kanlılığımı koruyup seri yalanlar söylüyorum. Patroniçe aslında bunlar yemez ama beni sempatik bulduğundan pek üstüme gelmiyor. Zaten aklımdan geçenlerin bunlar olduğunu bilseler beni burada hayatta tutmazlar. Çünkü ben iş yerimin sempati güzeliyim. Her kadroda bu şekilde var oldum hayatımda.

"Tamam Kerim Bey (bak hala!) sen onları halledince bana bir meyil atarsın" diyor ve gidiyor. Önce kendisi dönüyor, memelere 3 saniye sonra bedenden dönüyoruz arkadaşlar komutu ancak ulaşıyor ve onlarda dönüyor. Hepsi beraber gidiyorlar. Ben ise döndüğümde Ertan'ın hala sırıtan suratıyla karşılaşıyorum. "iyi kurtardın" diyor.

İşte bu yüzden sevmiyorum aslında onu. çünkü birbirimizi kandırmamıza imkan yok. Neyi kurtarcam yahu diyip asabiyet yapıyorum. O an için "yaşımız geçmiş olsa da yine de seni dövebilirim" bakışımdan ötürü üstüme gelmiyor. Hayret bir ŞEY derken, tam ŞEY derken ağzımdan fırlayan küçük bir su böreği parçası Ertan'ın karpuzunun üstüne konuyor. Ertan bunu fark etmiyor ben de tabi uyarmıyorum. Yemekten kalkarken Ertan'ın burnunda bir kuruşun yarısı kadar yemyeşil bir taze sümük parçası olduğunu fark ediyorum. Uyarmıyorum. Onu gören herkes ondan iğrensin istiyorum....

K.

Biraz demokrasi öğrenelim- MEHMET SAĞLAM



— TEMSİL
— KATILIM
— DENETİM

Bu üç sözcüğü herkes mutlaka ezberlemeli...

Temsil: Halkın istediği ve binlerce kişi arasından seçtiği (Çalışkan, Başarılı, Üretken, Lider yetenekli) insanların Millet Meclisi’nde onları temsil etmesi demektir; parti liderlerinin kendi düşünceleri doğrultusunda liste başı yaptığı kişiler değil...
Katılım: Halkın, sivil toplum örgütleri, dernekler ve düşünce/vizyon/çözüm üreten kuruluşlar kurarak, devlete ve halka yardımcı olmaları, hükümetin yanlışlarını bulup uyarıda bulunmaları ve birer vergi mükellefi olarak vergilerini tam verip ülke bütçesinin güçlü olmasına katkı sağlamalarıdır.
Denetim: Devletin olanaklarını ve toplanan vergileri yönetme hakkına sahip olan görevlilerin doğru işler yapıp yapmadıklarını, devletin olanaklarını kendileri, aileleri, yakınları ve partileri yararına kullanıp kullanmadıklarını gözlem altında tutmak için halkın denetleme hakkına ve olanağına sahip olmasıdır. Şimdi sorun kendi kendinize; bunlardan hangisi sağlıklı olarak işliyor bu ülkede? Hiçbiri, değil mi? Öyleyse, Türkiye’deki rejimin adı demokrasi değildir; çünkü halk kendi kendini yönetmiyor, zaten katılımcı davranmıyor ve denetleme olanağına da pratikte sahip değil.

Temsilin işlememesinin nedeni: yürürlükteki kötü Seçim Kanunu ve Siyasi Partiler Kanunu yüzünden sandıklardan “negatif seleksiyon” denen olumsuz bir seçilmişler zümresinin çıkmasıdır. Yani milletin meclisine giden kişilerin çoğu Türkiye’deki en iyiler arasından ve hak ettikleri için seçilmiyorlar. Bir siyasi partinin yönetim kadrosu kimleri isterse, onlar “milletin vekili” seçiliyorlar. Bunlara aslında “lider vekili” demek daha doğru olur. Üstelik lider vekili seçilmeleri, ya bölgede nüfuzları olduğu için ya da hatırı sayılır bir parayı parti kasasına veya parti giderlerine hibe ettikleri için gerçekleşiyor. Gerçekten büyük oy potansiyeline sahip olan ve delege seçimlerinde liste başı olanlar bile, liderlerin bir hareketiyle son sıralara itilebiliyorlar.

Seçim kanunu mutlaka değiştirilmelidir. Ayrıca, ülkemizi daha çağdaş bir yönetim felsefesiyle idare etmeye hazır genç kuşaklara da daha fazla fırsat tanınmalıdır.

Halkın yönetime katılım enerjisi çok düşük ve etkisiz
Demokrasiyi sadece seçtiğimiz kişilerin bizleri idare etmesi şeklinde anladığımız ve seçim zamanı sandığa gidip, oyumuzu kullanmakla demokratik görevimizin tamamlandığını sandığımız için katılım anlayışımız gelişmemiş. Ayrıca, halkın katılımından rahatsız olan çevrelerin buna izin vermemeleri de bir başka etken tabii. Türkiye’de halkın demokrasiye ve devlet yönetimine katılımı sadece kendine veya bir yakınına fayda sağlamak için Ankara’ya gidip parlamenterlerden veya tanıdığı bürokratlardan birtakım taleplerde bulunmasıyla kaldıkça; demokrasinin zihinlerimize ve toplumsal yaşamımıza yerleşmesi sürekli ertelenecektir. Demokratik Kitle Örgütleri kurup eleştiri ve yapıcı önerilerle hükümete yön veren kuruluşlar çoğalıp güçlenmediği sürece, parti liderinin, “derin devlet”in ve “derin sermaye”nin ortaklaşa oluşturdukları bu sözde demokrasi sürüp gidecektir.

Halkın denetimi çok zayıf
Devleti oluşturan kurum ve kişiler, elde etmiş oldukları gücü, otoriteyi ve hazineden geçinme olanaklarını elden çıkarmak istemiyorlar. Dolayısıyla, halkın ve hukukun kontrolünden uzak durmayı yeğliyor, denetim talebi olan herkesi yıldırmayı bir strateji olarak kullanıyorlar. O nedenle halk, atılacak demokratik adımları sürekli olarak devletten ya da başkalarından bekliyor ve sandığa oyunu attıktan sonra demokratik görevinin bittiğini kabul ediyor.

Bu ülkedeki demokrasiyi geliştirmeyen üç önemli faktör daha var:
a- yüzyılların tembelliği, verimsizliği ve bilimsel/matematiksel aklın saf dışı bırakılması yüzünden kaynakların israf edilmiş olması
b- hukukun yavaş işlemesi veya hiç işlememesi,
c- nepotizm, yozlaşma, kayırmacılık, rüşvet ve vergi kaçırmanın -alenen yapıldığı halde- cezasız kalması.

365 günün sadece 200 günü çalışan, bilimsel araştırmalar yapmayan, teknoloji üretmeyen, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını kullanmayan, eğitim-sağlık-sosyal hizmetler üçlüsüne gereken önemi vermeyen, düşünce kuruluşlarını oluşturmayan, düşünceyi suç sayan ve çözümleri hep kendi dışında bir kişi veya kuruluştan bekleyen bir ülkenin insanları demokrat olamaz ve o ülkede demokrasi elbette doğru dürüst gelişemez!

Sırtımızı güneşe dönüp miskince uyuduğumuz müddetçe, hak ettiğimiz yönetim şeklinin bundan daha iyi olmasını bekleme hakkımız olmayacaktır. Herkesi demokrasi öğrenmeye ve öğrendiklerini yaşamaya davet ediyorum. Bu, “imkânsız” gibi görünen görevi yerine getirdikçe, bunun ne kadar haz verici, onurlu ve yaşama anlam katan bir davranış olduğunu görecek; o zaman, demokrasiye olan inanç ve bağlılığımızdan asla taviz vermeyeceğiz.

Gerçek demokrasiye katkılarınızın çoğalması dileğimle...

Karikatür: http://www.karalahana.net/resimler/demokrasi.JPG

Karpuz- NİHAL YETKİN

Biz Türkler karpuzu çok severiz. Yaz deyince dondurmanın en ciddi rakibi olarak o gelir aklımıza.

Çocukken bilmece olarak sorarız onu: Yeşil mantolu, siyah düğmeli, sarı-beyaz-al fistanlı diye ya da Allah yapar yapısını, demir açar kapısını.

Büyüdükçe pek çok atasözünde karşımıza çıkar: Bir koltukta iki karpuz olmaz deriz, karpuz kesmekle yürek soğumaz deriz, kavun karpuz yata yata büyür deriz. Deyimlerimiz de bol bol nasibini alır ondan: Ağaçta karpuz bitmek, ayağının altına karpuz kabuğu koymak, karpuz eşekten düşmüş karpuza dönmek, eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek bunlardan yalnızca birkaçı. Bu arada güzel bir filmde öne çıkan bir deyimi unutmamalı: Karpuz kabuğundan gemiler yapmak.Manilerimizde de rastlarız ona. Örneğin gelin muzip bir gelin-kaynana manisine kulak verelim: Ak karpuz kara karpuz/Kaynanalar çok arsız/Arsız olursa olsun/Oğlun durmuyor yarsız.

Benzetmelerimizde de kucak açarız ona, örneğin karpuzcu göbeği deriz, karpuz lamba deriz, karpuz kol deriz.

Özellikle ünlülerimizin diyetlerinin vazgeçilmez bir öğesidir. Doktorlardan çok onların ağzından duyarız vücuda ne denli faydalı olduğunu.

Karpuzu tek başına yemeyi de çok severiz, peynir ve ekmekle de yemek niyetine yediğimiz olur. Onu tadıyla yemek öyle önemlidir ki karpuz standının önünde hiç tanımadığımız kişilere bile sırf ellerini karpuza bilirkişi edasıyla vurup çıkan sese göre seçtiklerini gördüğümüz an rahatça karpuz seçtirebiliriz, talepte bulunduğumuz kişi memnuniyetle bizlere yardımcı olur.

Efendim, bana müsaade mi diyorsunuz. Durun canım, daha karpuz kesecektik!

Fotoğraf: http://www.bitkiselrehber.com/wp-content/dosyalar/2008/05/karpuz.jpg

Kızkardeşim için- ÖZLEM AKAYDIN


Bu hayat kimin; benim mi kardeşimin mi?

***

“ Kin ”

Kardeşim, ben yangınım,

Okyanus tabanından kanayan.

Seninle hiç buluşmayacağım kardeşim

Yıllar boyu, hiçbir surette;

Belki de binlerce yıl kardeşim.

Sonra, seni ısıtacağım.

Sıkıca sarılacağım, sarıp sarmalayacağım,

Seni kullanacağım ve değiştireceğim.

Belki de binlerce yıl kardeşim.

Carl Sandburg

Anna, kendisine en anlaşılmaz gelen “şey”in, bebeklerin “ nasıl” yapıldığından çok “ ne için” yapıldığı sorusunun yanıtını arayan ve yaşı büyümesine rağmen bu sorunun cevabını bulamayan bir çocuktur.

Bu soruyu zihninde oluşturma nedeni bellidir çünkü O’nun dünyaya geliş sebebi diğer çocuklardan farklıdır. Bir anlık kaçamak ya da mükemmel bir aşkın meyvesi olarak değil, labaratuvar koşullarında özel olarak dünyaya gelmesi sağlanmış bir çocuktur.

13 yaşına kadar, hayatının önemli bir bölümünü, hiçbir sağlık problemi olmamasına rağmen, bir dizi ameliyatla geçirmiştir. Lösemi hastası olan ablası Kate’e ilik verebilmek için dünyaya gelmesi sağlanmıştır ve Kate’in iyileşmesi Anna’ya bağlıdır.

Anna, ergenlik çağına geldiğinde kendi kimliğini sorgulamaya başlar.

Dünyaya geliş nedeni ne olursa olsun, yaşadığı hayat ona aittir.

O, hayatının seyrine kendi karar verebilecek güçtedir. Bu gücün farkına vardığı andan itibaren Anna ailesini karşısına almaktan çekinmeyecektir. Sonunda ailesinin dağılmasına ve ablasının ölümüne sebep olabilecek bir karar alır. Kate’in hastalığının her tekrarında Anna ablası Kate’e donör olmayacaktır.

Anna ve Kate’in anne ve babası ise, ölüme her koşulda çok yakın yaşamanın hayatlarından getirip götürdükleri arasında denge kurmaya çalışmakta, çocuklarından birinin hayatta kalması için mücadele ederken, diğerinin kararına saygı duymayı öğrenmektedir. Kendilerini yeri geldiğinde ateşe atmakta ya da umulmadık bir anda kendilerini büyük bir yangının içinde bulmaktadırlar.

“ Kız Kardeşim İçin ” Jodi Picoult tarafından yazılmış, Serkan Göktaş tarafından Türkçe’ye çevrilmiş. A.P.R.I.L yayıncılık tarafından Ocak 2008’de okurlar ile buluşmuş bir roman.

Judi Picoult, romanlarının konularını genellikle tıp dünyasının ve siyasetçilerin fikir ayrılığına düştüğü konulardan seçen bir yazar.

Birkaç yıl içinde hemen herkesin, şimdilik etik ve bilim arasında sıkışıp kalmış değerler üzerinde ciddi olarak düşünmeye başlayacağına inanan bir yazar. Bu düşünceyi de edebiyatla başlatmaya karar verdiğini söylemekte.

Gerçekten de “Kız Kardeşim İçin ”, okuru, romanı okuduktan sonra düşünmeye, tartışmaya sürükleyecek, bir takım değerleri ve hatta insan hayatına dair önemli yapı taşlarını yerinden oynatacak bir roman. Sonu beklenmedik ve trajik bir biçimde bitse de okuduktan sonra okur ister istemez kendine şu soruyu soruyor : “ Anna’nın yerinde olsam gerçekten ne yapardım? ,,

Adımlarken kaldırımı,

Pırpır eder yaşamın alevleri,

Bir alev gibi titreşir etrafımda insanlar,

Unuturum kaybımı,

Eskiden bir yıldızın yaşadığı,

Büyük takımyıldızındaki o boşluğu.

D.H. Lawrence

*** “Kız kardeşim için ,, adlı romanı, okuyup değerlendirdikten sonra, kitap kategorisi yerine, psikoloji kategorisinde yayınlamayı uygun buldum.


Fotoğraf: www.ideefixe.com

Geçmiş zaman çokomelleri- SERDAR ÖZDEMİR


Annemin her sabahki, “kalk oğlum” unu tekrarlatmadan bu kez, fırlıyorum yataktan… İçinde önceki gün bakkal Necip'ten aldığım, 5 tanesini satıp karşılığında 1 tane kar edeceğim çokomellerin olduğu ‘sana margarin’ kutusunu kontrol ediyorum ilk… Şöyle el yordamı ile çokomelleri bir sıraya sokuyorum… 50 tane var içinde, hepsini satarsam, bir tane de hediye eder fazladan babamın arkadaşı Necip amca diye hesaplar içindeyim… Ne güzel de parlıyor mübareklerin jelâtinleri… Aslında çokomellerden çok bu jelâtinlerde gözüm… İçindekini yedikten sonra, şöyle tırnağının ucuyla düzleyip, defterin arasına koyunca harika bir koleksiyonun nadide parçası oluyor her biri… Annem bağırıyor mutfaktan; “oğlum şeytanlar yaladı yüzünü sabaha kadar, yıka hemen” diye… Yüzümdeki şeytani salyaları arıtıp kahvaltıya geçiyorum… “Sütünü bitir”, “yumurtayı bırakma” şeklindeki direktifleri en az zararla atlatıp, siyah önlüğümü de geçirince üzerime ticari hayatımın ilk gününe hazır buluyorum kendimi…

Okula belediyenin kırmızı otobüsleri ile gidiliyor… Her gün girdiğim itiş kakıştan uzak duruyorum bu kez, otomatik açılır kapının önünde… Sana kutusunun içindeki sermayem zarar görsün istemiyorum…

İlk ders sabırsızlıkla geçiyor... Öğretmenin her sorduğu soruya parmak kaldırıyorum… Nasıl olsa beni kaldırmıyor; “biliyodur bu, cevabı” diye… Aklım küçük kitaplığın en alt katına gizlediğim çokomellerde… ‘Kütüphanecilik kolu’ olmamın avantajını, anahtarı bende duran camlı ahşap kitaplığı zula olarak kullanarak değerlendiriyorum… Yine parmağım otomatik bir biçimde havaya kalkmışken öğretmenin sesini duyuyorum ticari düşlerimin arasından; “Serdar, sen gel!” Ayağa kalkmam gerektiği geliyor ilk aklıma, başka da toparlayamıyorum kafamı… Salak salak bakmama alışkın olmayan öğretmenim, tahtadaki problemi işaret ediyor göz ucuyla… Dört tarafında birer öğrencinin oturduğu tahta masamdan, kara tahtaya ulaşıncaya kadar problemi çözüyorum kafamda… Öğretmen salaklığımı atlatıp, doğru cevabı yazmamdan memnun, bir başka problemi yazıyor tebeşirin iç gıcıklayan sesiyle… Aklım kitaplıkta, ellerimdeki tebeşir tozunu siyah önlüğümün eteklerine silerek geçiyorum masama…

İlk teneffüs zilinin çalmasıyla yollanıyorum ‘Nadir Tolun İlkokulu’nun geniş bahçesine… Önce öyle dikiliyorum bahçenin bir köşesinde... Bir şeyler yapmam gerektiğinin farkındayım ama çok kestiremiyorum ne yapacağımı... Sonra, ben böyle elimde sana kutusu anlamsız bir biçimde dikilirken 5. sınıflardan bir çocuk geliyor yanıma... Kutunun içine bakıp “satıyor musun bunları?” diyor... “Evet” diyorum, “kaça” diyor... “25 kuruş” diyorum... Üzerinde başlıklı bir köylü kızı kabartması olan 50 kuruşu veriyor; “ver iki tane” diyerek... Çok seviniyorum... Üzerimdeki ürkekliği atıp, tanıdığıma, tanımadığıma “çokomel ister misin”, “tanesi 25 kuruş” şeklinde dolaşıyorum bahçeyi... Kimi alıyor, kimi bakıyor daha çok kutunun içindekilere... 5–6 çokomel daha satmışken, etrafımda meraklı bir kalabalığın oluştuğunu fark etmiyorum bile...

O kalabalığın arasından bizim 3. sınıfların diğer şubesindeki Erdoğan çıkıyor karşıma... Tam haylaz bir çocuk... Balık gibi bir suratı var; küçücük bir ağız, kocaman kırmızı gözler... Öyle pis pis sırıtarak “ne satıyon burda” gibi bir şeyler geveliyor ağzında... Başka zaman olsa en azında bir, “git işineyi” hak edecekken, çokomellerin selametini düşünerek, arkamı dönüp uzaklaşmayı yeğliyorum kalabalığın içinden... O ne? Bu sefer diğer yönden çıkıyor karşıma... Kutunun sağına soluna vurmaya çalışıyor eliyle... Kutuyu sol elimde dengeleyip sağ elimle hızla itiyorum göğsünden... Meraklı kalabalığın arasında benim elimde sana kutusu başlıyoruz itişmeye... Çokomeller kutunun içinde bir o yana bir bu yana savruluyor...

Tam bu sırada sınıf öğretmenimin sesi duyuluyor sertçe; “Serdar, gel buraya...” Erdoğan öğretmeni görünce tersyüz olup uzaklaşıyor... Soluk soluğa koşarak, okul binasının bahçeye açılan kapısının önündeki öğretmenimin yanına geliyorum... Beni o arbededen kurtardığı için minnetle bakıyorum yüzüne... “Yakışıyor mu sana?” diyor, az öncekine yakın bir sertlikle... Şaşırıyorum… Safça; “yakışmıyor mu?” diye soruyorum... “Yakışmıyor” diye sesinin tonunu daha da arttırıyor... “Çabuk kaldır o kutuyu” diye hiddetleniyor iyice... Süklüm püklüm yollanıyorum sınıfa...

Ders zili çalarken kafam öğretmenin azarını anlayamamamın verdiği dalgınlıkta, açmaya çalışıyorum camlı kitaplığın kapısını... Tek elimde tutmaya çalıştığım kutu düşüyor... Çokomeller yere saçılıyor... Sinirimden gözlerimde yaşlar birikiyor, çokomelleri toplamaya çalışırken...

O gün öğretmenin hiçbir sorusuna parmak kaldırmıyorum...

Belediyenin kırmızı otobüsünden bakkal necip amcanın dükkânının önünde iniyorum... Suratım altüst, “yere düştü bunlar Necip amca” diye, bazıları ezilmiş çokomelleri, 25 kuruşluklarla birlikte bırakıyorum bakkal masasının üzerine... Dönüp çıkacakken, kutunun içinden sağlam kalmış olanlardan seçip “al bunları” diyor... “İstemem” diyorum, “al” diye ısrar ediyor... “Babama söyleme düşürdüğümü” diyorum… “Merak etme” diyor yüzünde tebessümle... Kolleksiyonumda olmayan sarı jelâtinli birini alıp çıkıyorum...

Eve doğru giderken jelâtininin zarar görmemesine özenerek, açıyorum çokomeli... Hiç ısırmadan ağzıma tıkıştırıyorum tamamını... Keyfim yerine gelmiş, ağzımda leblebi tozuyla denediğimi, o halde tekrarlıyorum; ‘dağ başını duman almışı’ ıslıkla çalmaya çalışarak... Elimdeki sarı jelâtin güneşte pırıl pırıl parlıyor...

Fotoğraf: http://www.seksenliyillar.com/resimler/cokomel.jpg

Süreyya Berfe ve “Sevgili Arkadaşım”ı Bilir misiniz ?- TUĞBA


Süreyya Berfe adını, 1995 yılında, hediye edilen üç şiir kitabından birinde görerek tanıdım, ''Sevgili Arkadaşım'' şiiri ile birlikte. Aşıktım, daha bir ışıltılıydı gözlerim ve şiirler iyi arkadaşımdı, kelimelerin yetersiz kaldığı yerde, şarkılarla birlikte.

''Gözlerinin rengi gibi/ yüreğinin rengi gibi/ saçların da kendi renginde... Ama ben, ellerini gördüm önce/ Toplayan, düzelten, onaran ellerini. / Dokunduğuna soluk aldıran/ Telaşlı, usta, sevecen ellerini... Geç anladım ve inandım/ Her gün daha çok inanıyorum./ Ellerin, güzel işlerin karıncası/ Ellerin, ellerden bıkmış ellerime sığınak...'' diye başlıyordu ilk bölümü.

Ben mi gördüm, ya da okumam için işaretlenenlerden miydi hatırlamıyorum ama bir çırpıda okudum önce. İki,üç derken, hafızamda yerini aldı sevginin, arkadaşlığın sembolü olarak. Sevinçte, hüzünde dilimdeydi ''sevgili arkadaşım''. Sonra, Süreyya Berfe'nin asıl adının Hikmet Süreyya Kanıpak olduğunu, öğretmen bir babası ve Atatürk'le kan bağı olduğunu öğrendim biyografisinden. Türküler, ağıtlar, Nazım Hikmet'ten esintiler ve içtenlik vardı şiirlerinde. Hatta bir şiiri vardı ki, ''Hepsi O Kadar'' adında Vedat Sakman ile Ece Ülker tarafından bestelenmiş.

Seviyorum Süreyya Berfe'yi ve ''Sevgili Arkadaşım'' öncelikli olmak üzere şiirlerini. Her aklıma geldiğinde teşekkür ediyorum, o kitabı hediye eden,sevgili dostuma, ''Sevgili Arkadaşım'' la başlayan satırlarda. Kimbilir, paylaştıkça başka sevenler de olacaktır. Ve son olarak, yormadan, fazla zaman almadan paylaşmak istiyorum ikinci bölümden başlayarak.

''Yüzünün rengi gibi,

Dudaklarının rengi gibi,

Saçlarında kendi renginde.

Ama ben, özverini gördüm önce,

İçinden çavlan gibi dökülen özverini.

Hep koşan, yürümeyi bilmeyen.

Hesapsız, gücendirmeyen, saydam özverini.

Neye uzansa dirilten,

Susan, hüzünlenen, sıcak özverini.

Geç anladım ve inandım,

Gün gün daha çok inanıyorum.

Özverin, güzel işlerin arısı.

Özverin, sözcüklerden yılmış kafama barınak.

Derinin rengi gibi,

Sesinin rengi gibi

Saçların da kendi renginde.

Ama ben, seni gördüm önce

Gülen, yaşayan, bilen seni.

Körpe bir söğüt dalı gibi çırpınan,

Durduğu yere can veren.

Gönüllü, duyan, seven seni.

Geç anladım ve inandım,

Şimdi daha çok inanıyorum.

Sen hayatın ablası,

Saf olan her şeyin mayası.

Sen eşyalardan usanmış kalbime dayanak.

Sevgili Arkadaşım benim.

Sana ''sevgili arkadaşım'' diyorum.

Budur, bizim anladığımız sevdanın tanımı.

İşte sana bir aşk şiiri.

İçinde ''sevgilim'' sözcüğü geçmiyorsa

Suçun yarısı senin.

Çünkü, ben de bize yaraşanların sözcüğünü değil

Kendisini seviyorum senin gibi.''

Resim kaynağı: www.sureyyaberfe.com/sureyya_berfe1.jpg

Son Kuşlar- ÜÇ NOKTA


Damar damar olmuş çatlak bir toprağın çıplak göğsüne basıyor ayaklarım. Göz alabildiğine ıssızlık burası. Her yer susuz, her yer kuru; çatlamış dudaklar gibi. Ne bir kuş, ne bir ağaç. . . Sadece bir rüzgar var. Onun da bulup bulabildiği kurumuş dal parçaları. . . Önüne kattığı gibi savuruyor, hiçbir engele takılmadan, yitip gidiyor çorak toprağın üzerinde savrulan.


Burası bir tutam yeşile hasret, hayatın bittiği yer gibi. Kıraç toprağı adımlarken küçük de olsa bir yaşam belirtisi arıyorum. Yok! Sonsuz bir terkedilmişlik. . .

Taşlaşmış toprağın iri çatlakları üzerinde ilerlemeye çalışıyorum. Bu uçsuz bucaksız yer bir zamanlar öyle ferah, öyle serin, öyle yaşam doluymuş ki. . . Gölmüş; bir iç göl. O gölün tam ortasındayım şimdi. Sağım solum önüm arkam her yer ıssızlık. . .

Kendi kendine yeter, kurumaz demişler. Yıllar yılları devirmiş, yaşlıların kıyamet alametleri dediği adım adım geliyorum demiş. Ne anlayan olmuş ne umursayan. Önce suları azalmış günden güne, azala azala... Derken buharlaşıp tükenmiş. Tatlı balıkları, gece şarkıcısı kurbağaları, kuşlara sığınak kamışları, kenarında uzayıp giden kavaklarıyla beraber. . . -Ki rüzgar estiği vakit nasıl da güzel eşlik eder kavakları, ne tatlı bir hışırtıdır o. . . -
Şimdi kimse tepenin ardında ki gölü görebilmek için bir solukta koşup önüne serileveren o eşsiz manzarasıyla gözlerini, ruhunu mükafatlandıramayacak. Yaz sıcağında karpuz çatlatan suyuyla serinleyemeyecek kimse. Biraz daha azalacak tadı tuzu sofranın. Çocuklar hep soracak o can alıcı soruyu: Neden? Neden böyle oldu?!Bulup buluşturup adam gibi bir yanıt veremeyecekler.

Bunları düşünürken mütevazı balıkçı teknelerini arıyor gözüm. Ama yok! Bu kurumuş gölün tek kader arkadaşı diye düşündüğüm tekneler de gitmiş. Ama nereye?!
Bir yandan da sevinmeli galiba. Bir de balıkçı teknelerini görürsem; onların kolu kanadı kırılmış gibi görünen halini, kırık küreklerini, daha bir kasvet basar içimi deyip seviniyorum. Ama çok sürmüyor bu anlık sevincim. Uzaklardan beyaz bir bulut olmuş kuşlar geliyor sürü sürü. . . Önce alçalır gibi oluyorlar. Derken neye uğradıklarını şaşırmışcasına çığlık çığlığa havalanıyorlar. Dağlar aşıp okyanuslar ötesinden yılın bu zamanı gelen kuşlar bunlar. Yuvalamak, soluklanmak için geldikleri yerde şimdi ne bir mavilik, ne bir damla su. Ondan mı bu haykırış gibi çığlıkları? Hiçbir yere konamamanın sarsıntısı mı?

Bir kuş oluyorum o vakit, kime ne söyleyeceğimi bilemiyorum.

Bunlar Sait FAİK'in 'Son kuşları' belki. Aynı adı taşıyan o güzelim hikayesinde 'kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı 'der.

En olmaz olası ise hala yüreklerde bir sağırlık. Küresel ısınma diye diye feryat figan eden bir dünya, üç maymun insanoğlu. Bir aymazlık ki. . .

Ben, sen, o, biz, siz, onlar. . . . Kim duyacak zamansız eriyen karın sesini, kim anlayacak uykuya dalamayan börtü böceğin, kuşun halini. . . Kim!?

Dengesini gün be gün yitiren sarsak dünyanın bir de ahı var oysa. Ve aheste aheste değil; bir anda başa geliyor. Sonumuz hayra alamet değil; hiç değil!

Sait Faik' e hak vermemek elde mi:

“. . . Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler (kuşlar)göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi. . . ” (*)

. . .

(*) Son Kuşlar isimli hikayesinden. . .


Fotoğraf: http://www.dickeybirds.com/Wild-birds_1.jpg

Bir mahkumun günlüğü- YEŞİM ÖZDEMİR


12 Ocak 2007

Neredeyim ben? Burası da neresi? Her taraf kapkaranlık! Bir şey göremiyorum ki… Ne işim var burada benim? Peki, ne kadar zamandır buradayım? Hiç bir şey bilmiyorum. Korkmalıyım belki, ama öyle de hissetmiyorum. Heyyy! Orada kimse yok mu? Yanıt veren yok… Nasıl geldim ben buraya? Uzaklardan garip bir ses duyuyorum. Çok tek düze… Tuhaf! Sadece çok uykum var. Uyumak istiyorum. Evet evet, uyumalıyım… Nerede olduğumu daha sonra keşfederim!

6 Mart 2007

Hücreme yavaş yavaş alışmaya başladım. Her zaman duyduğum o gizemli sese de. Nereden geldiğini bilemiyorum hala. Olsun; duymak beni rahatlatıyor. Bütün günü yatarak geçiriyorum neredeyse. Ama canım çok sıkılıyor tek başıma. Ara sıra dışarıdan sesler duyuyorum belirli belirsiz. Dışarıda birilerinin olduğu kesin! Peki kim bunlar? Bana neden görünmek istemiyorlar? İyi insanlar olduklarını düşünüyorum; çünkü bana iyi bakıyorlar. Üşümüyorum, terlemiyorum da… Yemekle de ilgili hiçbir problemim yok. Aslına bakarsanız, şu karanlık da olmasa hiç de fena değil doğrusu! İyi ama beni zorla neden burada tutuyorlar?

15 Mayıs 2007

Hala buradayım. Umudum gün geçtikçe azalıyor. Artık dışarıda olmak istiyorum. Bu karanlık beni deli edecek! Bugün “Çıkarın beni buradannnn!” diye duvarları tekmelemeye başladığım bir anda, hücremin duvarlarından içeri o zamana kadar duymadığım bir ses süzülüverdi. Birden durdum ve sesi dinlemeye başladım. Sesteki beni dinginleştiren şeyin ne olduğunu anlayamadım bir türlü ,ama işe yaradığı kesindi. Artık az önceki gibi huzursuz değildim. Sesi dinleyerek uykuya daldım.

3 Ağustos 2007

Dışarıdan gelen konuşma sesleriyle uyandım. Dışarıda sesini duymaya alıştığım iki kişi vardı. Onların sesini diğerlerinden ayırt edebiliyordum artık. Ne de olsa kaç aydır burada hapisim. Burada oluş sebebimi bile bilmiyorum. Fakat bugün dışarıda başkaları da var sanırım. Hatta kahkaha sesleri duyuluyor ara sıra. Yapılan esprilere kulak misafiri olup, onlarla birlikte güldüm bol bol. Öylesine eğlendim ki! Keşke ben de onlarla olabilseydim! Dışarıda olmak için dayanılmaz bir arzu duydum içimde. Gene duvarları tekmelemeye başladım: “Çıkmak istiyoruuuummm!”. Bana seslendiklerini duydum. Beni sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Sonra beni sakinleştirdiğini bildikleri ses, hücremin duvarlarında yankılanmaya başladı bir kez daha. Zaten ne zaman taşkınlık yapsam hep aynı şey oluyordu. Yorgunum; biraz uyusam iyi olacak.

10 Eylül 2007

Ufffff! Amma da çok uyumuşum… Saat kaç acaba? Ortalık çok sessiz hala; demek ki daha sabah olmadı. Burası öyle karanlık ki , ne gündüzü anlıyorum, ne de geceyi. Her şeyden şikayet ediyor olsam da rahatım yerinde hücremde. Baksanıza, kel olan başımda saçlar bile çıktı. Biraz da kilo aldım gibi geliyor bana. Eee o kadar beslenip, üstüne bir de yan gelip yatınca olacağı buydu tabii. Kendimi tanıyamaz hale geldim. Hücrem zaten dardı. Bu kadar kilo alınca iyiden iyiye sıkıştım kaldım. Kollarımı, bacaklarımı şöyle rahatça uzatmak istiyorum ama nafile!


2 Ekim 2007

Heyyy! Hareket edemiyorum. Ne oldu böyle birdenbire anlayamıyorum! Bir tuhaflık var. İçimde bir huzursuzluk; tarif edemiyorum. Sadece bildiğim, bugün diğerlerinden çok farklı. Her zaman duyduğum ses bile bir tuhaf bugün. Dışarıdan telaşlı sesler geliyor. Onlar da anladılar sanırım huzursuzlandığımı. Nasıl da sıkıştım kaldım; şu hale bak! Kolumu bacağımı oynatamıyorum. Sanki bir şeyler beni arkamdan bir koridora itiyor gibi. Bir dakika! O da ne? Uzakta bir ışık görmeye başladım. Sanırım çıkış orası… Hücremin bütün duvarları dalga dalga beni yutmaya çalışıyor adeta. Beni dışarı çıkartmaya karar verdiler herhalde. İyi ama ne gerek vardı ki bu kadar eziyete? Sakince hücremin kapısını açıp: “Artık buradaki mahkumiyetin sona erdi. Gidebilirsin! “deseler daha iyi olmaz mıydı sanki? Dışarıdan gelen sesler giderek daha belirginleşmeye başladı. “Haydi!” diyorlardı. “Vazgeçme sakın! Buradayız biz!”. Var gücümle artık içinde sıkıştığım dar koridorla mücadele ediyordum. Aylardır bu anı bekliyordum. Dışarıda olmak istiyordum. İşte ışık orada! Ha gayret!

Beni çağıran sese doğru azimle ilerledim. Artık bir an önce çıkmalıydım buradan! Bu kadar zor olabileceğini tahmin etmemiştim doğrusu. Dışarı çıktığım anda ilk yaptığım şey, derin bir nefes almak oldu. Kaç aydır süren mahkumiyetimin üzerine , dışarıdaki parlak ışık gözlerimi kamaştırdığı için göz kapaklarımı sımsıkı tutuyordum. “İşte! Nihayet özgürüm!”… Katıla katıla ağlamaya başladım, sevinçten ve heyecandan. Biraz da üşüyordum. Tanımadığım bir takım insanlar çevremi sardılar. Sanırım iyi olup olmadığımı merak ediyorlardı. Üşüdüğümü fark etmiş olsalar gerek, beni bir örtü ile sarmaladılar. Hepsi de gülümsüyordu. Sonra beni kucakladıkları gibi sıcak ve yumuşak bir yere yatırdılar. Neler olduğunu bir türlü anlayamıyordum.

Birden hücremdeki o gizemli sesi tekrar duymaya başladım; hani şu tek düze olanı… Hıçkırıklarım kesiliverdi aniden. Evet, bu o sesti; her gün dinlemeye alıştığım. Sonra başka bir ses daha duydum. Bu , benim, hücremdeyken dışarıda konuşmalarını dinlemeye alışkın olduğum seslerden daha yumuşak olanıydı. Onu sesinden tanıyordum! Dışarıdakilerden birisi oydu; buna eminim! Bana bir şeyler söylüyordu. Bu sesin sahibi belli ki hücremden kaçmış olduğum için kızmamış, aksine mutlu olmuştu. Ne ilginç! Aylarca oradan çıkmamam için elinden geleni yap, sonra da sinirlenme; olacak iş mi bu? Birden bire uykumun gelmeye başladığını hissettim. Isınmıştım da… Tam uykuya dalmak üzereyken mırılltılarına kulak kabarttım. Yumuşacık bir sesle bana şöyle diyordu: “Hoş geldin güzel kızım. İyi ki geldin Ada bebek!”…

Resim: Sir Thomas Lawrence

06 Temmuz 2008 Pazar

SAYI 11

Dumansız hava sahası- AHMED CEMİL

hızlı hızlı indim merdivenlerden.yaşadığım hayal kırıklığı ve akabindeki sinirden caddeye nasıl çıktığımı hatırlamıyorum.

birkaç aylık sıkıntıda bardağı taşıran son damla olmuştu bu. çıkma teklifi reddedilen bir delikanlının ruh hali içinde ayaklarıma bıraktım bedenimin insiyatifini. DEVAMI

***************************************************************************************
Seviyor, sevmiyor- FARUK SÜRENER

Sevcili pilogirlar. Bildiğinuz cibi daha önce aşkla ilcilu olarak çeşitli konilarda taktikler verdum, toplumi işul işul aydinlattum. Örnek misal vermek gerekirse, aşik misinuz oni anladinuz, çekingen misinuz oni da çözdünuz, kiz tavlama sanatu ile bi ton kiz tavlama yeteneğu elde ettinuz ve benzeri saireler. Birinuz da demedu ki, “Yaa iyi de Tarik kardeşum, sen aydinlatiyon aydinlatiyon da acaba kiz beni seviyor mi, sevmiyor mi, oni bilmiyrum ki! Ha bu konuya da bi el at da kiz beni seviyosa boşuna sitres yapmiyum. Hayir, akşama Fener’in maçi var da, eğer seviyosa kizu ekebilirum” cibi. Boyle bişey demedinuz hiç! Demeyun da zaten. Ne o oyle, benim taktiklerimu zavalli kizu ekmek için mu kullanacaksinuz! Daha neler! Sabah sabah sinirimu bozmayin daa! DEVAMI

************************************************************************************
Bu coğrafyada- FULYA

Keder bizim iliklerimize işlemiştir bu coğrafyada.O yüzden kimse neden diye sormadan sokağa çıkıp insanların yüzlerine baksın, gazeteleri açıp sadece manşetleri okusun, bir kaç kanal dolaşıp haberlerden bir kaç cümle dinlesin.Keder bizim iliklerimize işlemiş kimse neden diye sormasın...
Bu soru anlamısızdır artık biraz görebilen bir yürek için... Sokağın ruhunu okuyabilen için anlamsızdır...Bir dolmuşta gülen insanların sadece hiç bir şeyden haberi olmayan ince bilekli çocuklar olduğuna dikkat eden adam için, bir gün içinde birbirini öldüren ne çok insanla aynı ülkede yaşadığını bilen için... DEVAMI


************************************************************************************
İyiyim ben- HOŞSADA

Susuyorsam, hiç konuşmuyorsam ve söylediklerine boş gözlerle bakıyorsam; üzülme... İyiyim ben!

Saçlarıma takılıyorsa hayallerim, ruhum derin bir çöküntüyü yaşıyorsa bile geçer... Meraklanma sen!

Geceleri uyuyamıyorsam, her yıldız kor gibi düşüyorsa eteklerime; endişelenme... Zaman gelir uyurum ben! DEVAMI




***********************************************************************************
Kara köpek- KEREM OĞUZ
Berberin tuttuğu makas artık elinin bir uzantısı gibi olmuştu. Aynanın karşısına geçmiş kendi bıyıklarını düzeltirken dükkanın yanındaki sokaktan bir yaşından küçük ama yavru sayılmayacak kadar da büyük, siyah uzun tüylü bir köpek fırladı. Nedendir bilinmez köpek gülüyordu. Gülen köpekten bile korkup ani bir hamle ile bir adım arkaya çekilen çocuk eğreti bir yerli punk dı. Çocuk geriye doğru hamle yaptığında hem arkasından gelen hollanda'lı kızın hem ayağına basmış hem de kızın elindeki dondurmanın yarı çıplak göğüslerine yapışmasına sebep olmuştu. Hollanda'lı kız yüksek kaldırımdan inen ve çıkan hemen hemen hiç kimsenin anlayamayacağı bir küfür patlattı. Küfürün Türkçe'si "hassssktir" olmalıydı. DEVAMI



************************************************************************************
Spartaküs terazisi- MEHMET SAĞLAM
Mi
lattan sonra 37–68 yılları arasında yaşamış, acımasız Roma İmpara­toru Neron eğlenceye de oldukça düşkün bir hükümdardı. Bir gün kafasına ne estiyse bilinmez, en cesur gladyatörlerinden II. Sparta­küs’ün idmanlarını ağırlaştırmasını, iki hafta boyunca çok iyi beslenmesini emreder. Ayrıca, Afrika’dan 4O erkek kaplan getirilmesini de ister.

Her şey hazır olunca, Roma ahalisi heyecanlı bir gösteri için büyük arenaya davet edilir. Eğlenceye düşkün on binlerce kişi stadyumu doldurduktan sonra... DEVAMI


************************************************************************************
Bitmez- NİHAL YETKİN

"Sonunda bitti" diye haykırıyor sevdiğim yorumcu. Yüksek sesle, herkese duyurarak, "Bitti" dedikçe gönül ilişkisini bitirdiğine daha çok inanacak gibi. Biten bir şey yok aslında. Gerçekten bittiğinde hiç düşünmeyecek oysa olan biteni ve "bitti" demeyecek. Ve aslında bilinçaltında o kişi bir şekilde yaşamaya devam edecek.

Öğrenciler "bitti" diye geziniyorlar etrafta, dönem bitti. Aslında biten bir şey yok. Takvim gibi kendi yarattığımız akademik dönem sona ermiş gibi görünüyor.Halbuki ikinci dönem birinci dönemle doğrudan ilintili dersler var... DEVAMI

************************************************************************************
Kaş ve aşk- ÖZLEM AKAYDIN

Kaş ve çevresini gidip gördüğümüzde duygularımızın yerinden oynamaması elde değil. Antalya’nın şehir merkezine uzak ilçelerinden biri olan Kaş aynı zamanda Akdeniz'in renginin de en güzel göründüğü yerlerden biri. Bana göre de Antalya’nın insanın aklına AŞK’ı getiren tek ilçesi KAŞ.

Şehir merkezinden yola çıkıldığında kara yolu ile yaklaşık 3 saat içinde Kaş'a varmak mümkün. DEVAMI

************************************************************************************
Bir ikili ki... PİRMETE

Kıpır kıpır...

Kanatlandırıyor, sürüklüyor, büyülüyor insanı… Hüzünlendiriyor da. 70’li yıllarda ve 80’lerin başlarında hep ikili olarak sahne aldılar. Çok „in“diler. Avrupa’yı salladılar Beatles ya da Rolling Stones gibi. Saraylarda, stadyumlarda virtüyözlüklerini kanıtladılar. 2 x 88 tuşlu piyanolarını kanatlandırırken, dinleyenlerini başka dünyalara uçurdular… Dünya çapında ünlü bu fortissimo piyanistlerinin müzik dünyasına getirdikleri yenilik, müzik üretmenin kendilerine özgü yöntemiydi: Müzikte modayı, moderniteyi klasikmiş, klasiği ise modern ve modaymış gibi dillendirmek… DEVAMI

*************************************************************************************
Sıra sıra kolilerden çıkan mektuplar- TUĞBA

''Sevgili arkadaşım, son mektubunu aldıktan sonra ne kadar zamandır görüşemediğimizi düşündüm, sınavlar öncesi gelişim sonrası.....'' diye başlayan bir mektup buldum, yıllardır görmediğim okul arkadaşımı yeniden hatırlatan, eski günlere yolculuğa çıkaran satırlarla.
Annemin, '' sıra sıra dizilmiş bu kolilerin yığıntısı ruhumu karartıyor, hiçbir yere sığdıramıyorum. Gerekli olanları ayırırsan kalabalık gitmiş olur'' sitemı, artık erteleme yapmadan bu temizliği yapma zamanının geldıiğini müjdelerken, anılar yolculuğunun bu kadar keyifli olacagını tahmin etmiyordum. DEVAMI

*************************************************************************************
Hayat Bilgisi- ÜÇ NOKTA

Okul yıllarında yeni aldığım defterlerin, o beyaz, o uçsuz bucaksız gibi görünen pürüzsüz sayfalarına heyecanla baktığım gibi bakıyorum yine şu yeni gelen yıla. O el değmemiş sayfalarda gözlerim her dolaştığında hep heyecanlanırdım. İçimi kamaştıran bir beyazlıktı sayfaları, kalemin ucunu dokundurmaya kıyamazdım. Satensi ,yumuşak sayfalarına dokunurken neler yazacağımı düşünürdüm. Hangi sayfasında dirsek çürütecek hangisine ‘kırmızı kalemle ‘ önemli başlıklar düşecektim. DEVAMI

************************************************************************************
Veda- YEŞİM ÖZDEMİR
Bir eve daha veda etme zamanı geldi işte… Toparlanıp, eski püskü battaniyelere sarılmış koltukların, esmer ve terli işçilerin sırtında teker teker odadan çıkarılışını izliyorum sessizce. Onlar bir an önce işlerini yapma telaşında bütün odaları hızla boşaltırken , ben hüzünle karışık bir sükunet içinde , hiç bir ayrıntıyı unutmamak adına evin odalarını geziyorum büyük bir dikkatle. Boş duvarlarda yankılanan ayak seslerime kulak kabartıyorum. Ne tuhaf! Daha düne kadar mutfağında yemek pişen, salonundaki televizyonun sesi koridora yayılan , balkonundan sardunyalar sarkan bu ev , bir anda tarifsiz bir küskünlüğe bürünüverdi adeta.. DEVAMI


Dumansız hava sahası - Necdet REHAVET

hızlı hızlı indim merdivenlerden.yaşadığım hayal kırıklığı ve akabindeki sinirden caddeye nasıl çıktığımı hatırlamıyorum.

birkaç aylık sıkıntıda bardağı taşıran son damla olmuştu bu. çıkma teklifi reddedilen bir delikanlının ruh hali içinde ayaklarıma bıraktım bedenimin insiyatifini.


bir müddet sonra altıyol otobüs durağında buldum kendimi. yüzde doksanı sokağımızın önünden geçen otobüslerinden birine daldım hiç düşünmeden ve numarasına bakmadan. fakat hiç yapmadığım ani bir karar değişikliği ile otobüs daha 100 metre gitmemişken var gücümle düğmeye bastım inmek için. f.bahçe stadı'nın önünde indim.


kararı düğmeye basarken vermiştim. nefes alamadığım bu sıkıntılı anda sadece moda paklardı beni.


köşeden taksiye el işareti yaptığım anda şimşek gibi ama salakça bir düşünce peydahlandı beynimde. taksiye vereceğim parayla sigara alacaktım. sonra soğuk ama güzel ve güneşli havada bahariyeden moda’ya yürüyecektim.


evet , güzel havanın hiç suçu olmamasına rağmen tütüne başladım evkaftaki memuriyetinden istifa eden şair haleti ruhiyesinde.halbuki, sabah başka bir mevzudan dolayı tütüne ve nescafeye nasıl alışmadığımı anlatacaktım burada böbürlene kabara.


taksiye devam et işareti yapıp köşedeki bakkaldan sigarayı ve kibriti aldıktan sonra kestirmeden bahariye caddesine çıktım. ondan sonra türlü düşünceler içinde otomatiğe bağlanmış ayaklarım moda da her zamanki çay bahçesine götürdü beni.


soğuk esen rüzgar yüzümü yalarken denize nazır yüzlerce düşünce içinde kaybolmuşum. bir paket sigaranın yarısının hangi arada bittiğini, durağa, oradan eve nasıl bu kadar çabuk geldiğimi net hatırlamıyorum.


sadece dönüş yolunda beynime kazınırcasına megafondan söylenen ;overlok makinesi evinize geldi hanımlarbeş dakikada kesilir, hemen teslim edilir gibisinden bir overlok tekerlemesi ile ayedaş faturasını düşüren eli sigaralı amcanın arkasından seyirtip faturasını verdiğim kalmış aklımda.tramvaydaki masum güzel bir de.


Seviyor, sevmiyor- FARUK SÜRENER

Sevcili pilogirlar. Bildiğinuz cibi daha önce aşkla ilcilu olarak çeşitli konilarda taktikler verdum, toplumi işul işul aydinlattum. Örnek misal vermek gerekirse, aşik misinuz oni anladinuz, çekingen misinuz oni da çözdünuz, kiz tavlama sanatu ile bi ton kiz tavlama yeteneğu elde ettinuz ve benzeri saireler. Birinuz da demedu ki, “Yaa iyi de Tarik kardeşum, sen aydinlatiyon aydinlatiyon da acaba kiz beni seviyor mi, sevmiyor mi, oni bilmiyrum ki! Ha bu konuya da bi el at da kiz beni seviyosa boşuna sitres yapmiyum. Hayir, akşama Fener’in maçi var da, eğer seviyosa kizu ekebilirum” cibi. Boyle bişey demedinuz hiç! Demeyun da zaten. Ne o oyle, benim taktiklerimu zavalli kizu ekmek için mu kullanacaksinuz! Daha neler! Sabah sabah sinirimu bozmayin daa!

Efendum, pilatonik olarak sevdiğinuz bi kiz olabilir. Uzaktan anlamaya çalişaysinuz sizu sevip sevmediğinu. Belki de o da sizi pilatonik olarak seviyordur. Ya da belki de sizden pilatonik olarak nefret ediyordur. Bilmiysinuz, o yüzden de kiza açilamaysinuz. Mesela size bi gün bişey söylüyor, “Uyy kesin seviyor bu kiz beni, sence de oyle deyil mi?” diye soraysinuz kendinize. Ayni kiz ertesi gün başka bişey söylüyor “Yok canim, nerden çikardin oni” diyerek yanitlaysinuz kendinizu. Boylece bi oyle bi boyle feleğinizu şaşiraysinuz. Aşkinuzdan kendi kendinuze konişmaya başlamişsinuz da haberinuz yok daa!

Ya da bi kizla yeni yeni çikmaya başladinuz. Aradan bir ay geçmiş, hala romantizme geçememişsinuz. Oysa siz daha ilk gun, kiza sirilsiklam aşik olduğunuzi tum dunyaya haykirma modina geçmişsinuz ama onin sizu sevip sevmediğinizu anlayamadiğinuz içun bunu haykiramaysinuz. E bi haykirsanuz, “BEN NALAN’I DELİLER GİBİ SEVİYORUUUUM” diye, acaba karşimizdaki de haykirmaz mi “O DA SENİ SEVİYOR MUUUUU?” diye. E buna karşi ne haykiracaksinuz? Hiç bişey! Bu da sizi geriyor doğal olarak. Aci çekeysinuz.

Artik tüm bu acilara son! Amerika’dan getirtiğimuz nano teknoji ile üretilen cihazlarimuz ile karşinizdakinun sizi sevup sevmediğini anliyabilirsinuz. Şaka şaka... oyle bi cihaz yok tabi ki! Peki ne var? Çikarun maus kilavyeleri... Test var...

SEVİYOR SEVMİYOR TESTİ

SORU: Yeni çikmaya başladiğinuz bi kiz var. Genellikle karşi tarafi kim arayi?

YANIT:

a. Hep ben oni arayrum. O beni nadiren arayi, sinir olayrum, o sinirle bi süru sigara içeyrum, ev çok kötu kokayi, bu yüzden cami açayrum ve cami açinca... (yeter kardeşum, yeter, bana mi sordun kizu severken. Allah Allah! Bana ne senun evinden de sigarandan da, manyak misun nesun?)
b. Ama.. ama... o beni hiç aramadi ki bugüne kadar (Vah canim, ne kada da içli soyledun, üzuldum şimdi. Üzulme, bana da oliyor bazen, telefon numarani vermeyi unutmuşsindur belki)
c. Hep o beni ariyor ve benim ne kada yakişiklu, ne kada yetenekli ve zeki olduğumi söylüyor. Gece, günduz iltifat ediyor bana. (Kardeşum hava atmaya mi celdun bu teste! Git kardeşum bu testu yapan bi süru umutsuz aşik var. Şimdu sana gicuk kapacaklar, ellerinden bi kaza çikacak. Sonra benum köşem kapanacak. Yürü git daa!)
d. Ara beni ara yar. Ara sıra ara yar. La lala lala laay.. (Ula nerden celiy bu tipler benum testume! Git kardeşum başka yerde soyle şarkinu. Ha buraya ciddu bi test yapayruz)

Ohooo saat de epey ilerlemuş sevcili pilogirlar. Aslinda daha soyleyeceklerum var ama şimdu citmem lazum. Artik bi dahaki sefere aydinlatirum kalan karanlik kisumlaru. Siz ben yokken biraz güneşe çikun, yokluğumi hissetmezsinuz.

Bir sonraki yazimda görüşmek uzere kalin sağlicakla. (Aranizda mazeretu nedenuyle sağlicakla kalamayacaklar varsa onlar da hoşçakalsun)
Tarik (Toplum Aydinlaticisu)

Bu coğrafyada- FULYA

Keder bizim iliklerimize işlemiştir bu coğrafyada.O yüzden kimse neden diye sormadan sokağa çıkıp insanların yüzlerine baksın, gazeteleri açıp sadece manşetleri okusun, bir kaç kanal dolaşıp haberlerden bir kaç cümle dinlesin.Keder bizim iliklerimize işlemiş kimse neden diye sormasın...

Bu soru anlamısızdır artık biraz görebilen bir yürek için... Sokağın ruhunu okuyabilen için anlamsızdır...Bir dolmuşta gülen insanların sadece hiç bir şeyden haberi olmayan ince bilekli çocuklar olduğuna dikkat eden adam için, bir gün içinde birbirini öldüren ne çok insanla aynı ülkede yaşadığını bilen için, gencecik yüreklerin sevgi yerine nefretle dolduğunu acıyla sezen için, okul bahçelerini oyun için değil birbirinin burnunu kırmak için kullanan çocukları balkonunda çayını içerken görüp aldığı yudum boğazında kalan için, sokaklarda o çok pahalı spor arabaların çiğneyip geçtiği yaşlı adamların gazete sayfalarıyla örtülü bedenlerine yoldan öylece geçip giderken rastlayan ev kadını için, çok bildik sözleri meydanlarda yeni duymuş gibi alkışlayan insanlara şaşkın şaşkın bakan göz için bu soru anlamını çoktan yitirmiştir artık...


Keder bizim alnımıza kazılmış bir bıçak yarasıdır şimdi... Damlayan kandan gözlerimizi açamadığımızdır... Kimse nedenini sormasın... Soru başka, sorunun muhatabı başka olmuştur bu coğrafyada artık... Tıklım tıklım barlarda gece klüplerinde yaşayan bir çoğunluk vardır bu ülkede soru sorulması gereken. Bir kazağa bir ailenin bir aylık yemek parasını ödeyip mağazadan çıkan hanımefendiye sorulması gereken sorular vardır. Sabah uçağıyla kahvaltı için İtalya'ya giden ve ülkesinde açlık sınırında yaşayan insanlara gazetelerde rastlayıp onlara birer yabancı yaratıkmış gibi bakan parlak takımlı beyefendiye sorulması gereken sorular vardır. Biz olmayı çoktan unutmuş kendi benliğinin o sığ çemberinde yaşayan insana sorulması gereken sorular vardır...


Bu coğrafyada "kederinin sebebi nedir" diye sormak anlamsızdır artık...Bu coğrafyada yüzünde keder izi olmayana sorulması gereken sorular vardır çünkü...Bu coğrafya insanın içine kazır kederi... İçine keder kazınmayan ise bu coğrafyaya zaten ait değildir...
Fotoğraf: Tarık Gürbüz

İyiyim ben- HOŞSADA


Susuyorsam, hiç konuşmuyorsam ve söylediklerine boş gözlerle bakıyorsam; üzülme... İyiyim ben!

Saçlarıma takılıyorsa hayallerim, ruhum derin bir çöküntüyü yaşıyorsa bile geçer... Meraklanma sen!

Geceleri uyuyamıyorsam, her yıldız kor gibi düşüyorsa eteklerime; endişelenme... Zaman gelir uyurum ben!

İçime akan öfkeyle saldırıyorsam sağa sola, kırıp döküyorsam içindekileri geçer... Sakinleşirim ben!

Yeni bir başlangıç yapayım derken, bir yanım kederden azalıyorsa ve görmek acı veriyorsa sana; acele etme sakın... Bütünlenirim ben!

Aynı şeyleri konuşup, farklı anlamlar çıkarıyorsak ve o anlamlarla kararıyorsak; üzülme... Aynı dili öğrenirim ben!

Aynı ritmi yakalayamıyorsam seninle, şarkının sözlerini şaşırıyorsam; sinirlenme... Güzel bir ezgi olurum ben!

Gecenin ayazını sen sanıyorsam ve yüzüme çarptıkça derin kesikler oluşuyorsa; vazgeçme... Biraz daha uğraşırsan parçalanırım ben!

Sen öyle tepkisiz, sen öyle hareketsiz bekle… Mükemmel bir egoyla yaşa ve düşünme... Çırpınır çabalar, hallederim ben!

Ben gülümsemeye çalışırken, kırılan yanlarımızı onarırken; sen öylece geç karşıma ve sus… Tepkisiz kal yine... İşte o zaman arkama bakmadan giderim ben!

Kendi vicdanını rahatlamak için yalanlar söyle kendine… Olgunlukla karşıla yaşananları… Gül geç içindeki yangına... Bilirim; vurdumduymaz tavırlarının gücüyle, iyileşirsin sen!

Son kez söylemek istedim… Beni düşünme sakın... İyiyim ben!

Zaman akıp gider… Ve kalp der ki;

Gün gelir affedilir her şey… Mutlu bir ezgiyle ve dünyanın en güzel sesiyle, en içten sözleriyle severim ben…

Kara köpek- KEREM OĞUZ


Berberin tuttuğu makas artık elinin bir uzantısı gibi olmuştu. Aynanın karşısına geçmiş kendi bıyıklarını düzeltirken dükkanın yanındaki sokaktan bir yaşından küçük ama yavru sayılmayacak kadar da büyük, siyah uzun tüylü bir köpek fırladı. Nedendir bilinmez köpek gülüyordu. Gülen köpekten bile korkup ani bir hamle ile bir adım arkaya çekilen çocuk eğreti bir yerli punk dı. Çocuk geriye doğru hamle yaptığında hem arkasından gelen hollanda'lı kızın hem ayağına basmış hem de kızın elindeki dondurmanın yarı çıplak göğüslerine yapışmasına sebep olmuştu. Hollanda'lı kız yüksek kaldırımdan inen ve çıkan hemen hemen hiç kimsenin anlayamayacağı bir küfür patlattı. Küfürün Türkçe'si "hassssktir" olmalıydı. Köpekten korkan kara kaşlı yerli punk dönüp özür dilemeye çalıştı. Memelerinde vişne limonlu dondurma olan yarı çıplak turist kızı ve bu şekilde giyinmiş bir erkek... Sanki birisi "motor" diye bağıracaktı da film başlayacaktı. "Çocuk dondurmaları yalar ve olay gelişir..." Ama öyle olmadı. Çünkü ince beyaz bıyıklı berber elinde makası ile dükkanından çıkıp "dikkat etsene aslanım biraz" diye ellerini iki yana açtı. İstediğini yapamayan oyuncusuna sitem eden teknik direktör gibiydi. Sermet Erkin gibi, hiç beklenmedik bir anda nerden çıktığı anlaşılamayan bir temiz mendili kıza takdim etti. "Matmazell" dedi kıza. Kız teşekkür etti berbere. Yerli punk uzun adımlarla kaçtı ortamdan. Hollanda'lı sarıkız da memelerini sildikten sonra elindeki ezilmiş külahı ve dondurmayı yerdeki çöp poşetine attı. Güler yüzlü kara köpek külahı alıp koşar adım Karaköy'e doğru indi. Ben de peşinden gittim. Köpek onu takip ettiğimi anladı. Adımlarını hızlandırdı. Koşan köpeğin tırnakları yere çarpıyor, gelen çıt çıt sesleri gittikçe sıklaşıyordu. "Versene lan dondurmamı" deyince tam topukladı. Ben de koştum ama yetişemedim.

Karaköy'de tek başıma kalakaldım. Dondurmasında gözüm yoktu aslında ama köpekle biraz olsun arkadaşlık yapabileceğimizi ummuştum. İşte şimdi onu da kaçırmıştım. Kırmızı ışıkta tam önümde otobüs durdu. Otobüste cam kenarında iyice yayılarak oturmuş sonradan da olsa doğal kızıl saçlı bir kız vardı. Kızın pamuk gibi tenine, ten rengi dudak rengi uyumuna, omuzlarına, omuzlarındaki çillere baka kaldım. Sanki arada cam yokmuştu da kokusu burnuma gelmişti. Yasemin kokusu. Bu kıza acayip platonik olarak aşık olunurdu ama onunla tek kelime bile etmemek gerekirdi. Üç saniyeden biraz uzun sürdü. Otobüs hareket etti. Bu aşk da burada bitti derken otobüs kırmızıda geçen şerefsiz taksici yüzünden ani bir fren yaptı. Yaklaşık bir metre giden otobüste ben bu sefer sevgilimin arka koltuğunda oturan anne ve 3 yaşındaki oğluyla göz göze geldim. Çocuk yaramazlık mı yapıyordu bilmiyorum ama anne o kısacık anda beni gösterip "abi kızacak sana" dedi. Dudaklarını değil ama gözlerini okumuştum. Kaşlarımı olabildiğince çatıp ufaklılığı tedirgin etmeye çalıştım fakat o ne bok olduğumu hemen anladı. Gülüp el salladı bana. Ben de ona el sallıyordum ki otobüs sıkışan yolu açmak için ani bir hamleyle bir metre geri geldi. Ve ben kızıl kıza el salarken buldum kendimi aniden. Şaşkınlıkla indirdim elimi. Ama çok geçti. Kız ona el salladığımı görmüştü. Bana güldü. O da bana el salladı. Çapkınlık tarihimde bu bir ilkti. 30 yıl sonra sonunda yaptığım bir jeste karşılık almıştım. İstemeden yapmıştım ama olsun.

Otobüs hareketlendi. Olamazdı. Allah kahretsindi. Peşinden koşmaya karar verdim. Multu sonla biteceği belli holivud filminde başroldeydim. Otobüs köprüye yöneldi, Eminönü'ne geçecekti. Ben de koşmayabaşladım. Rüzgarın oğluydum. Çok hızlıydım. (O yüzden her gece ben, her gece üzülmüşüm) Kız otobüsü takip ettiğimi fark edince eliyle dur dur dedi bana. Bir bok yemişti, farkındaydı. Çünkü ben Bakırköy'e kadar koşacaktım böyle, belliydi bu. Derken ayağım köprü üstü balıkçılardan birisinin yerde bıraktığı oltasına takıldı. Çok fena düştüm sevgili günlük. Böyle yerlerde yuvarlandım. İki avuç içimde çok fena yara oldu. Dirseklerim çizildi, dizlerim patladı sevgili günlük. Yerden şöyle bir boynumu kaldırıp giden otobüsü izledim. Sevgilimi göremedim. Sonra yattım yere. Canım yanıyordu. Sağdan soldan kaldıramaya geldiler, yok bir şeyim biraz yatayım dedim. Sonra başımın arkasında sıcak ve hoş kokulu bir nefes hissettim. Kara köpek gelmiş beni yalıyordu. Nefesi vişne ve limon kokuyordu.

K.

Spartaküs terazisi- MEHMET SAĞLAM


Milattan sonra 37–68 yılları arasında yaşamış, acımasız Roma İmpara­toru Neron eğlenceye de oldukça düşkün bir hükümdardı. Bir gün kafasına ne estiyse bilinmez, en cesur gladyatörlerinden II. Sparta­küs’ün idmanlarını ağırlaştırmasını, iki hafta boyunca çok iyi beslenmesini emreder. Ayrıca, Afrika’dan 4O erkek kaplan getirilmesini de ister.


Her şey hazır olunca, Roma ahalisi heyecanlı bir gösteri için büyük arenaya davet edilir. Eğlenceye düşkün on binlerce kişi stadyumu doldurduktan sonra, İmparator şeref tribünündeki tahtına kurulur. Önündeki sehpada keskin bir kı­lıç ve 40 kese altın sikke vardır. İşaret verilince, tüm kasları balon gibi şişkin, parıl parıl parıldayan Spartaküs koşarak sahaya girer, önce Neron’u, ardından halkı selamlar. Ve sahaya günlerce aç bırakılmış bir kaplan salıverilir. Yarı çıplak gladyatörümüzün elin­de herhangi bir korunma aleti yoktur, üstelik toplam 40 kaplanı öldürmekten başka seçeneği olmadığını o anda öğrenir.


Hayvan, Spartaküs’e hemen saldırır. Ama tecrü­beli ve güçlü cengâver, zavallı kaplanın boynunu bir hamlede kırıp işini bitirir. Herkes ayakta sevinç çığlıkları atar, şiddetli alkışlarla takdirlerini gösterir. Neron başparmağıyla aferin işareti yapar ve bir kese altın fırlatarak loca önünde kendisini selamlayan güreşçiyi ödüllendirir.


İkinci kaplan sahaya girince, arenayı dayanılmaz bir çığlık fırtınası doldurur. Spartaküs sal­dırır, hayvanın boynunu büker, bir dakikada cansız yere yıkar. Herkes galeyana gelmişçesine ayağa fırlar, avuçları kızarıncaya dek alkışlar kahramanını.


Neron ikinci altın kesesini fırlatır ve herkesin mutlu olduğu bir atmosfer içinde üçüncü şov baş­lar. O da öncekiler gibi gladyatörün başarısıyla biter, herkes tarafından övünçle al­kışlanır.


Dördüncü.. beşinci.. yirminci.. otuzuncu ve otuz yedinci kaplanlar en fazla ikişer dakikalık mücadelelerden sonra teker teker saf dışı edilirler. Neron merak içinde, Spartaküs’ün bu işin sonunu getirip ge­tiremeyeceğini beklerken, arenadaki heyecan iyice yükselir.


Tezahüratlar ve çığlıklar yüzünden sesler kısılmış, eller alkıştan morarmış ve locanın önünde otuz­ yedi kese altın sikke birikmiştir. Derken; otuz sekizinci ve otuz dokuzuncu kaplanlar da aradan çıkar ve heyecanlar doruk noktasına ulaşır. “Bravo” sesleri tüm Roma’yı titretirken kırkıncı kaplan da salıverilir.


Spartaküs biraz yorgun görünmektedir. Saldır­mak yerine rakibinin saldırısını bekler. Onca zaman beklediği için iyice kızışmış olan son hayvan en azgın tavrıyla saldırı­ya geçer. Kurtuluşun rakibini parçalamak olduğunu sezen kaplan, beden ağırlığının itici gücüyle gladyatörü yere yıkar, sol kolunu kapar ve yor­gun güreşçiyi birkaç metre yerde sürükler.


Arenada herkes suskunluk ve düş kırıklığı için­dedir. Neron dahi yerinden fırlamış, “Ayağa kalk, rezil!” diye azarlamaya başlamış otuz dokuz kez takdir ettiği ve ödüllendirdiği adamı.


Spartaküs kalan tüm gücünü kullanarak, kolunu kaplanın dişlerinden kurta­rır, rakibinin boynunu iyice kavrar ve yere yatı­rıp etkisiz hâle getirir. Kaplanın gövdesini de ba­cakları arasına sıkıştıran güreşçi, anlaşılan öylece du­rup gücünü toparlamak için zaman kazanmak ihti­yacındadır.

Bu sahne kimsenin hoşuna gitmez... “Haydi aslanım! Oldür onu, bitir işini, haydi!” diye bağırarak cesaret verenler çıkar; ama Spartaküs’ün sarf edecek eforu kalmamıştır. Keyifler kaçar ve bu hareketsizliğe sinirlenen birkaç kişiden yuhalama sesleri dahi duyulur. Ardından, arzuladıkları sonucu göremeye­ceğini anlayan halk, hep bir ağızdan, o devrin en çirkin aleyhte tezahüratlarını yapmaya başlar. Spartaküs iyice yıkılır, güçten kesilmek üzereyken başparmağıyla yenilgi işareti yapıp yardım ister.


Gösterinin onca beklenti­yi boşa çıkaran bir sonuçla bitmesine çok sinir­lenen Neron, eliyle “kelle işareti” yapar. İmparatorluk muhafızlarından birine sehpadaki kılıcı ve son altın kesesini fırlatır. Muhafız önce kaplanı delik deşik eder, sonra Spartaküs’ü kollarından kavrayıp cellât sehpasına götürür­. Yüzü kütüğe yapıştırılan zavallı cenkçinin ka­fası bir kılıç darbesiyle uçurulur. Herkes yerinden zıplayıp bu kez cellâdı coşkuyla alkışlar. Şov biter...


Bu hayalî öyküdeki ikiyüzlülük ve ölçüsüzlük, insanları veya olayları değerlendirirken takındığımız tavrın ve -daha önemlisi- düşünce sistematiğimize girmesine izin verdiğimiz sağduyusuzluğun en çarpıcı örneklerinden biridir.


Öyle ya, Spartaküs tam 39 kez gücünü, cesaretini ve o zamanki anlayışla sportmenliğini ka­nıtlamış; Roma halkından ve İmparatordan elleri morarıncaya kadar alkış, sesleri kısılıncaya dek takdir almış; üstelik 39 kese altın sikke ile ödüllendirilmiştir. Bunları Spartaküs’ün artı hanesine 39 iyi puan olarak kaydedecek olursak, eksi hanesine kötü puan olarak sadece bir tane yazabiliriz. Fakat sonuç­ta, tek bir “günah” onun hayatına mal olmuştur.


Oysa rasyonel bir düşünce tarzıyla mantık ve akıl terazisinde tartılacak günah ve sevaplar -veya ar­tı ve eksiler- bu kişinin pozitiflerinin tam 38 kat daha ağır geldiğini gösterecektir.


Bu hikâyecikte apaçık görünen “yargılamadaki bozuk terazi”, top­lum psikolojisinin bir ürünü olarak görünüyor; fakat bu tür hataların kişisel düzeyde daha sık işlendiği hepimizin defalarca gözlediği bir gerçektir. Birçok insanın birçok insan hakkında yargıçlık oynadığı bir toplumda, sevapların unutulup en çirkin günahların ön plâna çıkarılması, birey ve toplum psikolojisini ve birey-toplum-dünya ilişkilerini kuşaklar boyu düzeltilemeyecek boyutta olumsuzlaştırmaktadır.

İnsanların çoğu iyidir. Kötülük (şer) denen olgu, iyilikten daha güçlü ve çok yıkıcı/zarar verici olduğu için kendinden daha sık söz ettirerek, (Kötü haber çabuk yayılır...) bizleri insanların çoğunun kötü olduğu yanılgısına düşürür.

Birilerini ve hele hele toplumları tartarken/değerlendirirken âdil olunuz. Aynı değerde 49 kötülüğü ve fakat 51 iyiliği olan birine dahi kötü diyemeyiz.

“Spartaküs Terazisi”iyle kalın...



Resim: http://www.ideayayinevi.com/noesis/Resimler/Spartak%C3%BCs%20K%C3%B6le%20Ayaklanmasina%20%C3%96nderlik%20Ediyor.jpg


Bitmez- NİHAL YETKİN

"Sonunda bitti" diye haykırıyor sevdiğim yorumcu. Yüksek sesle, herkese duyurarak, "Bitti" dedikçe gönül ilişkisini bitirdiğine daha çok inanacak gibi. Biten bir şey yok aslında. Gerçekten bittiğinde hiç düşünmeyecek oysa olan biteni ve "bitti" demeyecek. Ve aslında bilinçaltında o kişi bir şekilde yaşamaya devam edecek.

*

Öğrenciler "bitti" diye geziniyorlar etrafta, dönem bitti. Aslında biten bir şey yok. Takvim gibi kendi yarattığımız akademik dönem sona ermiş gibi görünüyor.Halbuki ikinci dönem birinci dönemle doğrudan ilintili dersler var, yani dersler bitmedi aslında.Öğrenilenler ise çapalanmayı bekliyor, tatil matil dinlemeden, nota mota takılmadan. Biten bilgi yok çünkü, kullanılmayan bilgi var.

*

"Ben bittim" diyor başka bir şey demiyor. Yerini bulamamış, istediği mesleği yapamamış, istediği kişiyle hayatını birleştirememiş vs. Bitmiş falan değil ama söylediğini, düşündüğünü yaşadığının hiç farkında değil. Silkinecek kuvvetle, hepsi o kadar. Ve kendine acımayacak, bilecek kendine acıyana herkes acımaya hazır dünden ve asıl bittiği gün o gündür.

*

Falanca var mı diye sorduğumda X'liler "hep taze bitti" diyor. Yani sen derdine yan,daha önce gelseydin der gibi.Halbuki zamanla öğreniyorum ki o şehrin satıcıları kendilerinde olmayan mal için dahi hep "taze bitti" diyor.Yani hep almak için geç kalan ben değilim ve istediğim mal bitmiş değil, hiç gelmemiş!

*

"Bak ne anlatacağım sana" dediğimde "şu sayfayı bitireyim de" diyor, "tek sayfalarda bitiremezmiş okumayı" İyi de o sayfayı bitirene kadar benim aklımdaki metin aynı canlılığını koruyacak mı, korusa bile bende aynı iştah kalacak mı? Şimdi, hep belli bir yerde bitirme eğilimimiz var insan olarak, öyle apansız bitirmeyi zihin kaldıramıyor, diye mi düşünmeli?

*

Cuma gününe kadar şu işleri bitirmeli. Pazartesi yeni şeyler yapılmalı.Niye? Eğer işin oluru Pazartesi ise, kendimizi sıkıştırmanın ve görüntüyü kurtarmanın anlamı var mı?

*

Yeni yılda dertler, kederler bitmeli, her yer gülistanlık olmalı. Bitmeli de bitmesi için gerekli adımlar atılacak mı yoksa her şeyi bir çırpıda hallediverecek görünmez bir el mi bekleniyor çaresiz? Sonra her dert öyle bitecek türden de olmuyor, zaman oluyor tek çare, onda da izler kalıyor mutlaka.

*

Filmin sonunda "son" yazıyor. Kocaman harflerle, duyun ey seyirciler bitti mesajını vermek için. Bitmiş güya. Aslında benim için film o anda tekrar başıyor, tema müziği yağıyor üstüme, etkilendiğim replikler, değiştirmek istediğim sahneler yağıyor. Yerimden bile kalkasım gelmiyor, en son çıkanlardan biri oluyorum salondan, çünkü o filme bütün emek verenlerin ismi bitiş yazısından sonra başlıyor!

*

Şimdi ben de "Bitti" örnekler ve "bitti" bu yazı diyorum. Demesi kolay. Biliyorum, bitmez!

*

Bitiş dediğin insanın zamanını, aklını, gönlünü organize etmek, avutmak, savunmak vs. için yapılmış bir icaddır, desem?

Fotoğraf: http://danielyuen.deviantart.com/art/Artist-s-End-26265772

Kaş ve aşk- ÖZLEM AKAYDIN


Kaş ve çevresini gidip gördüğümüzde duygularımızın yerinden oynamaması elde değil. Antalya’nın şehir merkezine uzak ilçelerinden biri olan Kaş aynı zamanda Akdeniz'in renginin de en güzel göründüğü yerlerden biri. Bana göre de Antalya’nın insanın aklına AŞK’ı getiren tek ilçesi KAŞ.

Şehir merkezinden yola çıkıldığında kara yolu ile yaklaşık 3 saat içinde Kaş'a varmak mümkün.

Yaşayanlarının mütevazılığı ile birleşince sadece birkaç günlük tatile gitmek değil, uzun süre oralarda yaşamak, hatta hemen her şeyi bir kenara bırakıp da Kaş’a yerleşivermek geliyor insanın içinden.

Bir ilçeden çok, dik yamaçların altında kalmış kasaba görüntüsündedir Kaş. Küçük sayılacak çarşısını gezerken, çarşının adı ile boyutu arasındaki tezat ilgi çeker. Çarşının adı ''Uzun Çarşı'' dır. Oysa kısa denilebilecek bir sokağa kurulmuştur çarşı. İçindeki hareketi, hediyelik eşyaların çeşitliliğini görünce çarşının kısalığını falan unutuverir de aynı yerleri dolaşmaktan usanmaz insan.

Kıyıda, irili ufaklı tekneleri görmek mümkün. Bu tekneler tatilcilere günlük turlar düzenlemekte .

Günü birlik de olsa civardaki adaları bu sayede görebilmek, kısa süreli bir Mavi Yolculuk yapmak mümkün.

Su altı dalışları, kano turları, doğa yürüyüşleri, yamaç paraşütü, Kaş tatilini daha da hareketlendirmekte . Günün yorgunluğunu atmak için görünüşü salaş ama insana bir o kadar da keyif veren meyhanelerde güne son nokta konulabilir.

Kaş'ın adının nereden geldiği ve tarihçesini merak edenlere bir kaç kısa bilgi de vermek isterim:

Antik çağlardaki adı, arkeolojik bulgularla da kanıtlanmış '' Habesos'' muş ; ancak kent tarihte '' Antiphellos'' adıyla anılmış. Anadolu Selçuklu Devleti topraklarına katıldıktan sonra da adı '' Andifli '' olarak anılmaya başlamış.Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra da Osmanlı Devleti Topraklarına Yıldırım Beyazıt zamanında katılmış.

Uzun süre ‘’Andifli ‘’olarak anılmış Kaş'a ilk kez Evliya Çelebi'de ''Kaş''adıyla rastlanıyor. Bir söylenceye göre Kaş, lekesiz, saf, beyaz bir taşa verilen admış. Bu taşı taşıyanlara şimşek ulaşmazmış. Susandığında ağıza bu taş alınırsa insanın susuzluğu dinermiş. Saf ve beyaz bir taş olduğundan bu güzel ilçeye layık görülmüş bu ad. Şimdilerde taşın varlığı tek tük hatırlansa da böyle bir taş şu anda bulunamıyor.

Kaş'a gidince konaklama yönünden problem de yaşanmıyor. Ucuz ve temiz ev pansiyonları veya lüks otellerde konaklayarak her bütçeye uygun bir tatil geçirmek mümkün.

Tatilinizi ev pansiyonlarında geçirmeyi tercih ettiyseniz, evinizdeki rahatı fazlasıyla bulabileceğiniz birçok pansiyon hizmet veriyor.

Kaş'ın kapı komşusu, manzarası güzel Meis adasının adı da Yunanca'da ''Göz'' anlamına geliyor. O kadar da yakınlar ki birbirlerine, yetenekli bir ressamın fırçasından çıkmış ‘’kaş’’ ve ‘’ göz’’ gibi duruyorlar. Hem Kaş, hem göz, doğal güzellik konusunda birbirlerini tamamlıyor.

Tıpkı eski ata sözü gibi : Kaş ile göz, gerisi söz.

Antalya'nın uzaklardaki bu güzel ilçesine gidildiğinde tüm benliğinizi gizemli bir çekicilik kaplıyor. Sadece bu çekiciliği yaşamak için bile Kaş görülmeli.

Ulaşım :

Havayolunu seçenler için Dalaman havaalanı- Kaş arası 160 km. Antalya Havalimanı ise 210 km. uzaklıkta. Yola özel araçla çıkanları karayollarının yıllarca süren çalışmaları sonucu modern, geniş uçak pistini andıran yollar bekliyor. Gerek Antalya gerekse Muğla-Fethiye üzerinden gelenler Kaş'a manzarası güzel, rahat bir yolculukla ulaşabilirler. Kaş'tan Kaputaş Plajına yarım saatte bir kalkan minibüs seferleri ile gidiş ve akşam 18.00'de de dönüş imkanı bulunuyor.

Konaklama :

Yatak kapasitesi hayli yüksek Kaş'ta istediğiniz fiyat ve kalitede konaklama tesisi bulabilirsiniz. Otel karşılayıcıları boş odaları olduğunu sık sık belirtiyorlar. Otellerin yoğun bulunduğu deniz manzaralı dalga seslerini dinleyerek uyanılan K. Çakıl mevkiinde kalmak isteyenler için balkonlu ve Meis Adası manzaralı oteller bulunuyor.

Yemek :

Kaş, konaklama tesislerinde olduğu gibi restoranlarında da çeşitlilik gösteriyor.
Kimisi canlı müzikli, kimisi bahçe içi sakin ortamda konukları ağırlıyor. Kaş Marina sahilinde yer alan Mercan Restoran mönü zenginliği, makul fiyatları, güler yüzlü, tecrübeli ve çalışmaya hevesli personeli ile göz dolduruyor.

Tatilde de mutlaka ev yemeği yemek istiyorum diyenler için, Oba Restorant birbirinden değişik ev yemekleri çeşidi ile ve sıcak mekanı ile hizmet veriyor.


Fotoğraf: http://www.cennetturkiye.org/resimler/?dir=kas&pic=kas-resimleri-4

Sıra sıra kolilerden çıkan mektuplar- TUĞBA

''Sevgili arkadaşım, son mektubunu aldıktan sonra ne kadar zamandır görüşemediğimizi düşündüm, sınavlar öncesi gelişim sonrası.....'' diye başlayan bir mektup buldum, yıllardır görmediğim okul arkadaşımı yeniden hatırlatan, eski günlere yolculuğa çıkaran satırlarla.

Annemin, '' sıra sıra dizilmiş bu kolilerin yığıntısı ruhumu karartıyor, hiçbir yere sığdıramıyorum. Gerekli olanları ayırırsan kalabalık gitmiş olur'' sitemı, artık erteleme yapmadan bu temizliği yapma zamanının geldıiğini müjdelerken, anılar yolculuğunun bu kadar keyifli olacagını tahmin etmiyordum. Kitaplar, sevdiğim dergiler, gazeteler, ilkokul, ortaokul, lise yıllarından kalma anı defterleri, gerekli olgunluğa eriştiğimde yazacağım romanın ilk hazırlıklarını yaptığım günlüklerimin bulamadığım bes tanesi, üniversiteyi ilk yıl kazanan arkadaslarımın, öğrenciliği, yurt hayatını, aşklarını, yedi tepeli şehir, canım İstanbul'u anlattıkları mektuplar ve cocukluktan itibaren yeni yıl, bayram, özel gün, yıldönümlerinde sevdiklerimizle paylastıgımız iyi dileklerin simgesi tebrik kartları vardı sıra sıra dizilen kolilerin ilkinde....

Yüz elli civarında mektup, sadece en özellerinin bulunduğu yeni yıl, bayram , özel gün tebrik kartları...Bulunduğum ortamdaki seslerı duymuyordum elime aldığım mektupların bazılarını okuyup, o günleri yeniden yaşarken. Cerrahpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi arkadaşım Ayşe: '' İlk geldıiğimde aile özlemi ağır basıyordu, alışamıyorum aklı sadece gezip tozmakta olan öğrenci arkadaşlara ve korkutan kalabalığa.. İstanbul'u tanıdıkça, güzelliklerini yaşadıkça, artık buradan gidemeyeceğimi anladım, seneye seni de bekliyoruz, sen İstanbul'a aitsin'' derken, ''Halk oyunları ekibine seçildim, haftada üç gün calışmalarımız oluyor, resim sergilerine, oda konserlerine gidiyorum. Bu şehir sanatsal etkinliklere doyuruyor insanı. Sen nerdesin be arkadaşım, daha çok çalıs da birlikte tadalım güzellikleri'' diyen Zümral'in satırlarında İstanbul turuna çıkmıştım artık, boğaz'dan adalara doğru uzanan.

Sonra büyük bir zarf içindeki tebrik kartlarını ve ilkokul birinci sınıftan bugüne kadar yeni yıl ve bayramlarda tebrik kartı eksik olmayan, aynı sekılde yazmaktan zevk aldığım yengemin, ''sevgili kızım Tuğba'ya sağlıklı, başarılı, bir yıl diliyor, hasretle öpüyorum diyen yeni yıl temennilerinin olduğu 1980 yılına ait bir tebrik kartı geçti elime. Kapağında köpeğı ile gezmeye çıkmış güzel bir kız resmi bulunan. Biricik amcamın askerlik yaparken, bizlerden ayrı kutladığı şeker bayramında gönderdığı Manisa- Kırkagaç manzaralı karttaki hasretine, Sarıkamıs'taki halamın uzaklığın etkisiyle yazdığı duygu yüklü satırları ve teyzemin'' doğum gunun kutlu olsun, nice yıllara yiğenim'' temennıileri eklendi. Okudum, okudum, saatler geçtiğinin farkına varmadan kah gülerek, kah hüzünlenerek okudum sıra sıra kolilerin ilkinden çıkan mektupları.

Bugünü düşündüm, telefonuma mesaj geldiğini hatırlatan bip bip sesiyle.Teknolojı sürekli gelişip, zaman cok değerlı olduğundan bu yana mektuplar, kartlar yok sevdiklerimizle aramızdaki köprüyü kuran, uzaklıkları yakınlaştıran. Bilgisayarlar, mesajlarla kısa yoldan göderiyoruz ıiyi dileklerimizi, doğum günü, yeni yıl, bayram dileklerimizi artık artık. Bu durumun, uzun süre beklemeden cevap almak gibi iyi tarafları var, samimiyeti resmileştiren mesafesi de. Zaman zaman mektup yazıyorum sürpriz yapmak istediğim arkadaşlarımai..Eski günlerı hatırlatırcasına.. Ve yanıtlarını alıyorum aynı sıcaklıkla. Sonra mail adreslerimizle kısa sürede, anında cevap alabileceğimiz mesajların yoğunlugu başlayınca uzun zaman geçiyor son yazılan mektubun üzerinden.

Farkına varmadan üc saat geçmiş gerekli gereksiz ayrımı yapmak için oturduğum kolilerin başında. Annem:'' Ne yaptın, ayırdın mı, bitti mi işin ?'' dıye sorduğunda, '' evet'' diyorum yırtmaya, atmaya kıyamadığım mektupları, kartları daha küçük bir kutuya koyarak. Zaman zaman okuyorum arkadaşlarımı çzleyip, geçmişi anımsamak istediğimde. Gerekli gereksiz ayrımı yapmamı sağlayan anneme geçmişin güzelliklerini yeniden yaşamamaı sağladığıu için teşekkür ederken O da ''yıne topladın başına kağıtları ''diyor.

Hayat Bilgisi- ÜÇ NOKTA



Okul yıllarında yeni aldığım defterlerin, o beyaz, o uçsuz bucaksız gibi görünen pürüzsüz sayfalarına heyecanla baktığım gibi bakıyorum yine şu yeni gelen yıla. O el değmemiş sayfalarda gözlerim her dolaştığında hep heyecanlanırdım. İçimi kamaştıran bir beyazlıktı sayfaları, kalemin ucunu dokundurmaya kıyamazdım.


Satensi ,yumuşak sayfalarına dokunurken neler yazacağımı düşünürdüm. Hangi sayfasında dirsek çürütecek hangisine ‘kırmızı kalemle ‘ önemli başlıklar düşecektim.

Kenar süslerini en sevimsiz ders notlarının yanına mı iliştirecektim yine. Ama şaşmayan bir şey vardı : İlk cümlem hep güzel, hep kavisle hep umutlu gelirdi elime. Öyle olmalıydı. Sonra sonra bozardım işi ben. Aynı özeni her sayfaya göster (e)mezdim.

Zamanla okul defterlerine bakışım hayata sirayet etti. Defter hesabıyla bakıyorum hayata da. Başlarken özenli, sonraları o özeni gösteremeyip sadece onu korumaya meyilli.

Bir yılın son gününde bembeyaz bir boşluğa bakıyorum yine. İlk sayfasını özenerek yazdığım o defterin tüm sayfaları bitmiş, eskimiş, içinde tonla yaşantı, ders birikmiş.

Masa üstünde defterle özdeşleşen bir takvim var.Yapraklarına süt gibi temiz, lekesiz günlerine, haftalarına, aylarına bakıyorum.

Bakıyorum hiçbir şey yazılmamış tek çizik atılmamış yeni bir yıla.

Çeviriyorum günlerin sayfalarını birer birer. Hepsi boş...Doğum günleri, belli zamanlar ayırtılmış. O’nun dışında hangi günün yanına kenar süsü düşülecek hangi gün bitsin artık denilecek bilmiyorum

Ama eski defterin sayfalarını karıştırırken öğrendikleri oluyor insanın.Yeni deftere biraz daha özen göstermek gerek; daha iyi daha güzeli yaşamak için.Her gün çizik atılmamış yeni bir sayfadır önümüze açılan.

Duruyor hayat ünitemizde hepimizin kucağına bırakılan o pürüzsüz beyaz defter takvim, ajanda. Her sayfası pırıl pırıl…

Dersimiz :Hayat Bilgisi

Konu: :Yaşama sanatı ise,

elbette karalar da düşecek üstüne –nerde diz boyu mavilikler- ama iyimserliği, yaşama sevincini de eksik etmemek temennisiyle, mutlu, güleç, yıllar hepinize…

fotoğtaf: http://cute-as-fuck.deviantart.com/art/notebook-47032864

Veda- YEŞİM ÖZDEMİR


Bir eve daha veda etme zamanı geldi işte… Toparlanıp, eski püskü battaniyelere sarılmış koltukların, esmer ve terli işçilerin sırtında teker teker odadan çıkarılışını izliyorum sessizce. Onlar bir an önce işlerini yapma telaşında bütün odaları hızla boşaltırken , ben hüzünle karışık bir sükunet içinde , hiç bir ayrıntıyı unutmamak adına evin odalarını geziyorum büyük bir dikkatle. Boş duvarlarda yankılanan ayak seslerime kulak kabartıyorum. Ne tuhaf! Daha düne kadar mutfağında yemek pişen, salonundaki televizyonun sesi koridora yayılan , balkonundan sardunyalar sarkan bu ev , bir anda tarifsiz bir küskünlüğe bürünüverdi adeta...

Bir evi “ev” yapan , iki koltuk bir masadan ibaret miydi ki, onlar birer birer boşalırken odalardan, buza kesti ortalık? Giden, eşyalarla birlikte anılarımız mıydı yoksa? Asılı tablolardan geride kalan isli çerçeve izleriyle dolu uçuk mavi duvarı, annemle birlikte boyadığımız günü anımsadım bir anda. Yanaklarımıza sıçrayan boya damlacıklarına bakıp bakıp gülmüştük durmaksızın. Yorgunluktan dizlerimiz titrer olmuştu ama nasıl da eğlenmiştik ! İşimiz bittiğinde ise odanın kapısında, zafer kazanan bir komutan edasında gururla gülümsemiştik birbirimize. Şimdi ise, özenle yapıştırdığımız lila rengi çiçekli bordür, yıpranmış ve yırtılmış öylece duruyor karşımda; suskun… Tıpkı duvarlar gibi…

Doğum günlerinde ya da yeni yılın gelişini kutlamak için hazırlanan nefis mezelerle donatılmış sofralarımız olurdu salonda. Bütün aile –olabildiğimiz kadarıyla- bir araya gelmeye özen gösterirdik. Babam da duvardaki siyah beyaz fotoğrafıyla eşlik ederdi bizlere. 80’li yıllardan kalan hantal müzik setinde herkesin sevebileceği bir radyo kanalını ayarlardık. Mutlaka dans ederken şaklabanlık yapardı aramızdan birileri… O kocaman yuvarlak ceviz masanın etrafında dizilip, kol kola gülümseyerek bakardık objektiflere. Her fotoğraf çekilişinde içimde tuhaf bir ürperti hissederdim. Bir sonraki fotoğrafta aramızdan birilerinin eksilmesinden korkardım hep; hala da korkuyorum ya… Ama yine de gülümserdim…

Annem, kuzeye bakan , rüzgarda dans eden lacivert perdeli yatak odasında uyurdu hep. Odada kopan fırtınaya inat öylesine rahattı ki; şaşırırdım. Sabah, bütün kasları ağrıyarak uyanır; ben de her zaman kızardım ona… Ama o beni hiç dinlemezdi bu konuda... Sıcak öğleden sonralarında gün ışığını sızdırmayan perdelerin loşluğunda, yeğenimle koyun koyuna yatardık ; bir muzipliğe ortak. Başımdan geçenleri komiklik yaparak anlatmamı büyük bir heyecanla dinler sonra da ayaklarıyla yatağı dövercesine tepinerek gülerdi. İkimiz de durulduğumuzda , küçücük ve yumuşak elleriyle yanağımı okşayarak uykuya dalardı sonra; tıpkı küçükken benim anneme yaptığım gibi… Onu doyasıya hatta doymayasıya koklardım; zaman dururdu adeta… Onun peşinden ben de dalar giderdim uykunun gizemli denizine.

Ya ayağımın kırık olduğu dönemde, anneme “ben bir gezip geleyim” diye seslenerek güzel Eylül akşamlarında bir yandan şarap içip, bir yandan da hayatın devinimini izlediğim balkon? Gözüme birilerini kestirip nasıl bir yaşam sürdükleriyle ilgili senaryolar üretirdim kendimce. Hemen aşağıdaki otobüs durağında çevredekileri umursamadan kavga eden genç çift ya da karşıdaki salaş balık lokantalarından birisinden yalpalayarak çıkmış göbekli bir adam , hemen senaryodaki rollerini paylaşıverirlerdi. Gece ilerleyip öfkeli bir nehir gibi akan araçlar giderek azalıp da ortalık sessizleştiğinde, kentin yansıyan ışıklarından dolayı görmekte zorlandığım yıldızları izlerdim saatlerce; kendimle… Yosun kokardı gece… Yosun…

Her ne kadar artık ailemle birlikte yaşamıyor olsam bile, aslında ne kadar da çok zaman geçirdim bu evde … Her odada her duvarda yıllardır biriktirmiş olduğum anılar karşımda öylece durup, dimdik gözlerimin içine bakıyorlar. Ama ne yazık ki artık onlarla vedalaşma ve gitme zamanı geldi her zaman olduğu gibi. Bu evi kendi küskünlüğünde bırakıp, yeni konuklarını ağırlamak için sabırsızlıkla bekleyen genç bir eve gidiyoruz. Yeni anılara ve bizi nelerin beklediğini bilemediğimiz günlere olan yolculuğumuz başlıyor. Yeni bir evle birlikte eskimişliği ardımızda bırakıyor , umutlarımızı tazeliyoruz. O fotoğraf karesinde, daha çok uzun yıllar hiç eksilmemek umudunu belki de… Kim bilir?


Resim: Van gogh

  © Blogger template Brooklyn by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP