25 Mayıs 2008 Pazar

Gelincik- EDİTÖR

Savaşlar ve yıkımlar, ölümler ve kalanlar, acı ve keder üzerine inşa edilmiş yaşamların içinde açan bir gelincik gibidir kelimeler. Ve kısacık ömrüne rağmen çok ama çok değerlidir. Öyle ya o kırmızı kanatları rüzgar katıp önüne götürecektir ya da muzip bir çocuğun ellerinde ziyan oluverecektir o güzellik. Öyle kısacıktır ömrü.

Kelimelerimiz de gelincik kanatları gibi. Uçup gidiverecek gözler önünden. Rüzgar önünde bilmediğimiz topraklara yolculuk edecek, uzaklara çok uzaklara gidecek... Her birimiz bu yüzden kendi gelinciklerimizin kanatlarını üfledik rüzgara doğru. O bilinmedik toprakların üzerinde adını bile bilmediğimiz insanların başlarına konsunlar diye...

Belli mi olur belki birinin gününe kocaman bir gülümseme katar...Kim bilir?

Fotoğraf: http://juuro.deviantart.com/art/Corn-Poppy-79438714


Miyopmetrop- AHMED CEMİL

üniversitenin mediko sosyal tesisi göz servisindeyim. niye gittim şimdi tam hatırlamıyorum.

zira ilkokul üçten beri göz tembeliyim. gittiğime göre extrem bir durum oluşmuş belli.
ama muayene
eden hafif tıknaz kumral hanımefendiyi çıkartabiliyorum az çok.
nasıl unuturum
hayatımın önemli kırılmalarından birini yaşattı bana!

-gözlük kullanıyor musun?
-evet. ha hayır.
- karar ver evladım. kullanıyor musun kullanmıyor musun?
- şey. aslında var bir gözlüğüm.
- ee
- takmıyorum devamlı. tv izlerken yoğun ders çalışırken falan ara sıra işte.
- neydi problemin?
-miyopum ben. miyop. sol gözüm miyop benim.
-gözlüğün yanında mı?
-buyrun
biraz inceler, o alengirli aletinde ölçer biçer, bi gözlüğü atmadığı kalır kafama ve
o tarihi kelamını eder;
-üniversiteye gelmişsin. hala hastalığını bilmiyorsun. ne miyopu hipermetropsun sen.
-!? hı. ama.
-hi-per-met-rop senin hastalığın.
-e emin mis..şey. ama bana miy...
-kim söyledi
sana bunu?
-ama öyle söyledi doktorlar. ilkokul üçten beri yanımda bu camlar. sol gözde tembellik var.
uzağı iyi seçemiyor. hem bize ilkokuldan beri öğretilen, miyop uzağı hipermetrop yakını iyi göremeze n'oldu?
-geç onları sen beni dinle. hipermetropsun.

o an dünya tepsi gibi göründü işte bana!
senelerdir miyop miyop dolaşmışım boş yere ortalıkta. aslında hipermişim de haberim yokmuş!

bu da böyle bir anımdı işte.
hani gök gürler ya aniden...!

Resim: http://scarycherie.deviantart.com/art/glasses-23302116

Zırhından soyunmak- FULYA

Artık vaktidir zırhları çıkarmanın. Hayata korkusuzca cesaretle atılmanın vakti zamanı. İnsan yaşlandıkça daha az risk alır derler ya... Aslında bu doğru değil. Risk alıp almak tamamen hayatta öğrendiklerinle ilgili... Nasıl baktığınla... Ne yönde biçimlendirildiğinle... Eğer hayatın her an sana zarar vermeye gebe olduğunu düşünüyorsan zırhını kuşanır çıkarsın hayatın sokağına. Oysa hayatın bir oyun alanı olduğunu düşünüyorsan ne var ne yok çıkarır atarsın üzerinden.

Zırhlarıyla dolaşanlar ne zaman bir kaya bulsalar ardına saklanıp oradan izlerler hayatı. Hayat kocaman, renkli bir tiyatro salonu iken onlar oyuncu değil seyirci olmayı tercih ederler. İncinmemek için aşkı, yaralanmamak için heyecanı, kederlenmemek için duygulanmayı, ağlamamak için gülmeyi ıska geçer ve bunun adına güvenli bir hayat derler. Ellerinde kalan yaşanmamış, güvenli bir hayattır. Oysa düşünmezler hayat yaşanmıyorsa güvenli olmasının anlamı nedir diye.

Zırhı önceleri kendin edinmezsin. O sana birileri tarafından ufak ufak giydirilir. Sen büyüdükçe kalınlaşır o zırh. Önce "Yapma yavrum düşersin. Ama dikkat et bir yerin yaralanır" larla başlarsın giyinmeye sonra ise "Aman o adama dikkat et hiç gözüm tutmadı, ona güvenme bence yalan söylüyor. "la devam eder. Sevgi aslında bazen kötülük eder insana. Sevdiklerini korumaya çalışırken onu hayattan alıkoyarsın haberin olmaz. Ona güvenli bir hayat sağladığını sanırken aslında onu hayattan uzaklaştırıyor , bir odaya kapatıyorsundur. Onu o kadar seviyorsundur ki; saçının teline zarar gelsin istemezsin, bu yüzden farketmezsin bile onu bir zırhla sarıp sarmaladığını. Oysa o zavallı, o zırhın içinde boğuluyor nefes alamıyordur. Öylece duruyordur. İşin tuhafı bir süre sonra o zırhı derisi sanmaya başlayacaktır. Bunu henüz bilmiyordur.

Bir zaman sonra kalın mı kalın bir derisi vardır artık onun. Oldukça korunaklı ve hava geçirmez. Aslında hayatı da geçirmiyordur o deri içine. Ama herkes öyle, hayat öyle sanıyordur. Tüm insanların bu görünmez deriyle kaplı olduğunu sanıyordur. Olabildiğince kaçmayı öğrenmiştir ve zırh ona sinyaller yolluyordur. "Uzak dur sakın yaklaşma" diyen ışıklar yanıp sönüyordur etrafta. Bir süre sonra o zırhı nasıl parlatacağını da öğrenir zaten. Kimsenin ona dikkat et demesine gerek de duymaz. O zırh kara bir böcek derisine dönüşür sonra. O kadar kalınlaşır ki hayat çarpıp geçer tek bir iz bırakmaz üzerinde. Hayatın yolunu düz bir çizgi sanır ve yürür gider. Yan yollara dönüp bakmak aklına gelmez. Zaten zırhı da buna göre hazırlanmamıştır. O herhangi bir tarafa dönmeyi olanaklı kılmaz.

Sonuna geldiğinde yolun sadece ve sadece yürümüş olduğunu görür. Yürümüştür ve korunmuştur. Ve sorar kendine "Hepsi bu muydu?" Oysa zırhı cevap veremeyecek kadar dilsizdir. Onun görevi cevap vermek değil korumaktır zaten. Şimdi soyunmak ister o zırhtan. Oysa o artık zırh değil kendi derisidir ve kendi dersini soyup atmanın imkanı yoktur...

Resim: http://sakuramitsukai.deviantart.com/art/Knight-70309042

Boşluk içinde kendine sataşmalar- HOŞSADA

Sabah günışığıyla vuruyor penceremden.

“Öğle olmadan biter mi?”

Öğle oldu…

“Akşama kalmaz geçer eminim”

Akşam oluyor.

“Hala burada. Gitmeyecek mi yoksa?”

Akşamda oldu.

İçimde incecik bir sızıyla hala büyüyor. Ve elimden bir şey gelmiyor. Aslında varlığını kabul mü etmeliyim, yoksa hiç yokmuş gibi mi davranmam gerektiğine hala karar veremedim. Hayatımın büyük bir parçası olan bir şeyi yok saymakta mantıklı gelmiyor… Hoş hangi duygu mantıkla örtüşür ki… ( Vay, nelerde yazarmışım. Güzel oldu yahu )

Bu boşluk duygusu hayatın belirli kısımlarında gelip yerleşmek zorunda mı tam aklının orta yerine? Madem gelip yerleşti, iyi bir misafir olmayı neden denemez? Ya da her aklı başında misafir gibi gideceği zamanı söylemez. Offff, lütfen mantık deme… Çünkü hiçbir mantık iyi bir dosttun yarattığı boşluğu yok edemez… ( Amma güzel laf oldu. Özlü sözler sınıfına mı alsak? )

Tek bir dünyaya sığmaz mı yapmak istediklerine? İlle sevdiklerine göre farklı dünyalara mı girmek zorunda kalırsın? Niye hep ben birilerine uymak zorundayım. Neden benim gösterdiğim özveriyi diğer insanlar göstermez. Hımmm, birde bu kadar vefakârlığın üzerine “bencil” yaftasını yersin… Kim ne derse desin… Ben böyleyim kime ne?( Umursayan ama umursamıyormuş gibi davranılan bu hallere çok gülerim ben :))))

Bi dünya insan dururken, birde içsesin rahat bırakmaz seni… “Uyumalısın, uyumalısın, uyumalısın” sesleriyle beynini tırmalamayı kendine görev edinir. Hâlbuki uyutmayan kendisi… Odamdaki her şey benimle beraber ayakta… Kitaplarım bana doğru bakıyor. Dolabın koluna astığım kot ceketimde… Kanepenin üzerine saçmış olduğum boncuklarım, “yapmayacaksan kaldır bizi” der gibi bakıyor. Gece oldu bu duygu hala gitmiyor… ( Delirmeye yakın haldeyim sanırım. Havadandır havadan… Geçer sabah olmadan :)…)

Gece sabaha doğru ilerlerken hala aklımın orta yerine kurulmuş duruyor. “ Böyle mi yaparsın sen” deyip yeni misafirler salıyorum üzerine… Ehhh eskilerden beri gelen bir laf vardır. “Misafir misafiri, ev sahibi hiç birini sevmez” diye… Bende bunu düşünüp, gülüyorum içten içe… Ne de olsa sabah olmadan gidecekler aklımdan. Şurada sabaha ne kaldı ki…

Resim: http://hank1.deviantart.com/art/Girl-Sleeping-after-Rembrandt-63302290

...-KEREM OĞUZ

dikeninden değil,

renginden,
kokusundan,
ya da formunu sevmediğinden
hiç değil.


ucuz diye ekmezdi
bahçesine gülleri
"fukara çiçeği" derdi onlara

ne ekerdi derseniz
saksıda bir orkide,
kırılgan bir asya çiçeği.
Köşede bir yerde süs zeytini
hadım edilmiş bir tabiat şaheseri
ve daha adını bilmediğim
artistik budamalı başka ağacımsılar,
aslan yelesi gibi, değişik çiçeğimsiler...

padişahın haremi gibiydi,
güzel çoktu bahçede ama
aşk yoktu...

***

üzmek istemedim ben hiç
ne pirinç pilavını
ne de tarhanaya dilimlenmiş
ekmek lokmalarını

arkamdan ağlamasınlar diye
yuttum hep onları

üzmek istemedim ama
yutmak da istemedim hiç
ve patlayan bir volkan gibi
püskürttüm lokmalarımı
en güzel yerine evin
ve en yeni eteğine annemin

ekşi bir koku burnumda şimdi
ve tülde asılı kalan tek bir pirinç tanesi.

üzmek istemedim ben
ne nur yüzlü annemi
ne de sırtında yüzlerce kilo yük taşıyan
delikanlı yüzlü babamı

deli sanmasınlar diye beni
yuttum tüm laflarımı

***


herkes sanıyor ki
kafanız o biçim de
neşeden bu patırtı

ağlayan keman sesi
tamamlarmış gibi eksik dişlerinizi

gittikçe artan
adeta fokurdayan bir
darbuka sesi hasıl
sulukule sokaklarına

tıpkı büyücü tamtamları gibi
saklasın mı isterseniz
yoksa korusun mu
beyaz pisliklerden sizi...

***

"iki ayı var sanki kalbimde tepişen"

işte böyle başlayacaktım yazmaya
ama şiirsel olmadı hiç
abartmak istedim,
kulağa güzel gelsin diye
ve şöyle başladım;

biri tan kızılı
öteki mavi pullu
iki ejderha var kalbimde
öfke nöbetlerinde

boyları bir, huyları bir
en kötüsü de ateşleri bir

yakıyorlar beni sürekli
cehennemin en derin
dehlizlerinde

Resim: http://pearleden.deviantart.com/art/Between-wolves-and-dragon-74139126

Soru sormanın yükselen değeri-MEHMET SAĞLAM

İnternet sayesinde öylesine akışkan bir çağa girdik ki, yaygınlaşan bilgiye kolay ulaşma yüzünden bilginin değeri iyice azaldı; öyle ki, “Bana bir kelime öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözü sadece eski kitaplarda kaldı. Arz talep dengesi öylesine değişti ki -piyasa ekonomisinde olduğu gibi- bilgi enflasyonu bilginin değer kaybına sebep oldu, böylece bilginin "borsa değeri" neredeyse dibe vurdu.


Artık aradığımız birçok bilgi kaynağına zahmetli yolculuklar veya yıllar alan eğitim yerine, arama motorları sayesinde anlık bir emek harcadıktan sonra kolayca ulaşabiliyor; dünyanın en zengin kütüphanelerinden dahi evden dışarıya adım atmaksızın yararlanabiliyoruz. Bilginin bu denli hızla yayılıp ucuzlaması “enformasyon teknolojisi”nden büyük kazançlar elde etmeyi hedeflemiş çevreleri -öngöremedikleri- büyük bir düş kırıklığına uğrattı. Ne var ki, IT (ay ti) şirketleri bilgiye ulaşma teknolojisini daha yaratıcı yöntemler geliştirerek ve bunları yaygınlaştırarak kazanç elde etmeye hâlâ büyük çaba harcıyorlar. Ancak, bilgi tüccarlığının giderek değer kaybedeceğini de kabullenmiş görünüyorlar.

Bu sürecin gelecek on beş yılda nasıl gelişeceğini ve bilgi kirliliğinin hangi olumsuz sonuçlar doğuracağını tahmin etmeye çalışan bazı düşünce kuruluşları ilginç bir saptamada bulunmuşlar: İşe yarayan bilgileri bulup öğrenmek artık önemli bir özellik değildir; işe yarayacak soruları bulup sormak çok daha önemli ve değerli bir özelliktir. Bu tanıya katılıyor ve tüm okurlara şu naçiz tavsiyede bulunmayı bir görev addediyorum: Kendinize, dostlarınıza, çocuğunuza veya öğrencilerinize işe yarayan sorular sormanın giderek artan önemini anlatın lütfen.

Özgül bilgiye bundan böyle özgül sorularla ulaşılacağı akıllardan çıkmasın. Soran ve sorduğunun yanıtını arayan insan geçmişte insanlığın kültürel ve bilimsel evrimine büyük katkıda bulunmuştu; fakat yaratıcılığı tetikleyecek ve bilgiden özgün bilgi çıkaracak sorular bundan böyle sorana daha büyük değer yükleyecek, kültürel ve ahlâki evrimimize daha fazla katkı sağlayacak gibi görünüyor. Bu yazının ruhuna uygun olarak, ben de -öyle iddialı olmayan- ilk sorumu sizlere soruyorum: “ilham” ve “düşünce” arasındaki üç benzeşme hangileridir?

Sorularla kalın...

Resim: http://graveunicorn.deviantart.com/art/Question-mark-60521623

İronik- NİHAL YETKİN

Radyoda çok sevdiği bir pop şarkıcısı Alanis Morrissette'in "Isn't it ironic?” (İronik, değil mi?) parçası çalıyordu. Eskiden olsa bu hoş ritmli ironi yüklü şarkı sözlerine gülerek eşlik edebilirdi ama şimdi …

Yıllar önceydi…Yakın bir arkadaşı doğum yapacaktı. Sürekli ana ile çocuğu birbirine en yakın kılan o vesilenin, emzirmenin büyüsünden bahsediyordu, bundan duyacağı heyecandan. O da ona işten doğum için bir ay önce izin alacağı gün bir sürpriz yapmak istedi ve internetten seçme bir “süt” dosyası hazırladı, ödülü büyüktü. Arkadaşı üstüne atladı, “Sen var ya sen, bugünlerde heyecandan hiçbir şey okuyabileceğimi zannetmiyordum ama bunu kesinlikle satır satır okuyacağımdan emin olabilirsin.”dedi. Öyle mutluydu ki. Ta ki bir ay sonra doğum ertesinde o haberi öğrenmesine dek. Arkadaşının minik bebeği Fenülketüniri hastasıydı, yani süt ve süt ürünlerini asla tüketemezdi. “Tek vermemem gerekeni vermişim ona” dedi içinden, içi burkuldu…

Bir ara bir fotoğraf kursuna gidiyordu. Kurs hocası iki hafta sonra bir ders arasında tesadüfen onun o kurumda çalıştığını duyunca heyecanlandı, yüz ifadesi değişti ve sordu, “Arzu’yu tanıyor musun?”. Öyle güzel bir ifadeyle sormuştu ki bunu o da sevineceğini düşünerek şunları söyledi, “Tanımaz mıyım, gelecek hafta nikahına gideceğim hatta!” “Nikahına mı?” dedi hoca, yüzü düşmüştü. O an anladı acı gerçeği, ama ne gelir elden, hem nerden bilebilirdi ki. “Ona tek söylememem gerekeni söyledim galiba” diye geçirdi içinden. Hoca kurstan o hafta içinde istifa etti...

Geçenlerde bir arkadaşı internetten posta adresi alamıyordu, ondan yardım istemişti. “Tamam ama bir şifre bul kendine” dedi o da. Arkadaşı sürpriz severdi, “sen seç, merak ettim benim için ne seçeceğini”dedi. O da lüksü de yolculuğu da sever diye “transatlantik”i seçti ve işlemleri bitirince arkadaşını aradı, şifreyi söylediğinde diğerinin dizlerinin bağı çözülmüştü. Meğer arkadaşının erkek arkadaşı ondan ayrılırken A. Altan’ın bir romanını hediye etmiş ve kitapta tek bir cümlenin altını çizmişti, “Bir erkek transatlantik gibidir, içinde tek yolcu barındıramaz” “Pes” demişti o da “bu kadarını istesem yapamazdım herhalde”.

Sonra ortaokul sıralarında okuduğu O.Henry’nin meşhur öyküsünü hatırladı. Hani şu yılbaşı hediyesi için parasızlıktan biri saatini biri saçını satan çiftin hediye olarak birbirlerine birbirinden habersiz saat kayışı ve tarak hediye ettiği o, ironiye yaslanan öyküyü. İlk okuduğunda, “Bu kadar da olmaz ki!” demişti. Halbuki şu o an için hatırlayabildiği üç öykü bundan kat be kat tuhaf ve ironik değil miydi? O anda şöyle düşündü, "Hiçbir ironik kurgu hayatın ironisi kadar çarpıcı olamaz".

Şarkı çoktan bitmişti, onun da bunları düşünerek pili bitmiş gibiydi. Dalgın dalgın otururken telefon çaldı, bir arkadaşı arıyordu, “Müsaitsen 23 diye bir film varmış, ona gidelim mi? Garip tesadüflerden bahseden bir gerilim filmiymiş, sen gerilim türünü pek sevmezsin ama yine de bir sorayım dedim, ne dersin?”
“Gidelim, bunun üstüne iyi gider” dedi acı acı gülerek.
Ahizedeki ses haklı olarak “Neyin üstüne?” deyince, yapıştırıverdi cevabı: “Anlatması uzun, boşver!” dedi. Arkadaşının sesi karşıdan patladı, “Offf, bugün de herkes bana boşver diyor!”

Not: Yukarıdaki öykü ironik bir kurgudan ibaret.... değildir.

Fotoğraf: http://captainsera.deviantart.com/art/Ironic-15634195

Şimdi ya da asla- ÖZLEM AKAYDIN

Hayatı sorgulamak için kendimizle baş başa kaldığımız anlar olur.

Bu anlar çoğu kere ya yaşadığımız acı tecrübelerin bitiminde ya da beklenmedik sevinçlerden sonra gelir.

Kim bilir kaç kez sorgulamışızdır yaşamakta olduğumuz hayatı. Yapmak istediklerimizi, yapamadıklarımızı, özlemlerimizi, hayal kırıklıklarımızı.

Bu sorgulamayı bu kez hiç beklemediğim bir zamanda, bir film sayesinde yaptım.

Geçtiğimiz günlerde vizyona giren, Jack Nicholson ve Morgan Freeman’ın baş rollerini paylaştıkları

“Şimdi ya da asla” adlı film.

“Edward ve Carter “, hayatları bir hastane odasında kesişmese asla tanışamayacak olan iki farklı insandır.

Edward zengin bir iş adamıdır. Para mevhumu yoktur. Carter ise sıradan bir araba tamircisidir.

Bunca yıllık hayatlarının ardından bir tek ortak paydaları vardır. Her ikisi de kanserdir ve bir süre sonra öleceklerdir. Bu yüzden yolları bir hastane odasında kesişir. İki adam bu dakikadan sonra ortak bir konuda birleşirler.

Geri kalan ömürlerini yapmak istedikleri her şeyi yaparak geçirmek istemektedirler. Kendilerine o zamana kadar yapamadıklarından oluşan bir liste hazırlarlar ve birlikte yolculuğa çıkarlar. Bu da onlara inanılmaz bir dostluğun kapılarını açar.”

Hayatımı tekrar sorgulayıp gözden geçirmeme sebep olan ise, filmin sahnelerinin birinde film kahramanı bu iki adamın sohbeti oldu:

Cennetin kapısında şu iki soru soruluyormuş:

- Hayattan yeterince keyif aldın mı?

- Hayatta yeterince keyif verdin mi?

Ben filmden çıktıktan sonra işin içinden çıkamadım.

Tabii ki hayattan keyif aldığım anlar oldu. Yeterince miydi? Bilmiyorum.

Ya keyif verdiğim anlar? Bu yanıtlaması daha da zor bir soru gibi geldi bana.Cevabını yakın çevremdekilere ve beni tanıyan dostlarıma sormak gerek her halde.

Ben bu sorulara yanıt arayadurayım, bence siz bu güzel filmi kesinlikle kaçırmayın. Filmi izledikten sonra eminim kendinizi aynı soruları sorarken bulacaksınız: .

“Hayattan yeterince keyif aldım mı?

Hayatta yeterince keyif verdim mi?” ve mümkünse bu sorulara vereceğiniz yanıtlar, içinize sinen yanıtlar olsun, çünkü dünyaya gelebilmiş olmak bile yeterince özel bir şanstır aslında.

Filmle ilgili Notlar :

Yönetmen Rob Reiner

Senaryo Justin Zackham

Oyuncular Jack Nicholson, Morgan Freeman, Sean Hayes, Beverly Todd, Rob Morrow

Filmin Türü Macera, Komedi

Orijinal Adı The Bucket List

Yapım Yılı 2007

Yapım Ülkesi ABD

Orijinal Dili İngilizce

Vizyon Tarihi 01.02.2008

"keşke dalgın olsam, o zaman düşüncelerim kederlerimden kopardı." -PASSİVE

özellikle kalabalık caddelerde oluyor.attarlardan manavlardan değişik bir sürü koku geliyor.sonra bir sürü insan geçiyor sağlı sollu.dolduruyor tüm boşlukları.herşey bir nicelikten ibaret kalıyor; tüm mekanı dolduran kokular, tüm anı dolduran hayatlar. her karşıdan karşıya hızla geçişimde her an bir arabanın çarpacağı korkusu değil ama bir çeşit beklentiyle hep aklıma geliyor.

şuradan bir yerlerden karşıma çıkacak diyorum.
onca kokunun içinden gül kokusuna benzer aitsiz bir koku gelecek diyorum.
sağlı sollu akan kalabalıktan belli belirsiz tanıdık gülümseyen bir yüz görünecek diyorum.
kitapların dergilerin üstüne sinmiş sahaf tozları arasında debeleniyorum.
arıyorum.arıyorum.gerçekten aradığım bir şey olduğu düşüncesiyle..tam olarak netleşen ne bir düşünce var zihnimde ne de bir his..
çok güzel bir farısi sözlük alıyorum boyama kitabı alınmış çocuğa dönüşmek istemeden.
açıp bakıyorum.sözlüğün yazarı 1972′de imzalamış."pek sayın ferit kubat bey'e takdim edeyorum.cemşit drahşan." ah ferit kubat kimsin sen, sözlüğün kapağını bile kaldırmamışsın belli.nasıl insansın sen? boşveriyorum.
çabuk geçiyor.hala bir garip bekleme hissi.bir tuhaf, aniden bir yerden görünecek inancı.
tam bir belirsizlik bu.bunu anlatacak kelimeler için dünyayı terk etmek gerek biliyorum.
tüm sözleri barındırmayan, çelişkili anlamsızlıkların olduğu bir dünya bu.
hem geçici hem sonsuz.

tüm beklemeleri bitirdiğimde aniden pat diye karşıma çıkacaksın.belki ellerimde bir sürü market poşeti olacak.yarını düşünerek telaş içinde geçirdiğim bir günü aralayıp görüneceksin.seni görünce, tıpkı o ağır poşetleri yere bırakır gibi hayat da kayıp gidecek ellerimden tüm ağırlıklarını bırakarak.adın belki hiçlik olacak.mühimsemiyorum.sonra her yer hafif, ölgün bir gül kokusu dolacak.zamansız.

"tüm yanılgılar tüketildiğinde geriye yalnız hiç kalır.son arkadaş olarak."

Yazı havası- TUĞBA

"Yazı yazacak bir hava var" diyorum kendi kendime..Yazmanın havası olmaz ama böyle kapalı, yoğun bulutların hakim olduğu zamanlarda..Kitap okumayı, uyumayı, denize bakan bir yerdeysem de gemileri ve dalgaları izlemeyi çok severim.. Sıcak bir bardak çay yanında bir dilim kek veya poğaça da olursa gel keyfim gel..Çay yoksa kahveye hayır demem elbet ama ilk tercih bellidir.


Uykum yok, kitap seçeneğini de erteleyebilirim ama yazma konusuna gelince..Evet evet bu hava yazma havası.. Konu çok, olay çok, verilen ara uzun....Ne kadar birikmiş her şey böyle..Nereden ve nasıl başlamak gerek..Bakıma gidip bakılamayan bilgisayarın arızası, iki saat kullanmak için pazarlık yaptığım diz üstü bilgisayar,....Ayyy bunun sonu gelmez ki..Olan, güncelliğini kaybeden konularıma, söylemek istediğim sözlerin gün ışığına çıkamadan unutulmasına oluyor...

Bulutların yoğunluğu arttıkça artıyor..Yağmur yağdı yağacak..Keşke bir süre kimse gelmese, çağırmasa, sadece cümlelerimle kalabilsem, uzun zamanların hasretini dindirebilsem diyorum ama nerdee...Annesinin emanet ettiği yiğenim uyanıyor, bilgisayarımla işim var diyen kardeşim kapıyı tıklatıyor, midemden açlık sinyalleri geliyor, annemin "Tuğba" diyen sesi geliyor..Halbuki on dakika öncesine kadar ne kadar sakindi ev..

Yazı yazacak hava var.. Hem de bir tane de değil başlayınca bir iki tanenin ard arda sıralanacağı bir hava ve ruh hali..Biraz rahat bıraksalar, çağırmasalar, bilgisayarı istemeseler.. Offf of..tam da bozulacak zamanı buldu benim bilgisayarım..Ne vardı biraz daha dayanabilseydi sanki..

Şans işte ne diyeyim bu duruma..Yazdırmayacak bunlar anlaşıldı..Kimbilir belki ilerleyen saatlerde yine bir fırsat bulup bilgisayarı da alırsam...belki bir değil iki tane..hem de ard arda...Ne güzel olur ama.


resim kaynağı: http://ggpicturetakings.deviantart.com/art/Hand-Writting-49665747

Yitik ömrün bekçisi- ÜÇ NOKTA

Yoksun. Tam buldum sandım zamanların ötesinde, takvimsiz bir anın içine doluşmuş bekliyorsun sessizce.

Hiç aksatmadan günde üç öğün şiir okuyorum ıssızlığımın üstüne. Koşup dizeler altını çiziyor yalnızlığımın. Şair “Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum.” deyince ellerini arıyorum. “Kimse bilmez canım. Bir yara bir ömrü nasıl kanatır.”diyor. Kırılıyor kirpiklerinden gözyaşın. Titrek avuçlarıma akıyor.

“Ben senin olmadığını arıyorum.”

Kızıl güller dermişim bekler elimde, gülü bırakmış kalmışım dikeniyle. “Çoğul türküler” söylediğimde biliyorum başka dünyalar mümkün. Gözlerim o dünyalara takılı çalı.

Yoksun… Öpüşlerin, sarılışların, tüm kalbi çırpınışların, buluşma heyecanların yok.

Sevgililerin yağmurda sığındığı otobüs durakları, anısı olduğu sokaklar, ayrılıkların sahnelendiği tren istasyonları, kitapçılar ve hepsinde yaşanan aşklar dalga dalga vuruyor kıyılarıma. Kavuşmadan bana gerisin geri çekiliyor sonra.

İki kişilik masalarda bir başına içilen koyu çaylarda aradım. Yoksun… Kadehlere koydum keyfe keder katıp içtim. Bütün şarkıları dolaşıp filmlere, şiirlerin içine baktım.Çayım soğudu kalktım tuttum kendime sarıldım.

Lunaparkta balerinsin;dönüyorsun gözümün önünde. Senden gözünü alamayan renklerine vurgun çocuk hevesi bende. Kamaşıyor gözlerim de tutunamadım hiç eteklerine.

Yoksun…

Dönüp duruyor bir şarkı “başka türlü bir şey” diye. Şairin “ilk kez rast gidiyor işi” dediği neyse, yokum o sevincin içinde. Duyguların tetikçiliği şiirlere kalsın. Ben ölüyorum dirilmek için sonsuz sevide.

“Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi”

Bugün, yarın, uzak, yakın özlenensin. Her neredeysen bir akşam alacasında uçan kuşların kanatlarına gülümseyen yüzünü astım. Kanat kanat uzaklaştılar benden… Ufukta kayboldu gözlerin.

Ben yitik ömrün bekçisi. Bir umut bendeki.Bir ekmeği üleştirircesine, sevinci çoğlatıp acıyı sağaltırcasına ya tutarsa diye kıpkırmızı üç kelime çalıyorum günlerime: Sevmek, umut etmek, beklemek…

Hadi, gel…

Fotoğraf: http://musiclighter.deviantart.com/art/Waiting-25804072

Sakarlık tarihim- YEŞİM ÖZDEMİR

Becerikli ve dikkatli insanlara her zaman hayran kalmışımdır. Onlar, büyük bir soğukkanlılık içinde, ne yapacakları konusunda son derece emin, pratik, yapacakları işe konsantre olurlar. Hiç bir kaza belaya sebebiyet vermeden de işlerini bitirirler. Ben , hiç bir zaman öyle bir insan olamadım. Bir işe başlayıp da kendime bir zarar vermeden bitirdiğim zaman, kendimle gurur duyuyorum:)) Bizim gibilere halk arasında "sakar" deniyor. Kendini bilmek iyi bir şey en azından...

Geçenlerde yaşadığım bir olay, sakarlık tarihimi gözden geçirmeme sebep oldu. Yaptığım sakarlıkları bir değerlendirmeye almak istedim. Her sakarlığa bir Sakarlık Puanı (SP) verdim(1 den 10'a kadar). Bu sakarlığı kaç kere yapmış olduğumu belirttim. En sonuna da bu durumu nasıl çözebileceğimi planladım. Bakın nasıl bir liste çıktı karşıma:

1- Yemek yaparken parmak ucu kesme...
SP: 1...
Kaç kere: Sayamayacağım kadar çok...
Çözüm: Şu, metal kasap eldivenlerini mi denesem acaba??

2- Yine yemek yaparken tırnak ucu uçurma...
SP:3 (Ne de olsa daha ince sakarlık istiyor)...
Kaç kere: En az 10...
Çözüm: Bakınız madde 1, ayrıca, tırnaklarımı olabilecek en kısa formda tutabilirim.

3- Eee gene yemek yaparken elimdeki bıçağı ayağımın üstüne düşürme...
SP: 5 (Tehlikeli bir deneme çünkü!!)
Kaç kere: 4 (Ama sadece bir kere saplandı, diğer üçünde bıçaktan daha hızlı davrandım:))
Çözüm: Yaaa düşündüm de… Ben en iyisi yemek yapmaktan vazgeçeyim!!!!

4- Kafamı dolap kapaklarına ve lavabo altlarına çarpma...
SP: 5 (Kafa travması ciddi bir şeydir)...
Kaç kere: Sayamayacağım kadar çok.
Çözüm: Saçlarım kıvırcık ve kabarık olduğu için görüş alanımı bozuyor... Saçlarımı toplayabilirim. Mmm ya da işe yaramazsa bir kask edinebilirim.

5- Düz yolda, spor ayakkabılarla yürürken ayak burkma...
SP: 5 (Her iki ayak bileğimde ne kadar bağ varsa hepsini başarıyla koparmış bulunmaktayım çünkü)
Kaç kere: 6 ( Küçük burkulmalar bu sayıya dahil edilmemiştir. )
Çözüm: Yolda yürürken vitrinlere, havaya, sağa sola bakmamalıyım. Gözümü yere dikip bütün girinti ve çıkıntıları büyük bir dikkatle inceleyerek, mümkünse ay yürüyüşü yapar gibi ağır çekim yürümeliyim. Belki de bir sonar taktırmalıyım???

6- Merdivenden düşme...
SP: 10 (Bu cidden tehlikeli bir durumdu benim için... Son anda tutunmasam neler olurdu bilmiyorum.
Kaç kere: 1 (Umarım!!)
Çözüm: Merdivenlerden inerken mutlaka trabzanlara tutunmalıyım. Altı kösele ayakkabı giymemeye özen göstermeliyim. Herhangi bir düşüş olayını suspanse etmesi için, mutlaka benden önde inen birilerini bulundurmalıyım. Mümkün olduğu kadar asansörü kullanmalıyım:)

7- Parmaklarımı dolap kapaklarına sıkıştırma...
SP: 3
Kaç kere: Maalesef bunu da sayamadım.
Çözüm: Dolapları kapatırken mutlak surette, kapakta bulunan minik kulpu kullanmalıyım. Bu sırada diğer elimi cebime sokarak, parmaklarımın güvenli bir yerde olmasını sağlamalıyım. Ya da en iyisi yanımda birisi varsa ondan istesem, verir mi ki?

8- İçinde semizotu yemeği olan tencereye ayak sokma...
SP: 10 (Bunu hiçbir yerde duymadığınıza eminim. En iddialı olduğum sakarlıklarımdandır:)))
Kaç kere: 1 (Şimdilik)
Çözüm: Merdivenlerde her an bir yemek tenceresi olabileceğini göz önünde bulundurarak, bastığım yeri tanımalıyım. Ya da şu tarlalarda giyilen plastik çizmelerden edinebilirim.

9- Sivrisinekle mücadelede ağızla hortumlama yöntemini yaratma...
SP: 10 (Neler çektiğimi anlatamam; siz sakın denemeyin!!!)
Kaç kere: 1 (Bir daha olmaması için elimden geleni yapacağım)
Çözüm: Yatarken başucumda sivrisinek vızıltısı duyup, yakalamak için hızla kalkarken, ağzımı kapalı tutmalıyım. Ya da bir bukalemun mu beslesem? O da benim yaptığım işi yapar pekala:)))

Evet, gördüğünüz gibi sakarlıkta sınır tanımıyorum.
Bir gün, benim de bir işi başından sonuna kazasız belasız yapacağım günler gelecek; göreceksiniz. Şu yazıyı bitirmeden başıma bir hal gelmezse tabii:)




Resim: http://shadaluupe.deviantart.com/art/Box-Head-5543387

18 Mayıs 2008 Pazar

Hayatımızdaki güzel şeylere dair-EDİTÖR

Pazar günleri güzeldir. Güneşli havalar, mavi gökyüzü, bahar, papatya kokusu, bir bardak demli çay, uzaktan gelen bir bebek kıkırtısı, neşeli bir kadının mutfağında söylediği şarkı da öyle…Ayaklarını toprağa basıp bir sandalyede oturmak güzeldir. Açık havada derin derin soluk almak, tam o anda yaşadığının farkına varmak, insan olduğunun farkına varmak da öyle…

Okumak da güzeldir. Ağzında bir kaşık balın bıraktığı lezzeti duyarsın bazı yazılarda. Bazı yazılar ise acısı iyi ayarlanmış yemek gibidir, boğazını yakar ama şikayet etmezsin. Bazı yazılar ise içine havai fişekler atar, geceni aydınlatır o havai fişekler… Bu yüzden güzeldir okumak.

Serbest Radikaller bu pazar da değişik lezzetlerdeki yazılarını sizlerle buluşturuyor. Keyifli okumalar…


1 gün-AHMED CEMİL

arada sırada olurdu önceden. şimdilerde ara sıra dinlemiyor ne vakit aklına eserse o zaman uğruyor bana. öyle izin almak falanda yok. ansızın alakalı alakasız çat kapı dalıyor içeri.


-ne oluyor ne yapıyorsun böyle paldır küldür girilir mi içeri dedim bir seferinde.

-sen istemeseydin ben burda olmazdım dedi cevabı hazır bir şekilde

-ama diyecek oldum, diyemedim.

kaldım öylece.

haksız sayılmazdı çünkü.

ben izin vermesem, giremezdi içeri esir alamazdı ruhumu ve bedenimi.

tuhaf şey.

evet kabul ediyorum ben tuhafım ama o benden tuhaf, standart üstü hatta. hep en olmadık zamanlarda dahası keyfimin az çok yerine geldiği vakitler vurup gitmiyor mu deli ediyor beni!

son zamanlardaki zayıflığımı kullandığının farkındayım. o da güçlü olduğunun farkında!


öyle bir duygu ki bu ; iki kişi veya iki kararın arasında kalmak değil ama. karışık bir şey. nasıl desem hani böyle pek çok şeyin özellikle zıt anlamlar arasında kalmak gibi. evet evet sanırım böyle bir şey. iyi ile kötü , siyah ile beyaz , yaşamla ölüm , sessizlik ile çığlık atmak vb. anlamlar , olaylar arasında kalmak gibi işte.


birkaç gündür birkaç ay önce aldığım ama henüz bakabildiğim bir kitabı okuyorum. çoğu birbirinden bağımsız hikayelerden oluşuyor. ama derin, bir o kadar da etkileyici hikayeler. yazarı kadın ama ilginçtir kahramanları erkek. onların ağzından aktarıyor yaşananları. yine ilginçtir ki her kahramanda kendimden bir şeyler buluyorum. işte o kahramanlardan biri hatta birkaç tanesi şu cümleyi tekrarlıyorlar arada ;

“bir gün herkes kendisi olsun”


sanırım yukarıdaki arada kalmışlığım da bu cümlede gizli. derinlerdeki kendimi, beni bulamadığımdan belki de tüm bu karışıklık!
Kimbilir?


Eski kentin bilgesi-HOŞSADA

Sen şimdi eski kentte kalmış, yalnız bir yüreksin…

Eski diyorum ya alınma…

Sana söylenen bir şey değil bu aslında

İçinde barındırdığı ve taşa kesmiş ruhlardan dolayı

Hiç kimsenin gitmek istememesinden, çoğu ruhun orayı terk etmesinden dolayı “Eski Kent”

Sen ise eski kentte yalnız olmana rağmen en güzel ruha sahipsin

Eski kentin en gizemli bilgesi de derler ya sana

Haksız da değiller hani

Ve dönüp sorarsın “Geçti mi?” diye

Bakarım gülümseyen bilge yüzüne

“Satırlarımda umut varsa ve unutuyorsa kalbin artık sevmeyi

Bakamıyorsa gözlerim eskisi gibi

Başımı yastığıma koyduğumda, aldırmadan olup bitene uyuyabiliyorsam rahatça

Ve artık anımsamıyorsam yüreğimdeki izleri

Yanından bir yabancı gibi geçebiliyorsam

Kalbimi sevgiye kapatmış ve

Hayatın iplerini yeniden ele almışım demektir…

Peki, şimdi sorun nedir? ”

Der ki bilge;

“Beklentilerini azaltmayı öğrenmiş olmalıydın..

İkisinin beraber olmayacağını da…

Seçimini yaptın sen…

Hayatın ipleri elinde Ve zor olanı da yaptın..

Aklının iplerini saldın…

Yüreğinle birlikte”
Eski Kentin Bilgesi Fulya'ya Sevgilerle

Hiçbirşey ve herşey hakkında-FULYA

Yüksek bir binanın çatısına çıkıp bakmak bir nehir kenarında durmaktan farklı değildir. Su, nasıl bilmediğin bir hedefe doğru kararlı bir şekilde akıyorsa, sokaklardaki insan kalabalığı da sanki ortak bir hedefleri varmış gibi akıp giderler zamanın içinde... Onlar hem herşeydir hem de hiçbirşey...


Sağlıklı bir yaşamın peşinde koşanlar, bitkilerin şifasına bağlanıp dağ bayır dolaşanlar, cep telefonu ile uyuyanlar, internet bağımlıları, alış-veriş delileri, ayakkabı sevenler, işkolikler ve aylaklar, müziksiz nefes alamayanlar gürültüye tahammülü olmayanlar, masa başı işçileri, güneş altında ter dökenler, işinden nefret edenler, başka bir yaşam hayali kuranlar, bilgi peşinde bir ömür çürütenler, bu çağa ait olmadığını düşünenler, teknolojiyi sonuna kadar kullananlar, teknoloji düşmanları, alkolikler, çaykolikler, sigara karşıtları, sigara tiryakileri, sinema severler, ressamlar ve müzisyenler, siyasete bulaşmamakla gurur duyanlar, politikayla yatıp kalkanlar, cahiller, sabit fikirliler, okuyan ve susmayı erdem sayanlar, bağırarak haklı çıkmaya çalışanlar, yalancı ve riyakarlar, dürüstlüğünden ödün vermeyenler, adalete inanlar, adaletin ütopya olduğunu düşünenler, adaleti sağlamaya soyunanlar, inananlar, inançlarını kaybetmiş olanlar, ölümü düşünenler, ölümden deliler gibi korkanlar, çocukları için yaşayanlar, kendinden başka kimsesi olmayanlar, düşünenler ve düşünmekten korkanlar, kaybedecek hiç birşeyi olmadığı için cesur olanlar, korkarak ömür çürütenler, hayatı dolu dolu yaşayanlar, hayatlarının sonunda ellerinde hiçbirşey kalmayanlar, hayatı olduğu gibi kabul edenler, hayatı değiştirmek için tüm güçlerini seferber edenler...


Onlar hem herşeydir hem de hiçbirşey... Her birinin "herşey" ya da "hiçbirşey" olarak kabul ettiği şey bambaşkadır. Kimi kez kesişse de toplamda bakıldığında herkes için tamamen farklı doğrular topluluğu ortaya çıkar. Akıp giden insan seli yine de birlikte akmaya üstüne üstlük aynı noktaya doğru sanki ortak bir hedefleri varmışcasına akmaya devam eder. Ve hayat aynı anda içinde hem herşeyi hem de hiçbirşeyi barındaran yegane şeydir.


Ve zaten adı da bu yüzden, hayattır...
Resim: Balthus, The Street (1933)

Kumpas-KEREM OĞUZ


İşte şu ışıksız ve dağınık odanın kenarındaki yer döşeğinde uyuyan herif benim. İçerideki loş ışığa aldanmayın. Sabah olmuşsa bile koyu mor kadife perdem güneş ışığına karşı kahramanca bir mücadele verip odayı karanlık tutmak için uğraşıyor olabilir. Size saatin kaç olduğunu söyleyebilmem için uyanmam gerekiyor. Uyanıpta saatime bakmam gerekiyor. Peki bu ne zaman olacak? Bu kadın eli değmemiş oda fotoğrafına daha ne kadar süreyle bakacaksınız? Çok değil. Sadece 5 saniye daha. 5 saniye sonra bir kıpırdanmadır olacak. Sayıyorum;

5,

4,

3,

2,

1,


ve uyandım işte. Fark edilmiyor mu? Vallahi de uyandım billahi de. Kıpırdamamış olabilirim, gözlerimi de açmadım belki. Fakat uyandım ben. Odanın rutubetli havasızlığını da alıyor burnum, dün gece boşalmış şarap şişesinden gelen ekşi kokuyu da. Acilen kalkmam ve camları açmam gerek. Odama yaz havasını buyur etmem gerek.


Haydi bismillah. Kalktım işte. Hepinize günaydın.


Açalım mor perdelerimizi, kurtaralım güneşi. Günaydın hepinize.


Değişik bir gün bugün, tuhaf bir gün. Sanki birisi benim ne yaptığımı anlatıyormuş da birileri bugün başıma gelecek olanları bekliyormuş gibi. Sanki bunları bir tek ben bilmiyormuşum gibi. Kafamın içinden geçenler duyuluyormuş ya da üzerime dikilmiş yüzlerce çift göz, eğlendirilmeyi bekliyormuş gibi. Bir tiyatro sahnesindeyim de haberim yokmuş gibi.


Hişşşşt! Gidin lan burdan! Yok izleyecek bir şey. İlginç bir şey olmayacak bugün. Olacaksa da bana olmayacak. Akşam sarhoş yatmış, sabah baş ağrısı ile uyanmış, komiklik olsun diye çizgili pijama almış fakat kimseyi güldürememiş bir kişiyim ben. Bundan daha da önemlisi varsa eğer, o da huysuz birisi olduğumdur. Karnım aç çünkü, hem de feci...


İşte böyle kendi kendine triplere girmeyi severim ben. Truman Show'dan çok önceydi, evdeki aynaların arkasında kamera olduğunu düşünürdüm hep. Dişlerimi fırçalarken birileri beni izlermiş gibi gelirdi. Gözlerimi aynaya dikip bakardım, "orada olduğunuzu biliyorum"der gibi bakardım. Şimdi yine o oyunu yaptım işte. Sanki ben bir kahramanmışım ve bir perdedeymişim ya da sahnedeymişim gibi. Her kes benim için ağlayacak ya da benimle gülecek gibi. Tek tek kötü adamları haklarken arkamda desteğinizi duyacakmışım gibi...


Oysaki sıradan insanların hayatında ilginç bir şey olmaz. Olsa da bir kaç ayda bir kere ya olur ya olmaz. O anı yakalamak içinde birisini 6 ay boyunca röntgenlemenin bir faydası olmaz diye düşünüyorum. O sebeple, ben orada olmadığınız biliyorum ama, hadi diyorum bir ihtimal orada birileri varsa diye diyorum; Değmez kardeşim değmez. Bu odadan sana ekmek çıkmaz. Sevgilim yok, bir atraksiyon olmaz. Evde kavga edecek kimsem de yok benim, şirin bir kedim ya da enerjik bir köpeğim de. Kapım da çalmayacak birazdan, telefonum da. Öyle şeyler filmlerde olur. Benim odamda olmaz.


İşte şimdi giyinip çıkıyorum. Nereye mi, nereye olacak bakkala gidiyorum. Karnı aç bir kişiyim ben. Bakkala gidip yumurta alacağım ve eve dönünce omlet yapacağım. Bayatlama sınırında peynirlerim var. Onları değerlendirmem gerekiyor. Umarım alacağım yumurta bayatlama sınırında değildir. İkisi bir araya gelirse sonuç kötü olabilir. Hayır bir kere olmuştu da, oradan biliyorum.


Heyyy bakkal amca. Günaydın sana. 3 yumurta, bir ekmek bir de Milliyet alacağım.


Al oğul, al sana yımırta, al sana ekmek. Lakin Milliyet gelmedi daha.


Beheyyy bre bakkal amca söyle bakayım bana, taze midir bu yumurtalar?


Taze oğul taze. 5 dakika olmadı daha geleli. Bak iki tane fazla al, o senin üst kattaki çocuğa da götür.


İşte bu olmadı bakkal amca. Bakma öyle gözlüklerinin üstünden bana. Sen iyi niyetlisin biliyorum. İki tane fazla YIMIRTA satmak için değil, birilerinin işi görülsün diye yapıyorsun böyle biliyorum. Neymiş, benim üst kattaki eşkiya da gelmiş demin. Yumurta istemiş, fakat henüz yumurta gelmediğinden sen onu eli boş göndermişsin. Şimdi bana diyorsun ki, al iki yumurtayı da komşuna götür. Olmaz bakkal amca götüremem. Biliyorsun sen de, ben hiç sevmiyorum o pezemengi. Gelsin bir kere daha, alsın yumurtalarını.


Bu davranışı onaylamıyor bakkal amca. Lakin sünnet düğünümde yastığımızn altına zarfla bırakılan paraları harcadığım günlerden beri beni tanıyan birisi olarak, üstüme gelmiyor hiç. Bu bir bakkal-müşteri ilişkisi değil.


Yumurtalar elimde, ekmeğim koltuk altımda ben giderim evime hey eviiiimee.


Şarkı söylüyorum diye neşeli sanmayın beni. Bir terslik var üstümde, yeminle var. Birileri izliyor gibi beni. Bir sonraki sahneyi bekliyor ve o sahnede başıma bir şeyler gelecek gibi. Herkes bunu biliyor ve bekliyor ve bir ben bilmiyormuşum gibi. Korkuyorum şimdi eve gitmeye. Bir sonraki sahne dediğin işte, ben apartmana girince başlayacak. Yani ben adımımı eşikten atar atmaz. Yani şimdi!


"Amaan" dedim kendime. Ne olacaksa olsun. Bana da bir eğlencele çıkar. Anlatacak bir hikayem olur benim de. Yüzümde bir yara açılır belki. O yaranın dikiş izleri hatıra kalır bana. Ne oldu diye sorar kızlar, "motorsikletten düştüm" derim. Yazarım arkasından bir hikaye. Mesaj açık, "tehlikeli birisiyim ben, dikkat edin" Oysa tehlikeli birisi değilim ben. Keşke olsam. Keşke birileri gerçekten bana baktığında bir ayağını denk alma, bir "bulaşmayayım şuna, tersi bok bunun" triplerine giriyor olsa. Değilim ama, değilim işte.


Yara izimin üzerinde elini gezdirip "çok acıdı mı" diye soran bir kız düştü zihnime. "Hatırlamıyorum" dedim. "Çok sahroştum."


Düş dünyamda fingirdeşirken ve gerçek dünyada merdivenleri çıkarken aniden bir çığlık sesi duydum. Bu çığlık nereden geldi, kulaklarım gerçekten böyle bir ses duydu mu, yoksa yine hayal dünyamda mıyım bir süre idrak edemedim. Sonra bir kere daha duyunca çığlığı kendime geldim. Alt kattaki komşumun evinden geliyordu ses. Kapısı da aralık. Korkudan dizlerim titredi, görmesem de bilirim ki betim benzim attı. Merdivenlerden gerisin geri koşup kaçmak istediysem de yapamadım. Kapıyı tekmeleyip içeri girdim. Bir yandan da avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Bu bağırma hesapta içerideki zalimi korkutmak için. Oysa ben korkudan bağırıyorum.


Sonra ne mi oldu? Hiç bir şey hatırlamıyorum. Kendimi komşumun evinde yerde yatarken buldum. Başımın arkasında şiddetli bir sızı vardı ve yarılan kaşımdan da yüzüme ve yere kan akmıştı. Az evvel uyanmama rağmen yataktan çıkmadığım gibi, pozisyonumu bir süre değiştirmeden bekledim. Ciddi bir rahatsızlık ya da sakatlık geçiriyor olabileceğim için endişelendim. Sonra ortamı dinleyip de içeride kimse olmadığına kanaat getirince ayağa kalkmaya karar verdim.


Benim sağlık durumum baş ağrımı saymazsak gayet iyi görünüyordu. Fakat aynı şeyi yerde bir kan gölünün ortasında yüzükoyun yatan komşum için söyleyemeyeceğim.


Onu gördüğümde sinirlerim boşalmadı. Soğuk kanlılığımı korudum. Hatta yanına bile yaklaştım biraz. Yerde kocaman bir bıçak vardı. Soğuk çelik, ılık kana bürünmüştü.


Bir süre ne yapmam gerektiğini düşünmüştüm. Hastahaneye haber vermeyi lüzumsuz gördüm. Polise gitmekten de kendimi bildim bileli korkarım. Kaç kere sorgulanacağımı, bundan sonra ne kadar vaktimi boş yere harcayacamam gerektiğini hemen fark ettim. Yapabileceğim bir şey olsaydı yapardım yeminle. Komşum ölmüştü ve ben katili görmemiştim. Fakat polis bu kadarcık açıklamadan yetinmeyecek, aynı şeyi bana sürekli ve sürekli soracaktı.


En iyisi benim hiç burada olmamamdı. Yerde bana ait olan küçük kan birikintisini temizledim. Ekmeğim yerde duruyordu fakat yumurtalarım yoktu. Tekrar bakkala gidip yumurta almam gerekiyordu. İşte buna çok sinirlendim. "Allah belanı versin!" diye bağırdım kafama vurup kaçan adama. Güzel sabahımın içine etmişti.


Benim bağırmamla birlikte aralık kapının açıldığını duydum. Ben saklanacak bir yer bulamadan eve birisi girmiş ve benim bulunduğum odaya doğru geliyordu. Az önce muhtemelen benim kafamda patlamış olan sopayı elime alıp kapının arkasına saklandım. İçeri bir kadın girdi ve yerde yatan cesedi görünce sinir krizi geçirip çığlık attı. Arkasını dönüp koşarak kaçacaktı ve eğer arkasını dönmesine izin verseydim beni de görecekti ve ben bu sefer gerçek bir zanlıya dönüşecektim. Hiç tereddüt etmeden elimdeki sopayı kafasının arkasına geçirdim. Patates çuvalı gibi devrildi yere.


Çok sert vurmamıştım, yine de bayıltacak kadar bir etki bıraktığıma memnun oldum. Yanına yaklaştım. Nefes alıyordu. Rahat uyusun diye onu sırt üstü çevirdim. Artık acilen gitmem gerekiyordu. Elinde bir torba vardı. Baktım, torbada ekmek, yumurta ve Milliyet vardı.


Heeeyyy! diye sevindim çocuklar gibi. Bakkala gitmeme gerek kalmamıştı. Ekmeği bıraktım, Milliyet ve yumurtayı aldım. Çok kötü başlayan sabahım biraz heyecandan sonra nihayet normale dönmüştü. Omletimi yapmak için daireden çıkıp merdivenlere doğru yöneldim.


Hayat ne kadar garip olabiliyor bazen.


K.



Yedi peçeli insanın kaderi-MEHMET SAĞLAM

Oyunculuk, onları doğanın zor koşullarında yaşamaya hazırlayan bir antrenmandır aslında. Fakat bağımsız yaşamayı öğrenir öğrenmez oynamayı bırakır, birden ciddileşirler bütün memeli hayvan yavruları.


İnsan yavrusu da oyuna düşkündür ama bir farkla; oyunla başladığı hayatı sonuna dek oyunla sürdürür birçoğu. Üstelik artan bir zevkle ve gelişen beceriyle...


Daha konuşmayı öğrenmeden yaratıcı oyunlar öğrenir bebek ve örneğin yalnız kalınca ağlayıp ilgi çekme oyununda kısa sürede ustalaşır. Hele karnı acıkınca camları titreten ses tonuyla oynadığı o rol var ya; Oscar ödüllü sinema sanatçılarına taş çıkartacak cinstendir.


Oynadıkça kazandığını öğrenen çocuk, sonunda, vazgeçilmez bir yöntem olarak benimser oyunculuğu ve böylece hayatı tiyatral bir oyun olarak geçirme eğilimi mantık, zekâ ve duygu örgüsüne nakış nakış işlenir.


Ergenlik çağında duygusal/seksüel senaryolar yazıp oynadıkça tüm yaşamını bir maskeli balo gibi kurguladığının bilincinde değildir aslında. Ama gençlik çağını genellikle yerel tiyatrolarda oynanan yarı profesyonel piyeslerle geçirirken, tiyatral zekâsını daha büyük sahnelere hazırlıyordur çoğu kez.


Ve tabii o çocuk otuzlu yaşlara girmeden önce "makyajsız ve maskesiz" yaşayamayan deneyimli bir “oyuncu insan” olup çıkmıştır artık. Yedi peçelidir. Bir peçeyi açtığında ortaya çıkan gerçek yüz değil, altıncı peçedir.


Yıllar geçtikçe maskelerine, peçelerine ve kabına sığmayan oyunculuğuna öylesine güvenir ki, çapını çok aşan büyük oyunları kurgulamaya başlar ve gözünü kırpmadan sahneye koyar. Yıllarca sahneden inmeksizin, oyun içine oyun sığdırdığı çeşitlemelere de girişir bazen.


Fakat kendini Dante gibi ortasında bulunca ömrün, birden enerjisi düşer, sendeler ve sahneye yığılıp kalır. "Tansiyon düşüklüğü" yüzünden perde bir süreliğine kapanır; ama tiyatro binasını bir türlü terk etmek istemeyen oyuncu insanın tedavisine kuliste devam edilir.


O kriz anında dahi usta sihirbazlara taş çıkaran bir beceriyle daha büyük senaryolar üretir maskeli insan. Sahneye tekrar çıktığında ya sonunun nasıl biteceğini bilmediği bir politik oyunun içindedir ya da hesaplı risklerle dolu apolitik oyunlar; sosyal, müzikal, sportif vs.


Başlar gülenle gülmeye, ağlayanla ağlamaya. Sempati, empati, dertpati artık en sevdiği sözcüklerdir. Şarkılar söyler, operaya yeltenir, oda müziğiyle sakinleşir. Veya Napolyonlaşır; “para para para” diye ritim geliştirdikçe daha büyük sahnelerde rol kapma umuduna bağlanıp gider.


Kısacası oynar da oynar; daldan dala konar, her çiçekten bal alır ve rengârenk peçelerini sürekli yeniler.


Fakat bir gün dank eder kafasına...


Bakar ki, usta senaristlerin yazdığı ve deneyimli koreografların sahne tasarımlarını hazırladığı o küresel oyunda bir figüranmış sadece.


Ve ancak o anda, -büyük bedeller ödemiş olmanın acısını iliklerine kadar hissettiği o dakikada- fark eder hayvanların niçin hayatı ciddiye alıp oyunculuğu zamanında terk ettiğini.


Bugünkü ümit med-cezirlerim-TUĞBA

Sandım ki, gördüğüm rüyanın sonu gerçekten başarı olacak, uzun zamandır beklediğim, özlediğim güzel haberler gelecek. Sandım ki, umudun, olumlu düşünmenin faydası sevinç gözyaşları ile yaşanacak. Sandım ki, hedefe ulaşmak için dört elle sarıldığım, gayret ettiğim, ümit etmekten vazgeçmediğim günlerin sonunda yeniden hareketlilik başlayacak.


Hayallere kapılmamaya çalışarak beklerken....Sonunda ümitsizlik ihtimali olsa da ümit "benim" düşüncesi daha fazla yer aldı zihnimde. Hani, Behçet Necatigil'in '' ya ümitsiniz ya da ümit sizsiniz'' dediği gibi.. Ümidi diledim, ümitle bekledim, ümitsizlik oldu sonuç yine...


Binler, yüz binler, milyonların yaşadığı...çalınan kapıların yarısından öteye geçilemediği...karanlık günlerin bitirilemediği.... Ümide adım atılamayan bir hayat. Günler, aylar, yıllara varan bekleyişler. Değişen bir şey yok. Yine ümitsizim...


Yağmur yağıyor karamsarlıkları, üzüntüleri, hayal kırıklıklarını sulara karıştırıp götürmek istercesine...Yağmur yağıyor gözlerden akan yaşlara eşlik edercesine....Yağmur yağıyor ''vazgeçmek yok, yola devam, ümitsiz olma! ''dercesine.


Biliyorum, kışın ardından bahar gelecek yenilikler, yenilenmelerle..Sağnaklarla gidecek hüzünler, can sıkıntıları..İnanıyorum yine umutsuzluğun yerini mutluluk alacak ve yarılanan kapılar sonuna kadar açılacak,


Biliyorum, inanıyorum, hissediyorum...Ümitsizliğim ümit olacak!

11 Mayıs 2008 Pazar

Dünyanın umuda ihtiyacı var- EDİTÖR


Bugün Pazar. Koca bir haftayı yaşamış olan yorgun ruhlarınızın, dünyayı bir günlüğüne bile olsa unutup, hayat sanki tüm kötülüklerini toprağa gömmüş de size rahat bir nefes alma olanağı tanımış gibi gülümseyerek uyandığınız bir gün.

Bugün Pazar kahvaltısına oturduğunuzda gazetelerinizi bir yana bırakın. İçinizde vicdan azabı duymadan, bu derin nefesi hak ettiğinizi düşünerek ve dünyayı dışarıda bırakarak çayınızı yudumlayın. Kötülüğe sımsıkı kapayın pencerelerinizi. Sokakta yalnızca çocuk kahkahaları, gülümseyerek dolaşan kadınlar, el ele dolaşan aşıklar olduğunu varsayın. Bugün sadece umutlu şarkılar dinleyin, umutlu kelimeler okuyun. Bir günlüğüne ruhlarınızı o sıkışmışlık hissinden kurtarın. Ve o mavi umudun içinize yayılmasına sizi ele geçirmesine izin verin.İnanın hiç bir şey kaybetmeyeceksiniz. İçiniz umut doldukça dünya da umutla dolacak. Dünyanın hepimize ihtiyacı var. Ve dünyanın içimizdeki umuda ihtiyacı var. İnanın.

Serbest Radikaller umuttan yola çıkarak 3. sayısını sizinle buluşturuyor. Kelimelerini gökyüzünün mavisiyle harmanlayıp, yeni umutlara yelken açıyor.

Keyifli bir Pazar diliyoruz.

Biz üç kişiydik - AHMED CEMİL


Sene kaçtı tam hatırlamıyorum mevsimi hiç sormayın ama güneşli parlak bir gündü.
Apartman bahçemizin önüne bir kamyon dayanmış, birer ikişer eşyalar taşınıyordu. Mahalledeki her taşınma ayininde olduğu gibi başta ilgili apartman sakinleri olmak üzere büyük küçüklü her boydaki mahalleli önce bir müddet olayı seyretmeye sonra ucundan kıyısından tutarak eşya taşınmasına yardımcı oluyordu.

Bense eşyalardan çok kendi yaşıtım iki ferdin daha apartman hanesine dahliyle ilgileniyordum o vakitler. Nasıl bir elektrikse artık daha o an da çarptı bizi. Ve yüzük, kan, süt, ayran ne kadar kardeşlik varsa bir hafta içinde tüm prodesürleri tamamlayarak ayrılmaz bir üçlü oluvermiştik.

Evet üç kişiydik biz. Hafız, bir yaş büyük abisi Fiko ve ben.Ve çok iyi anlaşıyorduk üstelik. İnsan bir defa da olsa kavga etmez mi ya? Biz etmedik. Üçümüzün birden aşık olduğu kız yüzünden bile. (Hoş kıza tüm sınıfın erkekleri aşıktı ya. O da ayrı konu.) Beraber ağaçtan düştük, mahalle maçının ardından elbet kavgaya tutuştuk beraber karşı mahallenin veletleriyle. Sokaktaki fenni sünnetçiye beraber teslim olduk. Her ne kadar Fiko biraz uğraştırıp damlara tepelere çıksa da kaçınılmaz son O'nu da buldu. Etek de giydik haliyle!

Sonra ilkokula da beraber gittik. Orta 2 de biz Anadolu yakasına taşınana dek. Ayrılmaz üçlüydük. Yukarıdaki fotograf İstanbul’un yakaları arasında ev değiştirdiğimiz yani taşındığımız gün çekildi. Bir taşınma ile başlayan tanışıklığımız başka bir taşınma macerasıyla kopmadı elbet. Evet mesafe başta biraz sekteye uğrattı arkadaşlığımızı lakin daha da güçlenmesine engel olamadı. Kim komşusunu, arkadaşını 60 km öteye kadar geçiriyor şimdi.

Bir üst çaprazımızda otururlardı. Sadece biz değil ailelerimiz de çok iyi anlaşıyorlardı. Kısa sürede kaynaşıp çok yakın akrabalarımız gibi olmuşlardı. Evde kimseyi bulamasam direk Hafızlardaydım. Tam tersi onlar için geçerliydi. Kulakları çınlasın Müstesna Teyze çok canayakın, bir o kadar da tez canlıydı. Tek sevmediğim yanı ise oğullarını benle karşılaştırmasıydı. İneklik mertebesinde olmasa da çalışkan bir öğrenciydim. Bizimkiler ise biraz daha az çalışkan. "Bakın A. ne güzel çalışıyor derslerine. Notları da güzel. Sizin gibi tembel teneke değil" nutukları başlayınca bizim afacanlardan çok ben yerin dibine girer, ezilir büzülürdüm. Ama bu olumsuzluğa rağmen onlarda vakit geçirmeyi yine de çok severdim.

Misal hali vakti yerinde olan teyze çocuklarının getirdiği kitaplar sayesinde Texas, Tommiks'le ilk kez onlar da yine onlarla birlikte tanıştım. Onlar da ilk futbol maçına rahmetli babam sayesinde gittiler.

Sanırım sekseniki senesiydi. Ama sonucu ve o günü hiç unutmuyorum. (Bjk:6 Antalyaspor: 0) Hafız'la Fiko da unutmuyor. Fiko daha sonra amatör futbola başladı.

Ama Hafız ortamdaki kuru gürültüyü sevmeyerek bir daha futbol maçına gitmedi. Hayır kendini güzel sanatlara da adamadı. Tekvandoya yöneldi. Askerden sonra da pazarlamaya. Özel bir kuruluşta pazarlamacı şimdi. Aynı zamanda evli ve de çocuklu.

Fiko; Güneydoğuda zor bir askerlik yaptı. Sivile intibakı zor oldu. Tam kendine geldiğinde bir darbe de aşkından yedi. Neyse ki onu da atlattı. Bir kaç iş değiştirdikten sonra sağlık sektörünün en aranılan ama en "fırlama" teknisyeni olarak Şişli civarlarında cirit atıyor şimdi. Evli ama ingilizce bilmiyor.

A.; Babasının yoğun isteği ve desteğinin altında zaman zaman ezilse de okudu. Üniversiteyi bitirmeyi başardı. Adam olup olmadığı hala tartışma konusu. Kendisi ile mücadelesi devam ediyor, bunaldığında çocukluğuna, anılarına sığınıyor ve uzunca bir müddet orada kalmayı yeğliyor. O da ayvayı yemiş durumda! İngilizce bilmiyor. İspanyolca hiç bilmiyor. Ama İtalyanca öğrenmeyi çok istiyor.

Müstesna Teyze : Yolda karşılaşanların Fiko yahut Hafız'a ablan mı diye sordukları Müstesna Teyze de zamana yenik düştü, yaşlandı artık. Ama ilk günkü tezcanlılığı çocukları için çırpınışı hala taptaze. O bir anne. Eli öpülesi anne. Tıpkı benim canım annem gibi. Tıpkı tüm anneler gibi.

Evet böyle.

Neerdeen nereye. Hayır, ne münasebet canım! Ağlamıyorum tabi ki. Gözüme bir şey kaçtı sadece.

Ci vediamo.


Hanımlar mantolarınızdan kan damlıyor-FULYA

Hanımefendi arabasından iniyor ve o çok havalı, çok parlak, siyah kürküne sarınarak gazetecilere poz veriyor. Fotoğrafın her yanından kanlar damlıyor. O sırtına giydiği, o çok değerli kürkün hikayesini bilmiyor besbelli. O kürk ona sadece çok sevildiğinin bir ifadesi olarak armağan edilmiş... Öyle düşünüyor ya da öyle düşünmenin kolaycılığına sığınıyor. O hikayeyi bilen için o fotoğraf kusma isteği uyandırıyor. O hala güzelliğiyle gurur duyuyor...Öylesi acınası bir ruhu taşıyor o kürkün içinde...O bunu bilmiyor...

Öfke ve kusma isteği var içimde. Savunmasız bir canlının derisini yüzüp onu manto yapan adamın, o mantoyu giyen kadının yüzüne öfkemi kusmak istiyorum. Kendi güzelliğinden başka bir şey düşünmeyen kan kırmızı rujlu kadına bir bir anlatmak istiyorum o çok değerli kürkünün hikayesini. "Bak" demek istiyorum "Bunlar Karagül kuzuları...Görüyor musun? Sevimli mi? Sevimli diyorsun ha...Dinle o zaman bu kuzular doğar doğmaz kesiliyorlar. Neden biliyor musun? Çünkü postlarından elde edilen astraganın kalitesi lülelerinin açılmamış olmasına bağlı...Bitmedi. Dinle, dahası var. Bunlar rakun ve kunduz... Bunlar senin o çok değerli manton için boğularak öldürüyorlar. Hayır hayır kalkma yerinden... Ne o yüreğin dayanmadı mı? Şimdi sana başka fotoğraflar göstereceğim... Bunlar foklar... Daha yavruyken kafalarına demirle vurup öldürüyorlar onları... Neden mi? Neden olabilir sizlerin güzelliği, şıklığı için. Tilkiler, tavşanlar, vaşaklar, su samurları ve çinçilalar...Bunların hepsi sizi süslemek için var..."

Gerçekten kürk giyen bir kadını bulup tüm bunları onun gözüne sokmak, tek tek anlatmak istiyorum. Ona o kürkün hikayesini bilip bilmediğini, neden onu giymekten keyif aldığını, o kürkü giymekle o cinayetlere ortak olduğunun farkında olup olmadığını...Hayat böyle bu kadınlar talep etmediği sürece kürk sanayii var olabilir mi? Kürk satanlar para kazanamazlarsa bu hayvanları öldürmekten vazgeçmezler mi? Yoksa ben su katılmamış bir aptal mıyım da bir gün kürk giyen kadınların kendinden utanacaklarının ve kürk sanayinin yavaş yavaş öleceğinin hayalini kuruyorum...

Ve o birbirinden havalı kürk mantolu parlak hanımlara sormak istiyorum: "Hanımlar mantolarınızdan kan damlıyor...Haberiniz var mı?"

Fotoğraf: http://audreyfortinrioux.deviantart.com/art/Cruel-Fur-17419748

Hayatın iki anahtarı-HOŞSADA

“Hayatın iki anahtarı var” diyor içsesim. Biri hayata uyumunu, ayakta duruşunu, nasıl bir insan olacağını belirler. İkincisi aklını, ruhunu, yüreğini bir gün benzer bir ruha teslim etmek için saklı kalır.

Birinci anahtar çoğu şeyi barındırır içinde. En güçlü dişlisi ailedir. Onlar olmadan ne bir kapı açabilirsin, ne de bir anlam ifade edebilirsin. Bu dünyanın işçiliği en şahane yapılmış, asla ve asla kopyası olmayacak anahtarıdır. İyi sahip çıkıp, kaybetmemelisin.

Dişlileri oluşturmaya aile başlar. Yavaş yavaş kendin de katkıda bulunursun oluşuma. Davranışınla, sözünle, hayata bakışınla; açılabilir bir anahtara dönüştürürsün. Zamanı geldiğinde tek başına bir anahtar olursun. Hayatın anlamlarını açmaya, anlamaya çalışan…

İkinci anahtar yüreğinin bir köşesinde saklıdır. Hiç kimsenin kolay kolay ulaşamayacağını bildiğin için ruhun rahattır. Hakedeni bulana kadar öylece durur içinde. Ve teslim ettiğin insanın aklında, yüreğinde oluşur dişlileri. Şekil alacağı son hal ondadır. Ve kendinin şekil vereceği anahtar ellerinde… Doğru insanın elindedir artık o dişlileri oluşturmak. Ve oluşan anahtarla kapıları açıp, hangilerini kilitleyeceğini belirlemek.

“Hayatın iki anahtarı var” diyor içsesim… Her zaman kıymeti bilinip, kaybedilmeyecek.

Fotoğraf: http://valse-des-ombres.deviantart.com/art/The-Wizard-s-Key-83741886

Mektup-KEREM OĞUZ


Sevgili Güzin Abla,

Arkadaşlarımın katılacağı ilk doğumgünümü hatırlıyorum. 10 yaşında falan olmalıyım. Bir felaketti. Çünkü mahelleden arkadaşlarım ve okuldan arkadaşlarım kaynaşamamıştı. Hangi gurupla ilgilensem diğeri dudak büküyordu. Misafirlerimi kaynaştırmak için kendimi parçalarken daha da korkunç bir şey oldu. Kapı çaldı. Kuzenlerim gelmişti. Etti mi sana üçüncu gurup ?

Bugün hala hayatımdaki tüm tarafları memnun etmek için kendimi parçalıyorum ve hiçbir yere yetişemiyorum. Neyim ben? Geyşa mıyım a.k.? Bu ve benzeri olaylar sıklıkla tekrar ediyor. Daha ilk mektubumda sinirlendim. Kendimi sükunete davet ediyorum.

K.

Sevgili Kerem Efendi,

Bazen insanların bir şeyleri yoluna koymaları için onların "varlıklarına" değil "yokluklarına" ihtiyaç vardır. Böyle durumlarda kenara çekilip, gurupları ve hayatın tüm taraflarını kendi hallerine bırakmak gerekir. Bazen sakin olmak çok ciddi bir efor ve emek gerektirir. Sakin ol lütfen. Küfürü de hiç sevmem bilesin. Eşşek herif!

Ablan Güzin...

***

O mektup asla gelmez...

***

Küçükken postacı köşeyi dönüp bizim sokağın ucunda gözüktü mü, oyunu, kavgayı bırakıp etrafını sarardık. "Manolya apartmanı 11 no'ya mektup var mı" diye sorardım her seferinde. Sadece ben değil, tüm diğer çocuklar da kendi apartman ve dairelerini söyleyip kendilerine mektup gelip gelmediğini sorardı. Mektup var mı yok mu, buydu bütün derdimiz. Varsa nereden gelmiş, kimden gelmiş, içinde ne yazıyor hiç umurumuzda değildi. Nasıl olsa kimse bize yazmıyordu. Daha aşık olmamıştık, mektup göndermemiştik ve daha da önemlisi cevap beklemenin ne demek olduğunu bilmiyorduk.

***

O mektup asla gelmez...

***

Pek sevgili insan kaynakları kişileri,

Bir iyi niyet gösterisi yaptınız ve beni işe aldınız. Size saygım ve sevgim sonsuz. Fena da günlerimiz olmadı bu kısa dönem içinde. Fakat bugünkü toplantıdan sonra ben artık devam edemeyeceğimi anladım. 15 kişilik bir toplantı gurubunun 14'ü vatandaşımken ve bir tane fransız her konuşmayı anlayacak diye hepimizin kendi aramızda ingilizce konuşması çok komiğime gitti. Devam edemdim toplantıyı takip etmeye.

"no no nooo" ve "yes yes yessss" ler havada uçuşurken, herkesin IQ'su (doğal olarak) bu denli aşağılara düşmüşken benim gülmeden o toplantıyı takip etmeme imkan yok çünkü. Kısa kollu beyaz gömlek giymiş ve kravat takmış adama takılıyor gözüm. "İngilizce mi konuşacağız" diyor "yes darling" diyorum ben içimden. "Kısa kollu gömlekle kravat bir arada gitmiyor, bundan bir sonraki safhada palyonço gibi oluyor insan aman dikkat" demek istiyorum bir de.

Sonra film kopuyor herkesi bir şeylere benzetmeye başlıyorum. Bir kadını paraşüte benzetiyorum mesela ve kel ve sivri kafalı bir adamı da köpek balığına... Paraşüt, köpekbalığı ve az sonra palyonço olacağım diyen adam birbirleriyle ingilizce konuşuyorlar. Hepsi de türk. O sırada çaycı geliyor. Güzel Türkçemizin renki şivelerinden biriyle "çay alıığmıydınız" diyor. Oysa ben "would you like to have a cup of tea" demesini bekliyordum.

Kaybediyorum kendimi, gülüyorum, gülüyorum....

Terk ediyorum toplantıyı. Bu mektubu size bırakıp ayrılıyorum şimdi. Kusuruma bakmayın. Rahatsız bir kişiyim ben. Hep böyleydim.

K.

***

O mektup asla gelmez...

***

O mektup asla gelmez...

***

Postacıları severim. Yandan askılı şişkin çantalarını takımış, sıcağa ya da soğuğa aldırış etmeden attıkları telaşlı ve paytak adımlarını izlerim. Yetişsinler gidecekeleri yerlere geç kalmasınlar isterim.

Bu postacıların koşaradım yürümelerinden başka bir tane daha ortak özellikleri varsa, bıyıklarıdır. Bıyıksız postacı yok gibidir. Kemal Sunal hariç. Adem miydi adı ne? Çok güzel filmdi. Bir de il postino vardı. il postino ahhh! Perdeden geçip sarılmak istemiştim ona.

Özetle son bir kere daha, "ben postacıları severim." Kapımı çalıp iyi haber getirsinler isterim. Beklediğim haber gelirse şükretmeyi, gelmezse bir dahaki sefere demeyi severim.

***

Sevgili Kerem abi,

İnsanın kendisine abi demesi ne kadar doğru bilemiyorum. Sonuçta ben şu anda 19 yaşındayken sen bunu okuduğuna göre 29 olmuş olmalısın. İki ayrı kişi olduğumuzu varsayarsak eğer abi dememde bir sakınca yok sanırım. Aksi takdirde bir kişilik bölünmesinden bahsetmek gerekirki bunu ikimizde istemeyiz.

Umarım yaşıyorsundur. Ölmüş olmanı ikimizde istemeyiz değil mi? Özellikle de ben. Çünkü eğer sen öldüysen kurtulmuşsundur ve fakat ben önümdeki 10 yıl içinde tahtalı köye gitmek istemiyorum. Umarım özenli davrandın kendimize. Ha bir de, hala bu kadar komiğiz umarım?

Okulu bitirmiş, askere gitmiş gelmiş, çalışıyor evlenmiş olmalıyız şimdiye kadar. Hatta babamızla aramızdaki yaş farkının 25 olduğunu düşünürsek, en az bir çocuğumuz olduğunu da öngörebilirim belki? Adı ne? Kız di mi?

Ne iş yapıyoruz? Müziğe devam edebildiğimizi sanmıyorum fakat bu demek değilki alıştığımızın aksine durağan bir hayatımız olacak. Ne iş yapıyor olacağımızı kestiremiyorum ama eminimki havalı bir iştir. Yani geziyoruzdur, tozuyoruzdur. İnsanlarla konuşuyoruzdur...Bir odaya kapanmış, bir masaya tünemiş olacağımızı hiç sanmıyorum.

Sonunda yıllardır hayalini kurduğumuz özgürlüğe kavuştuk mu? Tamam komik olmak istemiyorum daha fazla. Düzeltiyorum cümlemi;

Yıllardır hayalini kurduğumuz özgürlüğe kavuşmak nasıl bir duygu?

Bu 10 senenin biran önce geçmesini diliyorum. Uyuyacağım biraz sonra ve uyandığımda 29 olsam!

Kerem

-

Kerem Efendi,

Biraz önce 10 yıl önceki halimden bir mektup aldım. O mektubu yazdığımı bile unutmuşum. Belki sen de bunu yazdığını unutursun. 39 olmak nasıl merak etmiyorum inan. 19 versiyonu beni allak bullak etti, ben de sana aynısını yapmak istemiyorum. Bilmeni isterim ki senden bir beklentim yok. Umarım fazla kilo almadın. Yani en azından bu kadarını başarabilmiş olmamızı diliyorum.

Çok komik bir şey söyleyeceğim. Eskinden öyleymişiz de,

Hayatta başarılar!

K.

RESİM: http://galifardeu.deviantart.com/art/The-Last-Letter-34679535

Dinlenme Taşı- MEHMET SAĞLAM

Taş, insanı yaşama bağlayan bir iksirdi geçmişte. Buğdayı değirmentaşı öğüt, babalar ekmeklerini taştan çıkarıp eve taş ekmek götürürdü her akşam. Aynataşında taşpudra sürer, yavrularıyla beştaş oynardı analar. Ve kara taşla döşenmiş yollarda oynardı taş evlerde büyüyen çocuklar. Ninelerin masallarıysa yıldıztaşlarıyla süslenir, pamuktaşı gibi yumuşak olurdu dedeler. Kendilerine “taş arabası” dedirtenler de vardı elbet. Onlara da çakmaktaşlı çakmaklarıyla sigaralarını yaktırırdı taşbebekler. Fakat taş üstüne taş koymadan musalla taşına konulmak istemezdi hiç kimse.

Yaratıcılık kabataşları sanat eserlerine dönüştürmekle gösterilir; tapınaklar, suyolları ve çeşmeler taştan yapılırdı o zamanlar. Ve hastaları taşkıran otuyla iyileştiren hekimlerden daha az olmazdı taş ustalarına gösterilen hürmetler. Söz ustası şairlerse taşı gediğine koyan taşlamalar yazar, kinayeli sözler söyledikçe “ağır taş” mertebesine yükselirdi insanlar. Âdemoğlu ya yüreğine taş basardı ya da sabır taşıydı; belki taş kalpliydi bazıları. Ama taşı sıksa suyunu çıkaracak kadar güçlüydü ve yürekten “arka taş” idi bütün dostlar.

Ya o taş kumbaralar... İşlek caddelere yerleştirilen o taştan oyulmuş küpler.. birer yardım fonu gibi çalışan taştan, sahipsiz, bekçisiz bankalardı onlar. Maddî durumu iyi olanlar ceplerindeki bozuklukları taş kumbaraya atar, ihtiyacı olanlar gelip ihtiyacı kadarını alırdı içinden. Bugünkü taşyürekli insanlığımızın beş para etmezliğini yüzümüze birer sille gibi çarpan merhametli gönüllerin taştan abideleri olan taş kumbaralar...

Dinlenme taşları da vardı. Kaba sabaydılar; ama insanın insana verdiği değerin çok ince birer simgesiydi onlar. Atı, eşeği olmadığı için binektaşına gerek duymayan; fakat aldığı yükleri sırtında taşıyan hamalların yorgunluklarını bir nebze azaltma duraklarıydı cadde ve sokaklardaki uygun köşelere yerleştirilen o blok taşlar. Boyları göbek hizasında olurdu, hamallar sırtını dönerek, taşıdığı yükü fazla çömelmeden indirip soluklansın diye.

Taş, insanı yaşama bağlayan bir iksirdi geçmişte.

Şimdiyse, binlerce yıldır içinde yoğrulduğumuz o sevecen ve özverili kültür havzasındaki kilometre taşlarından öylesine berbat birine, o kadar yorgun, öylesine perişan bir hâlde vardık ki, bize dinlenme taşı gibi yeniden soluk kazandıracak arkataşlara hiçbir dönemde bu kadar ihtiyaç duymamıştık! Önümüzde, yanımızda, arkamızda duracak, dilimizden düşmeyecek taş gibi dostlar... Ama sanki taşın yerini başka şeyler aldıkça, arkataşların da, arkataşlıkların da kimyası bozuluyor, buzultaşına dönüşüyor bazı dostluklar.

Testici işin “püf noktası”nı bilmezse, yaptığı kilden testiler ya kırılgan olur, suyu iyi soğutmazmış meğerse. Acep bizler de arkataş ustalığının o gizli sanatını, o hayatî üflemeyle oluşturulan kabarcığın nasıl yapıldığını mı unuttuk ki birbirimize bu denli zayıf kumtaşlarından köprülerle bağlandık? Terkedişlerimiz, silbaştanlarımız, yazbozlarımız bu sebepten mi çoğaldı acaba? Duygusal köprülerimiz bu yüzden mi çarçabuk yıkılıyor? Niye böylesine göçebe; bir yere, birilerine ait olma fikrine bu kadar uzak kaldık dersiniz...

Yoksa yaşam sanatını mı unutuyoruz gitgide... İnsan olmaktan mı usandık yoksa... N’oluyor, n’oluyoruz?.. Biz hangi limandan demir aldık, hangi denizdeki hangi dalgalarla boğuşuyoruz, farkında mıyız acaba? Taş neden yerinde ağır değil artık? Bilinmedik diyarlara, azgın sulara neden böylesine iştahla yelken açtık ki?..

Acaba buna mecbur muyuz? Yoksa bu mu yeni insan? Modern yaşamın doğası mı bu? Yaşamın tadı bu arayışlarda mı saklı yoksa? Bir ırmakta iki kez yıkanamadığımız, yıkanmak istemediğimiz için mi tüm bunlar? Veya hepsi geçici birer heves, bir imreniş mi acaba?

Taş devri bitti mi, tükendi mi arkataşlar? Dostların dikilitaşlarını dikme devri mi başladı ne! Neyse ne... Taş çatlasa, verilecek yanıtlar birer hüzünlü “evet” veya iddialı “hayır” olacaktır. Sizi bilmem; ama dinlenme taşı gibi bir iki arkataş gerek bana!

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/2594887/

Sonsuz hüznün müziği-NİHAL YETKİN

Bir besteci…İngiliz Edward Elgar. Romantik. Sene 1919, bir viyolonsel konçertosu (mi minör Op.85) besteliyor. İçinde silkinip atamadığı 1. Dünya Savaşı'nın bıraktığı ağır bir yük. Bu da yetmezmiş gibi eşinin hastalığının verdiği derin üzüntü. Üstüne üstlük iki yakayı bir araya getirme derdi. Bütün bu psikolojik sancılar içinde bestelendiği zaman değil ama daha sonra büyük ses getirecek bir eser. Viyolonsel başrolde, yan rollerde yaylılar.

Bir çellist. 1945 doğumlu, İngiliz Jacqueline du Pre. "Hillary ve Jackie" filmini seyredenler bilir: birbirine zıt iki kızkardeş, hırslı bir müzisyen anne. Başta Hillary ablasını bir iki başarısını kıskanan Jackie hırs yapıp çellosuna dört elle sarılıyor ve daha oniki yaşında meşhur oluyor. Başarılarla dolu yıllar, konserler, peşpeşe dünyanın dört bir yanına yapılan turneler onun görünmez yaralarını sarmak bir yana, onu iyice yalnızlığa ve mutsuzluğa itiyor ve sonuçta çok başarılı ama gergin ama mutsuz ama yapayalnız bir insan. Elgar’ın konçertosunu kendi döneminde en iyi çalan kişiymiş, müzik otoriteleri ondan bahsediyormuş, ne çıkar. Onun bestede duyumsadığı hüzün “A Genius in the Family” kitabında belirtildiği ve malum filmde de aktarıldığı üzere bestecininkinden farklı. Bir iç çatışma. Bunun getirdiği çelloyla kurulan aşk-nefret ilişkisi. Ne onunla, ne onsuz olma hali. Düşünürüm de en çok ondan medet umacağı dönemde “multiple sclerosis”'e yakalanıp tek dostu çellosundan ayrılmak kimbilir ona ne kadar zor gelmiştir. Filmdeki o sahne bugün gibi aklımda: Jackie tekerlekli sandalyede. Yalnız başına. Odada, hastalığının kötü bir evresinde sabit gözlerle çellosuna bakıyor.Ona dokunamamanın verdiği bütün ızdırap gözlerine oturmuş. Bütün film boyunca bu eser iki oyuncuyla birlikte başrolde. Görkemli ve hüzünlü...

Bir dinleyici, ben. O filmi gördüğümden beri ne zaman bu eseri dinlesem tüylerim diken diken oluyor. Bugün konserdeyken o duygunun içinde buldum yine kendimi. Kapılıp gidiyorum ezgilere, mırıldanmaya başlıyorum farkında olmaksızın. Öyle samimi, öyle güzel ki. Tam romantik dönemden çıkma. Akıcı. Duygulu. Derin. Dinlerken aklıma kah o film geliyor, kah du Pre, kah Watson, kah besteci, kah günlük sıkıntılar. Müzik hep beni dikenli, yüzleşilmek istenmeyen yerlere götürüyor. Sanki baskılanmış, baskılanmış sonra patlamış bir duygu seli…Tek bir bireyin sancıları gibi de algılanabilir, toplu bir isyan gibi de… Dinledikçe hüzün sarıp sarmalıyor etrafı. Bir bulut olup yükseliyor, grileşiyor. Ne olursa olsun, dermansız bir derdi duyar gibi oluyorum. Zamanında atılamayan geç kalmış ve havada kalmış bir çığlığı. Ağlamak yok. Yalnız. Dertler zevk olmuş. Bir girdabın içinde yuvarlanıyor da yuvarlanıyor. Arada mutluluk veya umut kırıntılarını anımsatan ferah bölümler var ama çok kısa. Bir kısır döngüden kurtulamamayı çağrıştırıyor bana. İşte bu noktada kopuyorum: Mutlaka bir çıkış yolu var, olmalı. Çünkü hayat her şeye rağmen buna değer…

Herkes hayatında bir çok büyük ya da küçük, önemli ya da önemsiz üzüntü/sıkıntı/sancı yaşıyor. Ama bunları farklı yaşıyor/yaşatıyor. Kimi boğazına oturmuş bu dertlerle yutkunamıyor, yaşadığı olumsuzlukları bir türlü hazmedemiyor. Kimi unutmayı seçiyor ya da unuttuğunu sanıyor. Kimi olur olmaz nedenlerle bunların hıncını başkalarından alıyor. Kimi maçlara gidip karşı takıma küfrederek rahatlama peşinde. Kimi sevdikleriyle paylaşarak konuşarak bu yükü atmaya çalışıyor. Kimi sanatla dışavurumu seçiyor. Örneğin kimi Elgar gibi beste yaparak bunu estetik bir şekilde dünyaya duyurarak duygularını yüceltiyor. Kimi onu yorumlayıp dinleyiciyle paylaşıyor. Kimi bu besteyi dinlerken bunları ve daha kimbilir neleri düşünüyor. Kimi bunları yazıp bir ferahlama hissediyor veee bu yazıyı göndererek paylaşmak istiyor…

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/3011807/

Nihavent- ÜÇ NOKTA

Ellerimde gecenin teri, "nihavent yalnızlık" vaktini vuruyor saatler. Makama uygunsuz halim laf anlamaz çocuk gibi tutturmuş hep o şarkıyı istiyor.

Kendi kendine konuşmanın, biriken gözyaşlarının, çok beklemiş, çok susulmuş zamanları ters yüz eden o şarkıyı.

Soruyorum hayata :

"Var mı, repertuarında zamanın iyileştiremediği, iç kırıklığını bir seferde kaynatan şarkın?"

"Yok" diyor, "hiç olmadı "

Günlere, haftalara, aylara sürüyorum deli kısrağımı, geçiyor hepsinden dörtnala. Ruh üşümesi dört mevsim geçmiyor.

Uykusuz geceler sokağından fesleğen kokulu sabahlara varılıyor.

İğde yaprağı gibi aşk buram buram tüterken, şairin en ustura ağzı şiirinin sayfasına kendini bırakıp kuruyor, yine akşam oluyor. Ne zaman okunsa o şiir, sayfalar arasından solmuş bir aşkın tutanakları dökülüyor.

Aynı tekinsiz gece beni yolunun üstünde bekliyor.Bu nakaratı bozacak bir şarkı istiyor canım. Tınısı kulağımda. Bulsam da görsem gözleri menevişlenen bir kadının dilinde nasıl çiçeklendiğini. Görsem de yıllara kök salmış bir ağacın kovuğunda serpme bir sevinçle dinlesem.

Bir şarkının peşinde yıllar geçti, söndü sönecek hevesim. Sözü dilimde parça parça. Makamı nihavent.

Arayıp duruyorum.

Hiçbir şarkı yerini tutmuyor. Ne çalsa yalan. Sadece o bilir, o anlatır, ondan dinlenir. O taşır lâl halleri.

Öyle bir şarkı ki...Çalındığında kulağa, sus çiçekleri açar.

Hah dersin, tam orası. Öyle bulur sızılayan yareni, derman olur.

Hangi makamında kaybettim ömrümün, nerede bulurum bilinmez.

Adı yok şarkımın, makamı nihavent.

Fotoğraf: http://0o0o0.deviantart.com/art/violin-18801074

İşte bir günün özeti- MERAL YAĞCIOĞLU


Sis çökmüş, İstanbul’un her yeri puslu, serin; insanı kendine getirecek, uykusunu açacak bir serinlik çarpar suratına tokat gibi. Kendine gelirsin iş yerinde ki ofisin kapısından içeri girerken, yorgun ama bakımlı görüntünle günaydın dersin arkadaşlara.

Duymak ile duymamak arası alırsın cevaplarını arkadaşların. Masanın üzerinde ki işlerle birlikte istersen uyanma… Ama önce ince belli de tavşankanı bir çay ve sokak simiti ile misler gibi bir kahvaltı yaparak güne merhaba dersin. Evet, günü selamlamak biraz geç olmuştur, geç olsun güç olmasın derler ya işte ondan.

Telefonlar çalar ardı arkası kesilmeden, cevaplanır istersen cevaplama, patronla şöyle bir toplantı, küçük bir zirve yaptın mı? Ödemeler, bankalar ve para para, için dışına çıkarParayla sadet olmaz atasözü aklına gelir de bir şey söylemeden içinden öfkelenirsin.

Hava iyice kararmıştır dedim ya sis çökmüş İstanbul’a ve bulutlar hamiledir ağlamak için

Doğum sancısı başlamıştır boşalır bereket suyu barajların üstüne.

Ofisten fırlayıp çıkmak istersin yağmurun altında yürüyüp sudan çıkmış balığa dönene kadar ıslanmak, bir bir sıkıntıları yıkayıp arınmak istersin de fırlayıp çıkamazsın. Ancak öğlen saatini bekleyip çıkarsın bu sefer de yağmur dinmiş (umarım barajlar dolmuştur) güneş gözünü çıkarmıştır bakire bulutların ardından. Aperatif bir şeylerle karnını doyur çabuk ol mesai saatine yetişmen gerek ve kapıda kuyruk olmuş müşterilerle ilgilenmen gerek.

Yemek saati bir çırpıda biter kahve molası bile yaptırmazlar adama (dediğime bakmayın siz

Yandan çarklı hazırdır masada). Akşama yaklaşırken yeni bir telaş alır seni malum İstanbul’da yaşıyoruz ya trafik canavarı cinnet getirtir ve yorgunluktan bitap düşerken evim güzel evim diyerek zile dokunur yorgun parmağın. Dinlenmek için odana koşarsın yok canım ne dinlenmesi soyun dökün doğru mutfağa bir kaşık yemek yoktur zaten dolapta…

Böylece akıp gider günler, yaşam akıp gitmiş ve emekli olma zamanı geldi dersin de hiç iyi etmezsin. Zira devlet babanın verdiği üç kuruş on gün ya yeter, ya yetmez. Emekliliğin keyfini, anlayacağınız çıkaramazsın ve çalışmaya devam deyip bugünü yaşamaya devam edersin. Nakarat günler ve nakarat hayatlar sürer gider, Bırakın gitsin her şeyin başı sağlık değil mi? Sağlığın var ve koştur ekmek parası için…

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/2785711/

04 Mayıs 2008 Pazar

Masal tadında bir pazar - Editör

Hayat öyle hızla akıp gidiyor ve bizler o hız içinde öyle sürükleniyoruz ki; ancak Pazar günleri farkına varıyoruz tüm haftanın ruhlarımızı nasıl da bitkin ve yorgun düşürdüğünü. Bu hız içinde kısa molalar olmadan yeniden devam edemiyoruz yaşamaya. Pazar günleri bu yüzden haftanın en sevilen ve en çok sabırsızlıkla beklenen günü belki de.

Pazar günleri hayattan alınan kısacık bir mola gibi. Bir ağaç gölgesi altında yüzünü güneşe verip oturmak ya da bir bardak çay eşliğinde sevilen bir kitabı okumak gibi Pazar günleri. Öylesi huzurlu ve dinlendirici.

Serbest Radikaller de tüm bu nedenlerle Pazar günleri çıkıyor. Her Pazar hayatın bitkin düşürdüğü ruhlara taze bir nefesle yazılmış yazılar sunuyor. Karamsarlığa düşmeden umutla, dünyanın gerçeğinden kopmadan masal tadında yazılar.

İkinci sayımızda ruhunuzu dinlendirecek yazılar bulacaksınız. Keyifli okumalar…

Resim: http://aquasixio.deviantart.com/art/La-fable-de-la-girafe-9712966

Kediler nankör değilmiş - Ahmed Cemil


sevgili editörümüz ; “evet beyler bayanlar, nerde kaldı yazılaarrr” anonsu yaptığında az buçuk anladım şu günlük, haftalık yazarların ne çektiğini. konu bulamayıp niye geyiğe yahut evdeki kediye köpeğe sardırdıklarını daha bi anladım sanki.

şimdi kedi dedim de aklıma geldi. bizim de bir kedimiz vardı vakti zamanında. kedi sahibi ortalama her türk ailesinin verdiği üç klasik isimden biriydi kedimizin adı. sarman.
büyük ihtimal sarı olduğundan verdik bu ismi.. ya da bana öyle geliyor geçmiş gün hatırlamıyorum şimdi..
ama allahı var çok uslu, çok edepli bi kediydi. haddini de bilirdi. şımarık değildi. önüne konanı yer. fazlasını istemez tok bi kediydi. gel deyince gelir git deyince giderdi. fotoları da vardı bir yerde ama şimdi nerde.
foto dedim ama o da benim gibi pek sevmezdi fotoğraf çektirmesini. biz ısrar etmedikçe girmezdi hiç resim karelerine. bi gün zorla çektim bunun resmini. çok ciyakladı ama nafile, “olm bir gün gideceksin bu diyardan hatıra kalır fena mı olur” dedim de zor ikna ettiydim.
öyle işte.
ve bir gün ansızın ortadan kayboldu sarman.
kaybolunca demişti ki yaşlı komşumuz; “evlat kediler için nankör derler ama değillerdir, öleceğini hissettikleri an terkederler yuvalarını.”
hisli hayvandı netekim.


tüm bunlar aklımdan geçerken ilginçtir ki bugün okuduğum bir haberde de şöyle yazıyor;

“Kedilerin halk arasında nankör hayvan diye nitelenmesi yanlış bir değerlendirmedir. Kediler nankör hayvan değildir. Köpekler 13 bin yıldır, kediler ise 3 bin yıldır insan hayatına ve ev yaşamına girdikleri için kedilerin 'tam evcil' olduğunu söyleyemeyiz. Kedinin doğasında olan bazı davranışlar gereği yaptığı tavırlar da nankörlük olarak görülemez." Kaynak : internethaber.com.

böyle.
Fotoğraf: Ahmed Cemil

Gidememek - Celal Çelik

Kalbin kopmuştur yaşadığın yerden. Ama ayakların oradadır. Onlar bir şeyle bağlıdır çünkü yaşadığın yere. Gün geçer; kalbinle ayakların arasındaki mesafe uzadıkça uzar. Bir türlü bir araya gelemezler ondan sonra. Oradasındır ama bir geçicilik yerleşir bütün hareketlerine. Taşınmak için toparlanan ama yeni bir yer bulunamadığı için bir türlü taşınamayan evler gibisindir. Eşyaların bir kısmı denklerde bir kısmı orada burada. Aradığını bulamazsın. Bulduğunu yerine koyamazsın.

Etrafındaki renkler değişmiştir. Zihninden şimdiden silinmeye yüz tutmuştur burası. Her şey bir eskilik duygusu verir. Herşeyin, herkesin üstünü görünmez bir toz tabakası kaplamıştır sanki, sen hariç. Sen gidecek olansın çünkü... Her gün geçtiğin sokak yabancılaşmıştır. “Bıktım buradan gideceğim!” demişsindir her gördüğüne... Herkes önce üzülmüş ama sonra kabullenmiştir müstakbel yokluğunu. Kimileri “gitme” demiştir; kimileri “git, kurtul buradan”... Ama günler geçer sen yine oradasındır. Artık onlar da gitmeni ister. Seni gördükçe kendi gidemeyişlerini de hatırlayıp kızarlar. Seni hesaplarından düşmeye başlamışlardır. Borçlanmaya korkarsın, borç vermek istemezsin.

Emanet bir valiz gibi beklersin.

Gitmeyi kafana koyduğun yerle yaşadığın yer siyahla beyaz gibidir artık. Ya da biri cennet biri cehennem... Buradaki insanlardan yorulmuşsundur, bu sokaklarda yürümekten yorulmuş. Gitsen sanki hep meleklerle karşılaşacaksındır, sanki bacaklarına yeni bir derman gelecek.
Belki hep sıcaktır burası; sıcaktan nefret edersin. Hep soğuktur ya da; soğuk, buraya duyduğun nefretle birleşir. Oysa gitmeyi planladığın şehirde ne sıcaktan bunalacaksındır ne de soğuktan titreyecek. Sonsuz bir bahar iklimi yaşar orası...

Hep uzaktaki bir sevgiliden söz eder gibi konuşursun gideceğin yerden.

Otobüsler, trenler, uçaklar, senden önce gidenler... Gözün hep onlardadır. “Bir gün ben de katılacağım size” dersin. "Hele birkaç sefer daha yapın. Belki bir sonrakinde"...

Oysa gidip kurtulacağın bir yer yok. Ama gitmenin kurtuluş olmadığını ancak gidince göreceksin. Bildiğin her şeyi burada bırakacaksın. Tanıdığın herkes burada kalacak. Yeni yüzler göreceksin, gittiğin yerde. Yeni caddeler, yeni aşklar... Onlar da eskiyecek bir zaman sonra. Aslında gideceğin bir yer yok.

“Yeni bir ülke bulamazsın.Bu şehir arkandan gelecektir”*

Her şehir bir ötekinin taşrasıdır. Olduğun yer bir başkasının taşrası. Gideceğin de yeni bir taşra. Zamanla oradan da gitmek isteyeceksin. Söylemez mi kitaplar?:Bu dünyanın kendisi kocaman bir taşra.
Bir kez gittin mi artık vatanın “hiçbir yer”dir.

“Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma” *

Yine de bir yerden kopup da gidememek kadar kötüsü yoktur. Kurtulamayacaksın ama git. Dönersin sonra...
…….
* Konstantin Kavafis – Şehir

Celal Çelik – 29 Ağustos 2006- İstanbul

Herkesin yalnızlığı kendine ait - Fulya


Herkesin yalnızlığı kendine ait. Kalabalık içinde yalnız olanlar var, kendini bir eve kapayıp münzevi gibi yaşayanlar ya da yalnız olmadığı yalanını kendi kendine kabul ettirmeye çalışanlar var. Oysa herkes biraz yalnız, herkes biraz kimsesiz.

Kimi inkar eder yalnızlığı ve beceremez yalnız kalmayı. Beceremez kendi kendine sohbet etmeyi. Kendiyle arkadaş olmayı. Oysa ne kadar geç kabul edersen yalnız olduğunu o kadar ağır gelir sonradan. Yaşlandığın vakit , bir başınalığında evin sessizliğine katlanamaz yüreğin. Hep sözler duymaya alışmışsındır, kahkahalar, ağlayışlar. Hiç bilmemişsindir sessizliği. Anlam veremezsin. Katlanamazsın. O sessizlik seni yılan gibi sokar zehirlenirsin.

Oysa yalnız kalabilmeyi de öğrenmeli insan. Kendi sessizliğinde, öylece oturabilmeyi. O koca şehirde kalabalıklar arasında bir parkın aşınmış bankında oturup kendi yalnızlığından keyif alabilmeyi öğrenmeli. Bazen insanlarla dolu çevresinden kaçıp kendi yalnızlığında almalı soluğu. Tekrar kalabalıklar arasına döneceğini bilmek katlanılır kılar çünkü yalnızlığı.

Herkesin yalnızlığı kendine ait. Ve o korkulan yalnızlık, katlanılamayan yalnızlık, değerini bilene çok şey öğretir aslında. Bu yüzden öğrenmeli insan yalnız kalabilmeyi...


Bu yol uzun diye - Hoşsada

Nereden geldiği bilinen ama nereye gideceği bilinmeyen yolcudur insan zamanın içinde. Ve hayat insanların yolunu kimi zaman düz kimi zaman engebeli hale getirir. Bu hayat çok uzun diye kırar insan insanı ve bu yol uzun diye yükler aklının heybesine kelimeleri… Kırık bir cümledir yaşananlar bakışına göre gözlerin… Ya da kalbin atışına göre belirlenir gökyüzünün ritmi tutmayan ezgisi…
“Hayat dediğin nedir ki?” der içsesin… “Bu yol uzun… Gönlünce yaşa, gez, toz eğlen” diye devam eder. Oysa hayat aklının alamadığı, dilinin dönmediği, anlamını asla ve asla kavrayamayacağın bir bütündür… Bitmeyen ve tükenmeyen… Anlamlandırılmayan ve anlaşılamayan… Başı olmadığı gibi sonu da gelmeyen… Hayat bu işte… Tüm hücrelerine dolduğu halde boşluk hissi verebilen…

İşte bu yüzden ben;

Bu yol uzun diye ve içinde bulunduğum hayat anlaşılmıyor diye aklımın heybesine koyduğum kelimeleri özgür bıraktım… Hayata ve hayat gibi anlaşılmayan insanların kulaklarına dolsun, uzun geçeceğine umut ettiğimiz masalımızın içinde hoş bir ses olsun; olsun da hep birlikte gülümseyelim istedim… Her gülümseyiş beraberinde mutsuzluğu, her mutsuzluk beraberinde umudu getiriyormuş… Ve milyonlarca kelime arasından aklına takılan tek kelimeyle siliniyormuş hayat… Gökyüzü o tek kelimeye, diğer milyonlarca kelime suya yazılıyormuş… Hayat gibi anlamak zormuş içinde yaşayan insanları… Ve onca tebessüm, onca güzel kelime ve bir o kadar içinde biriken güzellikler suyla akıp gidiyormuş… Görmüyormuş insanlar gökyüzüne asılı kalan kelimenin rengini, anlamını ve taşıdığı umudu… Sabit bir fikre kapılıp, unutuyormuş aklının odacıklarından uçup giden güzellikleri…

Ve insanlar bu yol uzun diye akıllarının heybesine toplamışlar kelimeleri… Tüm umudu içlerinde taşıyarak hem de… Gün gelip anlaşılmamanın verdiği kırgınlıkla suya yazılacağından, anlamsız bir cümlede kullanılacağından ve unutulup gideceğinden habersizce biriktirmişler… Belki bu yolun sonu yoktur, belki de hayal edildiği gibi uzun da değildir hayat… Kim bilir…
Fotoğraf: http://photodream.deviantart.com/art/My-way-76123533

İçimizdeki Zerdüşt - Mehmet Sağlam


19’uncu yüzyılda, çocuklara iyi bir eğitim sağlamanın onlara bırakılacak en değerli miras olacağının bilincine varan Avrupalı ana-babaların sayısı arttıkça, mektepli sayısı da artıyordu. Böylece hem dünyada ki, hem de bilim dünyasındaki tüm gelişmelerden giderek daha fazla insan haberdar oluyor; üst/elit sınıfların yarattığı bilgi, kültür, servet ve yeni yaşam tarzları alt tabakalara da yansıyordu. Bu yansımalardan kendi payına düşenden fazlasını elde etmiş olanlar bir adım öne çıkıyor ve seslerini duyurabiliyordu.

Bunlar arasında henüz üst tabakaların dikkatini çekmemiş; fakat halk arasında eksantrik olarak tanınmış biri vardı: Friedrich Nietzsche “Niçe” (1844-1900).

Nietzsche zaman zaman pazarlara gider, yüksek bir yere çıkar ve ağlayarak şunları haykırırdı:

“Tanrı'yı arıyorum, Tanrı'yı!
Acaba kaçtı mı? Göçtü mü?
Hayır, hayır! O öldü.
O'nu bizler öldürdük.
Sizler ve ben...
Bizler O'nun katilleriyiz.
Artık yukarısı yok, sadece aşağısı, burası var.
Burası sonsuz bir boşluk...
Bu boşluğun içine düştüğümüzü görmüyor musunuz?”


Nietzsche hurafelerle dolu bir Tanrı anlayışının yıkılması ve bunun yerine 'doğru' bir anlayışın yerleştirilmesi gerektiğine inanmıştı. Ve bunun sağlanması için uzun erimli bir de plân geliştirmişti:

Herkesin inandığı mevcut “hurafe tanrı” önce öldürülecek, sonra orijinal haliyle yeniden diriltilecekti. O nedenle her şeyin temelden değiştirilmesini istiyor, “İki tip insan değişmez; ölüler ve deliler...” şeklinde telkinlerde bulunuyordu.

Kaldı ki Nietzsche'nin plânı bundan ibaret değildi: Önce Almanya'daki, daha sonra tüm dünyadaki ahlaksızlığı ve ikiyüzlülüğü yok edecek olan sert, katı, güçlü ve moral değerleri yüksek bir seçkinler tabakası yaratma hayali de besliyordu.

1883'te yazdığı 'Zaratustra'da, Zerdüştlük'ten esinlenerek oluşturduğu bir karakter sayesinde kutsal sayılan her şeye saldırıyordu. Karamsar bir mizaç sergileyen Nietzsche, insanların Tanrı'dan korkmaları yerine kendi duygu, dürtü ve ihtiraslarından korkmaları gerektiğini öneriyor ve kendi yalnızlığından korktuğu zamanlar Zaratustra'yı kendi inandığı tanrısına yalvartarak şöyle haykırıyordu:

“Tanrım! Geri gel,
Tüm işkencelerinle ve zulmünle...
Lütfen geri gel,
Uzletlerin sonuncusuna...
Gözyaşı ırmaklarım
Yataklarında sana doğru akıyor.
Ve kalbimdeki son alev
Sana doğru yanıyor.
Lütfen geri gel,
Benim bilinmeyen Tanrım,
Benim acılarım,
Benim son mutluluğum!”

Düşlerinin gerçekleşemeyeceğini gören Nietzsche, yaşamının son on yılını büyük acılar ve depresyon içinde geçirdi. Ün kazanması ise, ölümünden çok sonra, kız kardeşinin çabaları sayesinde yazılarının ortaya çıkmasıyla gerçekleşir.

Ya siz?..
İçinizdeki Zerdüşt’ü mü konuşturuyorsunuz, yoksa yalın bilgilerinizi mi?

Resim: http://atorredemarfim.apostos.com/nietzche.jpg


İnce ince - Nihal Yetkin

“Kanarya plajı’na daldın gittin. Kumsalda çocuklar oynasa, hareketlenirdi burası şimdi. Bir zamanlar sen de az kumdan kaleler yapmadın burda, kıyıda şuracıkta az yüzmedin akranlarınla…Dingin bir akşamüstü kapıyı çalıyor…Müziksiz olmaz tabi... özellikle sevdiğin kanun, keman ve kemençeyi dinle, bakalım ne diyecekler sana…


“Son vapur” kalkıyor işte içindeki limandan. Vapur düdüğünün çıkarttığı o babacan sesi duymak hoşuna gidiyor. Güverteye çıkıyorsun. Yolculara bakıyorsun, hüzünlüsü, telaşlısı, yorgunu, hercaisi, ne idüğü belirsizi,yok yok. Lafın lafı açtığı gibi bir yüzün senin hayatındaki diğer yüzleri açtığını görüyor, bir mimikte değişik yaşam kesitlerini yeniden yaşıyorsun. Yüzlerden sonra sıra seslere geliyor. Sonra geriye bir uğultu kalıyor, çok geçmeden hepsini silip dalga sesi, kuş sesi, rüzgarın sesi gibi sadece doğanın sesine kendini bırakıyorsun.


“Sırma” adını taktığın küçük kızı görüyorsun yürürken, yine denize bakan bankta. Kıpırdamadan boşluğa bakıyor, ne denize ne de göğe. Yine sırma saçlı, yine tatlı, yine saf. Yüzündeki olgunluk sana onun çocukluğunu pek de yaşayamadığını düşündürüyor. Yanına oturuyorsun, sanki onun hikayesini birdenbire çözeceksin yaklaşınca. “Gözünü yum, avcunu aç” diyorsun gülümseyerek, bir şeker koyuyorsun ortasına.Avcunu kapatıyor, yanağından bir makas alıp, oradan usulca ayrılmak üzere ayağa kalkıyorsun…


“Bayram gülümsemesi” yayılıyor adeta kızın yüzüne. Bir minik şeker altı üstü ama ağız dolusu gülüyor. Arkandan el sallıyor, “güle güle abla” diye bağırıyor. Bayram türküsü seni keyiflendiriyor, bu tatlı telaşeli ezgiyi ilk kez duyduğun halde öyle benimsiyorsun ki onu ezeli ve ebedi duymuş gibisin.Şair Uyar'ın dediği gibi, ruhun bir güvercin okşamış kadar rahat...


“Akşamın renkler”i perde perde geliyor kemanlarla.Sonra gelsin, tanbur, kemençe, viyolonsel ve diğer yaylı içliler…İstanbul’un akşam renklerine tutkun olduğunu bir kere daha belli ediyorsun. Uzaklara bakarken “Bu siluet başka nerde var” diye geçiriyorsun içinden. Tarihin hızla ve hunharca yok edildiğini görmek acıtıyor. “Yine de güzelsin” derken, “yine de’nin anlamı kalkmamacasına bir yerine çörekleniyor .


“Muhallebicinin oğlu” seni derin düşüncelerinden koparmak için avaz avaz bağırıyor. “Buyur, abla,buyur”. “Bu da geçer, abla” der gibi…Ağzında acı bir tat varken, bir muhallebicinin sesini farketmek ağzının tadını değiştirmekle beraber ilahi bir işaret gibi geliyor. Ruh hallerinin biraradalığı ve içiçeliği hoşuna gidiyor. Kaymak niyetine yolun ucundan duyduğun yaylıların özellikle de klarinetin sesi sana ümit üflüyor...


Pazar gününün kendine özgü tartıya sığmaz ağırlığı seni sardığından eve dönüş yoluna girmek zor geliyor. Kanun, ud, kemençe, kemanlar, vurmalılar, gitar seni uyutmaya çalışıyor bu tatlı ninniyle. Ama kaçış yok…Tatil …bitti.

“Koca yaz bitti, pazar geride kalsa ne olacak ki?” diyorsun. “Yatacağız, kalkacağız, yatacağız kalkacağız, sonra…” diyen şefkatli annenin sesi gibi kendine “yine yaz geliyor bak, azıcık daha sık dişini, çoğu bitti azı kaldı” diyorsun…Sokağa girmeye hazırsın şimdi. Daha fazla yalnızlığa gelemezsin zaten, tadında bırak yalnızlığı, sevdiğin bir ses ya da sesler sana eşlik etmeli ki neşeni tam bulasın...


“Sarnıç sokak”. Kimbilir kaçıncı okuyuşun bunu. Tuhaf, sanki ilk kezmiş hissi veriyor o an. Bildiğin sarnıçları bir bir sayıyorsun, Yerebatan Sarnıcı, Faucault… “Sarnıç” “sarnıç” diye tekrarlarken sarnıç’ın dünyadaki anlamı kayboluyor geriye bu sefer yoldan gelen sesler kalıyor. Nal sesleri. Bu ahenkli ses seni faytona bindirmeye yetiyor. Atların sana yolculuğunda eşlik etmesi seni birkat daha güçlendiriyor, pazar gününe duyduğun sıkıntı bir toz olup gidiyor. Eski Nisan’ı hatırlıyorsun, İkinci Bahar’ı hatırlıyorsun şimdi. “Umarım bahar hep bu müziklerdeki güzellikleri yaşatır” diyorsun...Tamburla bir adım, kemençeyle iki, viyolayla üç, gitarla dört derken evine yaklaşıyorsun…


“Bindokuzyüzellibeş mezunları” tabelasını görüyorsun şimdi.Perdesiz camda ruhu genç “mezunlar”ı görüveriyorsun. “Acaba ne konuşulur burda, yitenler mi, geride kalan vefalılar veya vefasızlar mı?” “İnsan yedisinde neyse yetmişinde de o diyorsun sonra, mizaç değişmez, konuşma konuları da ona göre oluyordur herhalde. Kemençenin bir yerdeki dokunaklı ve sakin çığlığı o pencereden sokağa taştıkça aklına Sakız Hanım ile Mahur Bey’i geliyor…Hoşgeldin Hüzün, hoşgeldin eski sevdalar…


“İstanbul efendisi” bu olmalı diye düşündüğün biri dikkatini birden kendisine çekiveriyor. Kanun ve kemençe asaletleriyle onun yürüyüşüne çok yakışıyor. O bir beyfendi. Konuşmasa da olur, beden dili yetiyor. Etrafındaki insanların üstüne üstüne yürümemesi, kibarlığı o kadar kalabalığın içinde belli ediyor kendini. “Kendinizi korumaya alın” diyebilsen ona, sizden az kaldı buralarda”…

“Balıkçılar”a dalıyorsun sonra. Başrolde yine aynı çalgılar ama bu sefer telleri neşe saçıyor…balıkçıların coşkulu koşturmacasıyla, sıtma görmemiş sesleriyle, sıra sıra balık dolu tablalarla kendine geliyorsun. Okarina sana yeni bir başlangıcı müjdeliyor gün batımında…Pazar akşamını hazmettiğinin bir belirtisi mi bu keyiflenme?

“Sekizonbeş treni”ni kaçırmamalısın sabah. Bindikten sonra da kendini o monoton gibi görünüp aslında kendine has bir ritmi olan müzikli yolculukta güne hazırlamalısın. Evet, böylece günuykusundan uyanıyorsun … Yeni bir hafta başlıyor bu şehirde. “Dayan yüreğim dayan” diyorsun, “bu şehir gayret, bu şehirde yaşamak yürek ister, biliyorsun…”
Olası iki soru ve kesin iki cevap:


Her paragraf başında ilk veya ilk iki sözcük tırnak içinde,tesadüf mü? Olabilirdi…ama değil! Bunlar 2003 yapımı İnce Saz’a ait “Üç İstanbul’a Dair” albümünün parça isimleri. Başta ud, tanbur, kemençe, keman, kanun, buzuki, klarinet, lavta, vurmalı çalgılar olmak üzere tüm diğer sazlarla, İnce Saz’ın müziği her zamanki gibi İstanbul’a,onun eski güzel mahallelerine, cumbalı evlerine, Boğaz’a, çok yakışıyor ve onun sadece aydınlık, dingin yüzünü sunmayı vaadediyor.


Geri kalan sözcükler nerden peki? Parçaların dinlendiği sırayla –orijinal sırası değil yani- kurgulandı! tümüyle çağrışım... Vokal yerine iç ses. İstanbul’da toplasanız 10 gün geçirmemişim, ne o plaja ne de sokağa düşmüş yolum, ama ne çıkar! Gerçek şu ki bir pazar günüydü, denizi çok özlemiştim ama ona gidemiyordum. Neyse ki duyarlı İnce Saz’ım vardı odamda, bana albüm kapağındaki martıyla “o zaman ben onu sana getiririm” diye fısıldadı. “Sazı elime almamak mümkün mü?”…Nisan, deniz kokan saçlarından, bu ılık havadan ve ruh iklimimden sen suçlusun!

Ahh Yann - Passive

95 yılında ilk albümü " la valse des monsters"i çıkardığında bu müziğin tüm albümlerinin bir özeti oalcağını muhtemelen bilmiyordu..yann tiersen külliyatını dinleyenler bilirler ki bu şarkının bitmek bilmez bir açılımıdır diğer tüm albümler..akordeon sesinden yayılan bu hava her şeye hakimdir yann'da.


piano, akordeon ve kemandan en ince, sinir tellerini cızırdatıcı sesleri çıkararak, (konserlerinde kopardığı keman tellerinini haddi payanı yoktur) hayranlığımızı başlatmıştır. ve bu aletlerin hiç birinin virtüözü olamamıştır.


ardından çıkan iki albüm 96 tarihli "rue des cascades" ve 98'deki "la phare" amelie filminin müzikleri için alt yapı olmuştur. ve sevgili yann bu film sayesinde, amelie'nin pırtlak gözleriyle tüm dünyada meşhur olabilmiştir. sene 2001'dir. ikinci ortaçağa başlamıştır insanların rakamla gösterilen tarihleri. la phare albümünden yann'ın krep yaptığı klibin şarkısı "la quertier" ve her defasında dominiqe a'ya söylettirilen "monochrome life" -ki tr konserinde yann'ın kendi sesinden dinleme şerefine erişmiştik- tüm konserlerin en çok istek alan şarkısı olmuştur.


ve yann tiersen muhterem, çok sevdiğimiz müzik adamlarına da albümlerinde yer vererek gönlümüzdeki tahta kurulmuş bir türlü de kalkmamaktadır. 2001 black session albümünde bertrand cantat "a ton etoile"ü ; 2005'te çıkan son albümünde(les retrouvailles) de tinderstick'in acılı sesi stuart a. staples' a "a secret place" gibi muhteşem bir şarkı söyleterek hepimizi fevkaladenin fevkinde hislendirmiştir.


2003'te goodbye lenin filminin müziklerini de yaparak filmin hem ülkede hem dünyada ilgi çekici olmasını sağlamıştır.


günler 2 ağustos 2006'yı gösterirken tr'de verdiği konserle güzel yüzünü bizlere de göstermiştir.


her yanına yer yer sinir bozucu bir ağır paris havası hakim olsa da onun müzikleriyle şereflendirdiği tüm filmler bakılası, akordeonuyla doldurulan tüm boşluklar ağlanasıdır.budur.

Fotoğraf: http://mail.google.com/mail/?ui=1&realattid=f_ffs86iba0&attid=0.1&disp=inline&view=att&th=119b04a9c04c0066

Bir hayal gerçeğe dönüştü - Tuğba


''- Biliyor musun, benim en büyük isteklerimden biri dergi çıkarmak..''


Ne güzel olur, düşünsene istediğin yazar kadrosuyla dolu dolu yazılarla geniş kitlelere ulaştığın, her sayısını heyecanla bekleyip, okuyucu eleştirilerini değerlendirdiğin, sık sık toplantılar yaparak yenilikleri, gelişmeleri takip ettiğin, iyi bir kadro ile başarılar kazandığın güzel bir dergi.


Öyle apartman da da değil...Salon kapısı bahçeye açılan zemin katta bir daire örneğin. Sabah kahvaltılarını, ikindi çaylarını bazen masada bazen çimler üzerine oturararak keyifle yudumladığın...Mevsim çiçeklerinin kokusu ve güzelliklerinin seyrinde yaptığın işten aldığın hazzı her daim hissettiğin bir bahçe...


Düşünmek, hayalini kurmak biel ne kadar coşku veriyor, mutlu ediyor farkında mısın? Gözlerimin önünde canlandı bile o ortam..Sürekli hareket halinde oradan oraya koşturan insanlar...Tatlı bir heyecan...Ne zaman hayata geçecek bu düşünce sevgili dostum ?


''Böylesi de güzel olur elbet ama..Benim istediğim teknolojinin olanaklarını kullanarak dergi yapmak.. sanal ortamdan..Adı sanal olsa da herşeyin gerçek olduğu, reyting kaygısına, küçük hesaplara girmeden güzel paylaşımların olduğu, herkesin istediği gibi yazdığı haftalık bir dergi ''


Bu da güzel olur. Tiraj kaygısıyla ayakta kalıp kalmama hesaplarına girmeden, personel maaşları, ay sonu ödemeleri, yazı, baskı, montaj, işlemleri olmadan gerekli düzenlemelerle birkaç dakikada yapılan güncellemelerle sürekli aktif olan bir dergi..Heyecanlandım doğrusu...


''Var mısın, böyle bir derginin oluşumunda benimle birlikte yola çıkmaya?''


Olmaz olur muyum hiç? büyük bir mutluluk ve heyecan benim için..Sen teklif ettikten sonra olmaz mıyım?


'' O zaman bekle..Çok kısa sürede gerçekleşecek hayalimiz.Bekle ki tüm aşamaların heyecanını, emek vermenin şevkini bir bir hisset..Hissedelim.''


Bekliyorum sevgili dostum..Heyecanla.. Şevkle.. Coşkuyla bekliyorum..


Birkaç ay önce güzel bir sohbet sırasında geçen konuşmalardı.. Daha zamanı var diye düşünürken yine bir sohbet sırasında..''derginin hayata geçmesi an meselesi..Yazar mısın diye teklif etmiyorum..Çünkü yazacaksın ona göre'' sözlerini duyduğumda nasıl yani...Bu kadar çabuk mu ? demişim mutluluktan.


Yeniliklere, dünyanın dönüşüne, yaşadığımız olaylara kendi pencerelerimizden yapacağımız yorumlar, paylaşımlarla..Artık bir dergimiz var..Bir hayal gerçeğe dönüştü..27 Nisan 2008 Pazar günü ilk sayısı ile merhaba dedi ''serbest radikaller''..


''Hepinize, hepimize başarılar...''


resim kaynağı: img465.imageshack.us/img465/7554/23sy.png

Ah'lı zaman cümleleri - Üç Nokta


Elimi dayayıp günlerin şakağına
Geçtim ah’lı zaman cümlelerinden,
Sabrın kılı kırk yaran eleğinden.
Az gittim uz gittim.Meğer bu kilometre taşsız ömrü tosbağa adımlarıyla voltalamışım.
Kalanı yok, gideni cok bir hancı yalnızlığında konaklamışım.
Bulutlarım kurşuni, nerde uç uç böceğinin içime yerleşmiş sevinci.
Mil gibi çektim gözlerime acısı tatlı sözleri. Ne gözümden düştüler, ne kulağımdan.
Sızıladım, yankılandım, durdum. Kendine tünemiş bir kuştum, kanadımda iki sevda hevesi.…Pır pır etti sustu
Şarkıların tesellisiz dergahında , dökülmemiş feryatlar, söze gelmeyen duyarlılıklar yurdunda parçalandı dilim. Gıkım çıkmadı.
Bir damla yaş bir hışımla yürüdü göz ucuna...
Ben kopan curcunaya aşina, çaresiz yol verdim gözyaşına.
Ama heyhat. Açtı yine kanatlarını hevesi kırık kuş.
Mevsim bahar.
En yeşermez dalından filizlendi hayat
Gözümde ne kasvet, ne hıçkıramadığım sevdalar…
Çatladı kozası günlerin
Bahar damladı damlayacak ruhuma
Bir umut azığım var
Bir umut,
Durur
Çıkınımda

Fotoğraf: http://asurawolf.deviantart.com/art/Ladybug-on-a-leaf-84641284

Düş evi - Nilgün

Aslında düş ona aitti. Öyle sevdim ki o düşü, kendi düşlerimle sarıp sarmaladım. Bilmem kabul eder mi?

Parke taşlı bir sokağın başka bir sokakla kucaklaştığı köşeye yerleşmiş, böylece iki sokağı birden görüyor. Sokağa bakan bir yüzünde küçük bir vitrini var; sıcak ahşap bir rafa dizilmiş üç , beş kitap , birkaç sanatsal obje üzerinde. Giriş kapısı tam iki sokağın kaldırımın birleştiği köşede, camekanlı; her açılışında kapının iç yüzündeki nazarlıklı bakır çıngırağı neşeli, kısa bir melodi çalıyor.

İçeriye adımınızı attığınızda yüzünde gamzeleri , genç bir kadın gülümsüyor. Sessiz sesi ile buyur ediyor geleni. Orta yerde kocaman bir çini soba , çıtır çıtır yanan odunların sesi geliyor arada. Sobanın üzerinde bakır, içi su dolu kocaman bir ibrik ,yaşamın sesini türküleştiriyor. İnce belli cam bardakta sıcak çay , neşeli fincanlarda kahve , istenir ise küçük çörekler yanı başınızda oluyor özenle hemen. Yerler koyuca cilalanmış ahşap tıpkı küçük masalar gibi , oturumu çok rahat ahşap sandalyeler etraflarında. Aydınlık beyaz tavandan sarkan aralara serpiştirmiş canlı bitki ve çiçekler, kış bahçesi misali. Ve duvarlarda ahşap raflar çepeçevre; klasiklerden modern yazarlara çok sayıda yayınevinin seçkin kitapları albeni ile sıralanmışlar. Bir köşeye süreli olarak alıp okuyabileceğiniz kitap ve dergiler yerleştirilmiş. Çok derinlerden bir ezgi duyuluyor kulağı arayanlara.

Küçük sesli konuşmalar arada duyuluyor. Kimileri okuyor, kimileri yazıyor, kimileri sessiz raflardaki kitapları inceliyor. Arada elinde birkaç kitapla çıkan oluyor. Sokak ne kadar hareketli ve gürültülü ise içerisi o kadar dingin ve sessiz. Bukle bukle saçları ile zarif , genç kadın masaların arasında dolaşıyor bazen sonra yine köşesine çekilip elindeki kitabına dönüyor.

Burası bir kitapçı ! Aslında kitapçıdan çok bir Düş Evi burası! Raflarında türlü düşler, gerçekler! …

Sevgili Fulya’nın kitapçısı şimdilik bu mavi ekrandan ‘Serbest Radikaller’ adı ile bize gülümsüyor. Ama yarın belki de o duygu ile yoğrulmuş, ilmek ilmek dokunmuş Kitapçı’yı sokağın köşe başında bulacağız! Belki kapısının üstündeki ferforje demir tabelasında Düş evi
yazacaktır kim bilir?...

Resim : Sibel Tetik "özgürlüğe doğru" - www.sibeltetik.net

  © Blogger template Brooklyn by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP